BAUDOLINO // Umberto ECO

Bünyamin Ergün gönderdi (Cum, 10/02/2012 - 08:32)

Baudolino nihayet Hipatiaların yüzyıllardır soylarını nasıl sürdürdüklerini sorma cesareti göstermişti. O da, her mevsim Ana'nın doğurmaları için içlerinden bazılarını seçip, dölleyicilere götürdüğünü anlatmıştı. Hipatia dölleyiciler hakkında pek bir şey söylememişti, onları elbette görmemişti, ama töreyi yerine getirenler de görmemişlerdi onları asla. Geceleyin, bir yere götürülüyor, bir ilaç içiyor, sarhoş olup kendilerinden geçiyorlardı, dölleniyor, sonra topluluklarına geri dönüyorlardı, ve gebe kalanlar doğuma kadar arkadaşları tarafından bakılıyordu: karınlarındaki meyve erkekse, onu kendileri gibi yetiştirecek dölleyicilere teslim ediyordu, dişiyse toplulukta kalıyor ve bir ve bir Hipatia gibi yetişiyordu.

"Cinsel birleşme" diyordu Hipatia, "ruhları olmayan hayvanların yaptığı gibi, yaratılışın yanlışını artırmak için bir yol yalnızca. Dölleyicilerin yanına yollanan Hipatialar bu aşağılanmayı sadece var olmamızı, dünyayı bu yanlıştan kurtarmak için sürdürmek zorunda olduğumuz için kabul ediyorlar. İçimizden döllenmeye maruz kalanlar, bu eylemle ilgili hiçbir şey hatırlamaz. Eğer bu bir fedâkarlık ruhuyla yapılmazsa, bizim duyumsamazlığımızı bozar..."

"Duyumsamazlık nedir?"

"Her Hipatia'nın yaşadığı ve yaşamaktan mutlu olduğu şey."

"Neden yaratılış yanlışı diyorsun?"

"Baudolino" diyordu saf bir şaşkınlıkla gülerek, "dünya sana kusursuz mu geliyor? Bak şu çiçeğe, sapının inceliğine bak, ortasındaki şu gözenekli bir tür göze bak, bak taçyapraklarının hepsi nasıl da aynı, sabah çiyini bir havzaya toplar gibi toplamak için yay gibi hafifçe bükülmüş, bak özsuyunu emen böceğe kendini nasıl da sevinçle sunuyor... Güzel değil mi?"

"Güzel, gerçekten. Ama güzel olması güzel değil mi? Bu tanrısal bir mucize değil mi?"

"Baudolino yarın sabah bu çiçek ölmüş olacak, iki gün sonra da çürüyecek. Gel benimle." Onu orman bitkilerinin olduğu yere götürüyor ve sarı parıltılarla çizik çizik olan kırmızı kubbeli bir mantar gösteriyordu.

"Güzel mi?" diyordu.

"Güzel."

"Zehirli. Yiyen ölür. Sence ölüm tuzaklarıyla dolu bir yaratılış kusursuz mudur? Ben de bir gün öleceğim, kendimi Tanrı'nın kurtuluşuna adamamış olsaydım ben de çürürdüm, biliyor musun?"

"Tanrı'nın kurtuluşu mu? Ne demek istiyorsun anlatsana..."

"Yoksa sen de mi Pndapetzimli hilkat garibeleri gibi Hıristiyansın, Baudolino?" Hipatia'yı öldüren Hıristiyanlar dünyayı, dünyayla birlikte ölümü, acıyı ve fiziksel acıdan daha kötüsü ruh acısını yaratan kötü yürekli bir tanrıya inanıyorlardı. Yaratılan varlıklar nefret etmeyi, öldürmeyi, birbirlerine acı çektirmeyi bilir. Âdil bir tanrının evlatları bu felakete sürükleyebileceğini düşünmüyorsun herhalde..."

"Ama bu şeyleri kötü insanlar yapar ve Tanrı, iyileri kurtararak onları cezalandırır."

