CİNNET MUSTATİLİ // Necip Fazıl KISAKÜREK

bünyamin Ergün Ça, 23/11/2011 - 09:02 tarihinde yazdı

Sırtımda toplamı 100 yıla yakın ve hemen hepsi tasdik safhasında bir sürü mahkûmiyet, türlü maddî ve manevî buhranlar içinde 1960 ilkbaharına kadar sürüklendim. Memleketin buhranı mı daha ağır, benim şahsımınki mi, ayırd edemiyorum. Adnan Beyin ebedî (septik) ve istikâmet seçemeyici karakteri, nihayet müsamaha ettiği her tarafı birden üstüne saldırtmıştır. Bu arada olanca malım mülkünü isteseler belki vermeğe hazır, fakat bir basın affına yanaşması imkânsız olan Adnan Beye benim için şöyle bir formül arz ediyorlar:

- Niğde Valisi Nedim Evliya, Necip Fazıl'ın hemşehrisi ve yakınıdır. Zaten Kadıköy Savcısı iken, Necip Fazıl'ın tavsiyesi üzerine, güvenilir insan olarak valiliğe geçirilmiştir. Niğde hapishanesinde Necip Fazıl'a münasip bir yer hazırlatacak ve orada kendi nezaret ve murakebesi altında, Necip Fazıl'a zindan acısı duyurmadan, mümkün olan kolaylığı göstererek vaziyeti idare edecek...

Niğde'ye kadar gittim ve yakınım olan vali'nin benim için ağır halılarla döşettiği hususî zindan odasını gördüm.

O sıralarda mahkûmiyetlerimden birkaçı kesinleşmiş ve yakınlaşan bayrama kadar işlerimi nizamlayıp, içinde 100 yıl kalacağım ve orada her gün kurtuluş fırsatım gözliyeceğim yeni kâşaneme çekilmem kararlaştırılmıştı.

Ankara'da, sefillerin sefili bir otelde, hâlimi, hâlimin içinden de memleket hallerini seyretmekteyim. Temas edebildiğim, devlet recülü tek dost, Nafia Vekili Tevfik İleri... İkimiz de, Bakanlık makamında veya Bakanın evinde geç saatlere kadar dertleşiyor, vatanın sürüklendiği âkibetleri ve bütün bunlara karşı Adnan Menderes'in ruh akametini konuşuyoruz. Ağlamaklıyız; havaya verdiğimiz nefes, bir kezzap buharı halinde çıkıyor içimizden...

- Kuzum Tevfik Bey, diyorum dostuma; kendisine baş vurup bizi bir iki saat kabul etmesi için bir randevu alamaz mısınız?
- Derdi başından aşkın... İmkân bulabileceğini sanmıyorum. Ama bir kere tecrübe ederim.
Ankara'daki Harbiye nümayişi hâdisesinden birkaç gün sonra Tevfik İleri'den şu haber geldi:
- Yarın sabah saat 6'da bizi Başvekâlette kabul edecek...

Sabahın bu erken saatinde, jandarmalar uzun donlariyle, koridorları paspaslarken Başvekâlete giriyoruz. Adnan Beyin benimle temasını belli etmemek için seçtiği bu garip saatlere yabancı olmadığım halde hayretler içindeyim. Halkın "kapatma" dediği soydan bir kadın kabul edercesine bana tatbik edilen bu gizlilik ifadesi ardındaki acizlik ne hazin!..

Başvekâlet kaleminde müdür bile yok... Sadece emin sanılan bir memur... Bizi hemen huzura çıkarıyor.

Saat 6'ya 10 kaladan 8'i 15 geceye kadar tam 2 saat 25 dakika konuşuyoruz. Canımı dişime taktığım ve son kozlarımı oynamaya karar verdiğim için her şeyi söylüyorum.

Birinci mesele:

- Üniversite hâdiseleri karşısında ne tavır alınabilirdi?
- Hükümet kuvvetlerine karşı fiille karşı duran Halk Partisi sevk ve idaresindeki sözde gençlik yığınından bir buçuk ölü yerine 150 ölü verdirilseydi ortada bir hükümet bulunduğu anlaşılır ve hiç bir şey olmazdı. Avrupa'nın nice (demokratik) ülkesinden bin bir misal... Demokrasi, kanunları çiğneyen ve hükümete el kaldıran zümrelere şefkatle mukabele etmek değildir.

İkinci mesele:

- Harbiye nümayişine edilecek mukabele ne olabilirdi?
- Harbiye nümayişi, hükümetin kuvvet derecesini anlatmak için tertiplenmiş taarruzî bir keşif hareketidir. Harbiyelilerin tarihte ihtilâl yaptıkları görülmüşse de sokaklarda nümayiş yaptığı ve üniformasını sokak politikasına âlet ettiği görülmemiştir. Yapılacak şey, aynı akşam, Ankara'daki bütün generalleri toplayıp peşine takmak, Harbiye'ye girmek ve nümayişçilere askerî edebin gerektirdiği cezayı hemen vermekti. Bu da, törenle, trampet sesleriyle elebaşların üniforma işaretlerini sökmek ve onları "silk-i celil-i askerî" den ihraç etmekti.

Üçüncü mesele:

- Kuduran muhalefet nasıl karşılık görmeliydi?
- Açıkça ihtilâl hazırladıkları ithamiyle partilerim kapatmak ve başlarını ezmek suretiyle…

Şu üç meselenin toplandığı mihrak, hayat hakkının ancak ölümü göze almakla kaim olduğu ve (rızk) kıymetini takdir etmek ve azamî şiddetle şahlanmayı bilmektedir.

