ÇÖLE İNEN NUR / çöle ve bütün zaman ve mekâna // Necip Fazıl Kısakürek

Bünyamin Ergün Sa, 19/06/2012 - 09:27 tarihinde yazdı

Allah’ın Kitabı
EN BÜYÜK MUCİZE

O'nun en büyük mucizesi Allah'tan getirdiği kitap... Kur’ân...

İsâ Peygamber, ölüye:

Kalk, Allah'ın izniyle!

Dedi ve ölü kalktı.

Musa Peygamberin asası ejder oldu; ve yere birtakım ipler atıp onları yılanlaştıran sihirbazların marifetlerini yuttu.

Peygamberler Peygamberi de, bir taraftan, kameri ikiye böler, parmaklarından binlerce şahabının abdest almasına mahsus suyu fışkırtır, on kişilik yemeği bin kişiye yedirir, elinin değdiği noktada her illeti siler ve her haliyle ayrı bir mucize belirtirken, öbür taraftan, bütün bu mucizeler semasındaki yıldızların merkezine, Allah'tan gelen güneş mucizeyi yerleştirdi.

Birçok peygamberlere kısım kısım, bazılarına da bütün olarak inen kitaplar içinde, Kur'ân, Allah'ın hem kulların elinde mevcut, hem de kendi' indinde ve kendisiyle kaim mutlak Kitabı...

Ve Kur'ân, ölüyü dirilten İsâ, denizi yaran Musa, ateşi gül bahçesine çeviren İbrahim Peygamberlerin mucizeleri yanında, hem akıl almazlık, hem de açıklık ve belirlilik bakımından en büyüğü...

Allah'ın Peygamberinde tecelli ettirdiği her mucize kendi zaman ve mekânın marifet telâkkisi neyse ö plânda zahir oldu.

Kur'ân, Araplarda, üstün marifet telâkkisinin kelâm olduğu hengâmede indi. Ve onu dinliyenin dili tutuldu.

Allah tarafından indirilmiş ve insanlarca tahrif edilmiş eski kitaplarda, sırf beşerî hikmet olarak ele alabileceğimiz bir söz vardır. Vücut adına hiçbir şey mevcut değilken kelâmın var olduğunu kaydeden cümle... Fezada, fezanın da olmadığı akıl ermez bir âlemde başı ve sonu yok, muazzam bir dalgalanış halinde kelâm helezonları... Yani saf fikir, fikirler âlemi... Ve onun verâ'sında Allah...

Kelâm, zaten insan san'atının en büyüğü, insanî sıfat ve mahiyetin ta kendisi...

O'nun mucizesi insan denilen mucizenin, en büyük hikmet, marifet ve mahiyeti «namütenahiyi» getirdi ve mucize üstü mucize oldu.

 

 

EZELİ VE EBEDÎ KİTAP

İçinde «Arap dili üzere» nâzil olduğu Allah tarafından bildirilen ezelî ve ebedî kitap...

Bir bakıma beşerî ve umum kelâm unsurları içinde apaçık ve apaydınlık iken o değil; bir bakıma da her harfinin gerisinde bir cihan gizliyecek kadar esrarlı, kapalı ve o... Bunlardan biri zahir, öbürü bâtın istikameti... Ufuk gibi, gaye gibi, gittikçe gidilir ve tutulmaz sır, bâtında... Fakat o zahir ve bâtın, tek bir bütün...

Yazılışı ve okunuşiyle, harfleri ve telâffuziyle, kendi aslî heyetinden zerre feda etmez, mutlak yekpare, mutlak bütün...

Allah'ın, ezelî kıdem sıfatı içinde kadîm ve onunla kaim kelâmı... Kelâm-ı Kadîm...

Ve mahlûk değil...

Allah’tan gelen namütenahi icaz, namütenahi mâna, namütenahi ahenk, namütenahi nizam, namütenahi azamet, namütenahi hikmet, namütenahi ölçü, namütenahi nisbet çağlayanı...

Kur'ân'ın zâhîrindeki yalnız:

« Her şey helâkta; onun vechine karşı... »

Yahut:
« Allah'ın yüzünden başka her şey helakte...»

Veya:

« Onun yüzüne karşı, her mevcut yoklukta...»

Hikmetine, bütün beşerî tefekkür yekûnu ve tecrid çilesi yetişmedi. Bu hikmete yaklaşır gibi olan büyük mustaripler de, ellerini değiştirdikleri anda, gaipler perdesinden ruhlarına geçen cereyanla kavruldular. (Sokrat) tan (Paskal) a kadar bütün bir kol!.. Hakikati arayan büyük fikir mustaripleri...

(Paskal), geçirdiği metafizik buhranın nihayetinde:

« Bana Allah gerek... Filozofların değil, peygamberlerin haberini getirdiği Allah...»

Dedi ve tek tek peygamberleri saydı da, O'nun ismini söylemedi, eteklerine yapışamadı ve kıl farkiyle kurtuluş teknesine sıçrayamadı.

Bu misali, insan aklının tek başına ve rehbersiz nereye kadar uzanabileceğini göstermek için ölçü diye aldık.

Peygambersiz, yâni Allah habercisinden ayrı iş yok... Bunu bilmek de kâfi değil; asıl haberciyi de bilmek ve bulmak lâzım...

Nazil olurken, ümmî Peygamberi râşelerle doldurdu, alnını ter damlalariyle noktaladı ve dizine, dizi değeni yıldırım gibi çarptı.

Bazen dünyanın en güzel insanının yüzüyle, bazen de heyûlâi tarakalarla geldi ve daima Melek getirdi.

O'nun ağzından serpildi de, O'nun ağzından çıkan hiçbir söze benzemedi.

Harfleriyle, sesleriyle, sayılı kelimeleri, 114 sûresi ve 6666 âyetiyle, mahlûk dilinin karşısında, Allah'ın mahlûk olmayan, sayıya gelmeyen ve bölünmek bilmeyen Kelâmı..

 

 

Kur'an ve İnsan
DİNLEYENLER
Dinleyenler, Ömer gibi, ya hemen kapılıp teslim oldular; yahut içinden çıkamadıkları bir acaiplik, harikuladelik, görülmemiştik tesirine düştüler. Hesap ve muvazene sarsıcı bir tecelli karşısında kaldılar ve «sihir» dediler; «inşan kelâmı» diyemediler.

