BULUTLARI DELEN KARTAL // Mustafa Armağan & Sezai Coşkun

İyinur Ergün Ça, 02/05/2012 - 08:43 tarihinde yazdı

"Bir çağın vicdanı olmak isterdim. Bir çağın daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü" diyorsunuz yine Mağaradakiler'de. Bugün bu emelinizin kaçta kaçının gerçekleştirilmiş olduğunu sorsam... Fazla ileri gitmiş olmaktan korkarım...

Bu, perişan ve derbeder bir hayatın ezeli rüyasıdır. Şairane bir rüya. İdealler gerçekleştirilebilirse ideal olmak vasfını kaybederdi. Elimde demir asa, ayaklarımda demir çarık zirveye doğru yürümeye çalışıyorum. Ölüm, dudaklarımdaki son şarkıyı susturacağı güne kadar düşe kalka yürümeğe çalışacağım. Belki çok aldanmışımdır ama hiç kimseyi aldatmadım. Hedefe yaklaşıp yaklaşmadığımı tayin etmek okuyucuların işi.

Efendim, maziden çok uzaklarda olduğumuz aşikar. En azından asırlık bir boşluktur bu uzaklık. Batı, istesek de istemesek de girmiştir hayatımıza. Şimdi iki tercih var sanıyoruz önümüzde; yok olmak veya bu tesirlere rağmen yeni bir kurtuluş ve yüceliş dönemi açmak...Yurdumuz cebren yerleşik bu zoraki misafire, yani Batı'ya karşı tavrımız ne olmalıdır o halde?

Çok önemli bir konu bu. Batıya karşı bütün pencerelerimiz kırılmıştır, açılmış değil. Batı bu pencerelerden her şeyiyle beraber içeri girmiştir. Hiçbir ülkenin uğramadığı bir felakete uğradık. Mazi ile köklerimizi kaybettik, göbek bağımız koptu. Bize ait bütün mefhumları feda ettik. Batı bizi istila etti. Bu hem iyidir, hem kötüdür. Kötüdür, çünkü kendi irfanı olmadan,kendi şahsiyeti olmadan, kendi tarihi olmadan, yani bütün bunları bilmeden kendisi olmak kabil değildir. Elbette ki dünya bir bütündür, elbette ki Avrupa'ya karşı açılacaktık ve açıldık. Yalnız bu açılış, bizi mazimize tutunmaktan alıkoymamalı. Biz İslamiyet'i de, Osmanlı'yı da üç kıtaya hakim yapan büyük kudreti de asıl kaynaklarına inerek tetkik etmek mecburiyetindeyiz.

İslam, bir nasslar bütünü değildir. İslam insanın olgunlaştıkça bir kere daha başvurup anlamaya çalışacağı bir esas hakikatler bütünüdür. Yani bir nevi anayasadır. Donmuş, bitmiş, son sözü söylenmiş bir kitap değildir Kur'an, seyyaldir, insanla beraber büyür, insanla beraber gelişir. Bütün büyüklüğü burada. Yani geometrik bir kitap değildir. Yaşayan, gelişen bir kitaptır. Kur'an'daki işaretler medeniyetler doğurmuştur. Yüzyıllardır bir çok millete bilhassa Osmanlı'ya kılavuz olmuştur. Kur'an biz geliştikçe gelişir, biz büyüdükçe büyür. Yani biz onda neyi ararsak, bir parça onu buluruz. Haddizatında bir medeniyet rehberi olarak ele alınmalıdır. Bin sene evvel ondan anladıklarımızla bugün anladıklarımız arasında fark vardır. Biz olgunlaştıkça, irfanımız arttıkça Kur'an da bize ona göre konuşur.

Dün, biz üstündük, bugün Batı üstün. Bugün Batı'nın yükselmesine temel olan kaynaklar, biz de mevcut değil mi? Bir başka deyişle, mutlaka Batı'dan tamamlamamız gerekli eksikliklerimiz mi var bugün?

