GEZGİN ile GÖLGESİ // Friedrich NIETZSCHE

bünyamin Ergün Ça, 09/05/2012 - 09:00 tarihinde yazdı

GÖLGE : Çoktandır dinlemedim konuşmanı, bir kolaylık vermek isterdim sana konuşasın diye.

GEZGİN : Biri konuşuyor – nerededir? Kimdir? Öyle yakın ki bana, dersin benim konuşan; oysa cılız çıkıyor sesi benimkinden.

GÖLGE : (Bir süre sonra) Sevinmiyor musun bir konuşma yolu bulduğuna?

GEZGİN : İnanmadığım Tanrıya da, bütün varlıklara da ant olsun ki gölgemdir konuşan; duyuyorum konuşmasını, inanmıyorum yalnız.

GÖLGE : Bırakalım artık bunu, uzun boylu düşünmeyelim; bir saat içinde olmuş, ne varsa.

GEZGİN : Ben de öyle düşünmüştüm. Pisa'da bir ormandayken; ilkin iki sonra beş deve gördüğümde.

GÖLGE : Bir kesmeye görsün usumuz sesini, ne de sevgili saygılı oluruz birbirimize karşı, ne de iyi; sıkmayacağız birbirimizi böylesine konuşmayla; başkalarının da sıkmayacağız canını, bizce anlaşılmaz olsa bile sözü. Bir iki söz edildiğinde, çokluk, yeterli karşılığın ölçüsü bilinmez olur. En iyi kuraldır bu, başkası ile konuşmaya daldığımda. En bilge olan bile bir kez aldanmaya; üç kez aptallığa düşer uzun boylu bir konuşmada.

GEZGİN : Doğrusu, sözünü bu açıkça söyleyişin, bir yaltaklanış değil.

GÖLGE : Yaltaklanmam mı gerekir?

GEZGİN : Ben, insanın gölgesini onun kendini beğenmişliği sanırdım, yoksa "yaltaklanmam mı gerekir" diye sorulmazdı böyle.

GÖLGE : İnsanda çoktandır tanıdığım kendini beğenmişlik, konuşayım mı konuşmayayım mı diye sormaz, konuşur boyuna.

GEZGİN : Anlıyorum iyice, sana karşı ne denli kaba davrandığımı, ey sevgili gölgem: daha bir tek söz bile söylemedim, ne çok seviniyorum bilsen, seni uluorta görmeden dinleyeceğime. Bileceksin gölgeyi sevdiğimi, ışığı sevdiğim gibi, böylece yüzün güzelliğini, söylevin açıklığını, niteliğin sağlamlığını, iyiliğini koyuyor ortaya, bu yüzden ışık gibi gereklidir gölge de. Birbirinin atışanı, yarışanı değil onlar. El ele vermiş, sıkı fıkı gönüldeştiler çokluk; bir çekilmeye görsün ışık, yayılır gelir ardından gölge.

GÖLGE : Tiksinirim yalnızlıktan, senin geceden tiksindiğin gibi; insanları severim ben, onlar ışığın çocuklarıdır; kıvanırım aydınlıktan dolayı, onun gözünün içindedir kişilerin öğrendiği, bulduğu, tükenmeyen öğrenişler, buluşlar. Ben'im bütün nesnelerin gösterdiği gölge, bilginin ışığı üstüne düştüğünde.

GEZGİN : Anladığımı sanıyorum seni, bir gölge gibi koydun ortaya kendini. Sen haklısın gene de. İyi arkadaşlar, ister burada olsun ister orada, bir üçüncüsü için bilmece olması gereken karanlık bir sözü birbiriyle anlaşmanın belirtisi olarak sunarlar. İyi arkadaşlarız biz de. Bu yüzdendir önsöylevin yeterliliği. Baskı yapıyor içime senin karşılık verebileceğin iki yüz soru; zaman da çok kısa doğrusu. Nereye baksak bu konuda, nesnelerin bütünüyle bir hız, bir barış güveni içinde bir araya geldiklerini görürüz.

GÖLGE : Öyle, gene de gölgeler daha ürkektir insanlardan; bildiremeyeceksin kimseye burada ne konuştuğumuzu.

GEZGİN : Ne denli konuştuğumuzu mu? Tanrı korusun beni uzun uzadıya yazılı, sıkıcı konuşmalardan. Platon, örümcek gibi ağ örmekten daha az sevinç duyaydı, daha çok tadını çıkaracaktı okuyucular. Gerçeklik içinde yazıya görüş çizgileriyle yapılmış bir tablo gibidir. Ne varsa ya kısa ya da uzundur onda. Üzerinde anlaştığımız konuyu bildirebilir miyim dersin?

