ANTONIUS ve KLEOPATRA // William Shakespeare

bünyamin Ergün Per, 09/02/2012 - 09:13 tarihinde yazdı

Shakespeare'in konusunu Roma tarihinden aldığı üç oyunu Julius Caesar, Coriolanus ve Antonius ve Kleopatra'dır. Bu üç tragedya aynı kaynaktan, yani Sir Thomas North'un Plutarkhos'un Hayatlar'ı çevirisinden faydalanarak yazıldığı ve Antonius ve Kleopatra tarih olayları sırası bakımından Julius Caesar'ı doğrudan doğruya devam ettirdiği halde, Antonius ve Kleopatra'nın havası Coriolanus'unkinden bambaşka olduğu gibi, Julius Caesar'ınkiyle de hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bu iki oyuna hâkim olan siyasal olaylar, ele aldığımız tragedyada ikinci plana düşmüş, Romalı general ile Mısır kraliçesinin aşkı ön plana geçmiştir.

Antonius ve Kleopatra'nın ya 1606 ya da 1607 yıllarında yazıldığını ve hemen oynandığını sanıyoruz. Ama tragedya ancak 1623 Folio baskısında yayınlanmıştır.

Antonius ve Kleopatra'nın ilişkisi Roma tarihinin en ünlü aşk hikâyelerinden biri olduğu için, Shakespeare'den önce de sonra da birçok tiyatro yazarları tarafından işlenmiştir.

Shaw bile Kleopatra'nın dayanılmaz büyüsüne kapılmış, Caesar and Cleopatra'sında Mısır kraliçesinin ilk gençlik çağını ele almıştır. Shaw'un oyununda, henüz on altı yaşında, ayrı çocuk, yarı tehlikeli bir dişi olan Kleopatra'nın orta yaşlı Caesar ile ilişkisi ve onun sayesinde kraliçeliği nasıl öğrendiği anlatılır. Kleopatra, on iki yaşındayken bir tek kere gördüğü Antonius'u hâlâ unutamadığı için, Caesar oyunun sonunda Mısır'dan ayrılırken, Antonius'u genç kraliçeye göndereceğine söz verir.

Antonius ve Kleopatra'yı inceleyen bütün eleştiriciler, Shakespeare'in tragedyasını överken onun şiir değeri üstünde ayrıca durmuşlardır. Bu eseri, Shakespeare'in en güzel dramını, dört büyük tragedyanın -yani Macbeth, Kral Lear, Hamlet ve Othello'nun- ayarında bir eser sayan Coleridge, bu oyunun üslubuna ve şiirine ayrıca hayranlık duyar. Aynı görüşü paylaşan Hazlitt'e göre, Nil nehrinin taşıp Mısır'a bereket getirmesi gibi, Shakespeare'in dehası da bu oyuna görülmedik bir ihtişam bağışlamıştır. Saintsbury'ye göre, Kleopatra'nın kendisi kadar çekivi ve değişik yönlü, sıcak, canlı ve renklidir bu tragedya. Quiller-Couch'a göre, Shakespeare'in en yüce başarılarından biridir. G.B. Harrison'a göre Shakespeare'in en muhteşem eseridir. Granville-Barker'e göre bazı bakımlardan Shakespeare'in en mükemmel oyunudur. Van Doren'e göre, Shakespeare'in yazdığı en muhteşem şiirdir. W.K. Wimsatt'a göre, şiir bakımından, bilhassa sonlarına doğru, görülmedik şekilde şahanedir. The Imperial Theme'de bu tragedyayı uzun uzun inceleyen Wilson Knight'a göre de, Antonius ve Kleopatra Shakespeare'in Everest'idir, en çok yüceldiği eserdir ve güzellik bakımından ancak Fırtına ile kıyaslanabilir.

Eleştiricilerin Antonius ve Kleopatra'yı böylesine bir coşkunlukla övdükleri halde, bu oyunun planı ve yapısını kusurlu bulan birçok kimseler çıkmıştır. Bunun başlıca sebebi, oyunların geçtiği yerin boyuna değişmesi ve bu beş perdelik oyunun 42 sahneye bölünmüş olmasıdır. Bu 42 sahneni 24'ü 75 satırdan kısadır; hatta bazıları dört, altı dokuz ya da on satırlıktır.