Kaynaklar vardı şüphesiz. Fakat inkişaflarımız ayrı. Düşünce dünyasında her fetih, çetin kavgaların eseridir. Tarih tezatlar içinde gelişir. Hakikatte bizim tezadımız Avrupa idi. Biz Avrupa ile dövüşerek geliştik. Fakat kendine düşman bir cemiyet olan Batı'nın gelişmesi ayrı. Batı sınıf kavgası içinde gelişti. Ve bu sınıf kavgası ile gelişirken, bizim ister istemez üzerinde durmadığımız, bizim için o zamanlar mühim olmayan bazı meselelere eğildi. Bu meselelerin başında teknik ve endüstri gelir. Batı, kiliseye karşı açtığı savaşta, maddi fetihlere dayandı. Biz ise tarihin bize yüklemediği bu mecburiyetleri tabii olarak ihmal ettik. Şimdi yavrucuğum, bunlar uzun bir tarih felsefesi haddizatında. Konuştuğumuz şeyler son derece enteresan, fakat bitmek tükenmek bilmez bir konudur.

Konuşmamızın temeline geçecek olursak, ben şöyle derim: Osmanlı'da irfan yalnız şifahi değildir. Hakikatte şifahi irfan, irfanın bir kısmıdır. Bu irfanın şümulü madde dünyasının fethinden çok, insanın kendi kendini tasfiyesi, terbiyesi ve insanın insana karşı davranışlarıdır. Sonra bu irfanın felsefe kısmı da yoktur.

Felsefeye neden ihtiyaç duymamış Osmanlı? Belli başlı bütün meseleleri Kur'an halletmiş çünkü. Hristiyanlığın ne böyle birr iddiası var, ne de programı. Hristiyanlık insanın insanla münasebetine karışmaz. Zaten Hz. İsa 33 yaşında dünyadan ayrıldı. Ondan asırlar sonra gelen Hz. Muhammed, bütün insanlığı kucaklayan bir din getirdi. Batı'ının düşünerek halletmek zorunda olduğu bir çok meseleleri, İslam önceden halletmişti. Fazla düşünmeye ihtiyaç bırakmadığı gibi, şüpheye de yer vermiyordu. Bizim irfanımız, Batı kültüründen farklıdır.

Şüphe, metafizik sahada yok İslam'da. Çünkü Kur'an, felsefenin başlıca konuları olan eşyanın, hayatın, kainatın yaratılışı, geleceği konularını kesinlikle çözmüş. Ama maddi sahada şüphe var. Elbette ki bu sahalarda şüphe ilmin kılavuzudur.

Aydın, belli bir fikri seviyesi olan kimse mi? Bugün nice Prof. Markalı insanlar var ki, bazı ilkokul öğretmenlerinin eline su bile dökemez. Kültür yönünden tabii.

Aydının diploma ile herhangi bir münasebeti yoktur. Batı, fikir işçileri ile fikir adamlarını birbirinden kesin olarak ayırır. Fikir adamının hem ahlâki, hem de kültürel vasıfları var. Bunların ikisi birleşecek ki entelektüel doğabilsin.

Modernleşmenin mânâsı nedir?

Amerikan Sosyal İlimler Ansiklopedisi kelimeyi yazıyor. İki yazar yazmış. Tercüme güç. Ben İngilizce iktisat okumadım. Terminolojiye vakıf değilim. 'Modernleşme' derken veya 'modern dünya' derken neyi kastediyoruz? Amerika'nın, Rusya'nın, Avrupa'nın ayırıcı alâmet-i fârikası nedir? Bu tabir bütün dünyada kullanılıyor. Bizim malımız değil. Benim yazılarım bizimkilerin rezilliğini göstermek maksadını güder.

Düşünmek için mefhumlardan, kelimelerden başlamak lazım. Çağdaşlaşmak, Avrupalılaşmak anlaşılıyor. Herkes ise çağdaşlaşmak'tan dinsizliği anlıyor. 1947'de çıkan Amerikan Sosyal İlimler Ansiklopedisi'nde Avrupalılaşmak kelimesi var, modernleşmek ve Batılılaşmak kelimeleri yok.