GÖLGE : Yeniden öğrenecek el gün, senin bu konudaki görüşlerini; kıvanç duyuyorum bundan. Düşünülmeyecek senin gölgeninkiler.

GEZGİN : Ey arkadaş, yanılıyorsun belki de. Görüşlerim için de benden gölge algılanmıştır şimdiye dek.

GÖLGE : Işıktan çok gölge mi? Olabilir mi?

GEZGİN : Ağırbaşlı ol! Sevgili maskara! Ağırbaşlılık ister benim ilk sorum, evet…

* * *

1 / BİLGİ AĞACI ÜSTÜNE – Gerçeklik değildir olabilirlik gene de: Özgür gibi görünmek de özgürlük değildir hani, gene de bu iki umutsuzluk yüzünden değiştirilemez bilgi ağacı yaşamınki ile.

2 / EVRENİN USU – Sonsuz bir akıllılığın bütünü (toplamı) değil evren, bu yüzden bizim kavradığımız her parça evren akla uygun değildi, öyle gösterilemez de. Evren iyiden iyiye bilgece, akla uygun değilse hep, öteki evren de değil besbelli. Burada yargı, küçük önermeden büyük önermeye (a minori ad majus), bölümden bütüne (a parte at totum) doğru geçerlidir bir bakıma.

3 / "BAŞLANGIÇTA VARDI" – Ortaya çıkışı ululamak – gerçeküstü bir tomurcuktur bu, tarihin incelemesinde yeniden ortaya konur, düşünce konusu yapılır: bütün nesnelerin en olgunu, en özlüsü Başlangıçta vardı diye…

4 / DİLGEREKSİNİŞİ İLE GERÇEKLİK – İkiyüzlüce bir aşağılanması vardır, kişilerin en çok önem verdiği bütün nesnelerin; en yakın olan nesnelerin. "Yaşamak için" deniyor, -kargışlanası bir yalan bu, hani çocuk doğurmada cinsel birleşmeden alınan tadın özel bir amacı vardır diyen yalan gibi. Yoksa kimse değer vermezmiş, "en önemli nesnelere" duyulan yüce saygıya. Papazlar, metafizikçiler bu konularda böylesine olağanüstü iki yüzlüce bir dili gereksemeye alıştırmış bizi; şu küçümsenen en yakın nesneler gibi bu pek önemli olayları önemseyen sezgi tutum değiştirmemiş gene de. Bu katmerli ikiyüzlülüğün acı sonu süreklidir; bu pek gerekli olaylar, sözgelişi yemek, oturmak, giyinip kuşanmak, gidiş geliş, durgun olarak kavranamayan, genel bir düşünmenin, değiştirmenin konusu olamaz; insan bunları çoğu kez aşağılık sayar; aydınca, sanatçıya yaraşan ağırbaşlılığını uzak tutar bunlardan… Öyle ki burada alışkanlık, açık saçıklık; şu düşünülmeyen, toy sayılan gençlik üzerinde kolay bir başarı sağladı: öte yandan bizim ruhla gövdenin yasalarına karşı olan sürekli suçlarımız, topumuzu birden, daha genç olanı da daha yaşlı olanı da utanç verici bir bağlılığa, bir bağımsız olmamaya doğru götürüyor, -gerçekte benim düşündüğüm; öğretmenlerden, doktorlardan, ruh kaygılarından doğan, bütün toplum üzerinde baskısını gösteren bağlılıktır.

6 / TOPRAK GEVŞEKLİĞİ İLE ANA NEDENİ – Yaşamları boyunca yumurta yediğinden pek uzun, ağzının tadına pek düşkün kişiler, çevreye bir bakıverince hemen ve sık sık görülürler. Bilmezler karınlarında bir fırtınanın kopacağını, en iyi kokuların soğuk, açık bir havada daha güçlü koktuğunu. Bizim tat alma duygumuz, ağzın her yerinde bir değildir. Yıkım getirir mideye, güzel güzel söyleşip gülünerek yenen her yemek. Bu örneklerle açığa vurulan gözlem duygusu eksikliğinin kıvanç verecek bir yönü yoktur, bu pek gerekli olayların birçoklarınca kötü sayıldığı, onlara pek kulak asılmadığı çok kez söylenebilir. Bir ilgisizlik midir bu? –Şu da söylenebilir: bu eksiklik yüzünden bireylerin gövde gerçekliği, ruh gevşekliği, başka bir yöne çevrilmiştir. Yaşam biçiminin düzene konmasında, gidiş geliş zamanında, seçiminde, uğraşıda, boş zamanlarda, buyruk vermede, eş olmada, doğa sezgisinde, sanat sezgisinde, en çok gündelik olanda, bilmemenin, keskin bir gözü olmamanın,daha doğrusu bize neyin yıkım, neyin kazanç getireceğini öğrenmek gereğinin bilinmesini isteyen yok. Bu, birçokları için, yeryüzünün "yıkım çayırında" neler yaptığı anlamına gelir. Her yerde olduğu gibi burada da, kişinin gerçekte bir tür akılsızlık içinde bulunduğu söyleniyor: çok kez, us yeterlidir. Çok yeterlidir de, şu küçük, gerekli olaylar yüzünden yanlış yöne çevrilmiş, yapmacıklara yöneltilmiş, saptırılmıştır. Papazlar, öğretmenler, her türden ülkücülerin, kaba sabaların, seçkinlerin egemenlik isteği, bir çocuğa söylev çeker, o da bambaşka bir sonuca varır, şöyle ki: ruhun sağlığı için devlete çalışmayı, bilim isteğini, ya da ün kazanma, mülk edinme için araç olarak bütün insanlık uğruna yapılan çalışmayı, bilim isteğini, ya da ün kazanma, mülk edinme için araç olarak bütün insanlık uğruna yapılan çalışmaları ortaya koymalı; bu sırada birey gerekseyişini, günün yirmidört saati içindeki irili ufaklı gereçlerini az da olsa küçümsemeli, ya da küçümsenecek düzeyde görmeli. Sokrates bütün gücüyle insanlığın bu kendini beğenmiş yetişkinliğine karşı insanın elinden tutulması için direndi; Homeros'un bir sözü ile bütün kaygıların, düşüncelerin gerçek yöresi, bütünü içinde şunu ansımayı sevdi: "Beni evde iyi ya da kötü ile karşılaştıran nedir?" Böyle diyordu o…

7 / İKİ AVUNTU ARACI – İlkçağ sonunun ruh eğitimcisi Epiküros'un olağanüstü bir görüşü vardı, örneği bugün bile az bulunur doğrusu; ona göre ruh esenliği için son dışadönük kuramcı sorunlarından iyice çözülmek gerekir. "Tanrı korkusu"ndan doğan acıyı çektirecek sözleri söylemek yetiyor: "Tanrılar varsa bize acı çektirmezler." – Artık bu son soru üzerine, gerçekten, Tanrı var mıdır sorusu verimsiz, tartışılmaya değmezdir. Oysa şu durum daha yararlı, daha güçlüdür: gidip başkasının önünde durarak onu anlamak, daha yumuşak yürekli, daha iyiliksever yapmak. O kimse kalkar bize bunun karşıtını, Tanrıların acı çektirdiğini, yoksulun ne denli bir yanılmaya, bir dikenli çalılığa düşmek zorunda kaldığını göstermeye çalışır; oysa bu, yeterince inceliği, insancılığı elinde bulundurması gereken söylevcinin kurnazlığı değildir; bu oyunda o, kendi esirgeyiciliğini gizlemek için bunu kendiliğinden yapar. Sonunda bir başkası her yargıya karşı güçlü bir tiksinme duyar, kendi özel savına karşı kanıt getirir, ondan soğur, salt bir tanrıtanımazınkine benzeyen inancı ile ilerler boyuna: "Ne ilişkisi var benimle Tanrı'nın, götür onları şeytan." Yarı fiziksel, yarı töresel bir varsayımın duyguyu kararttığı başka durumlarda ise bu varsayımı yeniden koymaz ortaya; açıkça şöyle bakabileceğini söyler: bu özel görünümü açıklamak için ikinci bir varsayım daha vardır, belki başka türlü de davranılabilir. Sözgelişi çağımızda şu ruh gölgesini benimsemek için iç acılarının kaynağı üstüne olan varsayımların çokluğu yeter de artar bile. Bu gölge biricik, görünebilen, yüzlerce yönlü, çoğunsanmış varsayımlar üstüne olan düşünceden çıkıyor kolayca. Kim yıkımlara, böyle kötülük eden, sayrı olduğunu sanana, olmakta olana bir avuntu vermek istese Epiküros'un birçok soruya uygulanan şu iki büyüleyici tutumunu anımsayabilir; en yalınç biçimde bile şöyle söylemelisiniz: ilkin, öyle davranmalı ki bizi ilgilendiren bulunmasın; ikincileyin, böyle olabilen başka türlü de olabilir…