Bilindiği gibi, Antonius ve Kleopatra'nın ilk metninde, yani 1623 Folio baskısında, perde veya sahneye bölünme diye bir şey yoktu. On sekizinci yüzyılın başlarına doğru Shakespeare'in derli toplu ve bilimsel bir edisyon kritik'ini hazırlamak isteyen Nicholas Rowe, kendi keyfine uyarak böyle bir bölünme yaptı ve Rowe'dan gelen editörler de bu bölünmeyi olduğu gibi benimsediler. Eğer Antonius ve Kleopatra, 42 kere dekor değiştirip, 42 kere perdeyi açıp kapatarak, kısa ya da uzun duraklamalarla sahneye konulursa, elbette ki bu oyun tiyatro tekniği bakımından kepaze olacaktır. Ama gene herkesin bildiği gibi, Elizabeth çağı tiyatrosunda beylik anlamda dekor olmadığı gibi, perde diye de bir şey yoktu; sahneler -arada hiçbirduraklama olmadan- hızla birbirinin peşi sıra oynanılırdı. Doğrusu da Antonius ve Kleopatra'yı bu biçimde, John F.Danby'nin dediği gibi, nerdeyse sinema tekniğine ve bir filmin hızlı temposuna uyarak sahneye koymaktır. Oyun, şimdiye kadar geleneksel tiyatro anlayışından kurtulamadığı ve böyle sahneye konmadığı için, çoğu Antonius ve Kleopatra temsilleri başarısızlığa uğramıştır. Oysa bu tragedya yakından incelendiği zaman, Bethell'i, Wilson Knight'ın ve bazı yeni eleştiricilerin işaret ettikleri gibi, çok bilinçli ve titizlikle, hatta insanı hayretler içinde bırakan bir ustalıkla planlanmış olduğu hemen anlaşılır.

Antonius ve Kleopatra'da anlatılan hikâye gerçekte o kadar basittir ki, herhalde Aristoteles, klasik anlamda bir konu bile saymazdı buun: Pompeius, Antonius'u da Caesar'ı da tehdit ettiği için, Antonius Kleopatra'dan ayrılmak ve Caesar ile barışmak zorunda kalır. Bu barışı pekleştirmek için, Octavius Caesar'ın kız kardeşi Octavia ile evlenir. Ama bir süre sonra karısını bırakıp, Kleopatra'ya geri döner. O zaman Octavius Caesar ile Antonius arasında savaş başlar ve Antonius yenilir. Sonunda hem o, hem de Kleopatra kendilerini öldürürler. Üstelik de Shakespeare bu basit hikâyeyi anlatırken, esas konudan bir adım bile uzaklaşmamaya dikkat etmiştir. Granwille-Barker'in dediği gibi, oyunda görülen bütün kişiler, oyunda geçen her söz, yalnız bu konuyla ilgilidir.

Gel gelelim bu basit hikâyenin dekoru bir tek şehir, bir tek ülke değil, Akdeniz'in bütün kıyılari ile çepeçevre kapsayan Roma İmparatorluğu, yani milattan önce I. Yüzyılda bilinen bütün dünyadır. Böylece Shakespeare boyuna sahne değiştirerek, seyircilerine yalnız İskenderiye ile Roma'yı değil, Messina'yı, Missenum'u, Atina'yı, Actium'u, Suriye'de bir çölü, Tyrrhene denizinde bir kalyonu, sanki bir projektörle bir an için aydınlatarak, birbirinin peşi sıra ve baş döndürücü bir hızla göstermek zorundadır.