"Peki o zaman bu Tanrı bizi neden, sonradan cehenneme gitme tehlikesiyle yaşayalım diye yaratmış olsun?"

"Çünkü en büyük iyilik, iyilik ya da kötülük yapma özgürlüğüdür ve evlatlarına bu iyiliği vermek için, Tanrı aralarından bazılarının bunu kötüye kullanmalarını kabul etmek zorundadır."

"Neden özgürlüğün bir iyilik olduğunu söylüyorsun?"

"Çünkü onu elinden alırlarsa, seni zincire vururlarsa, istediğini yapmana izin vermezlerse, acı çekersin, onun için özgürlüğün olmaması bir kötülüktür."

"Sen tam arkana bakacak şekilde, ama sırtını da görecek biçimde başını olduğu gibi çevirebilir misin? Şu göle girip suyun altında akşama kadar, akşama kadar diyorum, başını hiç dışarı çıkarmadan durabilir misin?" diyordu ve gülüyordu.

"Hayır, başımı tamamen çevirmeye kalkarsam boynumu kırarım, suyun altında durursam nefes alamam. Tanrı beni kendime kötülük yapmayayım diye bu kısıtlamalarla yarattı."

"O zaman iyilik olsun diye bazı özgürlüklerini elinden aldı, öyle mi?"

"Peki o zaman sana, sonsuz cezalar çekme tehlikesiyle karşı karşıya bırakarak iyi ile kötü arasında bir seçim yapma özgürlüğünü neden verdi?"

"Tanrı iyi kullanacağımızı düşünerek bize özgürlük verdi. Ama dünyaya kötülüğü sokan isyan eden meleklerdi ve yılan Havva'yı kışkırttı, böylece şimdi hepimiz ilk günahın acısını çekiyoruz. Tanrı'nın suçu değil bu."

"Peki başkaldıran melekleri ve yılanları kim yarattı?"

"Tanrı elbette, ama isyan etmeden önce onlar, Tanrı'nın yarattığı gibi iyi yürekliydiler."

"O zaman kötülüğü onlar yaratmadı mı?"

"Hayır, onlar kötülük yaptılar, ama kötülük onlardan daha önceden vardı, Tanrı'ya karşı isyan etme ihtimali olarak."

"O zaman kötülüğü Tanrı mı yarattı?"

"Hipatia, akıllısın, duyarlısın, keskin zekâlısın, bir tartışmayı Paris'te eğitim görmüş olmama rağmen benden, daha iyi yürütüyorsun, ama iyi Tanrı için bunları söyleme. O kötülük isteyemez!"

"Elbette istemez, kötülük isteyen bir Tanrı, Tarı'nın karşıtıdır."

"Peki öyleyse?"

"Tanrı kötülüğü yanında buldu, istemeden, kendisinin karanlık tarafı gibi."

"Ama Tanrı kusursuz yaratıktır!"

"Elbette Baudolino, Tanrı, en kusursuz şeydir, ama kusursuz olmak ne güçtür bir bilsen! Şimdi, Baudolino sana Tanrı'nın kim olduğunu, daha doğrusu ne olmadığını söyleyeceğim."

