n'etti bu Yunus n’etti // Hüsrev Hatemi

Bünyamin Ergün gönderdi (Cum, 27/01/2012 - 09:16)

N'etti bu Yunus n'etti
Bir doğru yola gitti

13. yüzyılın ikinci yarısında ve 14. yüzyılın başında bir mistik şairimiz var; adı Yunus Emre. Anadolu'da, resmî dil Türkçeye dönmek üzere iken doğmuş. Onun doğduğu ve yaşadığı yıllarda devlete hâlâ Farsça dilekçe verilirken, Sultan Veled ve Hoca Dehnani, oldukça başarılı Türkçe şiirler söylemeye başlamışlar. Yunus Emre, sadece Türkçe söylemeyi seçmiş, Türkçe ile her şeyin ifade edileceğinden kuşkusu olmamış. Mesela manzum olarak "Ermiş kişiler, hayatlarını yapmacık ve hoşa gidici olma kaygısı ile yaşamadılar” cümlesini söylemek bana teklif edilseydi kara kara düşünürdüm. Yunus Emre ise şöyle hallediyor bunu:

Erenler, bu dirliği riyâ dirilmediler

Yunus Emre, Tanrı aşkı yoluna kendini adamış. Bu yolun nice erleri o zaman da yaşıyormuş, daha önce de yaşamış. Bu kişilerin varlığı Yunus Emre'yi ezmemiş. Onun isteği ünlü bir şair veya mutasavvıf olmak değil ki, eziklik hissetsin. Yunus Emre'nin tek kaygısı Tanrı aşkı, başka amacı yok.

SANATIN ÖYKÜSÜ // E. H. GOMBRICH

Bünyamin Ergün gönderdi (Per, 26/01/2012 - 09:24)

"Sanat" diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır. Bir zamanlar bu adamlar renkli toprakta bir mağaranın duvarına kabaca bizon resimleri çiziktiriyordu; bugün de bazıları boya satın alıp duvar ya da tahta perdeleri resimliyor ve daha birçok başka şeyler üretiyorlar. Tüm bu etkinlikleri sanat diye tanımlamakta hiçbir sakınca yok, yeter ki bu sözcüğün yer ve zamana göre birbirinden değişik anlamlara gelebileceği unutulmasın ve günümüzde nerdeyse bir korkuluk veya tapınma aracı haline gelen ve büyük S ile başlayan Sanat'ın var olmadığının bilincinde olunulsun. Bir sanatçıya, yapmış olduğu şeyin bir bakıma güzel sayılabileceğini ama "Sanat" olmadığını söyleyerek, onu yıkıma sürükleyebilirsiniz. Aynı biçimde, bir tabloyu güzel bulan herhangi bir kimseye, bu tabloda beğendiği şeyin Sanat değil de başka bir şey olduğunu söyleyerek, kafasını karıştırabilirsiniz.

Doğrusu bir tablo ya da heykelden tat almanın yanlış nedenleri olduğunu düşünemiyorum. Birisinin manzara resmi hoşuna gidebilir, çünkü ona evini anımsatabilir; bir başkası portreyi sevebilir, çünkü ona bir dostunu anımsatabilir. Bunda yanlış olan bir şey yoktur.

COMPUTUS / Avrupa Tarihinde Zaman ve Sayı // Arno Borst

Bünyamin Ergün gönderdi (Çar, 25/01/2012 - 08:59)

Sosyolog Nobert Elias 'Zaman Üzerine' adlı kitabında (1984) Avrupa'nın takvim tarihini incelemiş, çeşitli dönemler arasında aydınlatıcı karşılaştırmalar yapmıştı. Ona göre, antik çağ gereksinim duyduğu az ayıdaki zaman sembolünü doğa görüngülerinden elde etmişti, ancak doğanın işleyişi "insani gereksinmeler için yeteri kadar düzenli değildi". Bu nedenle modern çağ, zaman sembollerinden oluşan, insan tarafından tasarlanmış ve sosyal ilişkilere göre düzenlenmiş yoğun bir sistem yarattı. Elias'ın bu savına göre karanlıkta kalan sadece ortaçağ dönemiydi. "Geleneklere ters düşmek konusunda daima gönülsüz" olan kilise, Julius Caesar'ın takvimini olduğu gibi kendi çağına sürüklemiş ve bunu geliştirmek için hiçbir girişimde bulunmamıştı. Çünkü ortaçağ, nesnel doğa zamanı ile öznel insan zamanı arasında bir ayrım yapmamış, her ikisini de Tanrısal yaradılıştan türetmiştir. Bu dönemin, geçerliliğini yitirmiş bir takvimi kullanma konusunda gerçekten de ısrar edip etmediği birinci sorumu teşkil ediyor.