Antonius ve Kleopatra'nın bir aşk tragedyası mı, yoksa tarihi bir tragedya mı olduğunu tartışan eleştiriciler vardır. Mesela Lord David Cecil'e göre, bu oyun Julius Caesar'ın bir devamıdır, tarih olayları ve siyaset burada ön planda gelir, aşk hikâyesinden daha büyük bir yer tutar. J. W. Mackail'e göre ise, burada tarih oyunları Antonius ile Kleopatra hem bir aşk tragedyası, hem de tarihi bir tragedyadır. Romalı general ile Mısır kraliçesinin tutkusu ne kadar önemli ise, siyaset de o kadar önemlidir burada. Bu tutku, Romeo ile Juliet tipinde düpedüz aşk tragedyalarında olduğu gibi, yalnız iki âşığı mahvetmekle kalmaz, koca bir dünyanın yıkılmasına da neden olur. Antonius, ne yaptığını bilmeyen bir âşık değildir sadece. Yüce bir komutan, şanlı bir devlet adamıdır. Kleopatra'ya sevgisi yüzünden şahane bir imparatorluğa kıyar, sevgilisini kucaklarken ülkeleri ve eyaletleri çarçur eder, aşk armağanları verircesine yeni devletler bağışlar ona. Aşk ile siyaseti ayırmanın yolu yoktur burada. Siyasi olaylar Antonius ile Kleopatra'nın ilişkisini etkiliediği gibi, aşıkların davranışı da siyasal olayları etkiler. Antonius'un bütün bir dünyayı, hem niçin yitirdiğini, hem de bu dünyanın tam ne biçim bir dünya olduğunu, nasıl ve kimler tarafından yönetildiğini etrafıyla anlatır bize Shakespeare.

Kleopatra'nın aşkı uğruna Antonius bir imparatorluğu yıktığına göre, bu imparatorluk ve Antonius'un kendisi ne kadar yüce ise, onların yıkılışı ve onları yıkan tutku da o kadar değerlenecektir gözümüzde. İşte bu yüzden Shakespeare, hem Antonius'un gücü, ünü ve şanı üstünde, hem de bütün dünyayı kapsayan imparatorluğun sonsuz ihtişamı üstünde ısrarla durur. Antonius, dünyanın en büyük askeridir, yeryüzünün yarısını omuzlarında taşır, dünyayı ayakta tutan üç sütundan biridir, kılıcı ile dünyayı bölmüş ve gemileri ile okyanusun üstünde şehirler kurmuştur, dünyanın yarısı ile canı istediği gibi oynamıştır; "hey!" diye bağırdığı zaman, krallar, küçük çocuklar gibi birbirlerini ite kaka buyruklarına yerine getirmek için koşuşmuşlardır. Antonius, yalnız Kleopatra'nın değil, herkesin gözünde "yeryüzünün tacı", "savaşın çelengi", "askerliğin bayrağıdır". Lepidus'un dediği gibi, onun kusurlarını bile karanlıkta ışıldayan yıldızları andırır. Dünyanın yarısını temsil eden bu insanüstü varlığın ölüm haberini alınca, yeryüzünde kıyamet kopmayışına Octavius Caesar bile şaşar.

Antonius öldükten sonra, Kleopatra'nın gözünde büsbütün tanrılaşır. Onun yüzünü güneşli ve aylı bir gökyüzüne benzetir ve bu engin gökyüzünün aydınlattığı dünyayı, küçücük bir "o" harfinden farksız görür. Antonius bacakları ile okyanusları aşabilir, yükselen kolu dünyanın zirvesindedir; tabiatüstü bir ahengi olan sesi, öfkelenince gök gürültüsünü andırır; ülkeler ve adalar onun cebinden düşen gümüş paralar gibidir.

Antonius kadar insanüstü olmamakla beraber, Kleopatra'nın da yüceliği vardır; nice şahane krallar soyundan gelen bir prenstir, güneş bile Mısır kraliçesine tutkundur, yeryüzünün ayıdır, Doğunun yıldızıdır. Başlıca düşmanları olan Octavius Caesar'ın gözünde bile, Antonius ve Kleopatra dünyanın en ünlü çiftidir. Bu iki eşsiz insan arasındaki aşk ise, Antonius'un tragedyasının başlangıcında dediği gibi, bu dünyanın sınırlarına sığmayacak kadar, yeni bir gökyüzü ve yeni bir dünyanın yaratılmasını gerektirecek kadar uçsuz bucaksızdır.

