KÖRLÜK // José SARAMAGO
O düşünce bakanın kendi kafasından çıkmıştı. Hangi açıdan incelenirse incelensin yalnızca durumun ortaya koyduğu sağlık sorunu bakımından değil, doğuracağı toplumsal sonuçlar ve bunların siyasal uzantıları bakımından iyi, hatta kusursuz bir düşünce gibi görünüyordu. Hastalığın nedenleri ne kadar uzun süre aydınlanmazsa, daha doğrusu, uygun bir deyim kullanmış olmak için, bu beyaz felaketin nedenleri -düşgücü parçalarından taşan çok zeki bir yetkili yardımcısı, kulakları rahatsız eden körlük sözcüğü yerine bu deyimi kullanmayı daha uygun bulmuştu- nedenbilime uygun olarak açıklanamazsa, diyelim, yani hastalıkla savaşma ve iyileştirme yöntemleri, hatta yeni vakaların ortaya çıkmasını önleyecek bir aşının ulunması ne kadar gecikirse, körlüğe yakalanmış kişiler, bu kişilerle fiziksel temasta bulunmuş ya da bu kişilerin yakınında olmuş kişiler bir araya toplanıp karantinaya alınacak, böylelikle sonraki buluşmaların önü alınmış olacaktı, bu yapılmayacak olursa, hastalığın yayılması, bilimsel deyimiyle geometrik dizi halinde artardı. Bakan, quod erat demonstrandum, diyerek sözlerini bağladı.
Herkesin kavrayışına seslenecek biçimde açıklayacak olursak, bu kişilerin hepsini, kolera ve sarıhumma salgınları döneminden miras kalmış eski uygulama uyarınca -o dönemlerde hastalığın görüldüğü ya da var olduğundan kuşkulanıldığı durumlarda gemiler limana alınmaz, kırk gün açıkta bekletilirdi- karantinaya alarak, olayların gelişmesini beklemek söz konusuydu. Olayların gelişmesini beklemek, söyleyiş tonu bakımından belirli bir amaca yönelik gibi görünen oysa belirsizliğiyle bilmeceden farklı olmayan bu sözler bakanın kendi ağzından çıkmıştı, sonradan bu sözlerine yine kendisi açıklık getirdi.
Demek istiyordum ki, söz konusu karantina kırk gün sürebileceği gibi, kırk hafta, kırk ay, hatta kırk yıl da sürebilir, yapılması gerekli olan, bu kişilerin kapatıldıkları yerden dışarı çıkmamaları, Şimdi karar vermemiz gereken şey, bu insanları nereye toplayacağımız, dedi, çok ivedi olarak kurulan ve görevi hastaları taşımak, öteki insanlardan ayrık tutmak ve beslenmelerini sağlamak olan lojistik ve güvenlik komisyonu başkanı, Şu anda elimizde hangi olanaklar var, diye sordu bakan, Elimizde boş, başka bir işe yaramayan askeri tesisler, yapımı neredeyse bitmek üzere olan bir sanayi fuarı, ayrıca, nedenini bir türlü kendime açıklayamadığım, iflas halinde bir süpermarket var. Size göre, bizim gereksemelerimizi bu mekanların hangisi en iyi biçimde karşılayabilir, Güvenliği en çok kışla sağlayabilir, Elbette, ama küçük bir sakıncası var, çok büyük bir mekan, oraya kapattığımız insanların gözetimi hem zor, hem de külfetli olur, Anlıyorum, Süpermarkete gelince, bu konuda olasılıkla birçok hukuksal engelle karşılaşabiliriz, karşımızdakilerin bazı yasal haklarını göz önüne almamız gerekir, Peki, ya fuar alanı, Fuar alanını, sayın bakanım, düşünmesek daha iyi ederiz, Neden, Sanayiciler buna kesinlikle karşı çıkacaklardır, o alana milyonlar yatırıldı, Bu durumda, geriye akıl hastanesi kalıyor, Evet, sayın bakanım, akıl hastanesi, Eh, öyleyse akıl hastanesini kullanalım, akıl hastanesi zaten bize her bakımdan en iyi kullanma koşullarını sunuyor, dört bir yanının duvarlarla çevrili olmasının dışında, iki kanattan oluşmasının avantajı da var, bunlardan birini gerçek körlere ayırır, ötekine de kuşkulu olanları yerleştiririz, burası böylelikle, sonradan kör olanların daha önce kör olanların yanına gönderileceği no man’s land, bir tarafsız bölge oluşturur, Ben bunda bir sakınca görüyorum, Nasıl bir sakınca bakanım, Oraya, hastaları gerektiğinde öteki yana aktaracak personel yerleştirmek zorunda kalırız, oysa bunu yapacak gönüllüleri bulma konusunda pek umutlu değilim, Bunu yapmak gerekeceğini sanmıyorum, sayın bakanım, Nasıl, açıklayın, Hastalığı kapmış olduğundan kuşku duyanlardan biri kör olduğunda -bu durum doğal olarak er geç meydana gelecektir- ötekiler, yani görme yetisini henüz yitirmemiş olanlar, o kişiyi ânında kapı dışarı edeceklerdir, bundan emin olabilirsiniz, bakanım, Hakkınız var, Ayrıca, öte yandan canı sıkılan bir körün de aralarına katılmasına kesinlikle izin vermeyeceklerdir, Çok doğru bir akıl yürütme, Teşekkür ederim, sayın bakanım, öyleyse, planlarımızı uygulamaya geçirebilir miyiz, Evet, size açık kart veriyorum. Komisyon, hızlı ve etkin biçimde harekete geçti. Henüz akşam olmamıştı ki kör oldukları bilinen körlerin tamamı evlerinde ve işyerlerinde yapılan bir yıldırım harekâtıyla toplandığı gibi, hastalığı kapmış olanları düşünülen belirli sayıda insan da, yani en azından durumları ve yerleri saptanabilenler ele geçirilmişti. Doktor ve karısı, akıl hastanesine ilk gönderilen kişilerdi. Askerler kapıda nöbet tutuyordu. Kapı ancak onları geçebileceği kadar aralandı, sonra hemen kapandı. Binadan anakapıya kadar kalın bir ip gerilmişti ve tırabzan küpeştesi görevi görüyordu, Biraz daha sağa yanaşsın, bir ipe dokunacaksınız, o ipi yakalayıp doğru, dosdoğru gidin, basamaklara kadar, altı basamak var, diye uyardı bir çavuş. Binanın içinde, ip ikiye ayrılıyor, biri sağa, diğeri sola dönüyordu, çavuş, Dikkat edin, siz sağ tarafa gideceksiniz, diye bağırmıştı. Kadın, bir yandan bavulu sürüklerken, diğer yandan da kocasını, girişten sonraki en yakın koğuşa götürüyordu. Burası griye boyanmış ama boyaları uzun süre önce kalkmaya başlamış iki sıra karyolanın bulunduğu eski revirlere benzeyen upuzun bir salondu. Yatak örtüleri, çarşaflar ve yorganlar da aynı renk, yani griydi. Kadın, kocasını koğuşun en dibine götürdü, yataklardan birinin üzerine oturarak, Bir yere kıpırdama, buranın neye benzediğini görmek için gidip şöyle bir çevreye bakacağım dedi. Başka koğuşlar, uzun ve dar koridorlar, doktor odaları olduğu anlaşılan odalar, kir pas içinde tuvaletler, kötü yemek kokularından henüz arınmamış bir mutfak, üzeri çinko plakalarla kaplı masaları olan bir yemekhane, duvarları iki metre yüksekliğe kadar minder kaplanmış, üzeri mantar levhalarla kapatılmış üç hücre vardı. Binanın arkasında, duvarlarla çevrili, içinde kendi haline bırakılmış, gövdeleri soyulmuş izlenimi veren ağaçlar olan terk edilmiş bir bahçe vardı. Her yana çöpler saçılmıştı. Doktorun karısı içeri girdi. Kapakları yarı açık dolabın içinde, deli gömlekleri gördü. Kocasının yanına geri döndüğünde, Bizi nereye getirmişler, biliyor musun, diye sordu, Bilemezsin, diye ekledi, Bir akıl hastanesine, kocası onun sözünü kesti, Sen kör değilsin, burada kalmana razı olamam, Evet, haklısın, kör değilim, Seni eve götürmelerini, benimle birlikte kalabilmek için onlara yalan söylediğini anlatacağım, Hiç zahmet etme, burada seni kimse duymaz, duysa bile dinlemez, Ama senin gözlerin görüyor, Şimdilik görüyor ama yarın ya da öbür gün, belki bir dakika sonra benim de kör olacağım kesin, Çek git buradan, yalvarırım, Üsteleme, zaten askerlerin merdivene adım ile atmama izin vermeyeceklerinden eminim, Seni bunu yapmaya zorlayamam, Hayır sevgilim, zorlayamazsın, sana yardım etmek için burada kalıyorum, ayrıca gelecek olan ötekilere de, Hangi ötekilere, Burada yalnız olacağımızı düşünmüyorsun sanırım, Çılgınlık bu, Elbette öyle, bir akıl hastanesindeyiz biz. Öteki körler hep birlikte geldiler. Evlerinden teker teker alınmışlardı, ilk önce otomobildeki adamı, ardından onun otomobilini çalan hırsızı, koyu renk gözlüklü genç kızı, şehla çocuğu evinden değil, annesinin tedavi için götürdüğü hastaneden almışlardı. Annesi yanında yoktu, doktorun karısı kadar kurnaz davranamamış, kör olmadığı halde kör oldum demeyi akıl edememişti, basit bir insandı, kendi iyiliği için yalan söylemeyi bile beceremiyordu. Yatakhaneden içeri, birbirlerini ite kaka, elleriyle boşluğu yoklaya yoklaya girdiler, içerde onlara kılavuzluk edecek ip yoktu, doğru yöne gitmeyi, kendilerine zarar vererek, oralarını buralarını acıtarak öğreneceklerdi, çocuk ağlıyor, annesini istiyordu, koyu renk gözlüklü genç kız onu sakinleştirmeye çalışıyor, Gelecek, gelecek, diyordu ve gözünde gözlüklerle hem kör gibiydi, hem de değil, ötekiler gözlerini sağa sola çeviriyor, fakat hiçbir şey görmüyordu, oysa genç kız, gözünde gözlüklerle, Gelecek, gelecek, dediği için, umutsuz anne birazdan kapıda belirecekmiş izlenimi bırakıyordu. Doktorun karısı, ağzını kocasının kulağına yaklaştırarak fısıldadı, İçeri dört kişi girdi, bir kadın, iki erkek ve bir çocuk, Erkeklerin görünüşleri nasıl, diye sordu doktor, alçak sesle, Kadın, adamları ona tarif etti, o da, İlkini tanımıyorum, ama öteki benim muayenehaneme gelen kör olacak, Küçük çocuk ve kadın gözlük takıyor, güzelce bir kadın, İkisi de bana muayeneye geldi. Körler, gürültü patırtı içinde, kendilerine güvende hissedecekleri bir yer aradıklarından, bu konuşmaları duyamadılar, orada kendileri gibi başka insanların da bulunduğunu düşünmüyorlardı kuşkusuz, ayrıca kör olduklarından bu yana az bir süre geçtiğinden, işitme duyularını normalin üstünde geliştirmeye henüz vakit bulamamışlardı. Sonunda, eldekinden de olmamaya karar vermiş olacaklardı ki her biri ilk çarptığı yatağın üstüne oturdu, iki erkek yan yanaydı, ama bundan ikisinin de haberi yoktu. Genç kız, küçük çocuğu alçak sesle avutmayı sürdürüyordu, Ağlama, göreceksin bak, annen birazdan burada olacak. Sonra bir sessizlik oldu, bunun üzerine doktorun karısı, yatakhanenin ucundan, herkesin duyabileceği yüksek bir sesle, Burada iki kişi var, siz kaç kişisiniz, dedi. Bu beklenmedik ses, yeni gelenleri yerinden sıçrattı, iki erkek, sessiz kalmayı sürdürdü, yanıt veren, genç kız oldu, Sanırım dört kişiyiz, şu küçük çocuk ve ben varız. Başka kim var, ötekiler neden ses vermiyor, diye sordu, doktorun karısı, Ben varım, dedi, bir erkek sesi, sanki bu sözleri söylemek ona zor geliyordu, Ben de varım, diye mırıldandı, canı sıkkın bir başka erkek sesi. Doktorun karısı kendi kendine, Bu ikisi birbirlerini tanımaktan korkuyorlar sanki, dedi. İkisi de büzülmüş, gergindi, boyunları bir koku alıyormuşçasına ileri uzanmıştı, ne var ki yüzlerindeki ifade hayret uyandıracak biçimde aynıydı, tehdit altında olduğu izlenimini veren, korkuyla karışık bir ifade, oysa birinin korkusu ötekininkiyle aynı olmadığı gibi, tehdit edilme duygusu da aynı nedenden kaynaklanmıyordu. Kadın kendi kendine, Bu ikisinin arasında ne olabilir acaba, diye sordu.
Tam o anda, güçlü ve keskin bir ses duyuldu, buyruk vermeye alışkın bir insan sesi. Ses, içeri girdikleri kapının üzerine yerleştirilmiş bir hoparlörden geliyordu. Dikkat, sözcüğü üç kez yinelendikten sonra, ses konuşmaya başladı, Hükümetimiz, hakkı ve görevi olarak gördüğü şeyi, içinden geçmekte olduğumuz ve görünüşte bir körleşme salgını olarak ortaya çıkan ve şimdilik ‘beyaz felaket’ deyimiyle ifade edilen kriz dönemi içinde, elindeki tüm olanakları seferber ederek, halkı koruma görevini enerjik biçimde yerine getirmek zorunda kaldığından dolayı üzgündür, ve salgının daha fazla yayılmasını -bu durumun yalnızca, açıklanamaz bir dizi rastlantıdan ibaret olmayıp, gerçek bir salgınla karşı karşıya bulunduğumuz varsayıldığından- önlemek için tüm yurttaşların yurtseverliğine ve dayanışma duygusuna güvenebileceğini ümit eder. Hastalığa yakalanmış kişileri aynı mekân içinde ve bu yere yakın, fakat ayrı bir yerde de bu kişilerle herhangi bir biçimde temas etmiş kişileri toplama kararı, uzun uzun düşünüldükten sonra alınmıştır. Hükümetimiz, sorumluluğunun kesin olarak bilincindedir ve bu iletinin ulaştığı kişilerin de, üzerlerine düştüğü gibi, sorumluluklarının bilincinde kişiler olarak, disiplin içinde hareket edeceklerini ve şu an için öteki insanlardan ayrık tutulmalarının, her türlü kişisel düşüncenin ötesinde, ulusun geriye kalan kesimiyle bir dayanışma hareketi oluşturduğunu teslim edeceklerini ümit eder. Bu cümleden olmak üzere sizi, açıklayacağımız şu talimatları dikkatlice yerine getirmeye davet ediyoruz, bir, ışıklar sürekli olarak açık kalacaktır, elektrik düğmeleriyle oynamanın hiçbir yararı yoktur, çünkü kumanda etmez duruma getirilmişlerdir, iki, binadan izinsiz olarak ayrılmak, kendi ölüm fermanını imzalamak anlamına gelecektir, üç, her yatakhanede yalnızca sağlık ve temizlik gereçleri istekleri için kullanılabilecek birer telefon vardır, dört, içerdekiler çamaşırlarını elde yıkayacaklardır, beş, yatakhane sorumluları seçilmesi önerilmektedir, bu bir buyruk değil, öneridir, içerdekiler, uygun gördükleri en iyi biçimde örgütleneceklerdir ve bundan böyle, yukarıda sıraladığımız kurallara uyacaklardır, altı, yiyecek kasaları günde üç kez, giriş kapısının sağına ve soluna bırakılacak, yiyecekler yalnızca hastalar ve zanlılar tarafından tüketilecektir, yedi, tüm artıkların yakılması gerekmektedir, yiyeceklerin dışında, yanacak malzemelerden üretilmiş kasalar, tabaklar ve örtüler de artık olarak kabul edilmektedir, sekiz, yakma işlemi iç avluda ya da bahçede duvarların yanında yerine getirilecektir, dokuz, sözü geçen yakma işleminden doğacak tüm olumsuz sonuçlardan içerdekiler sorumlu tutulacaklardır, on, kazara ya da kasten bir yangın çıkarılacak olursa, itfaiye çağrılmayacaktır, on bir, içerdekiler, aralarında bazılarının hastalandığını söylemesi, karışıklık çıkması ya da saldırı olması durumunda dışarıdan gelecek hiçbir yardıma bel bağlamayacaklardır, on iki, nedeni ne olursa olsun bir ölüm meydana geldiğinde içerdekiler ölüyü hiçbir dinsel tören yapmadan bahçe duvarlarının dibine gömeceklerdir, on üç, hastalar koğuşu ile zanlılar koğuşu arasındaki bağlantı yalnızca ana binadan, içeri girdikleri kapıdan yapılacaktır, on dört, zanlılar arasında körlüğe yakalananlar, daha önce kör olmuşların koğuşuna hemen götürülecektir, on beş, bu anons, yeni gelenleri durumdan haberdar etmek için her gün bu saatte yinelenecektir. Hükümetimiz ve ulusumuz, her birinizin üzerine düşen görevi yerine getireceğinizi ümit eder. İyi geceler.
Bu sözleri izleyen ilk sessizlikte, küçük çocuğun pürüzsüz sesi işitildi, Annemi istiyorum, ne var ki bu sözler ifadeden yoksundu, daha önce söylenen bir cümle onları askıda bırakmış, o cümle bitince de söylenenlerle ilgisiz biçimde birdenbire boşalmış, otomatik olarak yinelenen bir mekanizma gibi söylendi. Doktor, Biraz önce duyduğumuz buyruklar hiç kuşku bırakmıyor, karantinaya alındık biz, olasılıkla da yakalandığımız hastalığa bir ilaç bulununcaya kadar buradan çıkma umudu olmaksızın karantinaya alındık, dedi, Sizin sesinizi tanıyorum ben, dedi, koyu renk gözlüklü genç kız, Ben doktorum, göz doktoru, Siz, beni dün muayene eden doktorsunuz, bu onun sesi, Evet, peki siz, siz kimsiniz, Gözümde bir zar yangısı olmuştu, sanırım hâlâ var ama artık kör olduğuma göre bunun o kadar da önemi yok, Peki, ya sizinle birlikte olan küçük çocuk, Benim değil o, benim çocuğum yok, Dün, gözünde kayma olan bir çocuğu muayene ettim, o sen misin, diye sordu doktor, Evet, bendim efendim, çocuğun yanıtındaki ses tonunda gücenme var gibiydi, bu fiziksel özrün söylenmesinden hoşlanmamıştı sanki, hakkı da vardı, çünkü bunun gibi, dikkat edilmeyince fark edilmeyen özürler, sözü edilir edilmez göze batmaya başlardı. Burada, tanıdığım daha başka kişiler de var mı, diye sordu doktor yeniden, dün karısıyla birlikte muayenehaneme gelen hasta burada mı, arabasının direksiyonunda birden kör olan kişi, Benim o kişi, diye yanıt verdi birinci kör, Aramızda bir kişi daha var, o da bize kim olduğunu söyler mi, burada bilemediğimiz bir süre birlikte yaşamak zorunda kalacağız, dolayısıyla kaçınılmaz olarak birbirimizi tanımamız gerekiyor. Oto hırsızı geveleyerek yanıt verdi, Evet, evet, bu sözlerin oradaki varlığını belli etmeye yeteceğini düşünerek ama doktor üsteledi, Oldukça genç bir insanın sesine sahipsiniz, siz gözünde katarakt olan hasta değilsiniz, Hayır doktor, ben o kişi değilim, Nasıl kör oldunuz peki, Sokakta, Ee sonra, Sonrası yok, sokaktaydım ve birden kör oldum. Doktor, onun körlüğünün de beyaz bir körlük olup olmadığını soracaktı ama sustu, bunu öğrenmek ne işe yarardı ki, yanıt ne olursa olsun, ister kara körlük, ister beyaz körlük söz konusu olsun, durumlarında ne gibi bir ilerleme sağlayabilirdi ki, nasıl olsa hiçbiri oradan çıkmayacaktı. Duraksayarak karısına doğru uzattı elini, yarı yolda eline dokundu onun. Karısı, yanağına bir öpücük kondurdu, o solgun alnı, o gevşek ağzı, görür izlenimi veren ama aslında görmeyen korku dolu cam gibi gözleri ondan başka kimse göremezdi, Benim de sıram gelecek, diye düşündü, ne zaman, belki hemen, kendi kendime söylediğim bu sözleri bitirmeye zaman bulamadan, herhangi bir anda belki de onlar gibi kör olarak uyanacağım, uyumak için gözlerimi kapattığımda, bunu yalnızca uyumak için yaptığımı düşüneceğim ama kör olarak uyanacağım.
Ayaklarının dibinde, toparlanıp getirebildikleri azıcık öteberiyle yataklarının üstünde oturan dört köre baktı, küçük çocuğun okul çantası, ötekilerin de küçük bavulları vardı, hafta sonu tatiline gider gibi gelmişlerdi. Koyu renk gözlüklü genç kız, küçük çocukla gevezelik ediyordu, karşı sıradaysa, birinci kör ile oto hırsızı birbirine yakın, aralarında farkında olmadan yalnızca boş bir karyola bırakmış durumda karşı karşıya oturuyorlar7dı. Doktor, Buyrukları dinledik, başımıza ne gelirse gelsin hiç kimsenin bize yardım etmeyeceğini biliyoruz, bu yüzden şimdiden bir düzen kurmaya başlasak iyi olur, çünkü bu koğuş kısa sürede dolacak, bu ve öteki koğuşlar, Başka koğuşlar da olduğunu nereden biliyorsunuz, diye sordu genç kız, Buraya yerleşmeden önce çevreyi biraz kolaçan ettik, burası kapıya en yakın yatakhane, diye açıkladı doktorun karısı, bu arada daha dikkatli olması için kocasının kolunu sıkarak, Genç kız, En iyisi, doktoru yetkili kişi seçmek, her şey bir yana o bir doktor, dedi, Gözleri görmeyen, yanında ilaç olmayan bir doktor ne işe yarar, Doktor, sözü dinlenir bir kişidir. Doktorun karısı gülümsedi, Bu öneriyi kabul etmem gerekiyor sanırım, ötekiler de aynı düşüncedeyse elbette, Bunun iyi bir düşünce olduğunu sanmıyorum, Neden, Şu anda burada yalnızca altı kişiyiz, yarın daha kalabalık olacağımız kesin, her gün daha başka insanlar gelecek, bu insanların hepsinin kendilerinin seçmediği bir yetkilinin sözünü dinleyeceklerini, üstelik bunu, sözünü dinledikleri, onun yetkesini ve konulmuş kuralları kabul ettikleri halde kendilerine hiçbir şey sağlayamayacak durumda olan birine karşı yapacaklarını düşünmek saflık olur, Öyleyse burada yaşamak zor olacak, Yalnızca zor olsa, yine de şanslı sayılırız. Koyu renk gözlüklü genç kız, Doktor gerçekten haklı, her koyun kendi bacağından asılacak, dedi.
Bu sözlerle sarsılan ya da öfkesini daha fazla bastırmayı başaramayan erkeklerden biri birden ayağa fırladı, Başımıza açılan belanın sorumlusu bu herif, gözlerim görseydi onu şu anda öldürürdüm, diye kükredi, doktorun bulunduğunu sandığı yeri işaret ederek. İşaret ettiği yer konusunda fazla yanılmamıştı ama bu hareketi gülünç bir etki yarattı, çünkü suçlayan parmağını dramatik biçimde masum bir başucu masasına yöneltmişti. Sakin olun, dedi doktor, bir salgın hastalık söz konusu olduğunda suçlu yoktur, herkes kurbandır, Yapmış olduğum gibi, iyiliksever görünmeye kalkmasaydım, onun evine gitmesine yardım etmemiş olsaydım, değerli gözlerimi şu anda yitirmemiş olacaktım, Kimsiniz siz, diye sordu doktor ama suçlayan adam yanıt vermedi, konuştuğuna pişman olmuş gibiydi. Bunun üzerine öteki erkeğin sesi işitildi, Beni evime götürdü, bu doğru, ama sonra, durumumdan yararlanarak arabamı çaldı, Yalan, ben hiçbir şey çalmadım, Evet efendim, çaldınız, Sizin külüstürü biri çaldıysa, o ben değilim, yaptığım iyiliğe karşılık, ödül olarak kör oldum, ayrıca tanıklar nerede, tanıklarınız var mı, Tartışma sizi hiçbir yere götürmez, dedi, doktorun karısı, araba orada dışarıda, oysa ikiniz de içerdesiniz, birbirinizle barışsanız iyi olur, burada birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu da unutmayın, Ben, burada onunla birlikte yaşamak istemeyecek birini tanıyorum, dedi birinci kör, siz ne isterseniz yapın ama ben gidip öteki koğuşa yerleşeceğim, bu herif gibi, bir körün arabasını çalabilecek tıynette bir serseriyle aynı yerde kalacak değilim, benim yüzümden kör olduğunu ileri sürüyor, iyi ki kör olmuş, bu kavanoz dipli dünyada biraz olsun adalet kaldığını gösterir bu.
Bavulunu kavradı ve tökezlememek için ayaklarını sürüyerek, boşta kalan eliyle boşluğu yoklayarak, iki yanında kötü yatakların dizili bulunduğu geçiş yoluna yöneldi, Koğuşlar nerede, diye ordu ama yanıtını işitemedi -zaten yanıt veren de olmadı-, çünkü birden, üzerine tekme tokat birinin yüklendiğini fark etti, başına gelen kötülüklerden onu sorumlu tutan ve öç almak için tehditlerini uygulamaya geçiren oto hırsızının saldırısına uğramıştı. Alt alta, üst üste, karyolaların bacaklarına çarparak dar aralığa yuvarlandılar, bu arada yeniden korkuya kapılan şaşı çocuk ağlayarak annesini istemeye başlamıştı. Doktorun karısı kavgayı tek başına ayıramayacağını bildiğinden, kocasının koluna yapışarak öfkeli kavgacıların boğaz boğaza debelendikleri aralığa götürdü. Kocasının ellerini yönlendirdi, kendisi de en yakındaki körle ilgilendi, kavgayı büyük güçlükle ayırabildiler. Akılsızca davranıyorsunuz, diye azarladı doktor ikisini de, burada kaldığımız süreyi cehenneme çevirmek istiyorsanız kavga etmeyi sürdürün, doğru yoldasınız, burada kendi başımıza bırakıldığımızı da anımsayın yalnız, dışarıdan hiçbir yardım gelmeyecek, söylenenleri duydunuz, Arabamı çaldı benim, diye homurdandı birinci kör, öteki körden aldığı darbeler yüzünden pestili çıkmış, iflahı kesilmiş durumda, Bırakın dalaşmayı, şu anda bunun ne yararı var, dedi doktorun karısı, arabanız çalındığı anda zaten onu bir daha kullanamayacak durumdaydınız, Evet, doğru, ama benim arabamdı o ve bu hırsız onu bilmediğim bir yere götürdü, Arabanız büyük bir olasılıkla bu adamın kör olduğu yerde duruyor, dedi doktor, Akıllı bir insansınız, doktor, orada öylece duruyor, dedi hırsız. Birinci kör, kendisini tutan ellerden kurtulmak ister gibi bir hareket yaptı, ama fazla zorlamadan, aşağılanmasının öcünü almakla arabasının geri gelmeyeceğini, geri gelse bile, yitirdiği gözlerini ona yeniden kazandırmayacağını anlamıştı sanki. Öte yandan hırsız tehditlerini sürdürüyordu, Buradan elini kolunu sallayarak çıkabileceğini sanıyorsan fena halde yanılıyorsun, Arabanı çaldım, tamam, arabanı çalan benim, oysa sen benim gözlerimi çaldın, söyle bakalım, hangimiz daha rezil, sen mi, ben mi, Kesin şunu, diye karşı çıktı doktor, burada hepimiz körüz, bunun için yakınıp durmadığımız gibi, kimseyi de suçlamıyoruz, Başkalarının derdi beni hiç ilgilendirmez, dedi hırsız, aşağılayıcı bir ses tonuyla, Başka koğuşa gitmek istiyorsanız, dedi doktor birinci köre, karım size yardımcı olabilir, yön bulma duygusu benimkinden daha güçlü, Fikir değiştirdim, burada kalıyorum. Hırsız, onunla alay etti, Yalnız başınıza kalmaktan korkuyorsunuz, hepsi bu, canavarlara yem olmaktan ödünüz patlıyor, Yeter artık, diye bağırdı, sabrı tükenen doktor, Yavaş ol doktor amca, diye homurdandı hırsız, burada hepimizin eşit olduğumuzu unutma, bana buyruk veremezsin, Buyruk verdiğim yok, bu adamı rahat bırakmanızı istiyorum yalnızca, Tamam, tamam, ama benimle dalaşmak için bahane aramayın, öfkem burnumdadır, tepem atınca da adamı katır gibi teperim, herkes gibi ben de uslu çocuk olabilirdim ama bağışlamasız bir adamım ben. Hırsız, hırçın el kol hareketleriyle biraz önce üzerinde oturduğu yatağı aradı, bavulunu yatağın altına itti, sonra seslendi, Ben yatıyorum, ses tonuna bakılacak olursa, Arkanızı dönün, soyunuyorum, demek istemişti sanki. Koyu renk gözlüklü genç kız şehla çocuğa, Senin de yatman gerekiyor artık, dedi, sen şu tarafta yatacaksın, gece bir şey istersen bana seslen, Çişimi yapmak istiyorum, dedi çocuk. Onu duyan herkeste birden ve ivedi olarak işeme isteği uyandı ve aynı şeyi onun sözleriyle ya da daha başka sözlerle düşündüler, Bir de o işi nasıl yapabileceğimizi bilebilsek, birinci kör, lazımlık olup olmadığına bakmak için eliyle yatağın altını yokladı, bu arada içinden, İnşallah yoktur, diyordu, çünkü ötekilerin önünde çişini yapmaya utanacaktı, onu göremezlerdi elbette, ne var ki çiş essi duyulur, gizlemeye pek olanak yoktur, erkekler, onlar en azından, kadınlara oranla farklı bir yöntem kullanabilirler, bu bakımdan daha şanslı sayılırlar. Hırsız, yatağının üstüne oturmuş söyleniyordu, Allah kahretsin, bu barakada insan nereye işeyebilir ki, Sözlerinize dikkat edin, yanımızda bir çocuk var, diye itiraz etti, koyu renk gözlüklü genç kız, Tamam nonoşum ama bir yer bulman gerekiyor, yoksa çocuk donuna yapacak.
Doktorun karısı, tuvaletleri bulmaya çalışacağım, dedi, şu taraftan burnuma bir koku geliyor gibi, Ben de sizinle geliyorum dedi, koyu renk gözlüklü genç kız, küçük çocuğu elinden tutarak, Oraya hep birlikte gitsek iyi olacak, dedi doktor, böylelikle, gerek duyduğumuzda hangi yolu izleyeceğimizi öğrenmiş oluruz, Kafanın içini okuyorum senin, diye düşündü oto hırsızı, ne var ki yüksek sesle, Ne zaman çişim gelse, sevgili karının beni işemeye götürmesini istemiyorsun, demeye cesaret edemedi. Bu düşünce, içerdiği gizli anlam yüzünden kamışının hafifçe sertleşmesine neden oldu, buysa onu şaşırttı, oysa kör oldu diye cinsel isteğin azalması ya da yok olması gerekmiyordu, Tamam, dedi sonunda, her şeyimi yitirmiş değilim, ölülerin ve yaralıların arasında paçayı kurtarmış biri çıkar nasıl olsa karşıma ve ötekilerin konuştuklarına kulaklarını tıkayarak, kendini düş dünyasına bıraktı. Ne var ki düş kurmasına fırsat tanımadılar, doktor, Arka arkaya durup kuyruk oluşturacağız, karım önden yürüyecek, herkes elini önündekini omzuna koyacak, böylelikle birbirimizi kaybetmeyeceğiz, diyordu. Birinci kör, ben bu herifle gitmem, dedi, arabasını çalan adamı kastediyordu kuşkusuz.
Birbirlerini bulmaya da, kaçmaya da çalışsalar daracık geçiş yerinde zorlukla hareket ediyorlardı, üstelik, doktorun karısı da gözleri görmüyormuş gibi hareket etmek zorundaydı. Sonunda sıra oluşturuldu, doktorun karısının arkasında şehla çocuğu elinden tutan koyu renk gözlüklü genç kız vardı, onun arkasında, ayağında iç donu, üzerinde bir triko ile hırsız, sonra doktor ve kuyruğun sonunda, şimdilik saldırılma tehlikesi içinde bulunmayan birinci kör. Kendilerine kılavuzluk eden kişiye güvenmiyormuş gibi, boştaki elleriyle havayı yoklayarak, geçtikleri yerlerde duvar, kapı kasası gibi destek alabilecekleri katı cisimler arayarak çok yavaş ilerliyorlardı. Koyu renk gözlüklü genç kızın arkasından giden hırsız, ondan gelen güzel kokuyla ve biraz önce kamışının kalkmasının anısıyla uyarıldığından olacak, ellerini daha yararlı biçimde kullanmaya karar vererek bir eliyle kızın saçlarının altından ensesini okşarken, öteki eliyle, peşrev yapmaya hiç gerek görmeden göğsünü kavrayıverdi. Genç kız bu küstahça davranıştan kurtulmak için silkindi ama adam ona sıkıca sarılmıştı. Bunun üzerine, ayağını çifte atar gibi şiddetle arkaya salladı. Ayakkabısının çivi gibi ince topuğu, hırsızın yumuşak ve çıplak baldırına saplandı, adam şaşkınlık ve acıyla bağırdı. Doktorun karısı arkasına bakarak, Ne oluyor, diye sordu, Sendeledim, diye yanıt verdi koyu renk gözlüklü genç kız, arkamdakinin canını yakmış olmalıyım. Bir yandan inlerken, öte yandan sövüp sayan ve yediği tekmenin yaptığı hasarı anlamaya çalışan hırsızın parmaklarının arasından kanlar akıyordu. Yaralandım, bu nonoş ayaklarını koyacağı yeri göremiyor, Ya siz, siz de ellerinizi nereye koyacağınızı bilmiyorsunuz, diye sertçe yanıt verdi genç kız. Doktorun karısı, ne olup bittiğini anladı, önce gülümsedi ama açılan yaranın pek de hafif bir yara olmadığını hemen fark etti, zavallı şeytanın bacağından aşağı kan süzülüyordu, oysa yanlarında ne oksijenli su, ne cıvalı krom, ne pansuman, ne bandaj, ne de mikrop öldürücü toz vardı, bunların hiçbiri yoktu. Sıra bozulmuştu, doktor soruyordu, Nerenizden yaralandınız, Şuradan, Şuradan nereden, Bacağımdan, görmüyor musunuz, nonoşun topuğu bacağımı deldi, Sendeledim, benim suçum değil, diye yineledi genç kız, ama hemen ardından, öfkeye kapılarak patladı, Bu salak beni elledi, beni ne zannediyor. Doktorun karısı araya girdi, Şu anda yarayı temizleyip bantlamak gerekiyor, Peki, su nerede var, diye sordu hırsız, Mutfakta var, mutfakta su var ama oraya hepimizin gitmesi gerekmiyor, kocamla ben bu beyi oraya götüreceğiz, ötekiler bizi burada bekleyecek, fazla gecikmeyiz, Benim çişim geldi, dedi çocuk, Tut biraz, hemen geri geleceğiz. Doktorun karısı, sağa, sonra sola dönmesi, sonra da dik açı oluşturan uzun bir koridoru geçmesi gerektiğini biliyordu, mutfak en dipteydi. Birkaç dakika sonra, şaşırmış gibi yaparak durdu, geri döndü, sonra bağırdı, Ah, tamam, anımsıyorum, sonra dosdoğru mutfağa gittiler, daha fazla vakit yitirmemek gerekiyordu, yaradan çok kan akıyordu. Başlangıçta, su çok kirli aktı, berraklaşması için beklemeleri gerekti. Ilık bir suydu, boruların içinde kokuşmuş gibiydi, bacağına su değince yaralı adam rahatlayarak iç geçirdi. Yaranın görünüşü iyi değildi, Şimdi bacağını nasıl bandajlayacağız, diye sordu doktorun karısı. Bir masanın altında, yer silmek için kullanıldığı anlaşılan pis bezler vardı ama onları bandaj yapmak için kullanmak büyük tedbirsizlik olurdu, Görünüşe göre, burada hiçbir şey yok, dedi kadın, arıyormuş gibi yaparak, Ama bu durumda kalamam doktor, kanın akması kesilmedi, yalvarırım size, yardım edin bana, biraz önce kötü davrandığım için beni bağışlayın, diye sızlanıyordu hırsız. Şu anda size yardım etmekteyiz, dedi doktor, sonra Sırtınızdaki trikoyu çıkarın, başka çaremiz yok. Yaralı adam homurdanarak trikonun kendisi için gerekli olduğunu söyledi ama çıkardı. Doktorun karısı trikoyu hemen rulo haline getirerek adamın bacağına sıkı sıkı sardı, kollarını eteğiyle birleştirerek kaba bir düğüm atmayı başardı. Bunlar, bir körün kolayca başaracağı hareketler değildi ama kör taklidi yapmayı sürdürerek daha fazla zaman yitirmek istemedi, gelirken yolunu kaybetmiş gibi yapmakla rolünü fazlasıyla oynamıştı. Hırsız, durumu biraz anormal buldu, doğru mantık yürütülecek olursa, göz doktoru bile olsa bandajı onun yapması gerekirdi ama tedavi edilmesinin getirdiği avunma duygusu, içinde uyanan kuşkuları bastırdı, bunlar aklından gelip geçen belli belirsiz kuşkulardı zaten. Ötekilerin bulunduğu yere geri döndüler, hırsız topallayarak yürüyordu, doktorun karısı şehla çocukcağızın çişini tutamayıp donunu