Ayrıca meseleler:

- Demokrat Parti kendi içinde ne gibi bir tasfiyeye muhtaçtır?
- Halk Partisinin basit ıslahatçı bir şubesi olmaktan çıkıp ona tam mânasiyle ve kökten aykırı bir dünya görüşüne sahip olarak, milliyetçi ve özcü grubu hâkim kılmakla...
- Yol nedir?
- Madde imarından evvel ruh kalkınması...
- Usul nasıldır ve isnad neyedir?
- Usul, ideal sahibi insanlara mahsus en sert gözükaralıktır ve istinat, milletedir.

Haklı cür'et, imanlı cesaret, dâva sahibi cesaret ve köklere kadar inmeyi bilen samimiyet; işte, Demokrat Partinin mahrum olduğu hassalar...

Bütün bu hayatî problemleri ortaya atıyorum ve sözlerimin bir çok yerinde hoşa gitmediğimi anladığım halde tonumu düşürmüyorum:

- Her halde nazarınızdan kaçmamıştır, beyefendi;
1958 Büyük Doğu'larında hakkınızda iki yazım çıktı "Ya Ol, Ya Öl! " ve "1960 Son Vade... " Sizin nasibiniz, alelade, seri malı bir Başvekillik şartlarına uymaz. Size iktidarın yolunu açan kader, ya olmanızı, yahut ölmenizi âmirdir. Ya öldüreceksiniz, yahut öldüremedikleriniz tarafından öldürüleceksiniz!

(27 Mayıs hareketinden sonra bir çokları tarafından bu yazılar kesilip saklanmış, bazılarınca da camlatılıp duvara asılmıştı. Allanın o zamanlar bana lütfettiği his, ne kehanet, ne de kerametle alâkalıdır. Sadece selîm akıl ve hâdiseleri iç plânlarından görmeğe çalışmanın eseri...)

O sırada (enteresan) bir şey oldu; Adnan Bey beni susturmak için, alışık olduğu mâbeyn hilelerinden birini kullanıverdi. Emin sandığı -hiç bir emin adamı olmamıştır!- memurunu çağırıp "Meyva getirsinler!" emrini verdi. Bir an içinde kocaman billur bir tabakta muzlar, elmalar, armutlar... Adnan Bey eliyle tabaktan bir muz çekip bir kanadını soydu ve bana uzattı.

Atıldım:

- Yemiyeceğim efendim; havanın bile girebildiğine hayret ettiğim odanıza nasılsa kabul edildik. Bu belki son şansımız... Düğümlü boğazımızdan meyva geçemez ve bu bahaneyle susturulamayız!

Güldü. Devam ettim:

- Çengiler gibi tef ve zil çalarak bir ihtilâl geliyor! Bütün nümayişlerde, hükümet acaba ne dereceye kadar mevcut, suali hâkim... Eğer hiç bir şey yapılamıyacaksa bir (Vaykont) uçağına atlayıp 40 - 50 kişilik bir kadro halinde kaçmaktan başka çare kalmamış demektir.

Adnan Beyin çatık kaslarındaki mânaya karşı Tevfik îleri ilk defa konuştu:

- Necip Fazıl'a bu sözleri söyleten size bağlılığından başka bir şey değildir. Mazur görmenizi istirham ederim.

Dip kapağı olmayan bir kovayı doldurmak istercesine sarfettiğim enerjilerin hiçe gittiğini görmekten mahzun, Başvekil odasından çıktım. Tevfik İleri de sözlerimden öyle bir teessüriyet içinde ki, o ve ben koridorun sonunda vedalaşırken hademe ve polislerin gözü önünde bana sarılıp yanaklarımdan öptü ve dedi ki:

- İçimizin baskı altındaki bütün düğümlerini çözdün, her meselemizi dile getirdin ve çareye bağladın, fakat ne kıymeti var?..

Adnan Beyin Başvekil sıfatiyle Eskişehir istikâmetinde yola çıkıp ancak tutuklu olarak döneceği Ankara'da ıstırap son haddini bulmuştur.

Eski Meclis binasının önünde tanıdık bir polis beni çevirerek feryadı basıyor:

- Git söyle kime söyleyeceksen!... Bize, iki gün sonra tabancalarınızı toplayacağız, diyorlar! İhtilâl, apaçık geliyor!

26 Mayıs... Tevfik İleri'nin Bakanlık odasındayım. Son tecrübemi Tevfik İleri'nin üzerinde yapmak ve onu nihaî derecede telâş ve heyecana vermek istemediğim için kendisinden rica ediyorum:

- Gelen bir Bakan bile olsa kimseyi kabul etmeyiniz! Gayet nazik bir gündeyiz!.. Bugün her şeyi son noktasına kadar konuşmalıyız!

Tevfik îleri, Hususî Kalem'e emir veriyor:

- Hiç kimseyi kabul etmiyorum! Dışarıdaki Hademelere de bildiriniz! Büyük kapıdan da kim olursa olsun hiçbir fert giremez. Telefonu da, gayet mühim bir şey olmadıkça bağlamayınız!

Operalardaki (kreşendo) 1ar gibi son perdeden döktürüyorum içimdekileri Tevfik İleri'ye... O sırada telefon çalınıyor ve Tevfik İleri ahizeyi kulağına götürüyor:

- Yaaaa, ne diyorsun?
- ...........................
- Ne cesaret bu böyle?
- ...........................
- Bir tedbir alamıyor musun?
- ...........................
- Hayret ve dehşet! Benim elimden ne gelebilir ki?..