Sovyet dünyası ve kapitalist dünyanın birleştikleri tek gerçek, sanayileşmek. Bugün dünya ikiye ayrılıyor: Sanayileşmiş ülkeler ve sanayileşmemiş ülkeler. Sanayileşmiş ülkeler de kapitalist ve sosyalist olmak üzere ikiye ayrılıyor. Ölçü, ileri gitmekte bu ise durum bu. Geli kalmışlık palavra. Sanayileşmek iyi mi, kötü mü? 16. asrın Osmanlısı mı bahtiyar, yoksa zamanımızın Avrupası mı? Modernlikte ölçü ve örnek nedir? Hakikatte sanayileşmek insanı mutlu kılar mı, kılmaz mı? 16. ve 17. asırlarda Osmanlı, bütün ülkelerden daha ileriydi. Bugünün sanayileşmiş insanının elinde sadece oyuncak makinalar var, o kadar.

Bir insan, maddi zenginliğiyle insan değildir. İnsan, insanlığıyla üstündür; fedakarlığıyla, birlik olmasıyla üstündür. Bunu Osmanlı gerçekleştirmiştir.

Avrupa kapitalizmi ikiye ayırıyor: 1) Dış dünyayı sömürmek 2) Dünyayı sömürmek. İngiltere kraliçesi, dışta korsanlarla iş birliği yapmış, içte ise işçiyi sömürmüştür. Amerika sanayileşmiş bir memleket. İnsani ölçülerde ileri mi? Hayır. Vietnam'da yapılanlar ortada.

Osmanlı medeniyeti kelimeler üzerine inşa edilmemiştir. Osmanlı medeniyeti bir hamle medeniyetidir. İman, cezbe, aşk medeniyetidir.

Batı medeniyeti kelime medeniyetidir. Kavga önce kelimelerle yapılır, sonra silahla. Biz medeniyet ölçülerini sadece Avrupa'da zannediyoruz. Osmanlı bir hamle medeniyetidir. Sınıf kavgaları yoktur. İnsan mukaddestir. Medeniyetin tek ölçüsü kitap, felsefe, dil değildir. Ve aynı yolu takip etmesi gerekmez başka toplulukların.

Marxizmin halen yayılmayı sürdürebilmesini nasıl izah edersiniz?

Aristo 'tabiat, boşluktan nefret eder' demiş. Kendi hazinlerinden habersiz olanların başka ülkelere el açması, hazin ama kaçınılmaz. Esefle belirteyim ki, Marxizm, Batı'nın sunabileceği en efendice armağan. Vahye inanmayanlar, ister istemez bir din peşinde koşacaklardı. Bir müslümanın tanassur etmesi, cinnet. Ama pozitivizmden maddeciliğe, maddecilikten Marxizme kolayca geçilebilir.

Kaldı ki ben Marxizmin yayıldığına da inanmıyorum. Marxizm bir terkiptir. İngiliz ekonomi-politiği, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesini kaynaştıran bir terkip. Ricardo'yu, Saint-Simon'u, Hegel'i tanımadan Marxizmden söz edilemez. Bizde Marxizm ilmi bir disiplin veya araştırma metodu olmaktan çok, bir çeşit nezle. Aydının kartvizite ihtiyacı var: müslüman değil, belli bir mesleği yok, herhangi bir bilgi dalında uzmanlaşmamış...Bırakın da Marxist olsun.

Bazı edebiyat türleri hakkında, mesela roman hakkında 'bizim değil' diyorsunuz. Tiyatro da öyle. Diyelim ki, İslami bir edebiyat İslam tefekkürüyle birlikte yeniden gelişip yayıldı, kök saldı. Acaba yeni türler bulmaya ve eski türlerden yararlanmaya mı ihtiyaç hissedeceğiz yoksa onlara kendi kültürümüzden aşılara bel bağlamaya mı devam edeceğiz?

Neviler bütün dünyanındır. Roman nevileri, diğer neviler. Bunlar bütün dünyada var. Çin'de de var, Japonya'da da var. Kendi ülkelerinin hususiyetlerini taşıyan, kendi ülkelerinin rengini taşıyan birer edebiyat dalı haline geliyor. Ama bu neviler üniversaldir. Çinü Maçinden beri hepsi var bunların. Yani bunlar bir kıtanın mali değildir. Biz uzun zaman almamıştık bunları. Fakat bunları Avrupa'ya mal etmek de yanlıştır bence. Roman da, şiir de, şiirin bütün nevileri de bütün medeniyetlerin ortak mirasıdır. Ama bazı neviler bazı ülkelerde daha çok gelişmiştir, bazı ülkelerde az gelişmiştir. Yani kıymetli olan herşeyi alacağız. Duvarlarımızı kapamayacağız. Zaten tekrar ediyorum, bunlar herhangi bir ülkenin malı değil, kökleri tarihin derinliklerine dayanır...

Gittikçe artan şair, romancı hikayeci ve diğer edebi nevilerler uğraşan yazar bolluğuna rağmen edebiyatımızdaki kalitesizliğin, kısırlığın...yahud bu soruyu şöyle sorsam: sizce fikir ve sanat hayatımız bugün hangi durumdadır?

Fikir ve sanat hayatımızı hayatın bütününden ayıramayız. Toplum bütün engellere rağmen yaşıyor ve yaşayacak. İktisattaki enflasyonun bir benzerini de sanat aleminde müşahede ediyoruz. Ama her iki enflasyon da belli bir büyüme işaretidir. Önce kemiyet planındaki bir bolluk, sonra bir inzibatsız, bu başıboş dalgalanmalar durulacak ve keyfiyet planında arzu edilir inkişafa mazhar olacağız. Hazin olan, dildeki keşmekeş. Yapılan ameliyatların en tehlikelisi beyin ameliyatı. Gençlik önce kendi tarihini benimseyecek, kendi değerlerine sahip çıkacak, sonra da kendi tarihinin dünya tarihinden koparılamayacağını anlayacak, milli ile insaniyi mezcederek yarınlara kalacak düşünce eserleri yaratacaktır. Milletlerin tarihinde fetret devirleri vardır. İstikbal ümitsizliğe kapılmayanların fethedeceği, doğrusu taş taş kuracağı bir saraydır. En mühim tavsiyem, Cihad-ı ekber: Yani cehalete, atalete, taassuba karşı savaş.

'İslamiyet (İslamoloji) 19. asırda bilimsel bir hüviyet kazandı' cümlenizi biraz açar mısınız?

Bu konuda iki kitap tavsiye edeceğim. Birincisi, Türkçe'ye çevrilen Edward Said'in Oryantalizm adlı kitabı. İkincisi, Rodinson'un İslamın Büyüsü adlı incelemesi, Birbirini tamamlayan iki kitap. Edward Said Filistinlidir. Amerika'da İngiliz edebiyatı hocalığı yapar. Oryantalizmin bütününe düşmandır. Oryantalizmlerin kepazeliklerini bir edebiyat hocası olarak uzun uzadıya sergiler. İkincisi, İslamiyatçı ve sosyologdur. İşe daha soğukkanlı olarak girişir. Ama her iki kitabın hükümleri arasında çok büyük bir fark yoktur. Biri canı yanmış bir milletin çocuğudur. Hassas bir vicdan ve bir çeşit intikam meleği. İkincisi tarafsız kalmağa çalışan ve belli bir ölçüde tarafsız kalabilen bir ilim adamı. İki medeniyet birbirini kolay kolay tanıyamaz. Batılının kendine göre kemikleşmiş peşin hükümleri vardır. Gerçi ilim adamı bu peşin hükümlerden kurtulmaya çalışır. Fakat bu işi başarması için asırlara ihtiyaç var. Bu itibarla Oryantalizm ancak geçen asrın sonlarında ilmi bir kişilik kazanmaya başlamıştır. Oryantalizm, daha doğrusu İslamiyat.

Bugünün genci İslam'ı biliyor ama anlatamıyor...