Velid bin Mugiyre, şiir ve kelâm san'atında Kureyş'in bir tanesi...

Allah Resulüne başvurdu:

Bana Kur'ândan oku!

Okudular.

Daha oku!

Kelimelerin büyücüsü Velid, başını alıp Kureyşlilere koştu:

Aranızda benden üstün şair yok. Her türlü şiir halini, insan ve cin şiirlerini benden iyi bileniniz yok. Vallahi onun okuduğu kelâm bunlardan hiç birisine benzemiyor. Vallahi, öyle acaip bir dokunaklığı var ki, aklım başımdan gitti.

Allah'ın Resulüne, güya doğru yolu göstermesi için, kâfirler, Rebia oğlu Utbe'yi gönderdiler. Utbe söyledi, söyledi, söyledi.

Sözün tamam oldu mu?

Evet... .

Öyleyse şimdi beni dinle!..

Buyurdular ve Secde süresini okumaya başladılar. Secde âyeti gelince de secde ettiler. Yüzü gözü karmakarışık, Kureyşlilerin içine düşen Utbe:

Bir kelâm işittim ki, ömrümde mislini duymadım. Ne sözü bu söz? Şiir değil, sihir değil, kâhin lâfı değil... Ey Kureyşliler beni dinlerseniz bu adama ilişmeyiniz, bu adamı kendi haline bırakınız!

Arap şiirinin ve kelâm tılsımının baş örnekleri... Yedi askı... Kabe duvarında asılı duruyor. Başta İmrülkays'ın şaheseri...

Belagatta herkesi kemiklerine kadar eriten bir âyet indi. İmrülkays'ın henüz hayatta bulunan kız kardeşi hemen Kabe'ye koştu, kardeşinin şaheserini Kabe duvarından tırnaklariyle yırtıp indirdi ve haykırdı:

Artık kimsenin diyeceği kalmadı!.. Kardeşimin şiiri de iftihar makamında duramaz!

Ve bütün yedi askı, birbirini arkasından toprağa serildi.

Nuh tufanına dair o âyetten meal:

« Ey arz, suyunu yut; ve ey sema, suyunu tut! Ve su çekildi ve Allah'ın kazası yerine geldi.»

Bir bâdiye, arabt zahiri mânâsı :

« Sana emredileni açıkça bildir!»

Emrinden ibaret âyeti işitmekle, içini öyle bir heybet kapladı ki, hemen secdeye vardı.

Bu arabın kulağından ruhuna dolan ahenk, hece ve kelime tertibi, süzülmüş fikir, üstün edâ, kimbilir onu hangi derinliklere çekmişti?

Bu halin cevabını Kur'ân veriyor:

« De ki, bütün insanlar ve cinler bir araya gelse ve birbirleriyle yardımlaşsa, Kur'ân'ın bir parçasına misil getiremezler.»

Arapçanın ve kelâm sanatının ruhuna ermiş İslâm büyükleri, bakın ne dediler:

« Kur'ân'ı birtakım yapraklar üstüne yazsalar da, dağlarda, kuytularda bir yere bıraksalar; ve kimin yazdığı, nereden geldiği, ne olduğu bilinmese, yine selim akıl anlar ki, bu Allah'ın kelâmından başkası olamaz.»

 

 

NAZİL OLDUKTAN SONRAKİ MUCİZE
Allah'a ve neticede Resulüne ve Kur'ân'a inanmayanlar vardır. Allah'a inandığını sanıp da Resulüne ve Kur'ân'a inanmayanlar vardır. Bunlar bile bedahet aydınlığı içinde kabul eder ki, Kur'ân O'nun ağzından serpildiği gibi, sımsıkı, mahfuz kaldı.

Tek kelimesi değiştirilmemiş, harfi titrememiş ve o, en küçük aşıntı kabul etmez bir tamamlık halinde günümüze gelmiştir. Yarına da böyle, sonsuz yekpareliği ve tecezzi üstü mahiyetiyle zamanı delip geçecektir.

İşte Kur'ân'in nazil olduktan sonraki mucizesi! Bizzat Allah, bizzat O'nun ağzından, Kur'ân'ın mahfuz olduğunu söylemedi mi? Bu İlâhî ahd da gerçekleşti.

Aradan geçen bindörtyüz yıl içinde; Kur'ân, medeni muhafaza vasıtalarından mahrum devirler ve içli dışlı, İslâmiyet düşmanlarının; pusulaları içinde yol alarak geldiğine göre, onun bu muhteşem masunluğunu izah edin:

Tesadüf...

Kelimesinden başka bir ifade yok mudur?

Vardır:

Ancak İlâhî kudrettir ki, onu elde tutmak iktidarındadır.

Kur'ân'ı Allah'ın kelâmı diye uyduran bir insanın!

Ebediyen mahfuz kalacak!..

Diyebilmesi muhaldir. Uydurulması muhal olduğu gibi...

Allah varlığını, ezelî kelâmını, Resulünü ye O'nun sıdk derecesini Kur'ân'da öyle gösterdi ki insan, denize düşse ve suda boğulsa, yine bunun kadar, boğulduğu denizi hissetmek kadar açık bir vâkıa tecellisi karşısında kalamaz. O kadar keskin...

Ve Kur’ân’da, haber verilen birçok fethin gerçekleşmesi, Daha bildiğimiz ve bilmediğimiz, gördüğümüz ve görmediğimiz nice zuhur...

 

 

ÖBÜR KİTAPLAR
Başta, bugün dünyaya hâkim din şubeleri içinde, bağlıları bulunan İncil ve Tevrat; yahut, bağlılarınca İncil ve Tevrat sanılan iki kitap...

İkisini de kâfir ve münafık eli tahrif etti ve içlerine kendisinden birçok şey kattı.

Buna, tarih boyunca birbirine uymayan binlerce ayrı ayrı nüsha şahit olduğu gibi, bizzat mahlûk ağzından nakiller ye mahlûk ifadesini aşmayan eda da şahit...

Her biri kendi aslı içinde de başka başka İncil, hiçbirinin İncil olmadığına ve semavî kitabın kaybolmuş bulunduğuna riyazî delil...

İncil ve Tevrat, aslında. Peygamberler Peygamberinin müjdecisidir.

