FATIMA FATIMADIR // Ali Åžeriati

İyinur Ergün gönderdi (Çar, 18/01/2012 - 08:39)

Sorumlu Kim?
Aydınlar(!)... Bilginler(!)... Sorumluluk ve görevlerini yerine getirmeyenler; halkın gücünü unutlanlar ve halkla bütünleşmeyenler; halkı yönlendirme hususunda kendine düşen sorumluluğu yerine getirmeyenler; aydınlar (!) ve bilginler (!).

Halka bilgi, bilinç ve yön vererek ona rehber olmak zorunda olan bu insanlar, bu fonksiyonlarını unutmuş, böylece etkinliklerini yitirmiş ve yönlendirici özelliklerini kaybetmiş durumdadırlar.

Evet, bütün dahilerimiz, üstün yeteneklerimiz güçlü kabiliyetlerimiz nelerle meşguller? Görülen odur ki; bir kısmı Felsefe, İlahiyat, Tasavvuf ve Ahlak gibi ililmlerle uğraşırken, diğer bir kısmı da edebiyatla, dilbilgisiyle, kelimelerin taşıdıkları manalarla ve uslûp araştırmalarıyla uğraşmaktadırlar. Uzun yıllar boyunca bütün zorluklara katlanarak belirli bir konuda entelektüel bir endişenin ürünü olan eserleri verebilmek için çırpınıp durmuşlardır.

Bu eserlerde genellikle şartlarına uygun namazın nasıl kılınacağını, namazın sıhhatini etkileyen unsurları, kadınlar aybaşı halinde uygulanacak kuralları ve namazda oluşan şüphelerle bunların giderilmesi gibi konular esas alınmıştır.

Bilginlerimiz ve aydınlarımız halkla nasıl bir iletişimin kurulacağını ve onlara nasıl bir çağrı yapılacağını konu edinen eserler meydana getirmeyi unuttular. Dini gerçeklerin fert ve topluma ulaştırılması onları ilgilendirmedi. Dinin yaşamını ve etkinliğini sağlayan temel erkanların kritiğinin yapılması terkedildi. Bilginin ve bilincin halka ulaştırılması önemsenmedi. Rasulullah'ın sünneti ve imamların şahsiyeti fert ve topluma ulaştırılmadı. Peygamberler sünnetinin ve imamların şahsiyetlerini nasıl anlaşılabileceğini anlatan hiçbir eser meydana getirilmedi. Kerbela gerçeğini ve bu gerçeğin arkasında gizli bulunan devrimci amacı ortaya çıkaran ve nasıl anlaşılması gerektiğini anlatan eserler oluşturulmadı. Peygamberimizin ailesini ve İslami hareketi konu edinen eserler meydana getirilmesi bir yana bırakıldı. Halkın imanını ve düşünce yapısını konu edinen kitaplar yazılmadı.

Sanıldı ki; yazılması zorunlu (!) her şey yazıldı, her şey meydana getirildi. Fakat, bir rehberin etkisi ve katkısı olmadan, sorumluluk duygusu yüklenmeden yazıldı; bütün bunlar. Bilginler ve yadınlar sorumluluklarını camideki imamlara terkettiler. Bu mühim sorumluluk müçtehidlere, yani imanın amele gerektiği biçimde aktarılması için yön verenlere, büyük rehberlere ve alimlere bırakılmadı. Tüm bu sorumluluklar bildiğimiz vaazlara ve vaizlere terkedildiler.

İmamı eyleme dönüştürmede rehber insanlar ortaya çıkmayınca, peygamberi, ehli beytini ve Kur'an-i gerçekleri araştırmak ve aktarmak görevi "Eski medreselerin başarısız insanları"na terkedilince bir grup genç İslami ilimleri öğrenmek ve fıkıh ilmini daha ileri bir düzeye çıkarmak amacıyla okullara girdiler. Kabiliyet ve beceri sahibi olanlar büyük bir çaba ve gayret sonucu normal eğitim ve öğretim sistemi bünyesinde fakih veya müctehid oldular. Ancak bu yetenekli ve becerikli insanlar öğretmen olarak görevlendirildiler. Dolayısıyla bir nevi hapsedilmiş olan bu insanlar böylelikle de toplumdan soyutlanmış oldular. Gereği gibi okullarda çalışmayanlar veya başarısız kişiler ise dini topluma götürmek zorunda kaldılar. Fakat yetenek, zeka ve ruhi dayanıklılık açısından zayıf olan bu ikinci grup insanların üstün yönleri sadece güzel sesleri, heyecanları ve sanat eğilimleri olabilirdi. Üçüncü bir grup insan daha mevcuttu. Bunların ise ne üstün zekaları, becerisi, kabiliyeti ve ruhi dayanıklılığı ne de güzel sesleri heyecanları veya sanat eğilimleri vardı. Ne bilim ne de güzel sese sahip olamayan bu gruptakiler sanki dilsizlerdi ve sanki hiç konuşma yetenekleri yoktu. Korumasız ve işlevsiz kalan bu insanlar ise kurtuluşu, sosyal prestiji "mübarek" veya " kutsal kapı"lara yaslanmada buldular. Dolayısıyla müctehidlere ve camilerdeki imamlara dayanarak, önceliği aldılar.

İşte böyle bir ortamda dikkat et! Dur ve bak! Bu durumda halkın kaderi ne olacak? Halkın inandığı dinin yani Kur'an'ın anlattığı İslam'ın kaderi ne olacak? Bütün bunların ne olacağına karar verebilmek için çok derin düşünmeye gerek yok. Evet, sadece bakmak yeterlidir.

Kadın Hangi Karaktere Varmak İstemektedir ?
Gerçekte toplumumuzda "Kimim?", "Kim olmalıyım?" veya "Kişiliğim nedir?" gibi benzeri soruları kendisine sorarak tartışan iki insan tipi vardır. Kişilik arayışı için de olan, bir sonuca varma sorumluluğu hisseden insanlar" toplumumuzda iki gruptur. Biri çağın dışında kalmış, zamanın dışında yaşayan, geçmişe ve mevcut geleneklere bağlı bir tip. Bu kişilik ahlaki ve dini bir kişilik olarak görülmektedir. Kısacası bu eğilime sahip insan veya insan grubu toplumun diğer kesimine karşı etkin olmaya çalışmakta ancak inandığı ve yaşadığı değerlerin zayıflığından ötürü de gayelerini gerçekleştirmesine güç yetirememektedir. Ancak başaramayacağını, güç yetiremeyeceğini bildiği halde dayanmakta, direnmekte, sebat etmekte; inandığı ve yaşadığı değerleri yitirmemek için, elinden geleni yapmakta, onları muhafazaya çalışmaktadır. Genç nesle, düşünen ve araştıran bu nesle de inandığı ve yaşadığı değerleri telkin etmeye çalışmakta, doğru bildiklerinin mücadelesini vermektedir.