İslam önce ahlaktır. Bir bilgi değildir. Kütüphanede görülen bir rüya değildir. Biz ne o bilgiyi biliyor, ne de yaşıyoruz. İslamiyet yaşayan ve gelişen bir bilgidir. İslami ahlak yaşamadan İslam tebliğ edilemez. Dil kolay olduğu için üzerinde duruyorum. Dil bellidir. Bu devirde İslamiyeti yaşamak kabil midir? O ayrı mesele...

Kadınlara bakış açınız nedir?

Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın, erkekten daha yüksektir bana göre. Erkek-kadın eşitliği yoktur. Vazife taksimi vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür. Fedakarlığıyla, sadakatiyle. Hayatımdaki önemli varlıklardan biri kadın, diğeri kitap.

Kitaplarınıza çocuklarınız hissiyle baktığınız oluyor mu?

Fazlasıyla elbette. Onlar da çocuğun. Kafamın, gönlümün çocukları.

Televizyon kültürünün kültür değişimini hızlandırması karşısında neler önerirsiniz?

Televizyon kültür diye bir mefhum tanımıyorum. Televizyon, aylak, şuuru iğdiş edilmiş, hiçbir zaman okumak ve düşünmek alışkanlığı kazanmamış sokaktaki adam için icat edilmiş bir nevi afyondur.

Televizyon, şuurdaki son pırıltıları da yokeden bir cehennem makinesidir. Kişiyi gerçek hayattan koparan ve bir hayal dünyasında yaşatan hissi bir istimna...

Tam bir kaçıştır televizyon. Yokluğa, boşluğa, şuursuzluğa açılan bir kapı... Bu korkunç tiryakilik, kurbanını batılılaştırmaz, batırır.

Kültürün dün de, bugün de, yarın da tek taşıyıcısı vardır: Kitap. Hiçbir düşünce emeksiz fethedilemez. Şahikalar ancak dikenli patikalardan tırmanılabilir. Tefekkür, sürekli bir cehdin hak edilmiş mükafatıdır. Kısaca televizyon kültür, kültürle münasebetlerini kesmeye karar verenlerin uydurduğu bir yalandır. Batının bütün fuhşiyatını haremimize taşıyan bu kanalizasyonun hayırlı bir işe yarayacağını ummak büyük bir iyimserlik olur. Sirenlerin şarkısı çok malum bir hayal...Televizyonu dinlerken şuurumuz yarı uykudadır. Bu itibarla seslerin ve renklerin cümbüşü ile bir kat daha sarhoşlaşır ve kendimizden geçeriz. Eskiler 'medenileşmek frengileşmekdir' (La civilisation dest la syphilisation) demiş. Televizyonun cömertçe dağıttığı medeniyet de bu çeşit bir medeniyet.

Gençlere yetişmeleri için ne tavsiye edersiniz?

Hadis-i şerif 'kendini tanıyan Rabbini de tanır', buyuruyor. Önce kendilerini tanımalılar; kendilerini, yani ikbal ve idbarlarıyla tarihlerinin bütününü, kendi dillerini, kendi dinlerini, kendi irfanlarını. Sonra insanlığın tarihine eğilmek, Asya ve Avrupa'nın her düşüncesini hiçbir peşin hükme saplamadan incelem. Bu çetin yolculukta iki çetin yardımcıya ihtiyaç var. 1. Milli irfan hazinelerini taramaya yetecek zengin ve köklü bir Türkçe (İslam harflerini öğrenmeden böyle bir fethe çıkılabileceğini sanmıyorum) 2. Avrupa'yı imtiyazlı birkaç züppenin vesayetine ihtiyaç duymadan bizzat tetkik etmek için bir Batı dili bilmekten başka çare yoktur. Sonra 'ikra' (oku) emr-i celiline uymak...

BULUTLARI DELEN KARTAL
Cemil Meriç ile Konuşmalar
Mustafa Armağan & Sezai Coşkun
Timaş Basım

+++ Cemil Meriç anasayfa