8 / GECE İÇİNDE – Birden bastırdı gece, değişti en yakınımızda nesneler sütüne olan duyumlarımız bile. Yasak yollardan dolanı gelen yeldir bu, bir fısıltı tutturmuş, aradığı varmış gibi, kızgındır aradığını bulamadığından, bir lamba ışığıdır bu; bulanık, kızıl aydınlığı ile bakar yorgun argın; gece isteksiz diretir durur, uyanır, yerinde durmaz insanoğlu. Uyuyanların soluk alış verişleridir bunlar; boyuna dönüp duran bir kaygıyı ezgi kılığında fısıldayan, bunların görünür uyumudur –biz duymuyoruz onu, uyuyanların sıkışık yüreği iner çıkar sessiz; soluk kesilip de gelince ölüm sessizliği: "Dinlen biraz, sen yoksul, sen acı çekmiş ruh!" deriz– her yaşayana, böyle baskı altında yaşadığından, ilksiz sonsuz bir dinlenme dileriz, gece inandırıyor ölüme. –İnsanlar güneşten yoksun kalınca ay ışığıyla, yağla geceye karşı savaştığında, felsefe örtecekmiş üstlerine örtüsünü! Artık çok iyi anlıyor insan, ruhsal varlığının bir yarı karanlıkta, yaşamının bu güneşten yoksunlukla ne denli kuşatıldığını, örtüldüğünü.

9 / İSTENÇ ÖZGÜRLÜĞÜ ÖĞRETİSİNİN VAROLDUĞU YER – Birinin üzerinde tutkularının biçiminden gelen gereklilik durur, ötekinin üzerinde ise dinlenme, esleklik alışkanlığı, üçüncünün üzerinde mantıksal olan bilgi (Gewissen), dördüncüde de tutku, taşkın bir günün tadını çıkarma isteği bulunur. İşte onların sımsıkı bağlandığı istenç özgürlüğü bu dört konudan çıkarılıyor: ipekböceği de istenç özgürlüğünü örmeye koyulmuş sanırsın, durum budur işte. Nereden geliyor bu? Bütün kişilerin kendilerince yaşam duygusunun en büyük olduğu yerde en çok özgür olmaya çalışacakları apaçıktır. Öyleyse söylendiği gibi bir bakıma tutkuda, görevde, bilgide, günün tadını çıkarma isteğinde olan da budur: İnsan tekinin güçlü olduğu nesne içinde kendini dipdiri duyduğudur; insan istemeyerek de olsa boyuna düşünür, gerekli mi özgürlüğünün bir ilkesi diye. İnsan; bağımlılığı, ussuzluğu, bağımsızlığı, yaşama duygusunu birlikte bulunan gerekli ilkeler diye düşünür. Burada insanın toplumsal–siyasal çevrede yaptığı bir deneme, yanlış olarak bütün gerçek ötesi alanlara aktarılıyor: oradadır güçlü adam, sevinçle acının dipdiri duygusu, umudun yüksekliği, isteyişin yüceliği, tiksinmenin kudreti; beylerle bağımsızların buyruğu altında oradadır. Evet oradadır bunlar; kullar, tutsaklar, baskı buyruk altında ussuzca yaşarken. İstenç özgürlüğü öğretisi, egemen durumların bir buluşudur.

10 / YENİ BAĞIMLILIK YOK ARTIK – Çoktandır sezmemişsek neden dolayı bağımlı olduğumuzu, kendimizi bağımsız sayarız: yanlış bir yargı, kişinin ne denli kendini beğenmiş, beylik isteğine kapılmış olduğunu gösteriyor. Burada, kendini bütün durumlardan bağımsız sayıyor; onun acısını çekiyor; alışkanlık yüzünden yaşıyor, yoksa bir yitirse bu bağımsızlığı, duygunun karşıtını da birden sezecek; bunu bir tasarı olarak benimsemek, göz önünde bulundurmak gerekir. Gerçekten bunun bir karşıtı olsaydı, başka bir deyimle, çok ilkel bir bağımsızlık içinde yaşasaydı, orada bağımlılığın doğurduğu baskı alışkanlığını sezer de bağımsız olmak için çabalar mıydı? Ancak yeni bağımlılıklar içinde acı çekerdi doğrusu: buna "istenç özgürlüğü" demez, bir tek yeni bağımlılık da duymazdı o gün.

GEZGİN ile GÖLGESİ
Friedrich NIETZSCHE
Broy Yayınevi
Haziran 1998, 4. Basım, Sf. 5-13