Tevfik îleri, yüzü sapsarı, ahizeyi yerine bırakıp bana dönüyor:

- Namık Gedik telefon ediyor. Evini taşlıyorlarmış!..
- Korkunç! Dahiliye Vekilinin evi taşlanıyor da, jandarma ve polisin şefi, Nafia Vekilinden mi imdat istiyor?
- Adam şaşırmış!..
- İşte hükümetin manzarası!.. Geçende Adnan Beye ettiğim 40 - 50 kişilik (Vaykont) uçağı tavsiyesinden başka söyleyecek söz bulamıyorum.

O gün öğle vaktine kadar Tevfik îleri ile başbaşa, vaziyete karşı ağlaşmaktan başka bir şey yapamadık.

Başvekil ile münasebetlerimde, hiç hazzetmediğim Müsteşarı aradan çıkarttığım ve bu vazifeyi kabul etmek lûtfunu gösteren Tevfik İleri'nin delâletinden ibaret kaldığım için artık her işim onun vasıtalık himmetiyle olmaktadır. Hattâ bana örtülü ödenekten verilen paralar bile (bahsi gelecek) Tevfik İleri'nin Hususî Kalem Müdürü tarafından alınıp bana verilmekte...

Bu defa da Menderes, Eskişehir'e giderken, bana 4 bin lira verilmesini müsteşarına emrediyor ve 26 Mayıs günü Nafia Hususî Kalem Müdürü Ali Rıza -ismini bilhassa kaydediyorum- gidip bu parayı Müsteşardan alacak ve aynı günün akşamı bana verecektir.

26 Mayıs akşamı bir gençlik grubuyla sohbette olduğum için Bakanlığa gidemedim. Para nasıl olsa sağlam (!) bir elde bulunduğu için 27 Mayıs sabahı gider, alırım, diye düşündüm.

Ertesi günü de ihtilâl ve Türkiye'de ana-baba günü manzarası... Sen misin, bir gün evvel gidip parasını almayan akıllı?..

İhtilâlden sonra, sokağa çıkma izni verilir verilmez telefonla aradığım Hususî Kalem Müdürü bana şu karşılığı verdi:

- Nakit yerine çek vermişlerdi. İhtilâl olunca çeki yırttım!

Yalanlanması gayet basit:

Örtülü ödenekten, vesika teşkil etmemesi için çek verildiği vâki değildir; para nakit olarak alınmış, araya ihtilâl girince de ne olduğu üzerinde şüpheye yer kalmamıştır.

İhtilâl bu; bütün müeyyideleri kaldıran ve insanları şahsî ahlâk ve imanlariyle yalnız bırakan (kaos) hali...

Mahut gece, otelimde, sabaha kadar uyuyamadım. Sanki ruhum, Japon denizinde zelzeleyi sezen bir balık nevinin renk değiştirmesi gibi, sabaha karşı patlayacak olan baskını haber verici hâller içindeydi.

Üstünde kırık bir cam ve camın altında bir sinema artistinin resmi bulunan küçük masaya geçip bir piyes mevzuu tasarlamaya başladım. İmkânı mı var? Ruhumun üstünde kangal kangal sıkıntı... Evime telefon edip zevceme sordum :

- Yarın sana ne göndereyim?
- Ne gönderebilirsin?
- 1000 lira yeter mi?
- Az!..
- Peki, 2000 olsun...
- İyi!..

4000 lirayı cebimde farz ediyorum. Ayrıca mevcudum, yelek cebi malı olarak 575 kuruşluk madenî paradan ibaretti.

Yattım. Biraz sonra boğulur gibi yataktan fırladım. Bu ne garip sıkıntı!.. Banyo, bir kaç kaza namazı, tekrar İstanbul'a telefon, yine piyes denemesi... Ferahlamanın ve uykuyu kolaylaştırıcı bir huzura ermenin çaresi yok...

Saat 4...

Yine yatak... İçinde timsahların kaynaştığı bir derede hayalim, bir kütüğe binmiş, akıntı boyunca kaçmaya çalışırken birdenbire bir gürültü... Yarı uykulu, yan uyanık, bu gürültüyü, otelin arkasındaki bahçecikte yığılı odunların yıkılmasından geliyor sandım. Henüz "Ne oluyor?" diye düşünmeğe vakit, kalmadan odamın kapısı yumruklanmaya başladı:

- Necip Fazıl Bey, kalkın!
- Ne var kuzum, ne oluyor?
- Bütün otel aşağıda, radyo başında... İhtilâl var!.. Oteldekiler sizi çağırıyor! Yorumunuzu bekliyorlar!

Yarı giyinik aşağıya koşuyorum. Radyodan tok ve kaim bir ses geliyor:

- Güvendiğiniz Silâhlı Kuvvetler radyoya el koydu!

Ve malûm nakarat:

- Hareket, hiç bir sınıfa, hiç bir zümreye, hiç bir gruba karşı değildir!

Ve dışarıya karşı emniyet tedbiri:

- (Nato)ya, (Cento)ya, bütün anlaşmalarımıza sâdıkız.

İlk ağızda bu işi Adnan Menderes'in bir tertibi ve "Hükümet içinde hükümet" numarası sandım. Fakat bu hayalim birkaç dakikadan fazla sürmedi. Telefonla aradığım Menderes'in akrabasından, İzmir mebusu Sadık Giz şöyle dedi:

- Aynı ihtimali Konya mebusu Bibioğlu da bana telefonca bildirdi. Sanmıyorum! Hepimizi topluyorlar. Bana da gelmelerini bekliyorum.