İkinci tip insan ise daha değişik bir yapı sergilemektedir. Bu tip insan sahte bir entellektüellik, modernlikle özgürlük arayışı adına bile hareket etmeye, tavır ortaya koymaya yanaşamamaktadır. Çünkü bu kişi veya bu grup topluma müdahalenin; reddin, uyarmanın bir faturası olduğuna inanırlar. Topluma müdahale eden, uyaran ve reddeden kontrol edemeyecek konumda ise faturası ağır olacaktır kuşkusuz. Topluma müdahaleyi başaramayınca bu kişi doğulu olmakla, geri kalmışlıkla, dindarlıkla, eskiyi savunmakla, eski kafalı olmakla, adetlerine ve geleneklerine bağlılıkla kınanacak, mahkum edilecektir. Bu kişilerin topluma karşı tepkisizliği, etkisizliği bu endişelerden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla ikinci karakter sahibi insan sosyal değişimlere, genç kuşakta oluşan değişime, yaklaşım tarzına, değişim boyutuna ve türüne, kadınla alakalı değişmelere karşı, ölü bir kişi rolünü oynamayı tercih etmektedir.

Başka bir deyişle anne ve babanın hazırladığı ortam gereği hareket etmeyi, tavır belirlemeyi tercih etmekte, yazılmış bir senaryonun kendisine düşen rolünü oynamaktadır. Müdahalesiz, düşünmeden ve itirazsız olarak görev icra etmektedir. Çağdaş olanaklar hazırlayan, maddeci tavırlar ortaya koymaya sebep olan bu anne babaların vasfı entellektüelliktir. Ancak anne babaların toplumda ilgi gören imkanları ve yapıyı çocuklarına sunmalarının nedeni, tepkisizliklerinin, susmalarının, feryatlarının, boyun eğmelerinin nedeni entellektüel becerilerinden, kaygılarından ileri gelmektedir. Bu tavır onların inançlarını onayladığı, imanlarının hoşnut olduğu, itikatlerini desteklediği bir tavır değildir. Bu sessizlik, bu suskunluk bilakis zayıflıklarından, güçsüzlüklerinden ve iktidarsızlıklarından kaynaklanmaktadır. Şöyle düşünmekteler. Topluma müdahale içindeki değerler sisteminin dışına yansıyan değerler sistemine uygun olmadığım, uyum içinde bulunmadığı göstereceğinden direncimi kaybedecek, iç boşluğumu zenginleştirecektir. Dolayısıyla saygınlığımı, itibarımı, nüfuzumu ve ünümü yitireceğim. Evet anne babalar çağdaş baskı araçlarının oluşturduğu tehdit dolayısıyla tepkilerini ve gerçek kişiliklerini gizlemeyi daha uygun bulurlar.

Toplumda bu iki nisan tipi biçimlendirilebilir, yeni bir şekil verilebilir durumdadırlar. Bunlardan birine İsfahan'da rastlayabilmekteyiz. Geleneklerine, törelerine bağlı bir kişilik arz ederler. Çürümüş, yıkık bir adetler ağına tutulmuş dev bir karakter. Veyahut çirkin, iğrenç, tehditkar ve kavgacı bir karakter.

İkinci bir grup ise Avrupa tuğla fırının bir ürünüdür. Güvenilir ve derli toplu bir görünüm arz eder. İnce, mahir, kurnaz yavaş yavaş tesir eden bir yaşayışa sahip. Bazen de sabırsız ve dayanıksızdır. Bazen ise içi boş, gayri samimi, aç, anlamsız ve gülünç bir model sergilemektedir.

Toplumda iki tip insan ve iki yol vardır. İkisi de yanlış, hatalı, sakıncalı ve tehlikelidir. İkisi de harap ve bitkindirler. Niçin mi? Biri kükreyen, kasıp kavuran, önüne sürükleyip götüren gerçekler seline yakalanmıştır. Halbuki bu hakikatler hemen hemen eski ve geleneksel her şeyi altını üstüne getirmiştir. İnsanımız taşan, bendini yıkıp yayılan bu sulan elleri ile ve avuçları ile geri getirmek, yeniden toplamak istemekte, bu gaye uğruna "Çabalarını israf etmektedir." İnsanımız akıntıyı, seli durdurmaya uğraşmaktadır. İnsanımız değişik tavırlar ortaya koymaktadır. O bazen haykırmakta, bağırmakta ve şikayet etmektedir. Bazen de ağlamakta, matem tutmakta, dövünmektedir. Başka bir zaman ise hıçkıra hıçkıra ağlamaktadır. Bazı zamanlar da yemin etmekte, sele ve baskına küfür etmektedir. Ancak bu sel gittikçe büyümekte, dışa.taşmakta, yol üzerindeki herşeyi silip süpürmektedir.

İkinci toplumsal karakterimiz ise sel sularına elini uzatmakta; selle barışmakta, ölü bir kişi gibi teslim olmakta, iradesini ve gücünü kullanmamaktadır. Faydasız, içi boş, zararlı bir gözlemci olarak sadece olanları seyretmektedir. İnsan olduğunu, değiştirme gücüne sahip olduğunu unutmuş mücadelesinin sonuç vereceğine inanmak istememektedir. Bu kişi şahsiyeti olmayan bir varlık olarak yaşamak istemekte, sakin ve gerilimden uzak durmaktadır. Sürekli çalışan biridir. Cinayetlerine devam eder. Halktan kopuk yaşamakta ancak onu sömürmekten, ondan bir şeyler sökmekten kendini alamamaktadır. Bazen bir yankesici görevini icra etmektedir. Binlerce kirli işe karışmakta, belge hazırlamakta övgüler ve methiyeler hazırlamaktadır. Dolayısıyla halkı aldatmanın yolunu bulmakta, ceplerini doldurmak suretiyle yabancı firmaların sömürüsü için ortam hazırlamakta ve her şeyini onların, ceplerine akıtmakta, böylelikle kendisine düşen görevi icra etmiş olmaktadır.