Gerçekten hiçbir şeyden korkmuyordu. Şöyle dedi: "Tanrı Tek Olan'dır ve öyle kusursuzdur ki, var olan ve olmayan hiçbir şeye benzemez; ama aklını kullanarak, onu sen kötüysen kızan, iyiysen seninle ilgilenen, ağzı, kulakları, yüzü, kanatları olan biri gibi, ya da ruh, baba ve oğul olarak tanımlayamazsın. Tek Olan için var ya da yok diyemezsin, her şeyi içeriyor, ama hiçbir şey değil; benzemezlikle adlandırabilirsin onu yalnızca, çünkü onu İyilik,Güzellik, Bilgelik, Sevimlilik, Kudret, Adalet gibi adlandırmak yararsız, Ayı, Panter, Yılan, Ejderha ya da Akbaba demekle aynı şey olur bu, çünkü ne dersen de, söyledin asla onu ifade edemez. Tanrı beden değildir, şekil değildir, niceliği, niteliği, ağırlığı ya da hafifliği yoktur, görmez, duymaz, karışıklık ya da düzensizlik bilmez, ruh, zekâ, hayal, görüş, düşünce, sözcük, sayı, düzen, büyüklük değildir, eşitlik değildir ve eşitsizlik değildir, zaman değildir ve sonsuzluk da değildir; amaçsız bir istektir; anlamaya çalış Baudolino, Tanrı alevsiz bir lamba, ateşsiz bir alev, ısısız bir ateş, karanlık bir ışık, sessiz bir gürleme, kör bir parıltı, çok aydınlık bir sis, kendi karanlığının bir ışığı, kendi merkezi üzerine büzülerek genişleyen bir çember, yalnızlığı seven çokluktur... o... o... " İkisini de -o öğretmen, Baudolino öğrenci- ikna edecek bir örnek bulmaya çalıştı. "O olmayan, bugün geçip gitmeyen bu zamanda olduğu gibi içinde senin ve benim de bulunduğumuz bir alandır."

Yanağında hafif bir alev hissetti. Bu çelişkili örnekten korkarak sustu, ama çelişkilerle dolu bir listede herhangi bir ekleme nasıl çelişkili olarak değerlendirilebilirdi? Baudolino aynı alevin yüreğini yaktığını hissetti, ama onun utanmasından korktu, yüzündeki tek bir kasın bile yüreğinin çarpıntısını belli etmesine izin vermeden gerginleşti, sesinin titremesine de müsaade etmedi ve inançlı bir kararlılıkla sordu: "Peki o zaman yaratılış ne? Kötülük ne?"

Hipatia'nın yüzü yeniden soluk pembe rengini aldı: "Tek olan kusursuzluğun sebebiyle, yüce gönüllü olduğundan yayılmaya, kendi eksiksizliğini daha geniş alanlara yaymaya eğilimlidir, yaydığı ışığın kurbanı olan bir mum gibidir, aydınlattıkça erir. İşte, Tanrı da kendi gölgesinden sıvılaşır, bir kutsal haberciler kalabalığına dönüşür, hemen hemen onun kudretine, ama yapı olarak daha zayıf olan Aion'lardır bunlar. Bir yığın tanrı, şeytan, Arhon, Tiran, Güç, Kıvılcım, Gökcismi'dir bunlar ve Hıristiyanların melek ya da başmelekler diye adlandırdıkları şeylerdir... ama Tek Olan'dan yaratılmamışlardır, onun bir türümüdürler."

"Türüm mü?"

"Şu kuşu görüyor musun? Er geç bir yumurta aracılığıyla başka bir kuş yaratacak, tıpkı bir Hipatia'nın karnından bir çocuk yarattığı gibi. Ama, yaratıldıktan sonra, Hipatia olsun kuş olsun, kendi başına yaşar, annesi ölse bile o ayakta kalır. Şimdi bir de ateşi düşün. Ateş ısı yaratmaz, ısıyı yayar. Isı ateşle aynı şeydir, ateşi söndürürsen ısı da biter. Ateşin ısısı ateşin doğduğu yerde güçlüdür ve alev yavaş yavaş dumana döndükçe ateşin gücü azalır. Tanrı'da böyledir. Kendi karanlık merkezinden yavaş yavaş uzaklara yayıldıkça, bir şekilde gücünü yitirir ve sonunda yapışkan ve işlevsiz bir şeye dönüşür, tıpkı yanıp biçimini kaybeden mum gibi. Tek olan kendinden bu kadar uzaklara yayılmak istemez, ama çokluğa ve düzensizliğe ulaşana dek bu erimeye karşı koyamaz."

"Peki bu senin Tanrın çevresinde oluşan kötülüğü dağıtamıyor mu?"