Telefonda Tevfik İleri'nin zevcesi, örneklik Müslüman -Türk hanımefendisi Vasfiye hanım:

- Tevfik'i götürdüler! Hayırlısı olsun, Necip Fazıl Bey, her işte bir hayır aramalı... Memlekete hayırlı olur inşallah...

Hanımefendinin sesinde öyle bir dehşet tonu var ki, âdeta bir deli neşesiyle, sevinçli üslûp içinde konuşuyor...

Gerisi malûm... İhtilâl dedikleri gece hareketinin çepçevre anlatılacağı ve bir kıymet hükmüne bağlanacağı eser benim zindan çilelerime mahsus bu kitap olmadığı için alâkalı bazı noktalarına dokunup tafsilâta girişmiyorum.

Bir yazımda belirttiğim gibi, "Yoğurttan bir hükümete mukavvadan bir hançer saplanmış" ve daha ilk günlerde bu hançeri tutan ellerin hiç bir fikir sahibi olmadıkları meydana çıkmıştır.

İhtilâl'i ve ona ezeli itaatinden ötürü körü körüne âlet edilen Mehmetçiğin bu haletini belirtmek için gayet hususî bir levha göstereyim:

Bir aralık otelden çıkarak Ulus meydanı tarafındaki ana caddeye bir göz atayım dedim. Önümden Tevfik İleri'nin makam arabası geçmez mi? İçinde bir takım genç subaylar ve kucakta bir kadın... Kadının iskarpinleri, otomobilin açık camından dışarıya sarkmış... Şoför yerindekiler de, caddedeki nöbetçi erlere, parmaklarının hususî bir hareketiyle ihtilâlin zafer işaretini veriyor. O sırada beni görüp "Yasak!" diye haykıran bir er, kendisine ettiğim son derece tatlı mukabele üzerine âdeta silâhını yere atmak istercesine ruhî bir isyan edasiyle içini döktü:

- Nedir bu hal, ağabey? Bizi toplayıp, toparlayıp bu işe sürdüler ama, bakalım Allah razı mı bu işten? Hayra mı, şerre mi sürüyorlar bizi?..

Ve başladı hüngür hüngür ağlamaya... İleriden bir takım askerlerin geldiğini gören ben, hiç bir cevap vermeden, gözlerim yaş içinde, otele kapağı attım.

Akşam saat 5 sularında sokağa çıkma izni... Bankalar caddesinin asfaltı, kar üstünden arabalar geçmiş gibi, tank paletlerinin izleriyle oyulu...

"Ne olur, ne olmaz! " hesabiyle, başıma bir kasket, gözlerime siyah camlı bir gözlük oturtup, bir de bıyıklarımı traş edip istayon yolunu tuttum. Cebimde sadece 575 kuruşluk madenî para, ayrıca birinci mevki aylık basın bileti, ilk kalkan trene atladım.

Ertesi sabah Feneryolu'nda oturduğum köşkü bir cenaze evi halinde buldum. Sanki Adnan Bey bizim evden alınıp götürülmüştü. Zevcem, çocuklarından biri trafik kazasına uğramış gibi bir hal içinde...

Radyoda ihtilâlin ilk belirtilerinden biri:

- Büyük Doğu kapatılmıştır.

Halbuki Büyük Doğu zaten kapalıydı, çıkmıyordu. Bu bildiri "Ölü tekrar öldürülmüştür!" demeğe benziyordu.

Kapı çalındı: Elinde bir bavul, Bolu mebusu Reşat Akşemsettinoğlu:

- Sana geldim! Evinde saklanmaya geldim!
- Ayol Reşat, dedim; beni yakalamaları saat meselesi... O zaman bütün evi arayıp tarayacaklarına göre seni de bulacaklar ve üstelik baş gericinin evinde ele geçmiş olmakla suçlandıracaklar... Sana başka yerde de saklanmanı tavsiye etmem! Git, teslim ol ve akıbetine katlan!

Reşat gittikten iki saat sonra kapımda polis ve asker dolu üç jip... Zevcemin kürk astarına kadar jiletle söküp her tarafı aradılar, kitaplarımı delik-deşik ettiler ve içlerinde, tehlikeli mevzuu olarak bula bula. General (Liman Von Sandres) in "Silâhlı Millet " isimli kitabını enseleyip beni jipe attılar ve götürdüler.

Arkamdan zevcem bağırıyor:

- Her şeyi Allaha havale et ve hiç bir şey düşünme!

Artık kısa kısa, kalın çizgiler ve küçük noktalamalar halinde devam edeceğim ve incelikleri okuyucularımın tamamlayıcı hayallerine bırakacağım.

Emniyet Müdürlüğü... Müdür masalarında 48 saattir tek dakika uyku uyumadıklarını iddia eden çoğu kurmay subaylar... Biri, beni, lütfen maroken koltuğa oturtup hayretle ordu:

- Bu ne havadan hükûmetmiş, böyle!.. Karşımızda en küçük bir mukavemet göremedik!
- Yoğurttan hükümete saplanan mukavvadan bıçak... Cevabını veremezdim.

Derken sabahı beklemek üzere koridorda bir banko üzerine oturtuluyorum. Yanımda, boyuna küfür etmekten ve yere tükürmekten başka iş görmeyen, palaspareler içinde bir serseri... Önümden geçen subayların, bir deniz canavarı seyredercesine bana bakışları...

Sabah, Merkez Komutanlığı... Tabutluklar dairesi...