İncil, O'nu «Ahmed» isminin karşılığı ile anar, Tevrat da; İbranî dilinde «Hamda» mânasına bir kelimenin iştirakiyle haber verir.

Âdem Peygamberden O'na kadar mukaddes sancağı birbirine devrederek gelenlerden İbrahim, Musa ve İsâ Peygamberlere, Allah Sevgilisini bildirdi. Bellibaşlı zaman ye mekânların Peygamberleri, bütün zaman ve mekânın Peygamberini müjdelediler. Fakat Allah kelâmının tahrifçisi meş'um el, bu işaretleri semavî kitaplardan kazıdı.

Buna rağmen İncil'in yıkıntıları ve döküntüleri içinden son müjdeyi müjdeleyici kelime ve işaretleri meydana çıkaran İslâm tetkikçileri gelmiştir.

Kur'ân, Allah'ın, insan mucizesi üzerine yönelttiği en Büyük mucize...

 

 

Kur'ânı Anlamak
KUR'ÂN HİKMETİ VE EMİRLERİ
Kâinatın bütün esrarını, en yakın ve en uzak her zerrenin birbirine nisbetinde, zaman ve mekân boyunca olmuş ve olacak her şeye kadar Kur'ân'ın hikmeti içinde bilmek lâzım... Bilinmezi bilmek budur ve bu kadardır.

Kur'ân'daki sûre, kelime, harf, nokta sayısına kadar zahirî ve bâtınî remzlere doğru, kemmiyet ve keyfiyette her işaret, varlığın hudutsuz mimarîsinden bir haber...

Amma:

Bu budur, şu şudur!

Demek ve mutlak teşhisleri koymaya kimsede takat hayal edilmez. Kur'ân'ın zahirdeki apaçık emir ve delâletler müstesna, esrar âlemine karşı böyle teşhisler koyan birini gördünüz mü, şer'i bir emniyet ve imtihan ile o iddiacıya süflilik isnat edebilirsiniz. Kur'ân'dan nefslerine ve nefsani havalarına pay çıkaranlar Allah'ın haşyet duygusundan mahrum kıldığı bedbahtlar...

Kur'ân esrarını yalnız Allah; insan çerçevesinde de en fazla yine Allah'ın bildirdiği kadariyle Resulü bilir.

Emirlerse, apaçık zahirleri ve onların bağlı olduğu sonsuz bâtınlariyle, mutlak mizan ve şaşmaz mihenk... Bazı süre başlarında «Huruf-u Mukataat-ı Kur’âniye» veya «Tavâsin-üi-Kur'ân» isimli kesik harfler, Sevenle Sevilen, arasında, namütenahi esrar belirtici şifreler...

Sadece, insanı yeryüzünde halifesi olarak yarattığını ve onu eşya ve hâdiseleri teshire memur ettiğini bildiren Allah'ın emrindeki zahirî delâleti mefkûreleştirmiş olsaydık, bugün müsbet bilgileriyle cihana hâkim Garbın basit harikası bizde olurdu.

İlâhî cilve, topyekûn Garbı, bilmeksizin Kur'ân emrini tatbik eden ruhsuz bir ülke, Şarkı da, gördüğü halde anlamayan akılsız bir diyar olarak meydana çıkardı, ikisinin de hasreti öbürüne...

 

 

KUR'ÂN TEFSİR VE MEALİ
Kur'ân'ın tefsiri, belli başlı had ve derecelere kadar mümkün...

En büyük tefsirci, bizzat kendisine Kur'ân nazil olan Resuller Resulü... Sonra sahabîlerin büyükleri; daha sonra da toplu ifadeyle, büyük hal, takva; ilim, ahlâk ve tahkik ehli... Sonunculardan -iki baş örnek, imam-ı âzam Ebu Hanife ve Ka'adi-i Beyzâvi Hazretleri... Bunlar da, biri itikat ve amel, öbürü hikmet ve inceliklerde muayyen merhalelere kadar ilerleyip haşyetle durmuş ve gerisini Allah'ın namütenâhî esrarına bırakmış büyük tenzihçiler... Doğrudan doğruya tefsir işiyle uğraşmış ve örnek tefsirlerden birini vücuda getirmiş olan da Kaadi-i Beyzâvi Hazretleri...

Her fert, Kur'ân'ın zahirî mânasındaki derinlik ve sonsuzluktan, dilediği güzellik ve büyüklüğü devşirmekte hürdür. Bu bakımdan, sadece vecd ve zevk anlayışiyle herkes zarurî bir tefsircidir. Fakat herkese mahsus, sabit, umumî ve teşhisi tefsir ve takdir, esasen hiç kimsenin haddi değilken, ancak bellibaşlı dereceler üzerinde büyük ilim ve ahlâkla içtihat makamına erebilmiş kahramanların kârı olabilir.

Bir insan:

Ben Kur'ân'ı kendi aklımla tefsir ederim! Dese de, neticede, tefsiri noktası noktasına büyük tefsircilerinkine uygun çıksa, hareketi, yine dinî cinayetlerin en büyüğü olur. Küfür... Kur'ân'ı öz aklı ve anlayışıyle tefsire kalkışanın küfürde olduğu hadîs ile sabit...

Hazret-i Ömer'in halifeliğinde, muayyen bir yerin büyükleri, Kur'ân'da kendi aleyhlerine tefsir ettikleri "bîr kelimenin tek harfi üzerinde, o harfe ait noktanın üstten kaldırılıp alta alınması kadar küçük bir değişiklik istiyorlar. Mâna büsbütün bozulmuyor.

Cevap:

Yerin ve göklerin bütün halkı gelip de o noktaya çengel assalar ve asılsalar, onu yine aşağıya îndiremezler!..

Tefsir, ödenmez bir vebal, altından kalkılmaz bir yük, tesellisiz bir cüret işi... Yanlış el atılan, yanlış kıvamlandırılan her noktanın bir atom bombası gibi patlayacağı tehlike tarlasında yol alabilmek için, O'nun ruhaniyetine tevarüs etmiş bir kılavuz bulmak lâzım... Bu haşyete mâlik olmayan el, Kur'ân'ın sahifelerini bile çevirmeğe lâyık değil...

Allah, Kur'ân'ında hiçbir defa,. Sevgilisine, hâs ismi, nida edatiyle «Yâ M........!» diye hitap etmedi. Bunu biliyor musunuz? Eritici bir edep ve hayâ tecellisi... Halbuki en eski çağlarda bile, eski çağlarda bile, derin aşk ve yüksek ilim devrine yakın tefsircilerden çoğu şu müstesna gaamızayı, inceliği görememiş, ham ve kaba kalmış ve bazı âyet başlarında «De ki...» hitabından sonra «Yâ M........» diye O'nun hâs ismini kullanmak cüretini göstermiştir. «De ki...» emrinden sonra bizzat Allah'ın kullanmadığı ismi nasıl kullanırlar ve bir sırrı çiğnemiş olmaktan nasıl ürpermezler?..

Anlayın, Kur'ân tefsirine mahsus ehliyet ne demektir!

Meal işine gelince, o büsbütün belâlı...

Eskiden tefsir vardı; umumî din ilimleriyle meşgul ve irfan sahibi herkes Kur'ân'ı zahirinden sökebileceği için, ayrıca meal diye bir mesele yoktu. Yahut meal mefhumundan korkacak ve her ibareye tefsir demeyi tercih edecek kadar haşyet duygusu vardı.

Halbuki, insan iktidar ve itinasının son haddiyle ve tam haşyet ve teslimiyet duygusu içinde meydana getirtilecek bir meal, tefsirinden daha vehametli...

Kısacası meali de tefsir sayarak, fakat başı boş tefsire hiç yanaşmayarak, zahirî mânaya tam riayet, haşyet, teslimiyet ve bütün bunlardan sonra ne yapıldığını, yapılanın ne olduğunu ve ne ifade ettiğini bilmek, yegâne aziz ölçü...

Bakın, yapılanlar ne zannedilmektedir ve nedir?

Meâllere nakledilen dilin ismiyle verilen Türkçe, Çince, İngilizce Kur'ân ismi, sadece küfürdür.

Arapça Kur'ân denebilir mi? Kur'ân, Arapça mahlûk lisanından da münezzehtir.

«Kur'ân tercümesi» demek de yanlış ve öbüründen ancak bir derece,hafif bir cinayet... Bu da, Kur'ânın tercüme çerçevesinde zapt ve ifade edebileceği gibi bir gaflet edasına yol açar. Hiçbir tercüme, aslının aynı olmadığına, çok, defa aslının altında, bazen de üstünde olduğuna göre, Allah'ın Kelâmını tercüme iddiası ne demek olur? Onu, tercümesi kabil ve tercüme tâbirinin kadrolaştırdığı eşyadan görmek, olur şey mi?

Öyleyse?.. Kur'ân'a el sürülemez ve Allah'ın «Anlamanız için Arap lisanı üzere indirdim» dediği ana kitabın mânalarına yabancı mı kalınır?

Hayır! Aksine, o mânalara bürünmek lâzım...

Buna bilhassa memur ve muhtacız!..

Nasıl?

Şöyle:

Yukarıda temas ettiğimiz iş şartı ve şuuruyle yapılan, ne Kur'ân ne de tercümedir. Ancak bu bilgiyledir ki, Allah kelâmının, zahirî mânası her dile nakledebilir. Bu nakillere sadece «meâl» ismi verilir. Ve üstüne şöyle yazılır: Kur'ân'ın Türkçe, Çince veya İngilizce zahirî mânası veya meali... İş budur ve bu işi en bilgiç ve çilekeş İman âlimlerine yaptırmak, her türlü indî tefsirden kaçınmak ve tefsir zarurî olunca mazinin büyük tefsircilerine sığınmak, tek yol...

Allah'ın âyetlerini ticaret metal diye kullananların son moda ve tefsirlerinden, her müslüman, en vahşî çirkinlikten kaçarcasına uzak kalmalıdır.

Bir tercüme, tefsir veya meali Kur'ân zannetmek, fotoğraftaki şekilleri canlı sanmaktan daha abestir.

Âyet meali:

« Eğer biz Kur'ân'ı dağ ve taş üzerine indirseydik, Allah'ın haşyetinden dağ ve taş param parça olurdu.»

Fakat, Allah'ın çoğunu mühürlediği insan kalbi hiçbir şey duymuyor.

 

 

Peygamberin Kitabı
HADÎS
Hadîs, O'nun her hareketi, her edası, her, tavrı ve hususiyle bütün sözleri... Hattâ sükûtları...

O'nun ağzından üç türlü kelâm serpildi: Biri, daima ve münhasır olarak Melek vasıtasiyle gelen Allah kelâmı: Kur'ân...

Öbürü, kendisini ânî bir nur kaplayarak, arada Melek olmaksızın Kur'ân dışında, doğrudan doğruya Allah'tan gelen söz;. Hâdîs-i Kudsî...

Ve sonra, Resul ve insan sıfatiyle kendi sözleri... Sadece hadîs...

 

 

HADÎS USULÜ
Çok nâzik...

« Benim ağzımdan söz uyduranın yeri ateştir.»

Mealindeki hadîs ve sahabîlerin Allah Resulüne duyduğu nihayetsiz hürmet, Hadîs Usulüne en titiz ölçülere bağladı. Bu bakımdan, Hadîs ve Hadîs Usulü ilimlerinde saat, dakika, saniye, sâlise ölçülerinden" daha ince ayırt edişler, sınıflandırışlar vardır.

Hadis, mutlaka, son rivayet eden şahıstan ilkhaberi veren sahabîye kadar en emin bağlantılarla zincirli olacaktır. Bu bağlantıların ismi senettir.

Onun, geride bıraktığı aşk, vecd, cehd, hamle, ölçü, usul, sistem ve titizlik o kadar büyük oldu ki, İslâm âlimleri, imkânlar âleminin semasında, kehkeşandaki toz yıldızlara kadar nisbet ye kıyas hattı çekilmemiş hiçbir nokta bırakmadılar. Bugün de, en fazla, insaflı Garp âlimlerinin hayran olduğu bütün bir ölçü mimarisi, O'ndan birkaç asır sonra hemen kuruldu. Büyük İslâm âlimlerinin hayran olduğu bütün bir ölçü mimarisî, O'ndan birkaç asır sonra hemen kuruldu. Büyük İslâm âlimlerinin omuzlarında duran bu muhteşem mimarîye, bir zerrecik insaf sayesinde kâfir olarak da hayran kalmamak mümkün değildir. O hep O'nun soluğundan...