Antonius'un malı olan ve Kleopatra uğruna harcadığı, yitirdiği dünya, bu yüce adamın kendisi kadar ve kurbanı olduğu tutku kadar muhteşemdir bu oyunda. Shakespeare'in benzetme ve metaforlarını inceleyen ve her oyunda ne çeşit imajların hakim olduğunu belirten Caroline Spurgeon'un işaret ettiği gibi, öteki Roma tragedyalarında, yani Julius Caesar ve Coriolanus'ta 17 ve 19 kere geçen "dünya" kelimesi, Antonius ve Kleopatra'da 42 kere geçer. Dünya, gökyüzü ve okyanusla ilgili ve genel olarak sonsuz bir büyüklük ve genişlik duygusunu veren imajlar, dekoru bütün dünyayı kapsayan bu tragedyada ayrıca belirlidir, Wilson Knight da aynı noktaya işaret ederek, güneşi, ayı, yıldızları ele alan bu imajlar sayesinde, Antonius ile Kleopatra'nın sevgisinin büsbütün yüceleştiğini ve bütün tragedyanın da ışığa boğulduğunu söyler.

Antonius ve Kleopatra'da Shakespeare'in böylece aydınlattığı bu evren, birbirine tamamıyla aykırı, birbirine tamamıyla aykırı, birbirine ölesiye düşman iki kutba, iki ayrı dünyaya bölünmüştür: Batı ve Doğu, yani Roma ve Mısır. Roma'da siyaset ve savaş, yükselmek ve güçlü olmak hırsı, devlete ve imparatorluğa hizmet etmek ödevi ön planda gelir. bir erkekler dünyasıdır Roma. Bir kadınlar dünyası olan Mısır'da ise, aşk ve duygu, keyifle yaşamak, sevmek ve sevilmek isteği ön planda gelir. İşte Antonius ve Kleopatra'da asıl tragedya, bu iki dünyanın çatışmasından, Roma'ya bağlı kalması, İmparatorluğun buyruklarına göre davranması gereken Antonius'un Mısır kraliçesine duyduğu aşktan doğar.

Bu iki ayrı dünyayı her zaman gözümüzün önünde tutan Shakespeare, Roma ile Mısır'ın değişik ihtişamlarını belirtirken, bütün kepazeliklerini de canlı şekilde önümüze serer. Aklın ve dürüst bir siyasal düzenin temsilcisi olması gereken Roma İmparatorluğu, manevi bakımdan çürüme halindedir aslında. Roma İmparatorluğunu yöneten üç kişiyi, bir yapıyı ayakta tutan üç sütuna benzetir Shakespeare. Bu sütunların yalnız üçüncüsü, yani yalnız Antonius değil, öteki ikisi de yani Octavius Caesar ile Lepidus da hiç sağlam değildirler gerçek değer ölçülerine göre. Zerre kadar kişiliği olmayan Lepidus, güçsüz, silik bir gölgeyi andırır. Octavius Caesar, güçlü olmasına güçlüdür ama; soğuktur, merhametsizdir, fazlasıyla hesaplıdır; tam anlamıyla temsil ettiği İmparatorluğun sembolü halini alan soyut bir kavramı, ya da bir politika makinesini andırır. Bradley'nin dediği gibi, henüz gencecik olmasına rağmen, bir çelik parçası kadar sert ve pürüzsüzdür. Hiçbir zaafı, hiçbir duygusu olmadığı gibi, şahsen yükselme hırsı bile yok gibidir. Böylece ellisini aşmış Antonius aşk yüzünden yıkılıp giderken, su katılmamış bir politik gücü temsil eden bu delikanlı, önce Antonius'tan faydalanıp Pompeius'u ortadan kaldırır, derken Lepidus'u iskartaya çıkarır, sonra da Antonius'un karşısına dikilir ve yücelikten tamamıyla yoksun olmasına rağmen tam bir başarıya ulaşır. "Augustus" unvanını alır, Roma'nın ilk resmi imparatoru olur sonunda. Oyunun başlangıcında bu üç yöneticiye karşı çıkan Pompeius ise, büyük bir adamın değersiz oğludur. Babasının ününden faydalanarak kendi hırsı uğruna İmparatorluğu kana boğmaya hazırdır, ve ikinci perdenin yedinci sahnesinde göreceğimiz gibi, kendi yapmaktan çekindiği bir namussuzluğu adamlarının yapmasına razı olacak kadar düşüktür ahlak bakımından.