FATIMA FATIMADIR
Dr. Ali Åžeriati
Çeviren: İsmail Babacan
Dünya Yayıncılık
1. Baskı, 1995, Sf. 33-35


Konumlarım ve fonksiyonlarım kavramada zorluk çektiğimiz kadınlar
Tanımak zorunda olduğumuz bazı Avrupalı kadınlar vardır. Bu kadınlarla değişik sebeplerle, farklı yaklaşımlar sonucu hep muhatap olduk. İster istemez muhatap olduk. Bazen bu bir ihtiyaçtı bazen de bir lüks. Ama ne oluşa olsun bu kadınlarla sürekli bir ilişkimiz, bir bağımız oldu. Bu kadınlar TVnin, dergilerin ve gazetelerin sürekli gündemde tuttukları yabancı film yıldızlarıdır. Bazen de biz o kadınları onlara seksi öğreten yazarlardan öğrendik. Bu kadınlar, bize ve toplumumuza Avrupa'nın evrensel kadın tipi olarak sunuldular.

Biz onaltı yaşında Afrika'nın Nubi çölüne giden Avrupalı kızı tanıma imkanına ve hakkına sahip değiliz. Bu kız tüm haylatını vahşi, ilkel, uygarlıktan uzak, çılgın, azgın ortamlara sert ve acımasız iklimlerde harcamıştır. O hastalık, ölüm ve vahşi kabilelerin tehdidi altında uygarlıktan ve imkanlardan uzakta yaşamıştır. Bu kız gençliğinde de, yaşlılığında da yani tüm hayatı boyunca karıncaların antenlerinden yayılan dalgalar ve bu dalgalan alan duyarlılığım incelemekle geçirmiştir. Bu kadın artık vazifesini yürütemeyecek bir konuma geldiğinde ise annesinin bıraktığı yerden bu sorumluluğu kız evladı yüklenmiştir. Bu kadının çocukları Fransa'ya döndüğünde elli yaşlarında idi. Artık iki nesil sonra üniversitede bilimsel tartışmaların yapıldığı kürsüde şu cümleleri sarfedecek konuma gelmiş, bu hakkı kazanmıştı: "Ben karıncaların dillerini keşfettim ve onların bazı haberleşme işaretlerini öğrendim."

Bize madam Gusahan'ı tanıma imkanı ve hakkı verilmedi. Tüm hayatını felsefe çalışmalarına adadı. Avicenna'nın, İbn-i Rüşt'ün, Molla Sadri'nin ve Hacı Mola Hadi Sabzevari'nin felsefi çalışmalarını ve olaylara yaklaşma mantığını incelemeye aldı. Bu düşüncelerin kullandıkları mantığın ve felsefenin köklerini buldu, ortaya çıkardı. Bu kişilerin Yunan Felsefesindeki rollerini de tesbit etti. Ayrıca Aristo'nun bazı çalışmalarının kökenlerini de buldu. Dahası bu çalışmalan karşılaştırdı. Haliyle felsefecilerimizin Yunan'dan yararlandıktan noktaları da böylece tespit etmiş oldu. Madam Guashan'i bin yıllık İslam medeniyetinin yetersiz ve hatalı tercümeler sonucu meydana gelen yanlış anlaşılmalar yüzünden uğradığı sakatlıkların ve yanlış anlamaların önüne geçerek ve gerçeği ortaya koyarak kanıtladı. Bir İtalyan Mmı'yi de tanımaya müsait değiliz. Yani De La Vida'yı. Amaçlarından biri de "Ruh Bilimini" tamamlamak ve yayma hazırlamaktı. Bu çalışma Avicenna'yı konu ediniyordu. Kaynaklan ise Aristoteles'in eski Yunanca el yazmaları idi.

Mmı'yi tanıma olanağımız yoktu. Hatta hakkımız yoktu. Radyoaktiviteyi keşfeden Curie'yi ve Hz.Ali'nin yüce kişiliğini tüm İslam alimlerinden ve hatta tüm Şii'lerden daha iyi tanıyan Resass Du La Chahpelle'yi de tanıma olanağımız hatta hakkımız bulunmamaktadır.

Resase Du La Chahpele genç, güzel ve özgür bir İsveçli kız idi. İslami kültürlerden çok uzak bir toplumda dünyaya gözlerini açmıştı. Müslüman, da değildi. Belki inançlarını da zayıftı. İslami çizgide mevcut sırrı bulmaya çalıştı. İslami dirençli ve azimli kılan sırrı yakalamaya çalışıyordu. Bu özgür insan her yönüyle, zıt bir insanı tarih içinde takip ederek yakalamış ve anlamaya çalışmıştır. O kişi de kuşkusuz Hz. Ali'dir. Dahası genç ve özgür kız Hz. Ali hakkında en doğru, en isabetli belgelerli keşfetmiş, vesikalara toplamış, Hz. Ali'nin ince ruhunu kavramıştır. Hz. Ali'nin duygularının derinliğini, düşüncelerinin isabetliliğini görmüş ve tanımaya çalışmış. Öncelikle Hz. Ali'nin acılarını, özlemlerini, yalnızlığını, korkusuzluğunu ve ihtiyaçlarını tanımıştır. O sadece Hz. Ali'ye Bedir'de, Uhut'ta ve Huneyne'de görmemiştir. Sadece buralarda göstermek istememiştir. O Hz. Ali'yi Küfe'deki camide de görmüş, namaz kılışına şahit olmuş, ibadetine yakinen şahit olmuştur. O Hz. Ali'yi gece namazında gözden kaçırmamıştır. En önemlisi bu genç kız Nechü'l Belağa'yı bir araya getirmişir. Bu eser büyük sünni alimi Muhammed Abduh'un edebi çevirisi ile çoğaltılmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki bir yandan bu gelişmeler olurken, diğer taraftan Şii'ler Cevat Fazü'ın Hz. Ali'yi konu edinen seminerleri ile uğraşmışlardır.

Bu kız çabalarının ve emeğinin bir ürünü olarak şu veya bu şekilde, şu veya bu tarzda da olsa Hz. Ali'nin tüm sözlerini bir araya getirerek topladı. Hangi nedenle olursa olsun bu sözler not edildi. Teksir edildi, saklandı ve korundu. O tümünü okudu, çevirilerini yaptı, yorumladı ve hazır bir hale getirdi. Bu yazılar şimdiye kadar Resass Du La Chahpells'in kaleminden bir insan için yazılmış en güzel ve en derin yazılardır. Kırk iki yıl boyunca çalıştı, emek sarfetti, didindi ve yoruldu. Düşündü ve yazdı. Araştırdı ve Hz. Ali'yi yazdı.

Biz Angela'yı da tanıma imkanına ve hakkına sahip bulunamamaktayız. O bir ABD'li kız idi. Tutkulu bir kız; sadece kendi toplumunu değil iki asrın ümidi, tüm özgür halkların ümidi, yaralıların ümidi, ezilenlerin ümidi, hakları zorla elinden alınmışların ümidi, ırkçı yaklaşımlara karşı direnenlerin ümidi olarak yaşamaya devam etmektedir.