1 metre genişlik ve 2-3 metre uzunluğunda, basık, içinde teneşirimsi tahta bir kerevet, boğucu, daha doğrusu çıldırtıcı hücre... Duvarlarda türlü türlü lekeler, tırmıklar, yazılar... Bir kan pıhtısı üzerinde insan saçları... Bu tabutluklardan bilmem kaç tanesinin yan yana sıralı olduğu bir dam altındayız.

Beni ikiye bölünüp kendi kendimi yemeğe mahkûm eden bu türlü yalnızlıkların üzerimdeki tesirini "Paşa Kapısı" bahsinde gördünüz. Hele böylesi?.. Ya burada günlerce bırakılacak olursam?.. Ölümden beter!..

Hücrenin kapısındaki delikten bana bakan ere bir pusula uzatıp kumandana götürmesini istiyorum. Kumandandan ricam beni bir an kabul etmesidir. Kabul ediliyorum. Beni alıp kocaman avludan geçiriyorlar, Kumandanlık dairesinde bir kat yukarıya çıkarıyorlar ve kapısında "Merkez Komutan Yardımcılığı" yazılı bir odaya sokuyorlar. Orta yerdeki masada kır saçlı, penbe yüzlü, mavi veya açık elâ gözlü, bir kurmay yarbay veya binbaşı oturuyor. Etrafında da, her halde beni görmek için toplanmış, muhtelif rütbelerde, 10-12 subay...

İsminin sonradan "Dâniş" olduğunu öğrendim kır saçlı kurmay sordu:

- Ne istiyorsunuz?..

Kendisine, hücrenin üzerimdeki hususî tesirini anlatıyor, bunun bir mizaç ve hassasiyet meselesi, benim için dayanılmaz bir işkence olduğunu söylüyorum. Sırf bir kıyas unsuru diye de, yanıma bir kedi verilse teselli bulacak derecede yalnızlık vahşetinden ürkmüş bir insan olduğumu anlatıyorum.

Kır saçlı kurmay, gayet sinsi bir gülümseyişle lütufkârlığını gösteriyor:

- Peki, şimdi yanınıza bir kedi gönderirim!

Kedi yerine yanıma, iri yarı bir yüzbaşı gönderildi. Bu yüzbaşının bana söylediği tek söz şu oldu:

- O yazıları sen mi yazdın, namussuz?..

Ve yüzbaşı, eli, kolu, dili ve yolu bağlı adamı, posta erlerinin gözleri önünde, hallacın şilteyi dövmesi gibi, tokat, yumruk ve tekme altında hırpaladı. Gık demeden dayağı yedim. Ağzımdan süzülen bir kan şeridi, kendi acımı hissetmekten, ziyade kahramanımın edasını seyretmekten geri kalmadım.

Yüzbaşı çekildikten sonra teneşire oturdum, sırtımı duvara verdim ve kalbimin bütün kuvvetiyle "Allah" ismini çekerek hislerimi iptale çalıştım. İçimde bir duygu, artık mücadelemin bu noktada bittiğini ve sonum geldiğini söylerken bayılmış yahut uyumuşum... Birden ismimin dışarıdan bağrılmasiyle fırladım, açılan kapıdan çıktım. Binbir kılık ve edada, tabutluklardan çıkarılmış ve sıraya dizilmiş bir sürü tip... Bizi Merkez kumandanı (o zaman albay) Faruk Güventürk'ün karşısına dizip ondan sonra (C.M.S.) dedikleri askerî bir kamyona doldurdular ve Davutpaşa Kışlasına aktardılar.

Ne o?.. Orada bizi karşılayan tank binbaşısında fevkalâde iltifatlı bir çehre... Beni karşısına oturttu, bir şiirimi ezbere okudu ve evime telefon etmeme izin verdi.

Muhafazamıza memur subaylar arasında en ince farika, işte, bu, hiç birinin öbürüne uymayan karakteri!.. İki şey görüyorsunuz; ya ruhî bir inkıbaz hali, yahut manevî bir islah... İkisi ortası olan yok... Biri çıkıp herkesin önünde millî terbiyesini sizden aldığını söylüyor, öbürü de size "namussuz, komünist, vatan haini! " diye hitap ediyor.

Davutpaşa Kışlasının köhne koğuşlarından birinde Demokrat Parti iktidarının mebus, tüccar, profesör, büyük memur, döküntüleriyle bir arada geçirdiğimiz aylar... İnsan bu adamlara baktıkça D.P. iktidarının ne aşağılık bir kadrodan ibaret olduğunu anlıyor ama; onu takip eden iktidarların kadroları önünde de bunlara ulaşılmaz birer şahsiyet gözümle bakmaya mecbur oluyor.

Ayakyoluna giderken bile, süngüleri kürek kemiklerinize doğru, sizi takip eden iki er... Eğer ayağınız kayacak ve arka üstü devrilecek olursanız, saza geçirilen balık gibi süngülere geçeceğiniz muhakkak...

Bir gün dışarıdan bir çığlık duyduk:

- Baba, baba!..

Babasını görmesine izin verilmeyen bir çocuk pencereler boyunca koşarak bağırıyordu:

- Baba, baba!..

Bu hitap hepimizeydi.

Hepimizin çocukları, evlerinin sokak kapılarına haykırıyorlardı:

- Baba, baba!..

Pencerelere çıkarak çocuğu görmek istedik. Çocuk, arkasından koşturulan posta erlerinden kurtulmak için kırlara doğru kaçıyordu.

Aramızda ağlamayan kalmadı.

Derken bir akşam üstü bizi yine (C.M.S.)lere bindirdiler ve adım başında muhafaza tedbiri almış olarak Beşiktaş'a, oradan da Balmumcu Çiftliğine götürdüler.

Balmumcu garnizonunda istif...

Hangar gibi büyük bir koğuşta bütün Demokrat Parti alâkalılarından bir grup... Mebuslar Yassıada'ya gönderildikleri için, umum müdür, parti başkanı, şu veya bu teşekkül reisi, partili tüccar, fabrikatör, bütün ileri gelenler orada... "Ekâbir koğuşu" buranın ismi... Beni de ekâbirden sayıp oraya verdiler. İkinci koğuş da Örfî İdarece tutulmuş serserilere ait... Sonradan, Yassıada'dan gelen paşalar, valilere, vesaireye mahsus olarak yeni bir koğuş daha açıldı.

Balmumcu garnizonundan benim yediğim, asker karavanası, içtiğim de asker sigarasıdır. Evime yazdığım 50 kelimelik (müsaade oraya kadar) mektupta da söylediğim şudur:

- Her şeyinizi satar ve geçinmeğe bakarsınız! Beni düşünmeyin ve hiç kimseye halinizi açmayın!

Vaktim de, bilhassa çevremdekiler uyuduktan sonra yalnız göz yaşı ve ibadetle geçmektedir.

Altımdaki asker şiltesinin içi, makara, postal eskileri, talaş gibi şeylerle dolu... Hattâ bir akşam müthiş bir acıyla yerimden fırladığım zaman, şiltenin yüzüne çıkmış bir çuvaldız ucu gördüm. Buna rağmen "Çileme uygun olan şilte budur ve rahata ihtiyacım yoktur. Hattâ şiltenin rahatı beni çıldırtabilir!" diye düşündüm.

Zenginler, havyarına kadar evlerinden getirttikleri yemekleri bazı subaylarla yer, beni sofraya çağırırken, ben bucak bucak kaçmayı ve göze görünmemeyi tercih ediyorum. Hemen her zaman onlarla beraber yemek yiyen tank binbaşısı (şiirimi ezbere okuyan şefkatli adam) ise, hem bir taraftan D.P. büyüklerine soğuyor, hem de öbür taraftan onların "kuyruk" lariyle içli dışlı, "al takke, ver külah!" geçiniyor. Binbaşının, ihtilâli tefsiri ve ona gösterdiği mucip sebep, şu:

- Biz eğlence yerine gidecek olsak, onları şahane masalarda istakoz yerken görürdük. Bize de ancak gazoz içebilmekten başka nimet düşmezdi!..

Bir sâdedilin kıyas unsurlarını belirtici bu zavallı teşbihe bayıldım. Onun için her şey "gazoz" ve "İstakoz" meselesinden ibaretti ve aradaki kafiye de güya binbaşının hakkını teyid eden bir buluş mahiyetindeydi.

Balmumcu'daki renk renk insanları anlatmayı, Yassıada'dan gelme gülünç paşaları ve komik valileri tasvir etmeyi çilemin ciddiyetine sığdıramıyorum.

Bütün derdim, gücüm, şu:

Halim ne olacak?.. İhtilâlin (1) numaralı fermaniyle herhangi bir suç istisna edilmeksizin topyekûn basın affı çıktığına göre üzerimde hiç bir hapis yükü kalmamıştır. Öyleyse Balmumcumdan kurtulur kurtulmaz doğru evime gitmem lâzım...

Evet; Balmumcu'dan ilk tahliye edilen suçsuzlar arasında koyuverildim. Fakat kapıda bekleyen bir jip beni aldı ve zevcemle çocuklarımın gözleri önünde Savcılığa götürüp teslim etti.

Atatürk'e hakaret isnad edilen bir yazıdan bir buçuk yıl hapse mahkûm edilmiştim; mahkûmiyetim de ben Balmumcu'dayken tasdik edilmişti.

Ya basın affı?..

- Bu madde müstesnadır, af dışındadır!

Demesinler mi?

- Aman efendim, affa istisna teşkil eden bir cürüm kanunda açıkça gösterilmek icap etmez mi? En basit ve iptidaî hukuk anlayışı bunu gerektirmez mi? Af bütün basın suçlarım kuşatıcı mikyasta umumidir, basın vasıtasiyle dolandırıcılık yapanlar bile affın şümulüne girmiştir ve Af Kanununda Atatürk'e fikir ve yaziyle hakaretin afdan müstesna olduğuna dâir kayıt yoktur!

Dinlemediler ve beni bilmem kaçıncı defa olarak Toplası Cezaevine gönderdiler. Ondan sonra çıkarılan af kanunlarının hepsinde de, sırf benim şahsım bakımından, Atatürk'e hakaret suçunun aftan müstesna olduğunu kaydetmeyi unutmadılar.

Toptaşı Cezaevinde bana kütüphanenin idaresi işi verildi. Bir zaman sonra da kütüphane odasının kantin odasiyle değiştirilmesi icap etti. Kitapları taşımak üzere emrime beş on mahkûm verdiler. Bu mahkûmlardan biri Atatürk'ün san yaldızlı alçıdan heykelini götürürken yere düşürüp kırmaz mı?.. Al sana bir mesele!.. İster misin heykeli, Atatürk'e hakaretten mahkûm Necip Fazıl kırdırdı" desinler?.. Nitekim, bana hiç de sempatisi olmayan baş gardiyan, hâdiseyi bu noktadan hapishane müdürlüğüne aksettirdi, oradan da savcılığa sıçrattılar. Tahkikat açıldı. Heykeli taşıyan mahkûmun "Bana kimse bir şey söylemedi! Elimden düşürdüm, kırdım! " demesi üzerine savcı insaf mı gösterdi ve takipsizlik kararı verdi.

Toptaşı'nda bir buçuk seneyi doldurdum. Bir çok eserimi orada yazdım. Başta, şiir kitabımdaki "Zindandan Mehmed'e Mektup"

Üst üste çıkarılan aflarda daima "Atatürk'e hakaret" maddesi istisna ediliyor ve ilk basın affında atlatılan bu istisna, artık herhalde sırf beni nazara aldıkları için unutulmuyor. Böylece hukukî zaruret yerine getiriliyor.

Yassıada şahitliğine oradan gittim.

İki jandarma muhafazasında Üsküdar, Kabataş, Dolmabahçe, Yassıada... Yolda, içimi yakan türlü vehimler... İster misiniz, gençlik adını verecekleri üç beş serseriyi karşıma çıkarıp bana hakaret ettirsinler; hattâ linç etmeğe kadar vardırsınlar? Düşünemiyorum ki, ihtilâlci ve teşkilâtçı geçinen malûm fikirsiz kadro, Demokrat Partililer hakkında insan eti kıymaya mahsus makineler işlettiklerine dair yalanlar uydurdukları halde, Üniversite hâdiselerindeki bir buçuk ölüden fazlasını icad ve tedarik edememişlerdir ve böyle şeyler düşünebilmeğe zekâları müsait değildir. Öyle ama, hayalin uzanamıyacağı vehimlere kadar gitmekten de kendimi alamıyorum. Hele Yassıada'daki Yüce Divan galerisi?.. Eski Roma cenaze alaylarında para karşılığı döğünen sahte ağlayıcılar gibi, orkestra şefinin işaret ettiği yerde yuha çeken veya alkışlayan grup başgericiyi karşısında görünce ne yapmaz?

Tehlikenin büyüklüğü nisbetinde Allah'a sığınılır; Allah'a sığınılınca da tehlike diye bir şey kalmaz.

Öyle yaptım, canımı dişime taktım ve cesaretsizliklerini kınadığım bazı sanıklara benzememek şuuru içinde mahkeme salonuna doğru yürüdüm. Kararımı vermiştim; eğer galeri beni "Yuha" ya alacak olursa hâkimin hiç bir sualine cevap vermiyecek ve susacaktım. "Niçin cevap vermiyorsunuz?" diye bir ihtar gelince de; "Mahkemeyi tesis edin, bu haykıranları susturun, öyle cevap vereyim!" diyecektim. Elbette ki mahkemenin neye benzediğini söylemiyecektim.

Bir hangara benziyen mahkeme salonunun kapısında, süngü adın yükseldiğim bilmekten gelen azametli bir ses ortalığı çınlattı:

- Tanık Necip Fazıl Kısakürek!..

Halbuki bir kafiye farkiyle "Sanık", yahut kafiyeyi de bir yana bırakarak "Suçlu" deseydi daha uygun düşerdi.

Çektiğim derin bir nefesle ciğerlerime Allanın ismini doldurarak girdim.

Dehşet!

Galeri tıklım tıklım dolu... Hâkimler Heyeti tek çizgisi üzerinde dizili oldukları ziyafet masasında... Salonun ortasını ve büyük kısmım kaplayan sanıklar yerindeyse çenesi göğsüne yapışık nebat hayatı içinde tek bir insan, Adnan Menderes...

Salona sert bir yürüyüşle girdim ve hiç tereddüt geçirmeden şahit parmaklığına doğru yürüdüm.

Dehşet!!!

Çıt yok!.. Kimsede, eğilme, kımıldama, başın çevirme gibi bir hareket de yok!.. Her şey taş gibi donmuş, içeriye giren kırkık saçlı (hapishaneden geldiğim için saçlarım kırkık) baş gericiye bakıyor. Bilhassa şu meşhur Savcı Egesel... Allahın günü benim için her münasebetle:

- Said Nursî'den daha tehlikeli olan bir adam!..

Diye bahseden ve sözleri radyodan verilen, bize de dinletilen, âmme adına ihtilâlin müdafii, talâkatli, adaletli, faziletli Savcı... Başını, cübbesinin kenarları sırma işlemeli, beş parmak yüksekliğinde kırmızı yakasına gömmüş, birer gölge çukuru halindeki gözleriyle bana bakıyor. Dünyanın en yalnız insanı Adnan Menderes de beni görüyor, görebiliyor ve dudaklarında hançerle açılmış yara gibi ıstıraplı bir tebessümle gülümsemeğe çalışıyor.

Allah o anda halime nasıl bîr heybet edası vermiş olmalı ki, başta galeri ve Savcı bulunmak üzere bütün salonda bir çarpılma, donma ve hareketsiz kalma havası yüzüme çarptı.

Yassıada duruşmalarında verdiğim cevaplar, kelimesi kelimesine teybe alındığı halde radyodan verilmediği, hiç bir gazetede de neşir cesaretine rastlamadığı için onları ilk defa olarak burada sıralamak faydalı olsa gerek...

Reisin, şahitten ziyade suçluya yaraştırırcasına sorduğu ilk sual:

- Gençlik sizin aleyhinizde; ne dersiniz?..

- Hangi gençlik?.. Mahalle aralarında bando mızıka geçerken önünde ve arkasında giden sümüklü kopillere eşit meydan yerlerini doldurucu zamane çocukları mı? Yoksa 32 dişin! birbirine gömmüş ve her biri bir köşeye çekilmiş ıstırapla susan, milyonluk, mukaddesatçı Anadolu gençliği mi? Bunlardan hangisi benim aleyhimde, hangisi lehimde söyliyeyim mi?

