Eskidenberi, birbirine yabancı ve kapalı birçok medeniyetlerin, bulundukları yerde (autochtone) kendi kendilerine doğup büyüyebilecekleri; bir ağacın dallanıp çiçeklenmesi gibi, onların yetişmesinin de kendiliğinden (spontanément) olabileceği kabul edilirdi. Böylece, kendi kabuğu içine kapanmış ayrı bir âlem olan bir Çin medeniyetinden, bir eski Amerika (Aztek ve İnka) medeniyetinden; nev'i şahsına bağlı (sui généris) bir Hint medeniyetinden bahsedilirdi.
Şunu da söylemeli ki, bu türlü düşünceleri haklı gösterecek sebepler de eksik değildi. Her şeyden önce, birbirinden epeyce uzak yerlerde meydana çıkan medenî kaynaşmalar arasında bağları bulabilmek için, ilk vesikalara kadar inmek lâzım geliyordu. Çok defa bunların kaybolmuş, yok edilmiş veya elimize pek bulanık şekillerde geçmiş bulunması medenî bağlantılar üzerinde düşünebilmemize engel oluyordu. Buna bir de, her medeniyetin önce gelenleri hiçe sayarak kendini başlangıç gibi göstermek hevesinde olduğunu da katabiliriz. Samîlerin Ãdem'le başlamaları, Avrupalıların yerden biten bir kaynak gibi "miracle grec"den bahsetmeleri, Çinlilerin kendilerine yeryüzünün en eski soyu gözüyle bakmaları bundan ileri gelmiyor mu? Daha ileriye giderek diyebiliriz ki, İkinci Ramses ve Alâeddin Keykubad gibi bazı büyük hükümdarlar her şeyin kendileriyle başladığına inandırmak için eski binaların üzerindeki kitabeleri sildirerek oraya adlarını kazdırmayı düşündükleri zaman her şeyi yapıyorlardı.