Batılı yabancı kadınların Don Juan'lar için sadece birer oyuncak, sadece birer süs eşyası olduklarını bilmeliyiz. Bu kadınlar aynı zamanda para yiyen, cezb eden eşya ve mücevharat köleleridir. Erkeklerin pis arzularının dişi köleleridir. Erkeklerin arzularına cevap verebildikleri sürece bir anlam kazanan aksi halde hiç bir değeri olmayan dişi kölelerdir bu insanlar.

Kadınlar arzularına ve zevklerine cevap verebildikleri sürece; neşeli anlar yaşattıkları sürece; şehveti zenginleştiren bir dişi oldukları sürece bir değer sahibi olabileceklerini unutmamak gerekir. Gençliklerinin ve en güzel yıllarının pis isteklerin tatmini için harcadıktan sonra onlar saf dışı kalmış, verimsiz, fonksiyonsuz birer makina parçasıdır. Yaşadığımız çağda kadın sadece bir şehvet makinası değildir kuşkusuz. O bazen bir ülkünün, bir ideolojinin somut bir göstergesi olabilmiştir. Hatta bir ülkenin gururu, kuşakların onuru olmuş, bağımsızlığını simgelemiştir. Evet kadın yaşadığımız çağda bu badirelerden geçen bir varlık olduğu halde onu hala tanıma fırsatına sahip değiliz.

Bize sadece Mmı'yi tanıma olanağı ve fırsatı verildi. Twigy! Yetmişbir'in kraliçesi ve Batı medeniyetinin varlığı zirvenin bir kanıtı olarak Twigy ile beraber Jacgueline Onasssis'i de tanıdık. Batı kadının vardığı ve yaşadığı en son, en zirve model simgesi. Para karşılığı olmak şartı ile herşeyini satan ve herşeyini alan bir kadın. Ayrıca toplumumuz ve bizler B.B'yi, Monoko kraliçesinin ve James Bond'un çevresini kuşatan meşhur muhafızını da tanıma olanağına sahip olduk. Bu kadınlar Avrupa üretim çarkının veya üretim biriminin kurbanlarıdırlar. Bu kadınlar sermayenin, paranın ve refahın emrinde birer dişi köledir sâdece. Bu kadınlar sadece oyuncak olabilmişlerdir. Sadece süs eşyası, heyecan veren dişiler, kalp hoplatan bebekler, başka bir deyişle medeniyetin köleleri olabilmişlerdir. Tüccarların ve sermaye sahiplerinin villalarına gönül bağlamış birer oyuncaktırlar.

Biz İranlılar, Avrupa kültürünün ve medeniyetinin örnekleri olarak sadece bu köle kadınlarını tanıma imkanına sahip kılınmışız. Ben şimdiye kadar Cambridge'te, Sorbonne'de, Harward üniversitelerinde 14. ve 15 yy. belgeleri üzerinde çalışmak için kütüphaneye giden hiçbir kız öğrencinin resimlerinin basın ve yayın organlarında yayınlandığına şahit olmadım. Veyahutta Kur'an-ı Kerim'le ilgili olarak Sasani'lerin, Yunanlıların ve tarih kaynaklarının kaydettiği belgeleri ve vesikaları araştıran bayanlardan bahsedildiğini duymadım, görmedim. Bu araştırmalar boyunca araştırma yapan kadınların boşa harcayacakları hiçbir vakti yoktur. Gözleri çevreyi tanımak için, zevk almak için, erkeklerin kalplerini hoplatmak için değil, bir belgeyi, bir vesikayı bulmak ümidi içinde sürekli okumakla meşgul olur. Onlar kafalarıni kitaptan çekip almazlar, ta ki kütüphane sorumluları kendilerini uyarana dek çalışmalarına devam ederler. Bu derece derin, istekli ve anlamlı çalışırlar. Evet bize tanıma olanağı ve fırsatı verilmiş kadınlar bizi bir kişiliğe, bir neticeye getirecek kişiler değildirler.

Acaba siz kadınlar ve erkekler; bilgi arayıcıları sizler, bilim adamları, araştırmacılar, sizlere sesleniyorum: Acaba sizler çağdaş Alman kadın bilimcisi Frau Hunekeh hakkında hiçbir şey işittiniz mi? Siz bu bayanın yayakın geçmişte çok taraflı, çok geniş olarak hazırladığı islamın Avrupa medeniyeti üzerine etkilerini konu edinen çalışmalarını biliyor musunuz? Bu eser "Batı üzerine doğan Arap güneşi" adıyla Arapça'ya tercüme edilmiştir.

Bu kadınlar çağdaş değildir ve bu çağdaş olmama onların tanımamalarına, bilmemelerine yeter sebep teşkil etmektedir. Niçin mi? Çünkü geçmiş ve eskimiş kişilerdir. Gelenek anlayışlarının merak edilecek bir taraflarını alması gerek değil mi? Diğer grup ise saklı ve kof, gizli ve boş inançlıdırlar. Fakat aynı zamanda tanınan, ortada ve açıktırlar. Bunlar omuz omuza verdiklerinden, elele verdiklerinden bizi uyandıracaklardır. Onlar sahip olduğumuz herşeyi alt-üst edeceklerdir. Arzulanan halkın sessiz ve sakin köleliği ve yumuşak huylu, evcil ve cesaretsiz tüketiciler olmalarının sağlanmasıdır.

Bu iki farklı ve zıt kadın kişiliği; geleceği gaye edinen, müjdeleyen kadın tipi ile, paraya ve servete dayanan yeni zengin kadın tipi tüm pratik gayeleri uğruna biraraya gelerek birlikte çalışıp tavır ortaya koydular. Bu kollektivizm yeni bir karakterin doğmasına vesile oldu. Söz konusu bu iki kadın karakterinin biri din ve ahlak adına hareket ederken diğeri de özgürlük ve çağdaşlaşma adına hareket etmektedir.

Geleneksel yapıya ve törelerine ibadet edercesine bağlı olan Ve saygı duyan insanlar kadını etkili, sersemletici ve zararlı bir fanatizmle vurarak onu gerçek konumunda uzakta bir düzleme oturtarak ekmeksiz ve susuz bıraktılar. Böylece kadına karşı besledikleri öfkelerini ifşa etmiş oldular. Acıma ve merhamet beklememelidir günümüz erkeklerinden. Kadınla ilişkileri oldukça bozuk ve temelsizdir. Kadın ise yan aptal bir varlık gibi, gerçeklere elleri ve gözleri kapalı olarak kendilerini bu silindir fotörlü ve keçi sakallı bu vahşilerin kucaklarına atmaktadırlar. Ancak bu silindir fotörlü ve keçi sakallı vahşiler kadını hoş karşıladıklarında ise kadında oldukça nazik olarak bu vahşilerin şapkalarını almakta ve başlarını en uygun tarzda kıvırmak suretiyle keçi sakallılara nazik bir öpücük vermek suretiyle memnun etmeye çalışmaktadırlar.

