BİLİYORUM - BİLİYORSUN - BİLİYOR...

bünyamin Ergün Pzt, 03/09/2012 - 10:55 tarihinde yazdı

Dursun amca, 1943 yılında doğmuş. Erişkin oluncaya kadar Anadolu topraklarını sürdükten sonra, sürmeyi ve sürünmeyi iyice öğrendiğine kanaat getirmiş olacak ki, 'Şu tek dişi kalmış medeniyeti bir de biz görelim' diye düşünmüş ve malını mülkünü satıp ailesini bir kamyonun kasasına attıktan sonra büyük şehre göçmüş. Ayağını yalayan toprağın yerini beton ve asfalt, sırtının yükünü ise onlarca beygir gücündeki makineler almış. İhtilaller görmüş. 'Sağ'ını ve 'Sol'unu bilemeyen kör kardeşlerinin elinden tutup boğazlarından sıcak çorba geçmesi için çalışmış durmuş. Görmüş geçirmiş... Sürmemiş; ama sürünmüş ve 'medeni' olmuş.

Dursun amca, 'Medeni' olmasına olmuş da, bunca bildikten sonra bile kimi meseleleri aklına almamaya da inat etmiş...

"Evladım, sen akıllı birisine benziyorsun. Ecnebiler diyor ki 'Biz aya çıktık.', yok efendim, 'Aydan indik'... Yahu, buna kim inanır ki? Milleti böyle kandırıp duruyorlar. Ben kendimi bildim bileli bu 'çıktık-indik' telaşı bitmedi. Sonunda ne oldu? A-ha biz hâla burada oturuyoruz işte. Değişen hiçbir şey olmadı; ama insanlar deliler gibi birilerinin Ay'a çıktığını söylüyor, görüyor ve düşünüyor. Ay'a çıkacağına önce kendi evinin önünü temizle deyince, hepsi bozuluyor ve adını gerici koyuyor..."

Dursun amcanın bu tip meselelere dair söyleyecekleri hiçbir zaman tükenmez. Esasına bakacak olursak, tükenmemesi de normal. Zira Dursun amca, yaşını başını almış, yaşayacağını yaşamış ve huzur içinde ölümü düşüneceği sırada birileri hâlâ insanlar bir şeyler yapıldığını ve bunların şöyle ya da böyle iyi bir şeyler getireceğini söyleyip duruyor. Dursun amca bunları diyenlere gülüyor, bunları diyenler de Dursun amcaya... Bize düşen, gülmek mi ağlamak mı? Şu meseleye vakıf olsak, ne iyi olacak değil mi?

'Bilgi'yi 'bilgi' yapan evveliyetle kelâm, devamında (Hz.) İnsan. Bu ikisi bir arada olmazsa ne bilgi, bilgi olur, ne de İnsan, İnsan. Giriştiğimiz analiz macerasına atılmadan, aldığımız her nefesin ardından bir de aldığımız nefes için nefeslenecek olursak, farkına varmamız gereken nüansları rahatlıkla sezinleyebilir, yolumuzu sapıtmadan dosdoğru ilerleyebiliriz. İlk durağımız kategori. Yani bilgi ile bilen'i ayıran.

Aristoteles (İ.Ö. 384 - İ.Ö. 322) Kategoryalar (Organon) isimli eseri ile tarihte ilk kez metodik bilim kapsamında mantığa, daha doğrusu ilme giriş (propedeutique) olarak alınan Analitik'e (Analytque) ait eserlerini bütünde gösterir ve burada terimin ve varlığın türlü cinslerini inceler. Aristo'nun öğrencisi "Güzel Konuşan" (Euphrastos) lakaplı Theophrastos (İ.Ö. 380 - İ.Ö. 287) da "Karakterler" adlı eserinde insan yapısını inceler ve insanların yaşamda sergiledikleri davranışları kategorilere ayırarak düşünce dünyasına sunar.