"Ah, elbette dağıtabilir. Tek Olan zehre dönüşebilecek bu bir çeşit soluğu sürekli olarak emip dağıtmaya çalışıyor, ve yedi bin yıldır yetmiş kez artıklarını hiçliğin içine sokmayı başardı. Tanrı'nın yaşamı düzenli bir soluktu, o kolayca nefes alıyordu. İşte böyle,dinle bak." Narin burun deliklerini oynatarak havayı soluyor, sonra ağzından nefes veriyordu. "Ama bir gün Tanrı, bizim Demiurgos dediğimiz, Hıristiyanların sahte tanrısı Şebaot ya da İldebaot da olabilir, ara güçlerinden birini kontrol edemedi. Bu Tanrı taklidi, yanlışlıkla, gururundan, bilgisizliğinden, önceden sadece sonsuzluğun olduğu yerde zamanı yarattı. Zaman kekeleyen bir sonsuzluktur, anlıyor musun? Ve zamanla birlikte ateşi yarattı, ateş ısı verir, ama her şeyi yakabilir de, suyu yarattı, su susuzluğu giderir, ama boğabilir de, toprağı yarattı, toprak bitkileri besler, ama heyelan olup onları boğabilir de, havayı yarattı, bize soluk aldırır, ama kasırga da olabilir... Her şeyi yanlış yaptı zavallı Demiurgos. Işık veren Güneş'i yarattı, ama kırları kurutabilir. Ay'ı yarattı, ama o en fazla birkaç gün geceye hakim olabiliyor, sonra incelip ölüyor, diğer gökcisimlerini yarattı, hepsi muhteşem, ama onlar büyük sırları anlayamıyor, bazen sadık olan bazen bizleri tehdit eden hayvanları, bizi besleyen, ama çok kısa ömürleri olan bitkileri, asla bir şey anlamamaya mahkûm, cansız,ruhsuz, zekâsız mineralleri yarattı. Demiurgos, bir tekboynuzun benzerini yapmak için çamurla oynayan, ama sonuçta ortaya fareye benzer bir şey çıkaran bir çocuk gibiydi!"

"O zaman dünya Tanrı'nın bir hastalığı mı?"

"Eğer kusursuzsan yayılmadan edemezsin, yayılınca da bozulursun. Hem şunu da anlamaya çalış, Tanrı, kendi eksiksizliği içinde, hem karşıtları birbirine karıştığı yerdir, hem de değildir, öyle değil mi?"

"Karşıtlar mı?"

"Evet, biz sıcağı ve soğuğu, ışığı ve karanlığı, birbirlerine zıt her şeyi duyumsarız. Bazen soğuktan hoşlanmayız ve bize sıcağı oranla kötü gelir, ama bazen de sıcak fazla gelir ve serinlik isteriz. Karşıtlar karşısında, geçici hevesimize, tutkumuza göre birinin iyi diğerinin kötü olduğuna inanan bizizdir. Karşıtlar Tanrı'da birleşir ve aralarında uyum bulur. Ama Tanrı yayılmaya başladığında, karşıtların uyumunu kontrol edemez hale gelir ve bunlar da parçalanır ve birbirleriyle savaşır. Demiurgos karşıtların kontrolünü kaybetti, ve sessizlik ile gürültünün, evet ile hayırın, bir iyilik ile diğer iyiliğin birbiriyle savaştığı bir dünya yarattı. Bu bizim kötü olarak algıladığımız bir şey.

Hipatia kendinden geçmiş, bir fareden söz ederken onun biçimini gösteren, bir fırtınayı anlatırken hava çevrintilerini çizen bir çocuk gibi ellerini oynatıyordu.

"Sen yaratılış yanlışından ve kötülükten sanki bu seni etkilemezmiş gibi söz ediyorsun, Hipatia, ve sanki her şey senin kadar güzelmiş gibi bu ormanda yaşıyorsun."

"Kötülük bize Tanrı'dan gelse de, kötülükte de güzel olan bir şeyler vardır. Dinle beni, çünkü sen bir insansın ve insanlar doğru olan şeyleri düşünmeye alışkın değildir."

"Böyle söyleyeceğini biliyordum, ben de kötü düşünüyorum o halde."

"Hayır, yalnızca düşünüyorsun. Ama düşünmek yetmez, doğru davranış bu değildir. Şimdi, başlangıcı olmayan ve binlerce nehre dökülen, asla kurumayan bir kaynak düşünmeye çalış. Kaynak hep sakin, serin ve duru, oysa nehirler değişik noktalara doğru gidiyor, kumla karışıp bulanıklaşıyor, kayalar arasında sıkışıp boğuluyor, bazen de kuruyor. Nehirler çok acı çeker, biliyor musun? Bununla birlikte nehirleri ve en çamurlu akarsuları oluşturan sudur ve bu gölle aynı kaynaktan çıkar. Bu gül bir nehirden daha az acı çeker, berraklığı içinde, doğduğu kaynağı daha iyi hatırlar, böcek dolu bir bataklık bir gölden ve bir akarsudan daha fazla acı çeker. Ama bir biçimde hepsi acı çeker, çünkü geldiği yere geri dönmek ister, ama nasıl yapacağını unutmuştur."

Hipatia Baudolino'nun kolunu tuttu ve onu ormana doğru döndürdü. Bunu yaparken başı Baudolino'nunkine yaklaştı ve Baudolino saçtan yayılan bitki kokusunu duydu, "Şu ağaca bak. Köklerinden son yaprağına kadar içinde akan aynı yaşamdır. Ama kökler toprakta güçlenir, gövde büyür ve her mevsime dayanır, dallarsa kuruyabilir ve kırılabilir, yapraklar birkaç ay yaşadıktan sonra dökülür, tomurcuklar da ancak birkaç hafta yaşar. Gövdeden çok yapraklarda ve dallarda kötülük vardır. Ağaç tektir, ama yayılınca acı çekmeye başlar, çünkü çoklaşır ve çoklaştıkça güçsüzleşir."

"Ama yapraklı dallar güzeldir, bak gölgesinden sen de yararlanıyorsun..."

"Görüyorsun, sen de bilge olabilirsin, öyle değil mi Baudolino? Bu yapraklı dallar olmasa oturup Tanrı hakkında konuşamazdık, orman olmasaydı hiç karşılaşamayacaktık ve bu da kötülüklerin en kötüsü olacaktı."

Bunu sanki çıplak ve basit gerçeklik gibi söylüyordu, ama Baudolino bir kez daha bir sızının göğsünü delip geçtiğini hissetti, titrediğini belli edemezdi, belli etmek istemezdi.

"Peki bana açıkla öyleyse, onlar Tek Olan'ın bir bozulması olduğuna göre, birçoğu, en azından bir dereceye kadar nasıl iyi olabilir?"

"Görüyorsun, sen de bilge olabilirsin, öyle değil mi Baudolino? Bir dereceye kadar dedin. Yanlışa rağmen, her birimizde Tek Olan'ın bir yanı kaldı, biz düşünen yaratıkarda ve başka yaratıklarda da, hayvanlardan cansız nesnelere kadar. Bizi çevreleyen her şeyde tanrılar yaşar, bitkiler, tohumlar, çiçekler, kökler, kaynaklar; bunların her biri, Tanrı'nın düşüncesinin kötü taklitleri olmasına rağmen, onunla birleşmekten başka bir şey istemez. Biz karşıtıyla arasındaki uyumu yeniden kurmalıyız, tanrılara yardım etmeliyiz, Tek Olan'ın hâlâ ruhumuzda ve nesnelerde saklı duran kıvılcımlarını, anılarını yeniden canlandırmalıyız."

BAUDOLINO
Umberto ECO
Şemsa GEZGİN
Doğan Yayıncılık
1. Baskı, Şubat 2003, Sf. 438-445

yorum gönder