İyi tanımaya çalıştığımız kadın çağdaş Avrupa kadınıdır. Kendisini koşullara teslim eden bu kadının unutmaması, gerekir ki orta çağların çocuğudur. Kadın kendisine layık görülen insanlık dışı muamele ve orta çağların papazvari fanatizmine karşı mücadele vermelidir. Papazlar kadınları hıristiyanlık ve din adına yanlış yönlendirmekte, iğrenç ortamlara sürüklemekte ve köleleştirmektedirler. Dahası papazlar kadınlardan Allah'ın bile nefret ettiğini isbat etmeye çalışıyorlardı. Papazlara, göre kadın: Bozulmanın sebebi, çürümenin asıl faktörü, iğrençliklerin canlandırılmasında temel işlevi yüklenen bir kötülük odağı olarak görüyorlardı. Dahası kadını Adem'in cennetten yeryüzüne sürülmesine, atılmasına veya cezalandırılmasına esas neden olarak görüyorlardı.

Orta çağda hıristiyanlar rahiplerine oldukça iğrenç ve gülünç sorular sormuşlardır. Rahiplere sorulan sorulardan biri şöyledir: "Bir ev düşünün. Bir kadının bu evde oturmakta olduğunu varsayalım. Acaba bu kadınla hiçbir ilişkisi olmayan yani akrabalığı olmayan bir erkek bu eve girebilir mi?" Cevap ise şöyledir: "Asla giremez. Çünkü erkeğin kadınla hiçbir akrabalığı yok işe bile ve eve giren yabancı erkek kişi kadın görmese bile günaha işlemiş, günahkardır." Başka bir deyişle bu olay şöyle izah edilebilir herhalde. Kadınla hiçbir akrabalığı olmayan bir kişi evin ikinci katma çıksa ve kadın da evin alt katında olsa bile günah olayının vuku bulduğuna şahit olmaktayız. Görülebileceği gibi hıristiyanlığa göre sanki kadına ait günahların havada dalgalar halinde yayılma becerisi gibi bir durum oluşmaktadır.

St. Tomas Takis'e göre "Allah bir erkeğin herhangi bir kadına açık olmasını sevmediği gibi, kişinin karısı da olsa erkeğin kadın aşkını duymasını arzulamaktadır. Çünkü kalp sadece Allah'ın ait ikametgahıdır. Kadına duyulan ilgi Tanrı'yı hiddete getirmektedir. Kadına beslenen sevgi ve aşka dönüşen duygunun tanrıyı öfkelendirmesinden başka hiçbir işlevi yoktur. Hz. İsa kadınsız yaşadı ve bir insan ancak evlenmeden ve ancak hiçbir kadına dokunmadan hıristiyan olabilir. Bu bize kadın ve erkek hıristiyan kardeşlerimizin ve hıristiyan pederlerinin neden evlenmediklerinin izahını yapabilmektedir. Çünkü evlilik Tanrı'nın hiddetini celbeden, öfkesini artıran ve Tanrı'yı kullarına karşı öfkeyle harekete geçiren bir bağ olmaktadır. Allah'la muhatap olabilmek için, ilişki kurabilmek için Hz. İsa'yı takip etmeden, onun gibi yaşamadan hiçbir hıristiyan Rabb'inin rızasını kazanamaz. Çünkü bir kalpte iki aşk barınamaz. Evet sadece evlenmeyenler sadece kut-ateşi taşıyabileceklerdir.

Hıristiyan inancına göre ilk günahın kaynağı ve nedeni kadındır. Ancak her insan Hz. Adem'in çocuğu olarak ilişkide bulunabilir. Veyahut da bir kadına ilgi duyabilir. Bu kadın şayet söz konusu kişinin kadını dahi olsa yine de kişi ilk günahı tekrarlamış sayılır. Tıpkı Hz. Havva'nın Hz. Adem'le ilişkisinin ilk günah olarak telaki edilmesi gibi bu ilişkiler de o ilk günahın tekrar işlenmesi olarak düşünülmektedir. Böylelikle sanki ilk günah ve Hz. Ademi'in söz dinlememezliği, itaatkar oluşu, isyankar oluşu Allah'a tekrar hatırlatılıyor gibi anlamsız ve sorumsuz kalıyor. Haliyle normal bir insanın her ilişkisi Tanrı'ya ilk günahı unutturmamak için işlenmektedir. Bir haram olarak kabul edilmektedir. Doğal olarak insana düşen görev, her hıristiyana düşen görev Tanrının, ilk günahı ve Hz. Ademi'i unutması için bir şeyler yapmasıdır.

Kadının günahın merkezi olarak telakki edilmesinden kaynaklanan derin bir haksızlık ve adaletsizlik yapılmıştır. Orta çağa egemen düşünce yapısında ve inanç sisteminde kadına nefretle yaklaşılmıştır. Onu güçsüz kılacak bir ortam oluşturma çabası vardır ve eşyaya, mala sahip kılınmama eğilimi vardır. Öyle ki bu telakki oldukça tehlikeli boyutlara vardı. Ve pratik uygulama alanı buldu. Evlenmeden önce mal ve mülk sahibi bir kadın evlendikten sonra malı ve mülkü üzerindeki tasarruf hakkını kaybediyordu. Sahiplendiği herşeyi mal mülk ve gelirleri kocasına transfer edilirdi. Bir kadının meşru, hukuki veya kanuni hiçbir hakkı yoktu. Bu anlayışın etkileri hala Avrupa medeniyeti ve kültür üzerinde görülebilmektedir. Böyle bir tavır, böyle bir yaklaşım bize tamamıyla yabancıdır ve reddederiz.

Hatta bugün bile bir kadın evlendiğinde soyadını değiştirmektedir. İsim değiştirme olayı sadece yeni bir eve gittiğinde, özel bir nedenden dolayı değil gayet resmi bir tutumdan kaynaklanmaktadır. Zorunlu nedenlerden kaynaklanmaktadır. Okul kimliği, nüfus cüzdanı, pasaportu kısacası kendisini ilgilendiren her yerdeki ismi değişmektedir. Babasının soyadından kocasının soyadına bir transfer olayıdır bu. Bu tavır kadının anlamsızlığı, değersiz ve yalnız başına hiçbir şey ifade etmediğinin delilidir. Bu tavır kadının ciddi bir şahsiyet olarak kabul görmediğinin resmidir. Bir varlığı, bir değeri ve kişiliği yok olarak telakki edilmektedir. Ancak soyadı bir simge, bir değer, bir önem, bir anlam ve bir manadır. Anlamı, değeri ve manası olmayan veya yetersiz olan bir varlık ancak başkalarına dayanarak varlığını" sürdürme ye ayakta kalabilme mücadelesini vermeyi düşünebilir. Doğduğu ailede babasının soyadını taşır. Bu durumda bu malı ilk sahibi babası olmaktadır. Evlenip kocasına gittiğinde ise artık sahibi değişmiş anlam ifade eden kadın bugün kocasıyla bir anlam ifade etmektedir.