Hadîs toplayıcıları, ilmî usullerle yanyana, ahlâkî şartlara da o kadar dikkat ettiler ki, Mekke'yle; Buhara arasındaki mesafeyi, tek hadîs telâkkisi için icabında yaya yürüdüler; hadîsi bilen adamı tarlasında buldular ve bir de baktılar ki, bu adam, nasılsa boşanmış atını tutmak için boş bir yem torbası kullanmakta... Atına boş yem torbasını gösterip onu kandırmaya çalışmakta... Bu manzarayı görünce:

Ben, zaruretle de olsa, atını bile aldatandan hadîs telâkki etmem!

Hadîs nakline ehliyet için insan ruhunda aradıkları doğruluk çilesinin derecesini görüyor musunuz?

 

 

ALTI KİTAP
En ileri titizliğe rağmen bâtıl mezheplerin, Bizans ve menfî kutuplariyle Fars ruhlu tahrifçi ve uydurmacıları yahudi ve münafık sevk Ve idaresinde, hadîs adına nice kalpazanlıklara yeltendi. Fakat büyük İslâm (metodoji)si bunları çiğnedi, hadîslerin zayıflarını ayıkladı ve Peygamberin Kitabını bütünleştirmeyi bildi.

Peygamberin Kitabını bütünleştiren en emin nakil çerçevesi «Kütüb-ü Sitte» Altı Kitap ismiyle anılan ve başlarında da Buharî ve Müslim gibiler bulunan kaynaklar...

Bunlardan Buharî hadîsleri o kadar makbul ki, toplanışta sade Buharî Hazretlerinin muazzam ilim ve ahlâkı müessir olmakla kalmamış, onun ilim üstü büyük ruhî marifeti de ayrı ayrı her hadîsi tahkike yol bulmuştur.

Buharî Hazretleri ömrü boyunca her birinin nimetini bir karınca gibi çetin maniler üzerinden atlayarak taşıdığı ve ruh yuvasına yığdığı hadîslerin toplanması içindeki dev çapında, ilmî cehdden sonra, her hadîs için ayrı bir gusül abdesti aldı, murakabeye vardı ve işin tahkikatını Allah'ın Sevgilisinden bizzat öğrendi. Her hadîsi O'na danıştı. cevabını aldı ve sımsıkı perçinledi.

Büyük ilim ve marifet elele...

Başka türlü olamazdı.

 

 

HADİS HİKMETİ
Bütün İslâm müessisesi kaynak olarak dört esasa dayanır:

1 Kur’ân...
2 Hadîs...
3 Ümmetin toplu anlayışı...
4 Fıkıhçıların kıyası...

Bunlardan ilk ikisi esas... Son ikisi de esasa varmak için yol...

Demek ki, Peygamberin Kitabı, Allah’ın Kitabından sonra dinin ana temeli...

Bütün dünya, bütün meseleleriyle, Peygamberin Kitabında...

Hadisler de, en sadık, en dürüst, vakur ve haysiyetli meâllerle nakledilebilir ve bir yıldızdan bir yıldıza çekilmiş mahyalar halinde insanlığa, muhtaç olduğu nuru pırıldatır.

Hac yollarında bir velî susuzluktan nefesi sönmek üzere bir köpek görüyor ve etrafındakilere haykırıyor:

Yetmiş kere piyade hac sevabını bir içim suya kim satın alır?

Veliye bir içim su veriyorlar... O da bu suyu köpeğe içiriyor ve diyor:

Bir hadiste gördüm: Her bağrı yanana su vermekte büyük ecr vardır. İşte o hadîsin yüzü suyu hürmetinedir ki...

Yetmiş kere piyade hac sevabını, bir hadîs emrinin hikmetine feda eden velî, o hikmeti belirtmekte ne ulvî!.

Peygamberin Kitabından

 

 

HAKİKAT VE EBEDÎ YENİLİK
« Yarabbi; eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster!.. »

« Hikmet mü’minin kaybolmuş malıdır, nerede bulsa alır. »

« Bir günü öbürüne eş geçen aldanmıştır. »

 

 

TOPLULUK VE BİRLİK
« Allah’ın eli topluluk üstünedir. »

« Mü’minler birbirine dayanan binalar... »

« Allah’ın en sevdiği sofra, üstünde çok el bulunan... »

 

 

AHLÂK VE İYİ-KÖTÜ
« Allah’ım, beni iyi ahlâka eriştir. Ona senden başkası hidayet edemez. »

« İlim adına, Allah'tan korkmak, cahil adına da nefsiyle böbürlenmek yeter.»

« Mü'minin üstün olanı, ahlâkça üstün olan...»

« İhlâs sahipleri büyük tehlikede...»

« Meddahların (Dalkavukların) yüzüne toprak saçınız!»

« Ayrılık yapanlar bizden değildir.» ' Zulüm işleyenler bizden değildir.»

« Tatlı dil sadakadır.»

« Hasislikten beter illet yoktur.»

« Kıskançlık, ateşin odunu kemirmesi gibi iyilikleri yer.»

« Halktan utanmayan Hak'tan utanmaz.»

« Borç dinde lekedir.»

« Misafir sevmeyende hayır olmaz.»

« Kendini alçaltanı Allah yükseltir.»

« Nedamet tövbedir.»

« Tövbe eden günah işlememiş gibidir.»

« Affeden affedilir.»

« Sabır zaferdedir.»

« Sabır ilk darbenin başındadır.»

 

 

DEVLET VE CEMİYET
« Bulunduğunuz hale göre idare edilirsiniz.»

« Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz.»

« İdaresi altındakilerin içine casuslar salan devlet büyüğü, halkı fesada uğratır.»

« Emîrin hediye alması felâket ve hâkimin rüşvet kabul etmesi küfür...»

« Allah'ın en sevdiği cihad, zâlim emîre söylenen Hak kelimesi...»

« Erkeklerin ölümü, kadınlara baş eğilince başlar.»

« Halkın en şerlisi, halk içinde şerli âlim...»

« Rüşvet alan da, veren de ateşte...»

« İşler ehil olmayanlara verilmeye başladı mı, kıyamet saatini beklemek lâzım...»