Mısır dünyası da pek verimli sayılmaz. Şehvete, keyfe, eğlenceye fazlasıyla düşkündür Mısırlılar. Sırasında çeşitli hilelere başvururlar, hiç çekinmeden yalan söylerler. Gel gelelim, Roma'nın yoksun olduğu bütün o sıcak duygularla, sevgiyle, coşkunlukla ve canlılıkla doludur Mısır dünyası. Her bir yandan taşıp çevresindeki topraklar abereket saçan Nil nehrinin güneşten ılınmış suları, bu dünyanın bir sembolü sayılabilir. Ama Mısır'ın gerçek sembolü Kleopatra'nın kendisidir. Mısır'ın bütün kusurları, hem de o eşsiz çekiciliği Kleopatra'nın kişiliğinde birleşir. Hatta bu tragedyada Mısır ile Kleopatra öylesine kaynaşmışlardır ki, Antonius sevgilisine "Kleopatra" demez; her zaman, ölürken bile, "Mısır" adını verir ona.

Dram yazarı olarak başlıca özelliklerinden biri olan tarafsız ve objektif tutumuna rağmen, bu iki dünyayı karşılaştırırken, Shakespeare kendisi, Roma'nın olumsuz değerlerinden fazla, Mısır'ın olumlu kusurlarını tutmuştur bize kalırsa. Gerçi Antonius, devlet adamı olarak da, asker olarak da başarısızlığa uğrar; ama Roma, ahlak bakımından öylesine çürük, öylesine düşük siyasal bir ortamdadır ki, Kleopatra'nın sevgisinde bulduğu sıcak ve büyülü havaya kapılıp gittiği için Antonius'u pek ayıplayamayız.

Coleridge'e göre, Antonius ve Kleopatra'da tutku ve şehvetin, Romeo ve Juliet'te ise sevgi ve tertemiz içgüdülerin hakim olduğunu anlamak için, Shakespeare'in belli başlı iki aşk tragedyasını birbiriyle karşılaştırarak okumak gerekir. Gerçekten de Antonius ve Kleopatra'da gördüğümüz aşk Romeo ve Juliet'te gördüğümüz aşktan bambaşkadır. Çünkü Romeo ve Juliet, çok sade, çok saf, gencecik iki çocuktur. Acı deneylerden geçmemişler, hatta yaşamamışlardır henüz. Ailelerinin arasındaki düşmanlık, sevgilerine hiçbir huzursuzluk, hiçbir kuşku katmamıştır. Oysa Antonius ile Kleopatra, hem son derece çapraşık kişilikleri olan orta yaşlı insanlardır, hem de yaşadıkları o iki ayrı dünyanın çatışması, çevrelerindeki düzen ve ahlak bozukluğu, onların ilişkilerini de etkilemiştir tabiatıyla.

Tarihe bakılacak olursa, öldükleri sırada Kleopatra 38, Antonius ise 53 yaşındaydılar. Shakespeare, onların yaşını açıkça söylememekle beraber, genç olmadıklarını hep hatırlatır bize. Antonius, saçlarının ağardığını söyler, sık sık imalar yapar yaşlılığına; Enobarbus kocamış bir aslana benzetir onu. Kleopatra ise, aslında olduğundan da daha yaşlıymış gibi konuşur. Yüzünün derin kırışıklarından söz eder ve yaşlı olduğu halde çılgınlığının geçmediğinden yakınır. Antonius ile Kleopatra, yaşlılık ve ölümün artık acı bir gerçek olduğu, yaşamak için artık önlerinde pek az zaman kaldığı bir dönemine gelmişlerdir hayatlarının. Tutkularındaki şiddetin ve yoğunluğun nedeni de budur zaten. Antonius ile Kleopatra, hem birbirlerine müthiş bir haz verirler, hem de tdevamlı olarak birbirlerine işkence ederler. Anlayış ve huzur içinde beraber yaşamalır mümkün olmadığı gibi, ayrılmalarının da yolu yoktur. Her ikisi de kuşkular içindedir ve birbirlerinden kuşkulanmakta da haklıdırlar. Antonius'n gözünde, Kleopatra aklın alamayacağı kadar kurnazdır; her an yalan söylemeye hazırdır; öylesine aşiftedir ki, Octavius Caesar'ın uşaklarına bile kırıtabilir. Kleopatra ise, Antonius'un serinkanlı düşündüğü zaman kendisinden kopmaya, Roma'ya kaçmaya can attığını sezdiği için, onu tutmak amacı ile boyuna kurnazca planlar kurmak, hilelere başvurmak zorunda olduğunu bilir, sevgilisinin "Roma'lı düşünceleri karşısında hep tedirginlik duyar. Antonius onu ne kadar kıskanıyorsa, o da Antonius'u o kadar kıskanır. Her ikisi de birbirlerine yalan söylerler sırasında ve yalan söylediklerini de bilirler. Genç âşıklardan farklı olarak, Antonius ile Kleopatra birbirleri hakkında hiçbir hayal beslemezler; her ikisi de bütün acı gerçekleri olduğu gibi görürler. Böylece çeşitli kuşkular, kıskançlıklar onları kemirdikçe, onlar da birbirlerini kemirirler. Bunu da bildikleri için, öfkeleri kinleri kısa sürer, çabucak bağışlayıverirler birbirlerinin kusurlarını. Birinci karısı öldükten sonra, sevgilisine haber vermeden Roma'da hemen yeniden evlenen Antonius Mısır'a dönünce, Kleopatra hiçbir şey olmamış gibi onu bağrına basar. Antonius da, Kleopatra'nın çeşitli oyunları karşısında, çılgın kıskançlıklar ve öfke nöbetleri geçirdikten, en ağır hakaretler ve küfürlerden sonra, Kleopatra'yı gene sevmeye devam eder.

Antonius ile Kleopatra'nın ilişkisi öylesine huzursuz ve zaman zaman öylesine yırtıcı, nerdeyse kin diyebileceğimiz bir duyguya o kadar yakındır ki, bu bağın sevgisinden çok şehvetten geldiği sanılabilir. Nitekim Romalılar için, pis bir şehvet düşkünlüğünden başka bir şey değildir bu. Oyunnu ta başında Philo, "Çingenelerin şehveti"nin kurbanı olarak görür Antonius'u; Octavius Caesar, onun "şehvetli sefahat alemlerinden", Pompeus "şehvetten hiçbir zaman bıkmayan" Antonius'tan söz eder; Enobarbus'a göre de Kleopatra, Antonius'un bir türlü vazgeçemediği lezzetli bir Mısır yemeğidir.

Antonius ile Kleopatra'nın arasındaki bağda şehvetin önemli bir payı olduğu elbette ki doğrudur. Hatta şehvetten çok daha olumsuz nice bencil kaygılar, nice garezler vardır zaman zaman aralarında. Antonius ile Kleopatra'nın rahat ve tatlı bir sevecenlikle değil de, yıkıcı ve acı bir tutkuyla seviştikleri de doğrudur. Ama aslında aşkın ta kendisidir bu tutku. Shakespeare burada aşkı bir bütün olarak, hem bedeni, hem de yüreği ve dimağı saran bir duygu olarak -yani gerçekte olduğu gibi görür. Cinsel konulara karşı Kral Lear'daki o tiksinmeden, o bulantıdan hiçbir iz yoktur burada. Hatta Shakespeare Antonius ve Kleopatra'da cinsel isteği bütün kaba ve çirkin yönlerinden sıyırır, aşkın sularında iyice arıtır, yüceltir bir bakıma. Ve tragedyanın sonunda, âşıklar ölümle karşı karşıya kalınca, bu yıkıcı tutkunun, tertemiz ışıl ışıl bir sevgiye döndüğü de açıkça görülür.

Antonius ve Kleopatra'da tragedyanın Roma dünyası ile Mısır dünyasının, yani imparatorlukla aşkın çatışmasında olduğunu söylemiştik. O çatışmanın asıl alanı, o savaşın en kızıştığı yer de Antonius'un yüreğidir. Bu bakımdan Antonius ve Kleopatra'nın, Mısır kraliçesinden fazla Romalı generalin tragedyası olduğunu söyleyebiliriz. Kleopatra'nın içinde bir bölünme, bir ikilik yoktur. Antonius gibi iki karıya birden, hem askerlik onuruna hem de aşka değil, bir tek tanrıya, yalnız aşka tapar Cleopatra. İki dünyanın değil, bir tek dünyanın, Mısır'ın insanıdır. Oysa yalnız Roma İmparatorluğuna hizmet etmesi gereken Antonius, tam anlamı ile Mısır'ı temsil eden Kleopatra'nın büyüsüne kapılır, bu iki dünya arasında bocalayıp durur, ne aşkından vazgeçebilir, ne de askerliğinden. Bir eleştiricinin dediği gibi, bir ayağını Mısır'a, bir ayağını Roma'ya dayayarak dev bir heykel misali dimdik yükselmek isterken, yıkılıp gider.

Gerçi bu oyun Antonius'un tragedyasıdır ama, Antonius ve Kleopatra'nın başlıca kişisi, gerçek kahramanı Romalı general değil, Mısırlı kraliçedir. Antonius'u ve ötekileri dinlerken ve seyrederken bile, Cleopatra bir an olsun hatırımızdan çıkmaz. Kendisi sahnede görünsün ya da görünmesin, Kleopatra'nın kişiliği oyuna tamamıyla hakimdir. Ve hiç şüphe yoktur ki, Cleopatra, Shakespeare'in sahnede canlandırdığı en eşsiz insanlardan biridir. Eleştiricilerin çoğu buna işaret etmişlerdir. Hazlitt için, "Cleopatra bir şaheserdir". Wilson Knight, onu Shakespeare'in oyunlarındaki "en hayret verici ve çok göz kamaştırıcı" kişi olarak görür. Bradley, Kleopatra'yı, psikolojik zenginlik bakımından ancak Hamlet ve Falstaff ile kıyaslayabilecek ayarda bir insan sayar ve bütün öteki eleştiriciler gibi, Kleopatra'nın o görülmedik canlılığı ve gerçekliği üstünde ayrıca durur.

Hatta Cleopatra öylesine canlı ve gerçektir ki, kimi eleştiriciler, Shakespeare'in tanıdığı ve âşık olduğu bir kadından esinlenerek bu karakteri çizdiği kanısına varmışlardır. Mesela Quiller-Couch, Cleopatra, gerçekten yaşamış bir kadının portresi değilse, böyle bir harikanın nasıl yaratıldığını anlamanın yolu olmadığını söyler. Aynı görüşü paylaşan Chambers, Mısır kraliçesinin kişiliğinde görülen o eşsiz psikolojik başarısına ulaşmak için, Shakespeare'in özel hayatında acı bir deneyden geçtiğine inanır. Schücking, Kleopatra'yı canlandırırken, Shakespeare'in nerdeyse gözlü görülür bazı ayrıntılara başvurduğuna işaret eder: Mesela Enobarbus, Kleopatra'nın sokakta kırk adım hopladıktan sonra, nefes nefese nasıl koştuğunu anlatır. Schücking'e göre, bu kadar kesin ve realist ayrıntıları, bir yazarın kendi görmeden uydurmasının yolu yoktur.

Birçok Shakespeare uzmanları, Cleopatra ve Shakespeare'in Soneler'indeki (Sonnets) Esmer Kadın arasında yakın bir benzerlik olduğunu ileri sürmüşlerdir; bu savda bir gerçek payı vardır. Kimine göre, Shakespeare'in Soneler'inde (Sonnets) anlattığı ve hiçbir zaman unutamadığı Esmer Kadın, yalnız Kleopatra'nın değil, Cressida'nın ve başka kadın portrelerinin de kaynağıdır. Zaten Wilson Knight'a bakılacak olursa, Cleopatra bir tek kadın değil, bütün kadınlık kavramının bir simgesidir. Efsanelerin ve edebiyatın yarattığı bütün kadınlar birleşmiştir. Kleopatra'yı meydana getirebilmek için, Bethell'e göre de, Cleopatra, gerçekçi anlamda psikolojik bir inceleme değil, kadınlığın sırlarının, şehvetin sırlarının temsilcisidir. Onun varlığının ne kadar büyülü olduğu, gücünün nerdeyse tabiatüstü sayılabileceği, oyun boyunca bize hep hatırlatılır.

Kleopatra'nın bir özelliği bu büyülü dişiliği ise, öteki başlıca özelliği de, Wilson Knight'ın dediği gibi, renkleri boyuna değişen, göz kamaştırıcı bir ipek kumaşa benzeyişi, bin bir yüzeyli bir kişiliği oluşudur. Kleopatra'nın insanı hayretler içinde bırakacak kadar çapraşık benliği, birbirine tamamıyla aykırı çeşit çeşit özelliklerle doludur: Hem yalancı, hem dürüsttür; hem bencil, hem fedakârdır; hem mantıksız, hem akıllıdır; hem gururlu, hem alçakgönüllüdür; hem cesur, hem korkaktır; hem bir mahalle karısı kadar bayağı, hem de kraliçenin en şahanesi kadar soyludur; hem şehvet düşkünüdür, hem de sevgililerin en gerçeğini duyabilir; hem aşiftedir, hem de ölesiye sadıktır. Gene Wilson Knight'ın işaret ettiği gibi, Kleopatra'da kadın denilen varlığın -hem iyi hem kötü- bütün değişik nitelikleri bulunur. Antonius ona "koca Nil'in yılanı" demekte haklıdır; çünkü zaman zaman yılanlara has o esrarlı hainliğin izleri bile sezilir Kleopatra'da. Aynı zamanda yılların zarif kıvraklığı ve sinsi gücü de vardır onda. Shakespeare, hiç çekinmeden, onun bütün kötü ve olumsuz yönlerini gözümüzün önüne serdiği halde, Kleopatra, âşığını da bizi büyüleyen o eşsiz çekiciliğinden zerre kadar kaybetmez gene de. Antonius'un dediği gibi, sanki her şey, en aşağılık şeyler bile ona yakışır, onu daha güzel ve cana yakın yapar bizim gözümüzde.

Kleopatra'nın bütün bu sonsuz değişikliği içinde hiçbir zaman değişmeyen, hep aynı kalan bir tek şey vardır: Antonius'a sevgisi. Antonius'un Kleopatra'yı sevmediği, daha doğrusu sevmek istemediği olur. Kleopatra ise onu hep sever. Yaşadığı çağın en ünlü adamları ile -bu arada Julius Caesar ve Büyük Pompeius ile- ilişkisi olmuştur. Kleopatra'nın. Bununla övünür de. Ama Kleopatra için Antonius son ve biricik aşkı, "erkeklerin erkeği"dir. Bu aşk zaman zaman yırtıcıdır, bencildir, sevdiğine zarar veren bir duygudur; ama bu duygunun gerçekliği de, gücü de su götürmez. Antonius'a aşkı, Kleopatra'nın kişiliğinin temel direğidir. Kleopatra'nın ruh durumları, boyuna dönerek, renk renk camlardan ışıklar saçan bir fener gibiyse, bu fenerin ekseni Antonius'a duyduğu sevgidir. Ve tragedyanın sonunda sevgi, yalnız Kleopatra için değil, Antonius için de, her şeyi ölümü bile yenen bir güç olarak yücelir.

Mina Urgan

ANTONIUS ve KLEOPATRA
William Shakespeare
Çeviren; Sabahattin Eyuboğlu
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
1. Basım, Ocak 2001, Sf. 33-45
Özgün Adı
ANTONIUS & CLEOPATRA

+++ William Shakespeare Bibliyografyası