Bundan sonra kendisini farklı bulan babası değil kocasıdır. Kadın yalnız başına bir anlam değer ifade edebilecek yeterli bir değere ve krediye sahip bulunmamaktadır. Bu Avrupalı adet sadece Avrupai uluduğundan dolayı toplumumuzda da ilgi görmüş, etki ve uygulama alam bulmuştur. İran'da da söz konusu adet yürürlüktedir. Bunun tek nedeni, bu adetin Avrupalı bir geleneğin, töresi ve sosyal adetleri her ne olursa olsun bizim adetlerimizden üstün olmasıdır. Niçin mi? Bu geleneksel kölelik çağı adeti olduğu halde onun toplumsal bir ilgi ve uygulama alanı bulmasının tek nedeni yabancı patentli olmasıdır. Avrupa patentli bu geleneği savunmak modernistlerimizin kafa ve gönüllerinin tatmin olmaları için gerekli ve yeter şarttır! Ancak bu temeli çürük adetin toplumsal ilgi görmesinde hiç kuşkusuz modernistlerimizin sahte iktidarlarının da etkisi olmuştur.

Modern bir geleceğin mi yoksa geleneksel bir adetin mi takip edilmesi, yaşanılır kılınması konusunda takip edilecek bir metod ve bir yaklaşım tarzı halen insanımızın elinde ve düşüncesinde bulunmamaktadır. Her şeyde her olayda olduğu gibi bu hadisede de insanımız ezbercidir. İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt edebilecek bir sorgulaması, hükmü bulunmamaktadır. Bir ölçüden, ahenkten yoksun bulunmaktadır insanımız. Taklitçilik o noktaya varmaktadır ki, ölçüsü sadece "Kralın arzularına inen her darbe sanattır" anlayışı hakim olmakta ve ölçüsüz bir düzey kazanmaktadır. Kişi onların her dediğine evet diyen bir konuma gelinceye kadar şikayet konusu olmaktadır. Öyle ki taklit edilen merci "Gündüz değil gecedir" derse herkes şunu ilave eden bir konuma gelir: "Evet, evet. Ayı ve yıldızlan görüyorum."

Eskiden toplumsal ruh veya toplumsal ilgi çağdaş ruh ve ilgiden daha kuvvetli ve daha sağlam temellere dayanıyordu. Bu konuda Durkheim de aynı görüştedir. İktisadi faktörlerden dolayı artan bir önem kazandı bireycilik. Fertlere ekonomik açıdan aileleri ile duyarlılıkları ile, geleneksel fikirleri ve ruhlarıyla bağlarını koparmaya sürükledi. Bireyler özgür ve hür oldular. Bu hürriyet onlara çok boyutlu imkan kazandırdı. Öyleki, onsekiz yaşındaki bir genç kız, kendi evini kolayca temin edebilmekte ve herhangi bir dış müdahale olmaksızın bu evinde keyfîne yaşayabilir bir duruma gelebilmektedir.

Ekonomik sebeplerden dolayı kadın evinde pek çok hürriyetin sahibi oldu. Ne zamanki hayat onu öfkelendirse, bireysel haklarından dolayı bütün sorumluluklarından kolayca sıyrılabilmektedir. Ekonomik bağımsızlığı olduğundan ve akıllıca bir hareketi örneklediğinden bir başkasının hüznünü paylaşmak zihin sağlığı ile uyuşmadığından, fedakarlıkta bulunması gereken şartların zuhurunda gözlerini kapar.

Eğer hürriyet, zevk, zihin sağlığı, kişisel çıkar ye refahını etkileyen herhangi bir şey söz konusu ise, işte o zaman gözlerini hemen açar. Bu sadakat, feryat, cimrilik, minnettarlık, anlaşma ve aşk gibi unsurlar manevi ve ahlaki muhakeme için yeterli değildir. Siz ne kadar önem verirseniz verin. "İnsanın başkaları yaşasın diye hayatını feda etmesi" veya "başkalarının huzuru için güçlüklere katlanması" meyvesini vermeyen şeydir. "Benim ona yani bir erkeğe ihtiyacım mı var ki?"

Sonra... Kadının "Bana ihtiyacı olan birine hayatını feda etmem için sebep ne?", "Niçin bu adama bağlı kalacakmışım ki?", "Sadece bir anlaşma, bir sözle; hem de yakışıklı ve kuvvetli iken etrafımda da bu tek yaratıktan başka hiç kimsenin olmadığı bir sırada akdedilmiş bir anlaşmadan dolayı bu çirkin, bu zayıf adamla niçin beraberliğimi sürdürecekmişim ki?..", "Şimdiye kadar ona sabırla katlandım, şimdi niye etrafımda beni ve düşüncelerimi anlayışla karşılayan yakışıklı ve güçlü erkekleri görememezlikten gelecekmişim ki?" gibi sorularına kim cevap verebilir.

Sonra olayı izah amacına yönelik bir örnek verir: Çekici nitelikleri ve ciddi karakteri olmayan bir erkeğin karısı; kocasına nazaran daha yakışıklı ve kendisini de seven bir erkekle karşılaştığında, tercihini yapmakta bir zorluk çekmez. İki erkek de ona muhtaçtır. Birincisinin bir "hanım" olarak, bir "zevce" olarak diğerinin de bir sevgili, bir yar olarak ona ihtiyacı vardır. Bu durumda kadın biricisini değil ikincisini seçer kuşkusuz.

Kocasına sadakatle bağlılığını koruduğunda kadın; bir arzusunu tatmin edecek fakat iki arzusunu feda etmiş olacak. Ancak kocasını yüzüstü bırakıp terk ettiği takdirde ise bir yerine iki isteği yerine gelmiş olacaktır. Kadının bu görevi bu durumda gayet açıktır. Kati ve en akıllı kararını verir. Bu basit bir matematiksel formüldür. Bu kadının iki arzusu yerine gelecekken tek arzusunun tatmin edilişini istemesini de ne Dekard ve ne de Freud ahlaklı ve mantıklı bulabilir. Mantıklı hareket ve düşünebilme zeki bir kadın için zorunludur. Ekonomik muhakeme, sosyal hak veya sorumluluklar ona bunu yapma olanağı tanır. O da bir kadın olarak koşullara ve ekonomik zorunluluklara uygun olarak bunu yapar.

Dünyaya gelen çocuk anne ye babanın özgürlüklerini kısıtlar. Mantık ve salt akıl iki kişinin özgürlük ve zihni sağlığının bir tek kişi uğruna feda edilişi gerçeğini ve zorunluluğunu kabul etmez. Dolayısıyla anne ve baba özgürlüklerini kısıtlayacak, kendilerine sorumluluk getirecek, bir çocuk sahibi olmak istemezler. Ancak olursa o zaman da onu bir kurumun şefkatsiz kucağına atarak veya bir dadının nezaretine bırakarak hayatlarını sürdürürler. Tüm bu olumsuz ve doğal olmayan ilişkiler ağı içerisinde bastırılmayan ve susturulamayan tek faktör vicdandır. Kadım bağlayan tek manevi kuvvet. Bunu da kendisini ailenin maddi ve ruhsal sorunlarının derinliklerine gömerek çözmeye çalışır.

Hayatını, birbirini tanımadan ayrılmış hassas değer ve ilkeleri için akrabaları, ailesi, yuvası, çocukları kocası için kendini feragat, ızdırap, mağfirete iten; muğlak, mantıksız, uygulama imkanı olmayan yüzlerce bahane var. Gerçeği arama çabalarında, gerçeği görme ve hissetmenin temelini teşkil edecek bir muhakeme tarzından ekonomik ve sosyal bağımsızlığından dolayı kadın; ferdin ehemmiyetini yitirdiği sosyal bir ruh kazanma yerine, ferdi bir ruh ve bağımsızlık kazanmıştır.

Yalnızlık
Yalnızlık, asrın en büyük trajedisidir. Durkheim durumu "intihar" isimli kitabında gözler önüne sermektedir. İntihar, doğuda bir istisnadır, yaygın bir hadise değildir. Avrupa'da intihara bir kaza olarak, sosyal bir fenomen nazarıyla bakılır. Kaza veya normal bir hadise, normal bir hadise değildir Avrupa'da. Gelişmiş toplumlarda intihar grafiği günbegün artış kaydetmektedir. Bu oran kuzey Avrupa'da biraz daha fazla ve kuzey Amerika'da ise en yüksek düzeydedir.

Aynı durum bir ülkede, köy ve şehir merkezlerinde gelişmiş bir şehrin ve gelişmemiş ve az gelişmiş bölgelerinde; bir toplumun modern dinsiz gruplarıyla, dindar ve geleneklerine bağlı çevrelerde de söz konusudur. İntikam. Niçin? Çünkü insanlar yapayalnızdır. Din, insanları birbirine bağlayarak, insanlarda müşterek bir ruhun doğmasına vesile olur ve tanrıyla kulları arasındaki sevgiyi çiçeklendirir. Eskiden her ferdin diğerleri ile aile, arkadaşlık, kabile, ulus gibi bağları vardı. Sosyal ve ekonomik açıdan insanların kendi kendine yeterli hale gelişleri, onları diğerlerine karşı gereksiz kıldı.

Toplum; fertleri bir arada tutan, birbirine bağlayan sosyal bir bünyedir. Şimdi ise aileler, komşular, anne ve. babalar, arkadaşlar ve akrabalar fertleri bir arada tutmak, birleştirmek yerine, ferdi ve onun maddi ihtiyaçlarım savunuyorlar. Maneviyat, insanın iç boyutu ve geleneksel tehdidi altındadır. Bilimsel gelişmeler, teknolojik müdahaleler, matematiksel yaklaşık tarzı, materyalizm ruhu, doğal hadiseler, manevi bağları ve rabıtaları mantıklı olmaktan çıkarıp esnekleştirmektedir.

Artık fert bağımsız bir kişiliktir ve bireysel ihtiyaçlar çemberinde sürekli bir endişeyi yaşamaktadır. Büyüdüğü ihtiyaçlar çemberi içinde çıkarcı ve maddecidir. Birey kimseye ihtiyacından, birbiriyle ilişkilerini keserler. Böylece de hepsi aynı durumu paylaşır. Dolayısıyla her şahıs çıkar putuna hizmeti amaç edinerek didinir. Artık kişi çıkarını düşünen bir varlık oluverir sadece. Herkesin nev'i şahsına münhasır bir dünyası vardır kısaca. Her fert tek başına yaşamayı deneyen bir aslan rolü oynar. Dolayısıyla yalnızlık içinde boğulur, sorunların saldırısına uğrarlar. Haliyle çıkaryol intihar düşüncesi oluverir. Artık beyinler korkunç bir düşüncenin hapsindedir. Çünkü intihar yalnızlığın komşusu ve arkadaşıdır.

Günümüzde erkek evleneceği kadını, kadın da evleneceği erkeği seçmektedir. Ancak şurası bir gerçektir ki; her tür maddi imkana sahip, güçlü ve bağımsızlığını kazanmış bir kadını ve bir erkeği bir arada tutan esasta sadece sekstir. Maddi doyuma ulaşmış insanlar evlenirken sadece seksten ötürü birbirine meylederler. Sevgi ve şefkat gibi yüce ve doğal duygular, sosyal ve geleneksel özlerin-değerlerin, arkadaşlık ve dostluğun dostluk ilişkilerinin hiç bir önemi ve değeri yoktur. Çünkü bu manevi etkenlerin dikkate alındığı asla görülmemektedir.

Doğal olarak buluğa erdikten sonra, ama pratikte insan ne zaman isterse o zaman başlayan kadın ve erkek düşüncesindeki seks hürriyetinin sebebiyet verdiği bir hadise, bir gerçektir. O da cinsel arzunun ancak cinselliği tatmin edecek bir ortamın oluşturabilmesi sonucu bir çözüme kavuşabileceği düşüncesidir. Kısacası cinsel arzuyu tatmin için lüzumlu tek şey yine cinsel arzudur. Eğer cinsel arzu zayıf ise onun paranın gücü ilk canlandırılması gerekebilir. Gerekli olan sadece paradır. Hangi düzeyde olursa olsun, para ile, paranın gücü ile cinsel arzu tatmin edilebilir. İnsan her idarede, her sistemde ve her ortamda her an bir Don Juan veya bir Onasssis olabilir. Amerika Leydi'si bile bir fiyat karşılığında satın alınabilir. Sokaktaki bir kadınla onun arasında sadece bir sınıf farkı vardır. Erkek de kız da seks hürriyetinden hoşlandığından, hiç biri kendini bütün hayatı boyunca diğerine adayamaz. Cinsel arzularının gücünü sınırlandırmak, çıkarlarına uygun değildir." Ve buna da aklın ve mantığın vereceği cevaplardan hiç birisi, hayatta cazip olan şeylere, güzelliğe ve zevke ilişkin seçim hürriyetini kısıtlamak suretiyle, hayatını tek bir kişiye adayan insanı hoş görmez.