« Bir gün gelecektir ki, din ve imanda sabır göstermek, avuç içinde korlu ateş tutmaya dönecek..."

 

 

HİKMET VE USUL
« Hikmetin başı Allah korkusudur.»

« Allah’a inandım de ve dosdoğru istikamet al.»

« Ahmaktan kaçınınız!»

« İnsanlarla, akıllarına göre konuşunuz!»

« İlmi, kitapla bağlayınız!»

« Büyüklerle oturunuz, âlimlere sorunuz, hikmet sahipleriyle düşüp kalkınız!»

« Akılla rızıklanan kurtuldu.»

« Evleniniz, çoğalınız; ben kıyâmet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim.»

« Seyahat ediniz; sıhhat bulur, rızık bulursunuz!»

« Yabancı kavmi taklit, ondan olmaktır!»

« Fetvayı müftüler verse de sen onu kalbine sor!»

« Allah, sûrete ve mala bakmaz, kalbe ve işe bakar.»

« Ölümü temenni etmeyiniz!»

« Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyada, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalışınız!»

« Allah’ın en sevdiği iş, az da olsa devamlısı...»

« Mü’min gayretlidir; Allah ise en gayretli...»

« Din öğüttür. »

 

 

İKTİSAT, TİCARET, İŞ, TEŞEBBÜS
« İktisat eden muhtaç olmaz!»

« Kanaat, tükenmez hazine...»

« Korkak tacir, mahrum; cesur tacir mezrûk...»

« Sabah uykusu rızka engeldir.»

« Ahde vefa imandan...»

« Allah diyor ki, ben iki ortak arasında üçüncüyüm. İşe hıyanet girdimi, ben aradan çıkarım!»

« Sadık ve emin tacir, nebîler, sıddîklar ve şehidlerle birlikte...»

« Müslümanlar, şartları üstündedir. »

 

 

HAK VE ADALET
« Komşusu açken kamını doyuran mü'min değil...»

« Allah diyor ki, ben size iki zayıftır hakkını haram ettim: öksüz ve kadın...»

« Cennet annelerin ayağı altında...»

« Zayıfın, kuvvetlisinden hakkını alamadığı cemiyeti Allah takdis etmez.»

« Nefsin için sevdiğini halk için de sev!»

« Nâsın hayırlısı, nâsa faydalı olan..."

 

 

NEFS VE ÇİLE
« Mücahit, Allah için nefsiyle savaşandır.»

« Öfkede nefsini yenebilendir ki, kahramandır.»

«Zengin, maliyle değil, nefsiyle gani (ihtiyaçsız) olabilen... »

 

 

ZEVK VE GÜZELLİK
« Allah güzelidir ve güzelliği sever.»

« Kadınlar erkeklerin dilimleridir.»

« Kul sevdiğiyledir.»

« Mescitlerinizi, sade, şehirlerinizi de şerefli bine ediniz!..»

« Harabelerde oturmayın; böyle yerlerde oturanların kabirde oturanlardan farkı olmaz.»

« Güzellik, erkeğin lisanındadır. »

« Ruhlar, karşılıklı askerler... Bir olanla anlaşır, zıd olanla çatışır. »

 

 

LÜTUF VE RAHMET
« Allah, rahmetim gazabımı geçti dedi.»

« Allah diyor ki, ben kulumun zannı gibiyim; dilediği kadar zannedebilir.» (Umabilir, isteyebilir).

 

 

SAYILAR BOYUNCA
Her birinde namütenâhîlik, bu hikmetler, sayılar boyunca gider.

Şimdi, kâinata lütuf ve rahmet olarak gönderilen O'ndan bir hadîsin mânasını verelim de, bakalım O'na esir olmaktan büyük hürriyet ve hakikat kabul edecek misiniz:

« Benden size bir hadîs nakledilir de o hadis içinizi açarsa, ruhunuza şevk verirse benimdir; içinizi kapar ve ruhunuzu sıkarsa benim değildir. »

 

 

Veda Haccı
O DEM Kİ
Sûre meali:

« O dem ki, Allah’ın nusretiyle fetih gerçekleşir... Sen de insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiğini görürsün... Rabbini tenzih ve O’na hamd et... O’ndan mağrifet dile... O, tövbeleri kabul edicidir. »

Mekke fehinden ve İslâm dâvasının düzlüğe çıkışından sonra nazil olan «Nasr Sûresi» bir azîmi hikmet ve delâlet getirmiştir:

Cam gibi mücellâ ve pürüzsüz bir düzlük üstünde bütün fetihleriyle yükselen İslâm... İnsanlar dalga dalga, Allah dininin kapısına doğru akıyor... Suriye'den kıvrılıp Hicaz istikametine sapan «Gözyaşı Vâdisi»nden geçen ve Yemen'e doğru inen yollar ve bunların dal dal şubeleri üzerinde en ulvî tenzih şivesiyle Allah demiyen kimse kalmamış... Son döküntüler, baş kaldırmalar, mukavemetler de yerle bir... Peygamber Beldesi yönünde insanları arkalarından iten büyük rüzgâr...

Allah, bu hale karşı, Resulüne:

Artık bütün işin beni tenzih etmek, bana hamd etmek, benden mağfiret dilemektir. Ben tövbeleri kabul ediciyim,..

Demekte...

Bu ihtarda, Allah Resulünün, vazifesini tamamladığına dair gizli bir işaret mi var yoksa?..

Her kemalde zeval, her tamamda noksan belirir. Bu işaret, artık dönüş ve gidiş saatinin hazin hazin çalmaya başladığını gösterir.

Muazzam Peygamberlik vazifesinin kemal ifadesi ise zeval rengine, bulunmayacağına göre, Allah'ın onu tamamlayışından, tamam edişinden, o işin artık tam oluşundan ne mâna çıkarılabilir?

Olsa olsa, o azîm iş sahibinin, artık bu dünyada işi kalmadığı mânası...

Tamamladın; insanoğlunun en üstün başarısını tamamladın! Artık durma! Sonsuzluğa kavuş!

Hazret-i Ömer, arkadaşlarına «Nasr Sûresi»nden ne anladıklarını sordu. Herkes ayrı bir mâna açtı. O zamanlar henüz çocuk olduğu için fikir yürütmekten çekinen İbn-i Abbas, kendisine de sorulunca dedi:

Bana kalırsa bu Sûre, Allah Resulünün dünyadan ayrılmak üzere olduğunu hissettiriyor. Mağfiret niyazına emir bunu gösterir.