ıslattığını hemen gördü. Bunu birinci kör de, koyu renk gözlüklü genç kız da fark etmemişti. Çocuğun ayaklarının dibine bir çiş tabakası yayılmıştı, pantolonunun apış arasından hâlâ çiş damlıyordu. Doktorun karısı, hiçbir şey olmamış gibi, Haydi, gidip şu tuvaletleri bulalım, dedi. Körler, birbirlerini bulmak için kollarını kaldırarak hareket ettirmeye başladı ama koyu renk gözlüklü genç kız kendisini elleyen o küstah adamın önünde yürümeyeceğini baştan söylediğinden, bu yoklama harekâtına katılmadı, sonunda hırsız ile birinci kör yer değiştirdi, doktor da aralarına girdi ve kuyruk oluşturuldu. Hırsız, daha görünür biçimde topallıyor, ayağını sürüyordu. Kuyruk içinde hareket etmek ona rahatsızlık veriyor, yarası da o kadar şiddetle ağrıyordu ki, sanki kalbi yer değiştirmiş, yaranın tam ortasına yerleşmişti. Koyu renk gözlüklü genç kız, çocuğu yeniden elinden tutmuştu ama çocuk yediği halt anlaşılmasın diye olabildiğince açıktan yürüyordu, doktor, Burası sidik kokuyor, diye homurdandığında, karısı onun bu izlenimini onaylamanın doğru olacağını düşündü, Evet, doğru, bir koku var. Kokunun tuvaletten geldiğini söyleyemezdi, çünkü tuvaletten henüz çok uzaktaydılar ve kör gibi hareket etmesi gerektiğinden, kokunun çocuğun ıslak pantolonundan geldiğini de söyleyemezdi.
Tuvalete vardıklarında, kadın erkek hepsi ilk rahatlaması gereken kişinin çocuk olduğunda birleşti ama sonunda erkekler ivedilik ve yaş durumuna aldırış etmeksizin pisuvarlara hep birlikte yöneldi, böyle bir yerde pisuvarların kolektif olması kaçınılmazdı, hatta kabinler de öyleydi. Kadınlar kapının önünde kaldı, onların kendilerini daha kolay tuttukları söylenir ama her şeyin de bir sınırı vardır, doktorun karısı bir süre sonra, Belki başka bir tuvalet daha vardır, dedi, koyu renk gözlüklü genç kız, Ben bekleyebilirim, dedi, Ben de, diye karşılık verdi öteki kadın ve bir sessizlik oldu, sonra konuşmaya başladılar, Nasıl kör oldunuz, Herkes gibi, birdenbire görmez oldum, Evinizde miydiniz, Hayır, Öyleyse, kocamın muayenehanesinden çıktıktan sonra başınıza geldi bu iş, Öyle gibi, Nasıl yani, Yani hemen oradan çıktıktan sonra olmadı, Bir acı duydunuz mu, Hayır, acı duymadım, gözlerimi açtığımda kör olmuştum, Bana öyle olmadı, Nasıl, öyle olmadı, Benim gözlerim kapalı değildi, kocam cankurtarana bindiğinde kör oldum ben, Şanslıymış, Kim, Kocanız, böylelikle birlikte olabileceksiniz, Evet, bu konuda da şans bana yardım etti, Kuşku yok öyle, Ya siz, siz evli misiniz, Hayır, evli değilim ve bundan böyle kimsenin de benimle evleneceğini sanmıyorum, Ama bu körlük salgını o kadar anormal, bilimin tüm verilerine o kadar aykırı ki çok uzun sürmesi söz konusu olamaz, Ya yaşamımızın geri kalan bölümünü kör olarak yaşamaya mahkûm olmuşsak, Biz mi, Yani herkes, Bu korkunç olurdu, körlerin oluşturduğu bir dünya, Bunu düşünmek bile istemiyorum.
Tuvaletten önce küçük çocuk çıktı, aslında içeri girmese de olurdu, Pantolonunu dizlerine indirmiş, çoraplarını da çıkarmıştı, Geldim, dedi ve koyu renk gözlüklü genç kızın eli hemen sesin geldiği yere yöneldi, ilk denemede amacına ulaşamadı, ikincisinde de, ancak üçüncü denemede çocuğun duraksayan elini bulabildi. Biraz sonra, doktor kapıda belirdi, ardından birinci kör geldi, birinci kör, Neredesiniz, dedi, doktorun karısı, kocasının kolunu tutmuştu bile, öteki koluna da koyu renk gözlüklü genç kız dokundu ve kavradı. Birinci kör, birkaç saniye boyunca, asılacak kimse bulamadı, sonra biri elini omzuna koydu. Hepimiz burada mıyız, diye sordu doktorun karısı, Bacağı yaralı adam hâlâ içerde, büyüğünü de yapması gerekiyordu, diye yanıt verdi kocası. Bunun üzerine, koyu renk gözlüklü genç kız, Belki başka bir tuvalet daha vardır, sıkıştırmaya başladı, özür dilerim, dedi, Arayalım, dedi doktorun karısı ve el ele tutuşarak uzaklaştılar. On dakika sonra geri geldiler, tuvaleti olan bir muayene odası keşfetmişlerdi. Hırsız, tuvaletten çıkmış, soğuktan ve ağrıyan bacağından yakınıyordu. Gelişlerinde olduğu gibi yeniden kuyruk oluşturdular, bu kez daha kolay ve hiçbir kazaya uğramadan yatakhaneye döndüler. Doktorun karısı, ustalıkla fakat hiç sezdirmeden her birinin kendi yatağını bulmasına yardım etti. Daha yatakhanenin dışında herkese, yerini bulmanın en kolay yolunun yatakları saymak olduğunu anımsatmıştı. Bizimkiler sağda en sonda, on dokuzuncu ile yirminci dedi, yatakların arasındaki açıklığa ilk dalan hırsız oldu. Neredeyse çıplaktı, soğuktan titriyordu, ağrıyan bacağını dinlendirmek istiyordu, buysa ona öncelik tanımak için yeterliydi. Yatakları teker teker, altında bıraktığı bavulunu bulmak için yoklayarak geçti, bavulunu bulunca da bağırdı, Burası, ve ekledi, on dört, Hangi taraf, diye sordu doktorun karısı, Sol taraf, diye yanıt verdi e bunu daha önceden bilmesi gerektiğini düşündüğünden biraz şaşırdı. Sonra sıra birinci köre geldi. Yatağının hırsızla aynı tarafta, onunkinden iki yatak sonra olduğunu biliyordu. Artık ondan korkmuyordu, yakınmalarına ve iç çekmelerine bakılacak olursa, taş gibi olmuş bacağıyla yerinden kıpırdayacak hali kalmamıştı, yatağına vardığında, On altı, sol, diye bildirdi ve üstündekileri çıkarmadan yattı. Bunun üzerine, koyu renk gözlüklü genç kız, Bizim o beylerin sırasında karşı tarafa yerleşmemize yardımcı olun, orada rahat ederiz, dedi. Dördü birlikte ilerleyip kısa sürede yerleştiler. Birkaç dakika sonra, şehla çocuk, Karnım aç, dedi, koyu renk gözlüklü genç kız mırıldandı, Yarın yemek yiyeceğiz, şimdi uyu. Sonra, küçük bavulunu açarak, eczaneden satın aldığı küçük şişeyi aradı. Gözlüklerini çıkardı, başını arkaya attı, gözlerini iri iri açtı ve bir eliyle öteki elini yönlendirerek gözlerine birkaç damla göz damlası damlattı. Damlaların hepsi gözüne isabet etmedi ama böylesine özenli bir bakımla gözündeki yangı kısa sürede iyileşecekti.
KÖRLÜK
José SARAMAGO
Çeviren; Aykut Derman
Can Yayınları
5. Basım, 2002, Sf. 41-55
-
paylaÅŸ
- İyinur Ergün yazıları
- yorum ekle
- 551 okuma

3 yorum
İnternet hayatımızda çok yer
İnternet hayatımızda çok yer kaplıyor.Benim içinse günlerce, bir keresinde yedi ay dokunmadığım kadar az.Gerçek kimliğim sanal kimliğe dönüşmedi sanırım. Sanal da yazarken veya yorumlarken birşeyleri olduğundan farklı yansıtmak yapmadığım birşey.Gerçek'ten başka bir şey de kullanmadım.Bunda Okuma merakının etkili olduğunu biliyorum. Bir yazıyı,yorumu son satırına kadar okumak ve ilk aklına gelen anladığını yazmak,öyle değil olsa da,Kişiliğimi muhafaza ettiriyor. Yorumlama nın O dayanılmaz hafifliğinde, mimiklerin ,jestlerin devre dışı bir "anlamak" dışa vurumu,aptalca bir sanal kimlik profili olarak kişiyi ele veriyor. Ama herkesin bir sanal kimliği olduğu için problem yok.Bu sanal kimliğin etkilerinden kurtulmak lazım .Sokağa çıkıp bir çay bahçesinde diz dize okuduğunu anlatan arkadaşının gözlerine bakarak dinlemek lazım.Paralel okumaların,izlemelerin sanal alemden üretimi tam olmasa da buna benzer.
sanal kimlik
Selamlar Suphi bey,
Meseleyi doğru başlık altında tartışmaya açtığını zannetmiyorum, dolayısıyla bu yorumumu görüp görmeyeceğinizi kestiremiyorum.
Bahsettiğiniz meseleyi bizler de epeyce düşündük. Son tahlilde gördük ki hiçbir şeyin bir diğerine dönüşmesine gerek ya da ihtiyaç yok. Birey hangi hali arzu ediyorsa o hâl içinde yaşamaya devam edebilir, yani ister sanal kimliğiyle gerçek alemde, ister gerçek kimliğiyle sanal alemde. Bu çerçeveden bakacak olursanız cevaplar epeyce yer değiştirecektir. Zira internet de gerçek hayat da yalnızca bilgiye aç olanın ya da haytalık yapanın yeri hem olabilir, hem de olmayabilir... İnternet yalnızca "yeni" bir şey. Aynı gerçek hayattaki gibi adımlarınızı dikkatli atıyorsanız sorun yok, atmıyorsanız sıkıntı yaşayacağınız aşikâr.
Geçmişte aile dostumuzla sohbet esnasında internetin yalnızca "gör/geç"ten ibaret olduğunu söylemişti. Yani internet kullanıcısı sayfayı görür ve vakıf olmadan geçer. Enteresan bir tespit. Biz şimdi bu "gör" aşamasının neredeyse yok olma noktasına geldiğini ve internetteki her şeyin "geç" aşamasında olduğunu düşünüyoruz.
Peki bu halde teslim bayrağı çekip mağaramıza çekilelim mi? Pek uygun olmaz.
O halde her şeyin yerini ayrı ayrı belleyip, internettin de çay bahçesindeki çayın da tadına varmakta, abartmamakta ve hatta her ikisini de üfleyerek yudumlamakta fayda var diye düşünüyoruz.
Sizin anlayacağınız, zannımca sanal ya da gerçek kimlik diye bir şey yok. Zira her eylemin ucu kişinin şahsına varıyor. Öyleyse kimlikte değil şahısta hata var. Şayet bu tahlilimiz doğruysa, bu tahlile vakıf kişinin şahıstaki hatayı düzeltmek boynunun borcudur, vesselam.
Paralel okumalar ve izlemeler, okyanusta bir damla. Biz yalnızca doğru bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.
Selamlar.
Körlük
Bana çok şeye baktığımızı ama az şey gördüğümüzü anlatan yazıyı okuduktan sonra yaptığım yorum, internet dünyasında göremediğim sanallığın-gerçekliğin azıcık ta olsa bir yönünü hatırlattı. Gerçek kişiliği farklı olan bir insanın sahte isimle kendini başka göstermesi. Ben bunun farkındaydım ama görmüyordum. Son zamanlar da bu bana daha sıkıntılı gelmeye başladı. Belki kendini koruma amaçlı veya menfaat, ne olursa bunun bir kişilik sorunu olduğunda şüphe yok. Ben de farkındayım çayı üflemek gerektiğini. Tahlil doğru. Ama kuzum çay bahçesinde çayı niye üfleyeyim.
yorum gönder