Aile teÅŸkili
Günümüzde kadın ve erkekler üniversitelerde, lokantalarda, gezinti ve diğer toplantı yerlerinde cinsel arzularını serbestçe tatmin edebiliyorlar. Bu yoğun cinsel ve şehevi ortamda hayat; kadın yoruluncaya kadar devam eder. Bu şehvet fırtınası kadının yalnızlığını kimsesizliğini hissettiği ana kadar devam eder. Artık kadını kimse arayıp sormaz; aransa bile bu sadece geçmişi anmak, hatıraları yeniden canlandırmak için yapılır. Erkek ise her bahçeden aldığı kokusunun tatmış olduğu çiçekler artık cazibelerini yitirmiş bulunduklarından ve seks fırtınasından da kurtulmak üzere olduğundan, artık kendisi için yeniye cazip bir şey kalmamış demektir. Cinsel arzular yatışmıştır. Bu arzular yerini artık para ve makam hırsına bırakmıştır. Kişi artık hayatını makam ve paraya adar. Bundan böyle tek arzusu bir ev sahibi olmak ve bir aile teşkil etmektir. Artık hayatına ve beynine bu duygular hakim olmaya başlar.

Dışardan yönelen bir ilgi olmadığı ve artık bir meşguliyeti de olmadığı gerekçesiyle yüz yüze gelen bir kadınla, hürriyetinden usanmış, bitmez tükenmez cinsel deneyimleriyle kalbi değişmiş olan erkek, uzun ve yorucu bir yolun sonunda karşılaşmışlardır. Artık uzun ve sıkıcı bir yolculuğun sonunda eller birbirlerine uzanmak zorundadır. Hayat yolculuğunun bu kilometre taşında niyetler bir aile teşkil etmek, sıcak bir yuva kurmaktır. Bu çifti birbirinden çeken, birbirine bağlayan aile bağının kadının konu edinen bir tehdit altında kurulduğundan dolayı pek öyle dikkate değer yanı yoktur. Erkek bitkin düşmüştür ve onun için her şey cazibesini yitirmiştir. Ancak aile kurulmuştur. Fakat aşk ve kuvvetli bir ideal yoktur bu, temelde. Duygu yok, tutku yok; mutluluk ve müşterek bir düşünce yoktur bu ailede. Sadece bıkkınlık ve doygunluk hali bu aileye egemendir. Uğruna kalplerini atacağı hiçbir unsur kalmamıştır artık. Erkek ve kadın neden ve niçin bir arada aynı çatı altında olduklarının farkındadırlar. Birbirlerine duydukları ihtiyaçlarında farkındadırlar. Yapılan iltifatların nedenini ikisi de tahmin edebilmektedirler. Doğal olarak, çiftler şu anlık amaçlarınla ulaşmışlardır. Birbirlerinin her şeyi olurlar, yaşamayacak durumdadırlar güya. Can atar, ölürler birbirleri için. Ama bu karşılıklı ve birbiri için ölmenin ne demekliğini biz biliyoruz kuşkusuz.

Düğün günleri, belediye saraylarının ağzına dek dolu oluşunun nedeni çiftlerin kiliselere alınmayışlarından kaynaklanmaktadır. Çiftlere kutsiyetin, saygının, inancın ve maneviyatın sembolü olan rahipler değil de üzerindeki işaretlerden belediye salonunun bir görevlisi olduğu anlaşılan bir başkası refakat etmektedir. Her çift kalıptan çıkmış şeker konileri gibi ilan edilir. Adları okununca evet derler. Çoğu kere evet diyen gelin ve güveyin arkasında çocuklar bulunmakta, onlar da bu şahitliğe evet diyerek şahitlik yapmaktadırlar. Çocukların orada hazır bulunuşları anne ve babalarının evetlerini teyid eder niteliktedir. Paralarını öderler; kütük imzalanır ve tören biter. Her biri kendi halinde evine döner. İşin garip yanı şu ki: İkiyüz-üçyüz gelinden ancak yirmi veya otuzu gelinlik giyer. Çoğu da gelinliği: "Ne? ... şu yaşımda? Hem de bu halimle? Gelinlik giymek, öyle mi? Kepazelik olur! Bu doğru ve normal bir davranış değil" diyerek karşı çıkar. Daha sonraları kadın da koca da işlerine geri dönerler. Hergünkü hayat başlamıştır. Hayat yöneten ve yönlendiren parametreler hep aynıdır. Amaçlar, niyetler ve duygular paramparça bir haldedir. Evet; bu evli çiftler öğle vakti bir lokantada buluşup öğlen yemeğini birlikte yemek için arkadaşlarından randevu alırlar. Her zamanki gibi.

Bu tabii ki, nikahın her dereceye kadar mutluluk ve heyecan vesilesi olduğu zamanlarda olur. Aksi takdirde ne türlü bir olay olmuştur, ne tür bir hadise cereyan etmiştir? Çoğunluğu bunun farkında bile olmazlar. Belki bir yıldır ve belki de yıllardır birlikte yaşayan ve aynı zamanda bir başkasıyla da bu gelin güveyi, nikahtan sonra, belediye salonunun dışında çoğu kere ifade etmeden şunları düşünürler: Yaşantımızda değişen ne ki? Nereye gideceğiz? Eğlenmek mi? Çıkıp birlikte gezmek mi? Binlerce defa çıktık zaten, birbirimizi kucaklamak mı? Belki bin kere kucaklamadık mı birbirimizi? Eve mi yoksa? Zaten evden gelmemiş miydik buraya? Yeni evliler yoğun bir soru atmosferi altında belediye salonunu terk etmektedirler.

Bu insanları, iç dünyaları bu denli dejenere olmuş bu insanları, artık herhangi bir şey hoşnut edebilir mi? Bunlar birbirlerinin duygu ve düşüncelerini celp edebilmişler mi? Hiç de değil... Böylece daha önce bildikleri, alışkın oldukları, her gün devam ettikleri işlerini yapmaya koyulurlar, çünkü bu insanlar için gene en iyisi her zaman olduğu gibi işlerinin başına dönmektir.

FATIMA FATIMADIR
Dr. Ali Åžeriati
Çeviren: İsmail Babacan
Dünya Yayıncılık
1. Baskı, 1995, Sf. 91-110

yorum gönder