Buna karşın, 1989 yılında sosyolog Günter Dux, yeniçağın gelişimini incelemek içni en verimli dönemin ortaçağ olduğunu düşünmüştü. Ancak Dux, takvimin liturjisini (ibadette, ayin ve duaların yetkili ruhani makamca tespit edilen sırası) göz önünde bulundurmamış, konuyu yalnızca ekonomik açıdan ele almıştı. Ona göre, tarıma dayalı ortaçağın manastırı, günlük işlerin ve köyde geçen faaliyetlerin etkisindeydi ve tüm doğal gelişimli kültürlerde de görüldüğü gibi çevresini ayrıntılı mitlerin sardığı kısa vadeli, dar bir eylem mantığı içerisinde yaşıyordu.

PROUST YAŞAMINIZI NASIL DEĞİŞTİREBİLİR? // Alain de BOTTON

Bünyamin Ergün gönderdi (Salı, 24/01/2012 - 09:37)

NASIL BAŞARIYLA ACI ÇEKEBİLİRİZ?
Birinin düşüncelerinin bilgece olup olmadığını tartmak için en iyi yol, o kişinin zihinsel ya da fiziksel sağlık durumunu dikkatle gözden geçirmektir. Eğer dile getirilen düşünceler dikkate değer düşüncelerse, bu düşüncelerin yararını sözü söyleyen kişinin kendisi zaten görmüştür. Bu gerçek, yalnızca yazarın yapıtıyla değil, aynı zamanda hayatıyla ilgilenmemizi haklı kılar mı?

Ondokuzuncu yüzyılın saygın eleştirmenlerinden Sainte Beuve, bu soruyu kesinlikle olumluyordu:

İnsan, bir yazar hakkında kendine bir sürü soru sormadan, bu soruları, kendi kendine, fısıltıyla yanıtlamadan, onu tam olarak kavradığından emin olamaz. Kendimize sorduğumuz sorular onun yazdıklarıyla pek ilgili olmayabilir: Din konusunda neler düşünüyordu? Doğa manzaraları onu nasıl etkiliyordu? Kadınlarla ve parayla olan ilişkisinde nasıl davranıyordu? Zengin miydi, yoksa fakir mi? Her gün neler yerdi, neler yapardı? Erdemli ve zayıf yönleri nelerdi? Bu sorulara verilen yanıtlardan hiçbiri konuyla ilintisiz değildir.

Konuyla ilintisiz olsalar bile, yanıtların bize ilginç geleceği kesin. Yapıtları ne kadar başarılı, ne kadar bilgece yazılmış olursa olsun, galiba sanatçıların çoğunun yaşamı, hemen her zaman, alışılmadık derecede aykırı; karışıklıklarla, üzüntülerle, aptallıklarla dolu.

FATIMA FATIMADIR // Ali Şeriati

İyinur Ergün gönderdi (Çar, 18/01/2012 - 08:39)

Sorumlu Kim?
Aydınlar(!)... Bilginler(!)... Sorumluluk ve görevlerini yerine getirmeyenler; halkın gücünü unutlanlar ve halkla bütünleşmeyenler; halkı yönlendirme hususunda kendine düşen sorumluluğu yerine getirmeyenler; aydınlar (!) ve bilginler (!).

Halka bilgi, bilinç ve yön vererek ona rehber olmak zorunda olan bu insanlar, bu fonksiyonlarını unutmuş, böylece etkinliklerini yitirmiş ve yönlendirici özelliklerini kaybetmiş durumdadırlar.

Evet, bütün dahilerimiz, üstün yeteneklerimiz güçlü kabiliyetlerimiz nelerle meşguller? Görülen odur ki; bir kısmı Felsefe, İlahiyat, Tasavvuf ve Ahlak gibi ililmlerle uğraşırken, diğer bir kısmı da edebiyatla, dilbilgisiyle, kelimelerin taşıdıkları manalarla ve uslûp araştırmalarıyla uğraşmaktadırlar. Uzun yıllar boyunca bütün zorluklara katlanarak belirli bir konuda entelektüel bir endişenin ürünü olan eserleri verebilmek için çırpınıp durmuşlardır.

Bu eserlerde genellikle şartlarına uygun namazın nasıl kılınacağını, namazın sıhhatini etkileyen unsurları, kadınlar aybaşı halinde uygulanacak kuralları ve namazda oluşan şüphelerle bunların giderilmesi gibi konular esas alınmıştır.

Sayfalar