İbn-i Abbas, dudaklarında «Nasr Sûresi», kuytularda ağlıyor.

Allah'ın Resulü geldiler:

Niçin ağlıyorsun, ey amcamın oğlu?

Bu sûrede, sizin fâni âleme veda saatinizin yaklaştığından bir işaret gördüm.

Evet, gördüğün gibi...

İşareti bütün hikmetiyle en derin gören ve anlayan, Kâinatın Efendisi...

Onuncu yılın bellibaşlı gününde yerine getirilmek üzere, hac kararını veriyorlar.

 

 

HAC
Haber her tarafı çalkaladı:,

Allah'ın Resulü bu sene haccedecek...

Allah'ın Resulüne katılacaklar, dalga dalga, Medine yollarında...

« O dem ki, insanlar dalga dalga...»

Yıkandılar, ihrama girdiler ve öğle namazından sonra Medine’ye hareket ettiler.

Allah'ın Resulü, Kabe Hareminin sınırı olan «Zülhuleyfe»ye geceleyin vardılar. Geceyi orada geçirdiler, sabahı orada tekrar yıkandılar, dirayet ve zerafet timsali Hazret-i Âyişe'nin elleriyle, kokulandılar, iki rekât namaz kıldılar, ihrama girdiler ve Kusvâ isimli develerine binip ilerlediler.

Hitap;

« Lebbeyk, Allah'ım lebbeyk!.. Şerikin yoktur Allah'ım, lebbeyk!.. Hamd sana, nimet senin, mülk senin... Şeriksizlik sana mahsus... »

Etraflarında, yüz bine yakın sahabîler halkası... Bütün dünya ayağa kalkmış gibi... Hazret-i Ali de Yemen dönüşü Mekke'ye gelip sahabîlere katıldı. Her taraftan akan akana... Allah'ın Resulü:

« Lebbeyk!.. »

Dedikçe her göğüsten aynı nida fışkırıyor ve bütün feza, Allah'a yükselen bu sesin ağı içinde sımsıkı zaptedildiğini hissediyor:

« Lebbeyk, lebbeyk!.. »

Câbir Hazretleri:

« O ân gözlerimi kaldırıp yokuş yukarı bakınca kendimi uçsuz bucaksız bir insan ormanında sandım.»

Hani dört kişiydiler, sonra kırk oldular; derken?..

Medine'yle Mekke arasında bir ay süren yolculuktan sonra, Zilhiccenin dördüncü günü, Benî Şeybe kapısından Mukaddes Belde'ye girdiler.

Yollarda Haşimoğullarının gençleri, çocukları, çılgın bir sevinç içinde gidip geliyor, zıplayıp oynuyor.

Allah’ın Resûlü, çocukları devesine alıyor, kimini önüne, kimini arkasına bindiriyor.

Kabe uzaktan görününce:

« Yarabbi, şan ve şeref şenin Evinindir."

Buyurdular ve Kabe'yi tavaf ettiler.

Mukaddes dudaklarında:

« İbrahim'in makamını salât yeri edinenler..."

Mealindeki âyet...

Ve Kabe'ye bakıp dediler:

« Allah'tan başka ilâh yok... Bir ve şeriksiz... Mülk O'nun, hamd O'na... Yaşatan O, öldüren O, her şeye kadir olan O... Allah'tan başka ilâh yok... Vaadini yerine getirdi, kuluna yardım etti, küfür hiziplerini bozguna uğrattı. »

Hac merasimini bütün hususiyetleriyle yerine getirdiler, ölçülendirdiler, esaslandırdılar.

Arafat'ta durdular:

« Burada, babanız İbrahim'in size miras bıraktığı yerde durunuz!"

Emrini verdiler. Orada bir gölgelikte dinlendiler. Zeval vakti develeri Kusvâ'ya binip Arafat meydanına ilerlediler.

Ve orada, develerinin sırtından, yüzbin müslümana, büyük hutbesini, irad ettiler.

 

 

Sonsuzluğa Sesleniş
BÜYÜK HUTBE
Büyük... Bu sıfattan başım, dertte... Hangi büyük?.. İçice namütenahi büyük ve sonra her büyüğü çemberine alan en büyük, mutlak büyüklük dairesi... Allah en büyük... Fakat insan ve idrâk ne küçük!.. Ne büyükken ne küçük! Bir kovaya göre umman, ancak onu taşıracak kadar büyük... Gerisi, kovanın etrafından akıp gidecek olduktan sonra...

Allah-Resulünün Veda Haccındaki hutbesini, «Büyük» mefhumunun en erişilmezine mahsus bir haşyet telâkkisi içinde dinlemek lâzım...

Tam sırası, tertibi, ânı ânına akışı malûm olmayan büyük hutbe, İslâm hikmet ve ahlâkının, kaidesi yerde ve zirvesi Arşta bir âbidesi; Allah dinin bütün bir muhasebesi, hulâsası ve son çerçevelendirilişi...

Kelâm, bu hutbede, ebediyeti tarayan hikmet projektörünün nihaî uzanışını kaydeder.

Tek izahsız, tefsirsiz, parça parça dinleyiniz ve sonra kalbinizle yalnız kalınız!

Kusvâ isimli devesinde O... Etraflarında yüz binlik sıkışık halka... Hitap ediyorlar... Bütün nazarlar O'nda... Kulaklar ebediyeti süzen birer huni... Her yüz adımda bir sahabî sözleri tekrarlıyor.

Hitap:
« Küfür ve cahiliyet çığırına ait her şeyi çiğniyorum!"

Hitap:
« Ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a üstünlüğü var... Bunların hepsi insanoğlu... İnsan ise topraktan..."

Hitap:
« Her müslüman, öbürünün kardeşidir."

Hitap:
« Kölelere de yediğimizden yedirmeli, giydiğimizden giydirmeliyiz."

Hitap:
« Cahiliyete ait kan dâvaları kökünden kaldırılmıştır. İlk kaldırılan, Hâris oğlunun dâvasıdır..."

Hitap:
« Cahiliyete ait ribâ, faizcilik kaldırılmıştır. İlk kaldırılan Abdülmuttalib oğlu Abbas’ın ribâsı..."