Böylelikle Aristoteles ve Theophrastos ile bütünlüğe kavuşan "Kategoriler", metodik ve analitik bilim tarihinde "bilgi" yolculuğunun ilk istasyonunun temelini atmışlar ve bildikçe acıkan (Hz.) İnsan, ulaşamadıklarının sırrına olan açlığını kategorilere ayırdığı bilgiler ile dindirebildiğince dindirmeye çalışmıştır. Çünkü kategorilere ayrılan "bilgi", hiçbir işe yaramadan ağacın üzerinde duran onlarca meyveden birini almamızı sağlamış ve elimizdeki bir meyveden aldığımız tat ile o onlarca meyve hakkında fikir yürütebilmemize kaynak olmuştur. Tabi, şuncacık yolculukta dahi "bilen" insanın karşısına çıkan engeller azalacağına artmış ve "bilgi"yi aslanın ağzından, midesine taşımıştır.

Kültürler arası etkileşim ile zenginleşen insan görgüsü, gördükleri karşısındaki şaşkınlığını giderebilmek ve daha da rahat bir şekilde anlayabilmek için herşeyi bölebildiğince bölmüş ve nihayetinde çok daha önce temeli atılmış "bilgi" macerasının temeline gidip küçük restorasyonlar ile maceraya atılacakların yolunu açabildiğince açmıştır. Bu küçük restorasyonların en önemlisi, "bilgi"yi türlere ayırmakla başarılmıştır.

Buna göre bilgi:
1. Gündelik Bilgi
2. Bilimsel Bilgi
3. Felsefi Bilgi
olarak üçe ayrılmıştır.

(Hz.) İnsan, Gündelik Bilgi'de kategorisinde yaşamını sürdürmek için gerekli olan bilgileri bulmuştur. Örneğin; bir insanın yemek hakkındaki bilgisi buna dayanır. Örneği daha da özelleştirecek olursak, elindeki bir elmayı nasıl yiyeceğine dair bilgi, gündelik bilgi içine dahildir.

Bilimsel Bilgi kategorisinde ise (Hz.) İnsan, Gündelik Bilgi kategorisi ile tamamıyla ayrı, fakat onu daha da geliştirme amaçlı bilgi türüdür. Buradaki örnek ise, insanın yiyeceği elmanın nasıl daha da gürbüzleştirileceğine, yılın yalnızca belirli bir döneminden ziyade, yılın tamamında nasıl yetiştirileceğine, sağlıklı olarak üretileceğine dair bilgi türüdür. Örneğimizle ilgilenen "bilgi" adamları, botanik bilimini belleyen muhteremlerdir.

Felsefi Bilgi kategorisinde de (Hz.) İnsan, yine Gündelik ve Bilimsel Bilgi'den ayrı, fakat öncelikle Bilimsel, sonrasındaysa Gündelik Bilgi'yi geliştirme amaçlı bilgi türüdür. Yine aynı örnek üzerinden hareket edecek olursak Elma'nın özü, tözü, elma yiyen kişinin (bilenin) ahlakı, elmanın ve insanın "yeme" ediminde bulunurken fikirler evrenindeki yeri ve daha bir çok açıdan Gündelik ve Bilimsel Bilgi'yi desteklemeye ve geliştirmeye çalışırlar.

Filozoflar, Felsefi Bilgi türü içinde Teizm ve Ateizm açımlamalarının ve konuya dair öz-töz ilişkilerinin tamamının bulunduğu bahisle, 'Dini Bilgi' için ayrı bir kategori açma ihtiyacı hissetmemişlerdir. Bu Kategori'yi oluşturanların tamamının güneşin battığı topraklardan ve özellikle panteist, Hıristiyan ve Yahudi cemaatlerinden olduğunu hatırlayacak olursak bu sonucu bıyık altından bir gülümseme ile anlayabiliriz.

Sözün kısası, kroki şöyledir:

Felsefi B. (kapsar) Bilimsel B. (kapsar) Gündelik B. ya da Gündelik B. (kapsar) Bilimsel B. (kapsar) Felsefi B.

Bu kroki dahilinde Gündelik Bilgi, hiçbir zaman Bilimsel Bilgi'ye bir ışık yakamaz, aynı şekilde Felsefi Bilgi'ye de. Örneğin Gündelik Bilgi, yemek yerken kullanılan demir ya da çelik çatal kaşığın, demir atomunun etrafında bulunan nötron ve protonları ile oluşan ilişkilerine dair bir ilgi kurmaz, kuramaz. Belki yemek yerken edinilen alışkanlıklar ya da örf-adet ilişkileri ile bu aparatların formunda değişikliklere neden olabilir; ama bu bile hiçbir zaman bizim yemek yeme şeklimizi değiştirmez. Tabağımıza konan yemeği, kaşığımızla ağzımıza götürürüz ve yaşamaya devam ederiz. Bilim, istediğini söylesin, Felsefe istediği kadar dövünsün, biz yemeği böyle yeriz. Bilimsel Bilgi bir gün bize kullandığımız bu aparatlarda kullanılan metal alaşımının vücuda zararlı olduğunun keşfedildiğini söyleyecek olsa dahi, bu bilgi bizim yemek yeme bilgimizde bir farklılığa neden olmaz, olsa olsa gider yeni çatal kaşık alırız...

Bunun en komik örneği hepimizin bildiği "Pantene Pro Vitamin B5" markalı şampuandır. Üzerinde bir çok şey yazan bu şampuanın içinde bahsi geçen kimyevi maddelerin bulunup bulunmadığını anlayabileceğimiz bir laboratuar, hiçbirimizin ikametgahında yoktur. Ürünün sahipleri istedikleri kadar bu şekilde reklam yapsınlar, biz yalnızca saçımızı yıkarız ve şampuanın bedenimiz üzerinde yarattığı histen memnun kalırsak, kullanmaya devam ederiz...

Felsefi Bilgi, tüm bu ilişkiler içinde en fakiri olarak görünse de esasında Gündelik Bilgi ile Bilimsel Bilgi arasındaki ilişkiyi analiz ile birlikte insanların yaşamlarının yalnızca bu bilgiler dahilinde olmadığını, bakılması gereken düşünsel ve hissel boyutların olduğunu anlatmaya çalışır. İlimle nasiplenen insanların Felsefi Bilgi üzerinde bu denli durmasının nedeni budur.

Bu bilgi türlerinin varlığının bize sunduğu çerçevelerin en iyi yanı, nereye bakmamız gerektiğini rahatlıkla görmemizden ziyade değildir. Yol almak isteyen muhakkak ki bu yolları (kategorileri) göz önünde bulundurmalı ve daldan dala atlar gibi hareket etmemelidir. Zira seyahat esnasında, akıllardan geçen şayet bu üç bilgi türüne de dahil ise, o zaman karşılaşacağımız son, "tutarsızlık" bir yana, "cahillik"ten öte değildir.

Şimdi, Dursun amcanın meseleye ilhâm olan deyişine gelelim. Dursun amcanın, insanların Ay'a çıkışı hakkındaki fikirleri tamamıyla Gündelik Bilgi ürünüdür. Zira Ay'a çıkan insanlar Bilimsel Bilgi yolunda yürümektedirler. Atagelinen her adım bu yolda ilerlemeye ve bilemediklerini bilebilmek adınadır; fakat bunların hiçbirisi Dursun amcayı zerre kadar ilgilendirmemektedir. Çünkü astronotların uzay uçuşları, boşluğa karşı mukavemetleri, devasa roketlerle donatılmış uzay araçlarının atmosfer ile temasında karşılaştıkları sürtünme engelinden nasıl geçebildikleri ve saire, ve saire, ve saire... Bunların hiçbirisi Dursun amcanın yaşamında mevcut Gündelik Bilgi'si üzerinde bir hakimiyet kurmaya yetmeyecek ve yetemeyecek bilgilerden oluşmaktadır. Nihayet, Dursun amcanın deyişleri ile astronotların uzay yürüyüşleri tamamıyla ayrı "kategoriler"de değerlendirilmesi gereken bilgilerdir.

Bu noktaya gelene kadar olan analizin tamamının birazcık mürekkep yalamış her kişi tarafından rahatlıkla yorumlanacağını ve kategorilere ayrılmış bu üç bilgi yolunun ilişkileri arasındaki tutarsızlıkları haykırmak isteyeceğini kestiriyorum. Bu paradoksa girmeden önce tayin edilmesi gereken bir önbilgi (apriori) mevcuttur. Şayet bu kategorya hakkındaki fikirlerimizi tartışmaya açacak olursak, öncelikle bu yolu değiştirmeliyiz. Zira (Hz.) İnsan, bedeninin üzerindeki elbiseyi hissedemez. Şayet bu deveyi güdüyorsak, yola da bu deveyle, yani buradaki açmazlar ile devam etmek durumundayız, ki güneşin battığı yerlerde yaşayanlar, bu yolda yürümek uğruna tüm bu kategoryayı bu şekilde kabul etmişlerdir. Bilim ve Kültür Tarihi dahilinde, skolastisizmden alın, postmodernizme kadar tamamıyla bu kategorya üzerine kurulagelmiştir. Gelecek tarihlerde gündeme gelecek olası bir –izm de her şekilde bu kategorya çerçevesinde vücut bulacaktır.

Güneşin doğduğu yerlerin insanları ise bu meseleye çok daha farklı şekilde bakmıştır. Jiddu Krishnamurti (1895-1986) mutluluk bilgisi üzerine bir sohbetinde, mutlu insanın, mutluluğu hatırladığı an itibariyle mutsuzluluğu kaybettiğini söylüyor. Esas mutluluk, mutluluğun bilinmediği anlardır...

Krishnamurti fikrini şu temele dayandırıyor:

"İnsanın gelişmesi, biriktirilen bilgide yatmıyor... Bilim adamları ve diğerleri insanın ancak, giderek daha çok bilgi elde etmesi, yukarılara tırmanması, yükselmesi yoluyla gelişebileceğini söylüyorlar. Oysa, bilgi her zaman geçmiştir ve geçmişten özgürleşme olmadığı sürece, gelişimi her zaman sınırlı kalacaktır. Her zaman belirli bir düzene sıkışıp kalacaktır. Farklı bir öğrenme yolu olduğunu söylüyoruz; bu, bilginin tüm hareketini, bütünüyle görmektir. Bilgi gereklidir, yoksa yaşayamazdınız, ama bunun sınırlılığını anlamak, bütün hareketine ilişkin bir içgörü elde etmektir. Bu konu hakkında hiç düşünmemiş olabilirsiniz. Bilgiyi doğal olarak aldık, bilgiyle yaşıyoruz ve yaşamımızın geri kalan bölümünde bilgiyle hareket edeceğiz. Ama, bilginin kendisinin ne olduğunu ve özgürlükle olan ilişkisinin, gerçekleşmekte olanla ilişkisinin ne olduğunu hiç sormadık. Bütün bunları kabullendik. Bu, bizim eğitimimizin ve koşullanmamızın bir parçasıdır." (J. Krishnamurti, Toplu Eserleri 2., Öğrenme ve Bilgi Üstüne, Çev. Anita Tatlıer, Ayna Yayınevi, 1. Basım, Temmuz 1999)

Sınırı anlamak... İtaat etmek... Parça olmak...

Bilgi'ye Doğu gözüyle bakacak olursanız, kategoryaya ihtiyaç duymayız. Zira Vahdet-i Vücud yalnızca tek bir bilgi ile kurulmuştur ve yaşayagelmektedir.

Sohbetlerinden alıntısını yaptığımız Krishnamurti -her ne kadar kendisi istemese de- tebaa sahibiydi ve hak dinlerin safında değildi; fakat güneşi, doğar doğmaz görenlerdendi... (Alıntının Çin tarihi, Budizm, Konfiçyüsizm ve sırtını bunlar ile gelişen bilgilere dayayan Krishnamurti'den yapılmasının nedeni, radikal dahi olsa, Doğu'daki düşünce tarzının aynı çizgi dahilinde seyrettiğini göstermekten ibarettir.)

Görmüş olduğumuz üzere doğan ile batan arasındaki fikir farklılıkları tamamıyla farklıdır; fakat İslamiyet'te bu farklılık tamamıyla ortadan kaldırılmaktadır. İslamiyet'te 'bilgi' tamamıyla Allah'ta (C.C.) ve Resul'ündedir (S.A.V.). Allah'a (C.C.) itaat ve ibadet eden mü'min uzaya çıkacaksa Allah (C.C.) ve Resul'ü (S.A.V.) için çıkar, yemek yiyecekse yine onlar için yer. Sormaz, sorgulamaz. Çünkü mü'min hiçbir zaman hiçbir şeyi bilemeyeceğini bilir. Evvelde ve ahirde üzerinde düşünülecek tek mesele Allah'ın birliğidir.

Peki ilim? Peki felâsife? Mü'min hiçbir hal ve şartta bunlardan ayrı değildir, bizatihi bunlar mü'minin can yoldaşıdır. Zira her kelâm Allah'tandır. Yapılan ilim de, felâsife de Allah için yapıldığı için gönüllere hakim Aşk, coştukça coşar. Bu hâl, Allah için yaşama hâlidir. Allah için bilme, düşünme, anlama hâli...

Doğu, güneşi ilk gören olduğu için, güneşin batışına, batıdan daha önce şahit olacaktır. Batı ise, güneşin doğuşuna, güneş Doğu'da en tepedeyken şahit olur. Şayet, bilginin bilgisini Batı'dan alacak olursak o zaman yaşayacağımız karanlığın nedeni bundan öte değildir. Peki Doğu'daki 'bilgi'?

İşte burası meselenin can damarıdır. Doğu'daki "bilgi" kendini Batı'ya ispat ile uğraştığı sürece yerinde saymaya devam edecektir. Dikkatinizi çekerim, "yerinde saymaya"... Bu noktaya dikkatinizi çekiyorum, çünkü "yerinde saymak" en tehlikelerin en büyüğüdür. Zira hem, her anı insanı yormaya devam eder, hem de onca yorgunluğun karşılığı koca bir "Hiç"ten ibarettir ve kuyunun dibinde olan Doğu'nun dalkavuğu, çıkışın Batı terminolojisinde olduğunu sanır.

Aman bir hataya düşüp de ortaya çıkan bu hâle gülmeyin! Bu yazıyı yazan ben dahi Doğu dalkavuğuyum... Tabi "dal" var, "kavuk" var... Bir de "dalkavuk" var...

(Atalar der ki: Akıllı bildiğini söylemez, deli söylediğini bilmez.)

Efendiler!

Mesele esasında kısadır; fakat cahil, konuşmayı, önüne gelen her konuda aşık atmayı, bilse de bilmese de seslenmeyi, pek sever...

Bilgi'nin menşei Allah'tır. Şüphesiz bilginin hakikatini bilen de O'dur. Bilmemiz gereken yalnızca O'dur. Aşk ile O'dur. Zira ancak o zaman mü'minin kategorisi olmaz.

ÇÜNKÜ ALLAH BİRDİR.

ve vakıf olabileceğimiz tek bilgi Allah'ın (C.C.) gönlümüze sığabileceği bilgisidir.

kategori: