DOĞRU YOLUN SAPIK KOLLARI / arınma çağında İslâm // Necip Fazıl KISAKÜREK

bünyamin Ergün Cum, 27/04/2012 - 13:38 tarihinde yazdı

ŞİA-ŞİÎLİK
Haricilikle at başı giden, beraberce yürüyen, hangisinin önce olduğu ve tesir veya aks-i tesir aldığı belli olmayan, o da türlü kollara ayrılan ve nihayet devletleşmiş bulunan bu mezhep, itikadi bir dalâlet mektebi olarak, "Doğru Yolun Sapık Kollan" arasında, belirttiği yaygınlık noktasından, bazı örnekleriyle başlıca uçurum koludur. Haricilik dış yüzler üzerinde akamet mantığı müessesesiyse, Şiilik, iç yüzlere dönük ve selim aklın her desteğinden mahrum, bir sınır bozuculuk ve insanı şeytani çapta yüceltme ve putlaştırma kuruluşudur.

Şiilik, "Beyt Ehli - Peygamber Evinin kadrosu"na üstünlük tanıma noktasından temayülünü Hazret-i Osman'ın Halife seçildiği zamana kadar gerilere götürse de gayet tabii olan bu sevginin itikat hududunu zorlayıcı, bazen de yıkıcı şekilde mübalağalara vardırılması, Hazret-i Ali devrinde başlar ve bu felaketin tohumlan, Haricileri de geriden körükleyici İbn-i Sebe eliyle atılır.

Yahudiliğin özü ve Haricilikle beraber Şiiliğin mayalandırıcısı bu tarihi şeamet heykeli, Hazret-i Ali'ye :

- Sen Allah'sın.

Demeye kadar gitmiş ve korkunç küfrüne karşı ateşte yakılması emri verilince de:

- Demedim mi, insanları yakmak yalnız Allah'a mahsus olduğuna göre, Allah olmasaydın bu emri vermezdin.

Diye mukabele etmiştir.

Doğruluk derecesini bilmediğimiz bu rivayetin mutlak doğru tarafı İbn-i Sebe ekferinin Hazret-i Ali'ye ilah gözüyle baktığı ve bu görüşünü açıkladığı, Hazret-i Ali'nin ise hiçbir insanı şeriatte haram olan bir cezalandırma şekliyle ölüme sürmeyeceğidir.

İbn-i Sebe bu sert davranış üzerine Hazret-i Ali muhitinden kaçtı ve tohumlarını her tarafa serpmeye koyuldu. Ve yığınlara açıkça kabul ettiremeyeceğini bilmesine rağmen, İslamda ilk ciddi rahneyi açıcı, Hazret-i Ali'ye insan üstü bir hüviyet verme ve onu, hatta kainatın efendisine takdim etme dalâletini tohumlandırmış oldu. Öyle ki, Şiî kolları arasında doğrudan doğruya küfrü dillendiren bir sınıf, Cebrail'in, şaşırıp da vahyi Hazret-i Ali yerine Resule götürdüğü hezeyanına kadar vardı.

Her karşılığın müstağni kaldığı ve hiçbir cinnet nevinin eşine rastlanmadığı bu gibi hezeyanlara rağmen, Şiiliğin, Hazret-i Ali'yi mübalağayla sevmek ve halifelik hakkını onda ve sülalesinde görmek, diğer üç büyük sahabiyi de küfürle suçlamamak şeklinde sınırlı. ve itidalli Şiiliğe küfür kondurulamaz ve böylesi bazı sapıklıkları olsa da "Kıble Ehli" sayılır.

Nitekim "Şii" adını Hazret-i Hüseyin'in misilsiz bir şenaat üslubu içinde şehit edildiği Kerbela vakasından sonra alan ve nihayetlerine kadar Emevilere düşmanlıkta devam eden Hazret-i Ali taraflıları, o güne değin bir şahıs ve aile imtiyazı üzerinde sadece hissilik belirtirken, ileriye doğru itikadî manada mezhepleşmiş, binbir parçaya ayrılmış, bir kısmiyle de ismine "Gulât-aşırılar" denilen bölümlere ayrılmıştır.

Üç ana şube:
GALİYE: (Gulât-aşırılar)
Bu şube ayrıca 15 bölümlü.

RÂFIZA: (İlk iki Halifeyi reddedenler)
Bu şube de 24 fırka.

ZEYDİYE: (Râfızaya karşı çıkanlar)
Bunlar da 6 kısım.

Görülüyor ki sayılabildiği kadarıyla 45 kollu bir "Şia-Şiilik" hareketi İslâm'ın ilk asrında başım almış gidiyor.

Şiilerin her ölçüyü devirici ve çiğneyici azgınlar ve aşırılar sınıflarım kasdederek kaydedelim ki, aynı hal, babasız hak peygamber Hazret-i İsa'dan sonra da meydana gelmiş ve bir yahudi eliyle bozulan İsevilik, yüce Resulü Allah'ın oğlu diye ilan etmişti.

Bu şeytanî mübalağa belası, en küçük dereceden en üstününe ve nihayet erişilmez olanına kadar topyekûn tarihe ve insanoğluna musallattır.

ŞİÎLİK ETRAFINDA
İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani Hazretleri -ki bugün onun açtığı devre içinde ve o devrenin ortasındayız- Şiîliği ve kollarından "Rafıza"yı, Alevilik tabirini de ekleyerek sapıklıkların en korkunçlariyle vasfeder ve belli başlı şubelerini tek tek sayarak. Hazret-i Ali'ye ulûhiyet konduran dallarına kadar belirtir.

"Tutan; bir şahsı mübalâğayla tutan" mânasına Şiîlik ve onun neticede aynı, fakat tespitte tersinden "Bırakan" anlamında Rafızilik, biri Hazret-i Ali'yi sınırının üstüne çıkarmak, ikincisi de yüksek sahabileri düşürmek hedefinde toplanır ve Aleviliği de kelime farkıyla içinde taşır. Bu şekilde Hulâsa edilebilecek olan şiilik yolunun ayrıca kaydettiğimiz Rafızilikten başka kollan, dalları ve onların da kolları ve dalları, bir sürü... Hak nasıl bir, bâtıl da sayısızsa, Şiilik bâtılının da bölümleri öyle; ve sayısız bâtılını ilân etmekte. Sapıt sapıtabildiğin kadar!.. Bu bölümleri teker teker ele almaya lüzum görmüyor ve hangi inanışın hangi kola ait olduğunu belirtmeden İfrattakilerin hepsini birden Şiilik ve Alevilik dairesine alarak gösteriyoruz.

En başta İbn-i Sebe kolu olarak Haricilerden başlayıp Hazret-i Ali'nin hilâfeti boyunca süren ve Şiîlik mektebinin temelini kuran cereyan... Hazret-i Ali'yi ilâh ve Cebrail'i yanılmış bilenler... (Bu rivayet İmam-ı Rabbani Hazretlerinin tasdikinde olduğuna göre, vâki...)

Büyük imameti, yani devlet reisliğini, Hazret-i Ali ve soyundan kabul edip başkalarını o makama müstehak görmeyenler ve Peygamber soyu haklarının gaspedilmiş olduğunu iddia edenler.

"İsna Aşeriyye" adı altında Hazret-i Ali soyundan "12 İmam" nazariyesini güdenler ve hepsini birden insanüstü sayanlar... Bu imamlardan onikincisi nazarlarında gaip ve son zamanlarda zuhuru bildirilen Mehdi'yi temsil etmekte...

"Tenasüh-a, ölümden sonra ruhun başka cesetlere hululüne inananlar; Allah'ı insan şeklinde hayal edip zamanla yıprandığını, yalnız yüzünün kaldığını, ruhunun da Ali'ye geçtiğini öne sürenler...

Herşeyi bâtına, içyüze bağlayanlar ve zahire, dış yüze ait. bütün yasaklan ve emirleri inkâr edenler...

Hazret-i Ali'nin öldürülmediğini, ölmediğini, yerine şeytanın öldürüldüğünü ve onun göğe kaldırıldığını, bulutlarla sarılı olduğunu, "şimşek onun kamçısı ve gök gürültüsü sesidir!" iddiasında bulunanlar... Dünyanın en galiz teşbihiyle, Allah'ın Resulünü, iki karganın birbirine benzediği kadar Hazret-i Ali'ye benzetip vahy meleğini bu yüzden şaşırmış ve Kur'anı Ali yerine Peygambere indirmiş sananlar...

Hazret-i Ali'yi ilâh kabul ettikten sonra, onun, Peygamberi Resul olarak gönderdiğini fakat Resulün insanları Ali'ye bağlayacağı yerde kendisine bağladığını iddia etmeye dek gidenler...

Daha neler ve neler!.. Başıboş hayalin en süfli madde ve fiilden çizebileceği nispetleri en ulvi mâna ve hakikate yakıştıranlar ve sakat hayal ile sıhhatli hakikat görüşü arasında hiçbir mizana sahip bulunmayanlar...

Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiilik budur; ve onlardan "mutedil" diye sıfatlandırdığımız, Hazret-i Ali'yi "tafdil-üstün tutma" yolunda olsa da büyük sahabileri tasdik; ve Allahı, Resulünü, Kitabını ve şeriati doğrulayanlar müstesna, gerisi, "El'küfrü milletün vâhide-küfür tek bir millettir!" hükmü altındadır.

Tefessüh ocağı Bizans'ın vecd kurutuculuğu, hayal puthanesi İran'ın ölçü bozuculuğu ve Hazret-i Musa'dan beri bütün bu nefsanî ve şeytanî fakültelerin başlıca işleticisi Yahudi dehâsının tesiriyle İslâmda ilk defa büyük sapık kol Şiîlik, o gidişin ismidir ki. Haricilerin kurduğu sığ ve kaba küfre dayalı baş kaldırma zemini üzerinde yüzde yüz mecnun ve hiçbir tartışmaya değmez itikadî hastalıklar kapısını açmış, kendisinden sonra gelenler üzerinde daima aşısını göstermiş ve ileride, çok ileride, -belki bugün- arınmasını bekleyen hak dinin hiçbir devrinde tam kapatılamayan yarası olmuştur.

DEVLETLEŞEN ŞİÎLİK
Kol kol, isim isim üzerlerinde durmaksızın ve bağlı oldukları şahısları göstermeksizin, itikat şekilleri halinde kısaca çerçevelediğimiz Şiilik, bazı ellerde birtakım huruç hareketleri kaydettikten sonra, çoğunda olduğu gibi sahiplerinin ismini taşıyan bir şube olarak Hicri Üçüncü Asırda, Irak taraflarında ve "Kırâmıta" ismi altında bir devletçik kurdu. Şiiliğin en mecnun kolu İsmailiyeden bir dal olan Kırâmıta topluluğu bir asır kadar kendi havzasında hükümranlığını sürdürdü, Sünnet ve Cemaat ehline yapmadığı zulüm bırakmadı; Mekke'yi bastı, binlerce hacıyı kılıçtan geçirdi ve "Hacer-i Esved"i söküp Irak'a götürdü. Hicri 378 yılında ortadan kaldırıldı.

Ayrıca Mısır'da Fâtımiler...

Şii kollarından asıl devletleşebilen ciddi örnek, (Hicri 473) Hasan Sabbah isimli bir mecnunun bayrağını açtığı doğrudan doğruya Ismailiye, bir ismiyle de Bâtıniye şubesidir.

"-Cevizin içiyle kabuğu gibi Kur'an'ın bir bâtını (içi), bir de zahiri (dışı) vardır. İş bâtındadır ve zahirdeki emirler ve yasaklar sadece meşakkat ve eziyet mevzuudur. Bâtına bağlananlar ise murada zahmetsiz ve eziyetsiz erer. Haram diye bir şey yoktur ve her şey helâldir. Şeriat sahibi Peygamberler yedidir; bunlar Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, (M...) ile altıya ermiştir; yedincisi ise Mehdi'dir ve gelecektir. Allah ne vardır, ne yoktur, ne âlim ve ne câhildir, ne kudretli ve ne âcizdir!"

Ve tespitinin bile kaleme giran geleceği ve tiksinti vereceği daha neler!..

Meselâ:

"-Kadın, âdetten sonra namazını kaza etmez de orucunu kaza" eder, nasıl olur? idrar meniden daha pisken guslü gerektirmez de öbürü gerektirir, niçin? Bazı namazlar ne yüzden 4 rekât da bazıları 3 veya 2?.."

Ruh emrinde basit bir ölçü aleti olan akim hangi sapıklığa kadar memur edilebileceğini göstermekte eşsiz bir (manyak) olan Hasan Sabbah, İran'ın meşhur nasipsiz şairlerinden Ömer Hayyam ve Selçuklu vezirlerinden Nizamülmülk ile mektep arkadaşlığı etmiş ve Alparslan'ın himayesine ermişken Selçuklularla bozuşmuş, oradan Mısır'a kaçmış, Şii Fatımîlerden himaye görmüş ve Fars illerinde, -nice büyük din adamına beşik olmakla maruf ve bu defa küfrün en şiddetlisine maruz- öz memleketi Rey şehrinde başına birtakım tımarhanelikleri toplayarak bazı zaptedilmez kaleleri basmış, düşürmüş, üzerine gelen Selçuklulara karşı durabilmiş ve devleti yedinci asrın ortasına kadar 181 yıl ayakta kalabilmiş bir adam...

"Kartal yuvası" mânasına, dik kayalıklar üstünde "Alarmut" kalesi... Bu kalede bağlılarının, bir işaretiyle kendilerini kale burçlarından aşağı attığı, kuduz fikir ve gözü-karalıkta ye cahil yığınları büyülemekte eşsiz bu adam, Şiîliğin Rahmânilikten Şeytaniliğe aktarma edilen, Bizans, Fars ve Yahudi kırması "İlhad - küfür" aksiyoncularının başında gelir.

İmam Cafer-i Sadık Hazretlerinin büyük oğlu İsmail'i son imam tanıdıkları için "İsmailiye" ismini alan, sadece 7 imam kabul ettiklerinden "Sebiyye - Yedicilik" diye adlandırılan ve zahir ölçülerini reddetmelerinden ötürü "Batınıyye" diye de yaftalanan bu fırka, Nuseyriler, Dürziler üzerinde dahi tesir sahibidir.

Gerisi, Hicri Onuncusu Asır başlarında, Şah İsmail Safevi'nin resmen Şiiliği ilân etmesiyle bu mezhebe yataklık eden ve başta Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Padişahlarını bir hayli uğraştıran ve Anadolu topraklarına Alevîliği sokan Farslar... Fars tipi, İslâmı yüceltmekte ve batırmakta iki ters istikamet sahibi mücerret bir istidat ifadesidir.

ALEVÎLİK
Mutedil ve sınırlara riayetkar Şiiler "Gulât" diye isimlendirdikleri, ruhlarını topyekûn çerçevelediğimiz kolları kendilerinden saymazlar; hatta bunları "Kıble Ehli" yani mümin kabul etmezler.

"Gulât" kadrosunda en ileri kol da yine türlü şubeleriyle Alevîlerdir.

İmam-ı Rabbani Hazretleri bunlar için kaleme aldığı bir risalede şöyle buyuruyor.

"- Bugün Şiilerin en azgın fırkasına Alevi deniliyor.

Çoğu, okuma yazma bilmeyen din ve dünya cahilleri bunlar..."

Ve meseleye şu hadis ile cevap veriyor:

"- Fitneler, bid'atler ortaya çıkıp sahabilerime dil uzatıldığı zaman doğruyu bilenler onu bildirsin! Eğer bildirmezlerse, Allahın, meleklerinin ve insanların laneti bildirmeyenin üstüne olsun! Allah, böyle bilginlerin, ne farz, ne nafile, hiçbir ibadetini kabul etmez!"

Müthiş!.. Şiilik mevzuunda gerçekten bu muazzam hadisi göstermekten başka hiçbir mukabeleye değmez. Sırayla en büyük üç halifeden başlayarak Hazret-i Muaviye'ye kadar" -ki günümüzde bile buna yeltenen sözde İslâm düşünürleri vardır- bazı sahabileri kötüleyenler, içtihat ve davranışları ne olursa olsun, "sahabi"nin mânâsını sezmekten yoksun, İslâm'ı nakış gibi kalbinde değil, tasma gibi boynunda taşıyan nasipsizlerdir.

Yine bir hadis:

"- Ben her günâhın şefaatçısıyım; illâ sahabilerime sövenlere şefaat etmem!.."

Öbürlerinden farklı olarak sahabiliğinin inkârı küfre varıcı, nebilerden sonra insanoğlunun en büyüğü Hazret-i Ebubekir'i kötülemeye kadar giden Rafızilik de cevabını bu hadisten alsın:

"-Son zamanlarda Rafızi diye isimlendirilen bir topluluk türer. Bunlar İslâm'ı terkederler. Onları öldürün, çünkü şirktedirler!"

Hazret-i Ali'ye hitap eden bir hadis daha:

"- Benden sonra bir topluluk gelir. Onlara Rafızi ismi verilir. Sen onlara yetişirsen, ya Ali, onları yaşatma! Onlar müşriktir!"

Hazret-i Ali buyuruyor:

- Bu emir üzerine sordum: Alâmetleri nedir, ey Allahın Resulü? Dediler ki. "Sende olmayan şeylerle seni medh ve sena edecekler ve evvelkileri kötüleyecekler!"

Eğer Şiîlik Hazret-i Ali'yi sevmek sanılıyorsa, tersinden, aldatıcı mantık oyunlarının en hain ve habisine kurban olunuyor demektir. Yaratıcı hakikatten yaratılmış hakikatlere kadar herşeyi inkâr edip hepsini birden Hazret-i Ali'ye bağlamak, onu, cımbızla etinin her zerresini kopararak öldürmeye kalkışmaktan farksızdır. Hazret-i Ali sevgisi "Sünnet ve Cemaat Ehli" ölçüsüne bağlıdır; ve tıpkı Musa ve İsâ Peygamberlerin gerçek kıymet ve hakikatlerini bulmak isteyenlerin, bunu Yahudilerde ve Hristiyanlarda bulmak yerine İslâmda görmek mevkiinde olmaları gibi, topyekün Şiî ve Alevîlerin de hakiki Alevîliği, asli mezhepte gerçekleştirmeleri icap eder.

Ruhları İslâm aşkiyle dolu, en büyük üç Türk hakanından -Fatih, Birinci Selim ve İkinci Abdülhamid-in en köklü ve derin bir anlayışla mücadele ettiği, büyük çapta engellediği, fakat herşeye rağmen, tefessüh devrimizde önüne geçilemeyen ve bugün Türk nüfusunun, bilmem yüzde kaçını temsil eden Alevîlik, aynen İmam-ı Rabbani ölçüsüyle din ve dünya cahili ellerde, kutusunun içi boş bir etiketten ibarettir; ve ne Sünnet Ehlinin üzerine yürüyen, ne üzerine yürünülen ve ancak "hiç" kelimesiyle belirtilebilecek pasif, fakat her ân ve her türlü din aleyhtarı cereyanlarca istismarı mümkün bir manzara arz etmektedir.

Bugüne dek din aleyhinde girişilen ve adına "Devrim" denilen davranışlarda (direkt) veya (endirekt), Türk Alevileri, kendilerinden hiçbir tepki gelmeyecek ve İslâm esaslarının kıyımına seyirci kalacak bir sınıf olarak istismar ve bahane mevzuu olmuştur.

Kör ve habersiz bir gelenek yolundan gelen Türk Alevilerinin kültür, telkin ve temsil yoluyla fethedilmeleri lâzımdır.

BATINILER
İslâm anlayışında en büyük yara, nasıl ileride zâhirciler (kuru dış yüz bağlıları: İbn-i Teymiyye ve Vahhabiler) eliyle açılacaksa, ilk zamanlarda da bâtıncılar (uydurma iç yüz bağlıları) tarafından açılmıştır. Bu bakımdan Bâtıniliği, devletleşmiş Şiiliğin Hasan Sabbah kolundan ayrı olarak öbür kollarıyla da gözden geçirmek lâzım :

Allah Resulünün zahiri, Şeriat, bâtını ise tasavvuf olduğuna ve bu iki cephe birbirine sımsıkı kenetli ve birbirini doldurucu mahiyette bulunduğuna göre bu İlâhi ahengi çiğneyip şeytanî hayaller peşinde bir içyüz dâvasına girişmek ve erdirici hisarın kapısı Şeriatı devirmek diye tarif edebileceğimiz Bâtınilik, Hasan Sabbah'tan önce de Frenklerin (mistifikasyon - sahte esrar oyunu) dediği türlü hokkabazlıklarla zuhura gelmiş; ve zahidleri, velileri ve güdücüleriyle dosdoğru yolda giden "Sünnet Ehli" caddesinin başlıca sapık kolunu teşkil etmiştir.

Öteden beri işaret ettiğimiz üzere, İslâmî temsil kadrosunu lekeleyen üç tesir vardır: Yahudi, Bizans ye Fars... Dinimizin hikmet kaynağı tasavvuf, insan istidadını tek bir insanın kötü olduğu nispette iyi olabileceğini ve her şeyin bir dönüşten ibaret bulunduğunu bildirdiğine göre istidat bakımından son derece kuvvetli olan Fars tipi, İslâm'a hizmet ve onu yıkmak gayretinde, müspet ve menfi iki iş kutbunun en büyüklerini yetiştirmiştir. Müspette; işte Selman-ı Farisi, işte İmam-ı Azam ve daha niceleri... Menfide İse Şiiliği takiben niceleri!..

Bâtıniliği kuranlar, Meymun bin Deydan ve oğlu Abdullah isimli iki İranlıdır. Hicri İkinci Asrın ikinci yansında, Fars medeniyetini yutan İslama ve onun bayraktarı Arab'a duydukları hınçla harekete geçmişler, gizli cemiyet kurmuşlar ve İslâmı yıkma metodu olarak "Bâtıniyye" ismi altında Kur'ân ve hadisleri keyflerine göre te'vil ve tefsir ederek her şeyi güya iç hakikate, bâtına bağlamak yolunu tutmuşlardır.

Milliyetlerini gizlediler, kendilerini Peygamber soyundan gösterdiler, "Beyt Ehli"ne edilen zulüm edebiyatını köpürterek cahil halkı kazandılar ve o yoldan, Peygamber evlâtlarına kızanları hedef tutma bahanesiyle şeriate kızmayı denediler. Yedi imam -sonuncusu Cafer Es'Sadık'ın oğlu İsmail- tanıdılar ve böylece "İsmailiyye" koluna da zemin açtılar. "İsmail'in oğlu ölmedi veya öldü; bir gün yeni bir şeriatle meydana çıkacak veya dünya onun neslinden gelen imamlardan boş kalmayacak!" farkiyle bölündüler, her bölüm dallandı ve her dal şubelendi ve bu facia, kâh kurutulacak, kâh yeniden yeşerecek şekilde yürüdü, gitti. Şiilikten itibaren de bütün bâtıl inanış ve görüşlerle münasebet halinde şurada veya burada, şu türlü veya bu türlü mezhepleşme seciyesini elden bırakmadı.

Başlıca kollar:

Müslimiyye, Hurremiyye, Bâbekiyye, Mâziyariyye, Mukannâiyye, Nusayriyye, Dürüzziyye (Dürzülük), Haşşaşiyye, Sabbâhiyye (Hasan Sabbah), Talimiyye, Fidaviyye, falan filân...

Hepsi de küçük ton farklariyle birbirinin aynı... Suratına altun bir maske takıp yüzünü gizliyen ve açtığı zaman da halkın üstüne aynalarla kuvvetlendirilmiş keskin güneş ışıkları püskürtüp kendisini ilâh diye tanıtan (Mukannâ) sefil gözbağcılara kadar aşağılık kollar...

Hepsine göre : "Her şey helâl, haram diye bir şey yok; ve hükümler zahirde değil, bâtında..."

Bu öyle bir bâtıl anlayış ki, evvelâ bâtını yıkıyor, sonra ortada zahir diye bir şey bırakmıyor ve sapık kollar arasında küfrün en dik uçurumunu belirtiyor.

Hurufilik; yani harf ve hecelerin sayımından mânalar çıkarmak ve bunları hususiyle Tevhid Kelimesi gibi mukaddes ibarelere ve Kur'ân âyetlerine bağlamak ve hayal almaz nispetlere götürmek hep bunların eseri...

İşlenmiş mermer bir sütun gibi, en berrak ve mükemmel ölçü şekillerini hendeseleştiren İslâmi çizgileri eğip bükmek, kesip kırmak ve bugüne kadar türlü bâtıl itikatlara fidelik vazifesini görmüş olmak, bunların marifeti...

MUTEZİLE
Haricilerin haşin ve kırıcı dış yüz mantığının yanıbaşında bütün Şiî kollarının hayali ve kaçırtıcı iç yüz anlayışı sürüp giderken bir de başlangıçta herhangi bir aksiyona talip görünmeyen ferd ve küçük zümre çapında itikat mezhepleri türemeye başladı.
"Mutezile" bunların ilkidir ve "kopup ayrılanlar" manasınadır.

Şöyle oldu:

Vâsıl bin Atâ... Vaktiyle Haricilere kendisini "müşrik" tanıtarak kurtulmayı beceren samimiyetsiz adam... Hasan Basri Hazretlerinin talebelerinden...