- Hayır, söylemeyiniz!

Reisin gerekli cevabı aldıktan sonra netice hükmüne bağlanmasını istemediği mânasına bu "hayır!" ihtarı gayet manalıdır ve her defa tekrarlanacaktır.

- Büyük gazeteler de aleyhinizde... Ne dersiniz?
- "Büyük gazete" den murad nedir? Tiraj sağlamak için işi fuhuş albümcülüğüne döken baldır-bacak gazeteleri mi?.. Büyük gazetenin ne demek olduğunu arz edeyim mi?..
- Hayır!

Sual:

- Sizin için din istismarcısı diyorlar; ne dersiniz?
- Sizi tenzih ederek arz edeyim ki, reis beyefendi, din gayreti gösterenlere istismarcılık izafe etmekten daha feci ve şenî bir mefhum istismarı olamaz. Su eritir, ateş yakar, yâni keyfiyetini icra eder, istismar etmez... Dindar için de aynı şey... İstismarın ilk şartı ve kanunu samimiyetsizliktir.
İmanın ilk şartı ve kanunu da ihlâs ve samimiyet olduğuna göre mü'minlere böyle bir isnad, minareye kuyu demek kadar abestir ve tâbir hokkabazlığiyle hamakat istismarının ve fikir iffetsizliğinin ta kendisidir. Misallerle izah edeyim mi?
- Hayır!

Sual:

- Örtülü ödenek vaziyetine ne dersiniz?
- Evet, aldım. Alırken de bir rejim ve hükümet meddahlığı vazifesini üzerime almadım. Ben, Tanzimattan beri sökün edici oluşların köksüz olduğunu, hiç bir zaman Doğu ve Batı arası bir nefs muhasebesine yanaşamadığını ve mahsup sırrına yarılamadığını, her kıymetin ruh kökünde, yâni İslâmda bulunduğunu ve aklımızı Batıdan devşirirken ruhumuzu Doğuda tutmamız gerektiği üzerinde bütün bir dünya görüşü ve ideal savunucusuyum. İşte Adnan Beyde, Tanzimattan bu yana gelmiş sadrâzamlar ve başvekiller arasında bu dâvayı tutmaya müstaid biricik insanı buldum ve yardımını dâvamın hakkı olarak kabul ettim. Bütün aldıklarımı mücadelesini ettiğim yolda harcadım ve sade harcamakla kalmayıp evimdeki eski koltuk ve halılara kadar da bu uğurda satmaya mecbur oldum. Zira Adnan Beyin "Bir kere başla da sonu gelir" diye ettiği her yardım, Demokrat Parti iktidarının menfî kutbu tarafından engellenince, kendisine bir ev yaptırılmaya başlanıp birinci katı çıkmadan yüz üstü bırakılan bir biçare gibi, elimdeki avucumdakini sarf etmeğe, üstelik müthiş bir borç altına girmeğe mahkûm oldum. Yani Örtülü ödenekten bana verilen paralar şahsıma bir şey getirmek yerine benim bütün imkânlarımı yedi, bitirdi ve neyim varsa götürdü. Böylece Adnan Menderes, örtülü ödeneğiyle beni kollamış değil, asıl ben onu idealim yolunda kullanmaya teşebbüs etmiş, fakat iradesiz ve sebatsız karakteri yüzünden muvaffak olamamış bulunuyorum. Benim, bir dâva uğrunda bir nevi vergi hakkiyle alabildiğim, reklâm parasına bile yetmez gülünç meblâğlara karşılık kendisinden milyonlar devşirip şimdi gözünü oymaya bakan, Büyük Doğu'yu örtülü ödenek beslemesi olmakla suçlayan ve hesap vermeğe davet edilmeyen bazı gazetelerin hali, masumluk ve ulviliğimizin ters tarafından mükemmel bir ifadesidir. İsterseniz bu gazetelerin hesabını yüksek huzurunuzda ortaya dökeyim...
- Hayır!..
- Böyleyken huzurunuzda suçlu sıfatiyle oturan dünün Demokrat Parti Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Başvekili Adnan Menderes'e bize gösterdiği yarım, devamsız ve samimiyet derecesi belirsiz alâkadan dolayı minnettar olduğumuzu ve böyle olmakta devam edeceğimizi bildirmek de vazifemdir.

Bu sahne karşısında, söyliyeceği bir şey olup olmadığı sorulan Adnan Menderes, bana uzaktan teşekkür dolu gözlerle bakarak söyliyeceği sözü olmadığını bildirirken aynı suale, mahut savcı, kürsüsünden hafifçe doğrularak, galerinin hayret bakışları karşısında şu cevabı verdi:

- Söyleyecek bir şey yok!

* * *

Adnan Menderes ve arkadaşlarının nasıl idam edildiklerine dair en emin nakli, Toptaşının Yassıada'ya gönderilen iki gardiyanından orada dinledim. Bunlar namazında niyazında iki temiz gardiyandı ve halimi gördükleri ve anladıkları için bana büyük güven ve bağlılık besliyorlardı. Kimseye bir şey söylememeleri hakkında "yoksa sizi de asarız!" diye tehdit edildikleri halde bana her şeyi anlattılar. Ben de, eski bir gazetede neşrettiğim şekilde size anlatayım:

. . .

CİNNET MUSTATİLİ
Necip Fazıl KISAKÜREK
büyük doğu yayınları
3. Baskı Ocak 1977, Sf. 260-280

+ Necip Fazıl anasayfa