Peygamberin amcasına ait faiz.

Hitap:
« Kadın bahsinde Allah’tan korkun!.. Sizin onlar üzerinde hakkınız var, onların da sizin üstünde hakları... »

Hitap:
« Artık kanlarınız ve mallarınız birbirinize haramdır. Bugün nasıl muhterem bir günse, bu ay nasıl muhterem bir aysa, bu belde nasıl muhterem bir beldeyse öyle..."

Hitap:
« Size, sımsıkı sarıldıkça aslâ delâlete düşmeyeceğiniz Allah’ın kitabını bırakıyorum!"

Hitap:
« Çocuk kimin yatağında doğmuşsa, onundur. Zânilerin hakkı taştır. Bunların hesabını Allah görecektir."

Hitap:
« Kadın kocasının malından, izinsiz başkalarına bir şey vermesi doğru değildir. Borç, eda olunur. Ariyet alınan geri verilir. Hediye, hediyeye karşılık görür. Başkasına tekeffül olan, kefaletinin sorumluluğunu üzerine alır."

Hitap:
« Sizi irşad edecek insan kesik burunlu bir zenci de olsa ona itaat ediniz!"

Ve Hitap:
« İşte zaman, devrini tekrarlıya tekrarlıya, Allah’ın yeri ve göğü yarattığı ilk ândaki çıkış noktasına döndü."

Âlemde hiçbir kelâm, bu irtifaa çıkmadı ve hiçbir dekor, gerisinde, artık zaman bitmiştir! der gibi topyekûn zaman ve mekân güneşinin gruba hazırlandığı Arafat meydanındaki sahne kadar çarpıcı olmadı.

İslâmın bizzat ruh ve hikmetini getiren Ezellerin ve Ebedlerin Resulü, o ruh ve hikmete bağlı muazzam ideolocya ağının da örgü esasını (senfonik) çizgilerle, namütenâhî gözyaşı buhranından geçmiş kelimeler içinden veriyordu.

İşte. varılmaz olan, o eda, verilemez olan da bu!..

 

 

EN ACIKLI ÂN
Gözlerini saflar üzerinde gezdirip sordular:

« Size benden sual edecekler: Ne diyeceksiniz?»

« Allah'ın emirlerini bildirdi; risâlet vezifesini yaptı diyeceğiz."

Mukaddes gözleri semaya doğru kaydı. Sağ ellerinin şehadet parmağını üç kere kaldırıp indirdiler:

« Şahit ol Yarab, şahit ol Yarab, şahit ol Yarab!"

Birdenbire Allah'ın Sevgilisinde İlâhî raşe... Omuzlarında bütün derinliğiyle gök, alınlarında, yıldız yıldız ter...

Vahiy gelmiştir:

Âyet meali:

« Bugün dîninizi ikmal ettim. Verdiğim nimeti tamamladım ve din olarak İslâmdan razı oldum."

Hazret-i Ebu Bekr, âyeti duyar duymaz her şeyi anladı.

Gözler Kurtarıcılar Kurtarıcısında, bütün dünya, hayatının en acıklı demini yaşıyor.

Tamamlanan nimetin mânasını derinden derine sezdi ve kemâle eren oluşan arkasından gelecek hâdiseyi gördü:

Allah, pek yakında. Sevgilisini ebediyet âlemine davet edecektir.

Ve ağladı.

İkindi zamanı zeval güneşinin, kaydığı ufukların önünde yüz bin kurtulmuş ve kurtarıcılık vazifesini üzerine almış insan...

Bilâl gür ve yanık sesiyle ezan okudu; ve öğleyle ikindi namazları, orada ve bir arada kılındı.

Akşam, Zeyd'in oğlu Üşame'yi develerinin sırtına almış, Arafat'tan iniyorlar.

Müslümanlar, heyecan içinde, kaynar su gibi fıkırdıyor.

Allah'ın Sevgilisi, yavaş yavaş ilerliyorlar ve etrafa:

« Sükûnet bulun, diyorlar; ey insanlar, sükûnet bulun."

 

 

AVDET
Ertesi sabah, amcalarının oğlu ile, develerine binip (Müzdelife) den hareket ettiler. Aynı insan akını dalga dalga eteklerinde...

Soran sorana, karşılık alan alana...

Buyurdular:
« Şeytan artık bu şehirde insanları kendisine tapındırmak ümidini kaybetti. Fakat ufak tefek işlerde sizi kendisine uydurmaya çalışacaktır."

Buyurdular:
« Rabbinize ibadet ediniz, beş vakit namazınızı kılınız, oruç ayını bırakmayınız, emirlere uyunuz, Cennet sizindir."

Buyurdular:
« Bildirdim mi?"

Evet ey Allah'ın Resulü...

Güzleri yükseklere döndü:

« Şahit ol, Yârab!"

Ve sonra halka baktılar:

« Burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin..."

Kurbanlar kesildi. Suçlarından bir kısmını kestirip yakınlarına dağıttılar: Zemzem'den su içtiler.

Adım başında hutbe ve nasihat... Mekke'de dokuz gün kaldıktan sonra yola çıktılar.

Yolda sahabîlerini çevreleyip:

« Ben sadece bir insanım; dediler; yakında Allah'ın Meleği gelecek, beni davet edecek. Ben de gideceğim... Size iki şey bırakıyorum: Biri Allah'ın Kitabı... Nur ve hjdayet onda... Öbürü de evimin mensupları... Onları koruyunuz ve her işde daima Allah'ı hatırlayınız!"

Güneş doğarken Medine'ye giriyorlar. Tekbir getiriyorlar, Allah'ı zikir, tenzih ve O'na hamd ediyorlar ve sözlerini tamamlıyorlar:

« Dönüyoruz... Tövbe ettik, ibadet ettik, secde ettik, şükrettik... Allah vaadini yerine getirdi, kuluna yardım etti, küfür hiziplerini bozguna uğrattı."

Güneş doğarken Peygamber Beldesine giriyorlar.

ÇÖLE İNEN NUR
çöle ve bütün zaman ve mekâna
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
(Basım yılı belirtilmemiş)
7. Baskı, Sf. 499-536

+ Necip Fazıl anasayfa

kategori: 

yeni yorum gönder