"Sünnet ve Cemaat Ehli" yolunda iç ve dış ilimlerinin üstün şahsiyetlerinden Hasan Basri Hazretleri (Hicri 2. Asır başları) bir gün ders meclislerinde şöyle bir suale muhatap oluyorlar:

- Haricilerin durumu nedir? Bunlardan bir kısmı, büyük günah işleyenlerin küfürde olduğunu, bir kısmı da imanını muhafaza ettikçe, mümin sayılacağını iddia ediyor. Doğrusu nedir?

Bu suale cevabı Vâsıl bin Atâ veriyor:

- Büyük günah işleyenler "El'menzile beynel'menzileteyn-iki durak arası" yerde... Yani ne mümin, ne kâfir; sadece fâsık... Tövbesiz ölürse cehenneme gider. Fakat cezası kâfirinkinden hafif olur.

Bu mukabele üzerine Hasan Basri Hazretleri diyor ki:

- Vâsıl bizden (itikat esasımızdan) ayrıldı!

Ve kopup ayrılma anlamına gelen "itizal" yaftasını asmış oluyor...

Vâsıl bin Atâ "hatâ"nın, imana bağlı viraj noktasını dönemediği için en büyüğü içindedir: Kuru mantık hercümercine giriftar bu şahıs bütün tâbileriyle beraber, imanın, ne ibadetle yerini bulacağı, ne de günahla yerinden olacağı, ayrı ve müstakil bir bütün olduğu ve bunlarla ancak parlaklık veya donukluk kazanacağı yolundaki "Sünnet Ehli" anlayışından yoksundur.

Nitekim İmam-ı Azam Hazretlerinin nurlu huzuruna çıkan, tepeden tırnağa silâhlı bir Harici grubu, menfi cevap alırlarsa koca hak mezhep sahibini öldürecekleri tavriyle en ağır günahları saymışlar ve sormuşlardır:

- Bunları işleyenler hangi dindendir?

Yüce İmam da ihtiyatlı bir üslûpla demiştir ki:

- Bunlar hangi dindenmiş?

- Müslüman!..

- İşte sualinizin cevabını kendiniz verdiniz!

İçi ve dışı sımsıkı koruyan "Sünnet Ehli" itikadı şudur ki, ibadet imanın müspet (emirler) gereği, günah ise menfi (yasaklar) icabıdır ve bunlardan hiçbiri imanın zatı üzerinde müessir değildir.

Vâsıl ve bir iki arkadaşı tarafından benimsenen ters görüşler tez zamanda zümreleşti ve fırkalaştı. Her zaman olduğu gibi 20'yi aşkın bölüme ayrıldılar ve topyekûn şu prensipler üzerinde birleştiler:

1. Büyük günah işleyenler ne mümin, ne kâfirdir, iddiası...

2. Allah'ın zatını "kadîm-ezeli" kabul edip sıfatlarını kadim ve ezelî kabul etmeme zihniyeti...

3. Kul, kendi fiilinin hâliki, yaratıcısıdır, hükmü...

4. Ceza ve mükâfatı Allah üzerine vacip bilme ve böylece Allah'ı kayd altına alma düşünüşü...

5. İkinci maddeye bağlı olarak Kur'ânı, İlâhi emirler ve yasakları hep mahluk bilme ve zattan başka her tecelliyi red ve nefyetme görüşü...

İlâhî sıfat ve tecellileri Hâlikten hariç ve mahluk bilmek. böylece "Zat"ı sıfatsız bir "mevhume-vehmedilen şey" haline getirmek, çoğun tekte birleştiği sırrını kavrayamamak, cüz'i iradeyle külli irade arasındaki birinde "yapmak" ve öbüründe "yaratmak" farkını sezememek, insanoğlunda her ân rahmete el açıcı girift ruh yapısını görememek ve kolayca küfrüne hükmetmek...

"Mutezile" bütün kollariyle bu tablodan İbarettir; ve İslâm da derin ve sırrı tefekkür yerine ilk ve sığ bir felsefe özentisi ve yeltenişinin eseridir.

Çok devam etmedi, fakat vecd ve aşkı kösteklemekte ve selim idrak yolunu tıkamakta tesiri büyük oldu.

DOĞRU YOLUN SAPIK KOLLARI
"Arınma Çağında İslâm"
Necip Fazıl KISAKÜREK
Büyük Doğu Yayınları
6. Basım. Ağustos, 1993, Sf. 69-82

+ Necip Fazıl anasayfa

kategori: