KEŞF-İ KADİM // DÜCANE CÜNDİOĞLU

anlamak*

“Herkesin her şeyi bilmesi gerekmiyor lâkin her toplumun hakikate ihtiyacı vardır.”

Bir toplum bireyi olarak, beni de bu ihtiyacın sürüklediği ve bir solukta okunmaması gerektiği halde, son dönemlere nazaran, bir çırpıda hayretle okuyuverdiğim bu kitap, Keşf-i Kadim.

Hacmi küçük, mânâda büyük ve ağır olan bu eserin ilk sayfalarından itibaren öncelikle kendi ilmi mirasımıza nasıl da yabancılaşmış olduğunuzu görüyorsunuz. Hatta Cündioğlu’nun deyimiyle öteki haline dönüştürülmüş ilmî mîras.

Daha ileri sayfalara daldıkça mahrum olduklarımızı farkettiğimiz an, gördüğümüzün yalnızca buzdağının görünen yüzü olduğunu anlamamız zaman almıyor.

Mahrum diyorum, zira bu toprakların çocukları hafızası bir çırpıda alınmış, adeta gözleri bağlanmış, kulakları sağır bir şekilde çöle bırakılmış, insan olmak adına yön bulması gereken bir vazifeli. Ne yana gitmeli, duymayan kulaklarımızla hangi sese kulak vermeli? bilen yok.

Bu denli bir yoksunluğun bizde açtığı hasar telâfi edilecek türden değil.

Tam da burada bu toprakların çocuklarına sesleniyor Cündioğlu : Birşeyi bilmek, sebebini bilmektir. Bu günlere nasıl geldiğimizin sebepleri üzerinde durulmadan ilim mirasımızı ne derece kavrayabiliriz? Tarihle olan sorunumuz çözülmedikçe hiçbir sorunumuz çözülmeyecektir.

Osmanlı deyince akla kardeş katli ve harem hikâyelerinden başka bir şey gelmeyen insanımıza, adam olabilmemiz için büyük bir mirasın kapılarını aralamanın yolunu da gösteriyor; Süleymaniye kütüphanesinin tozlu raflarıyla temas etmek...

Tarihimizden ibret ve kuvvet almak almamızın gerektiği, siyasi maksatlı ve oryantalist projelerin ürünü olarak bizlere enjekte edilen bilgi yığının altında ezilmeden kendimizi tanıma gayertine düşmemizin kaçınılmaz olduğunu büyük harflerle belirtiyor.

Bu ilmî mirasta 1258 ile 1914 arasını kayıp halka olarak nitelendiriyor. Peki bu kayıp halkada kimler var? Selçuklular ve Osmanlılar.

Bu kayıp halkanın en önemli ismi ise Batılıların kendi tarihleri açısından yok saydıkları İmam Gazâlî’dir. Gazâlî’nin özgür düşünceyi boğduğunu, ondan sonra ciddi âlimler ve düşünürler yetişmediğini söylerler.

İslam dünyasının İmam Gazâlî sonrasında metafizik bütünlüğünü yenilemesi veya ilmî sürekliliğini kuvvetlendirip derinleştirmesi bir yana siyasî ufkunun onu Viyana kapılarına taşıyacak raddeye ulaşması da hiç mübalağa etmeden söylüyorum İmam Gazâlî’nin bu siyasetin merkezine alınması sayesinde gerçekleşmiştir. (s.20)

Bu bağlamda İslam Düşüncesinin kayıp halkasının sadece Batılılar veya Araplar tarafından değil, Türkler tarafından da kaybedildiği, görmezden gelindiği, unutulduğu ve hatta unutturulmaya çalışıldığının altı çizilmektedir.

Kitapta, bu mirastan faydalanabilmek adına çevirilmiş olan bir çok eserin bizlere ne denli hatalarla sunulduğu, bunların bir çoğunun bilerek, bir çoğunun ehliyetsiz insanlar tarafından çevrildiği geniş alıntılarla yer alıyor.

Ünvanın ehliyetin önüne geçtiği bir dönemde, Türk okurunun ehliyetsiz ellerde ziyan edilen çeviriler sebebiyle bir türlü Gazâlî’nin eserleriyle tanışamıyor olması mahrumiyetimizin boyutlarını daha da bir göz önüne seriyor.

Hikmete ancak işaret edilebildiğini söyleyen yazar, Gazâlî öncesi dönem İslam Düşüncesi’nin çoçukluk ve emekleme dönemleridir. Sanıldığının aksine İslam Düşüncesi’nin zirveye çıktığı dönem Gazâlî sonrası dönemdir diyerek altını, üstünü çizdiği satırlarla bu toprakların çocuklarının Gazâlî’yi hakiki anlamda tanıyabilmeleri ve böylelikle kendileri kalabilmeyi öğreneceklerini, defaatle belirtiyor.

Keza, yazarın belirttiği gibi, Türk okurlarının meçhulu olan Kindî, Farabî, İbn Sina, Ebu Hâmid Gazâlî, İbn Rüşd, İbn Arabî, Fahr’ur-Razi, Ali Kuşçu, Ebheri, Kazvinî, Adududdin İcî, Seyyid Şerif Cürcanî, Taftazanî, Tahtavî, vb. Bir çok büyük mütefekkirimiz hâlâ yeterince tanınmadığı konusunda çoğunluk hemfikirdir sanıyorum.

Son tahlilde okurun yakasına yapışırcasına satırlarını sıralıyor.

Evet, çağdaş İslam Düşüncesi köklerine dönmelidir! Fakat şimdilik hiç değilse bir asır öncesine dönmek için yola düşmeli, bir daha yolda düşmemek için son düştüğü yerden ayağa kalkabileceğini ispat etmelidir. Çünkü bu kâbustan bir an evvel kurtulamazsak, genç nesiller İslâm Düşüncesini ‘miras’ olmaktan çıkarıp ‘tereke’ haline getiren imitasyon meraklılarının açtığı çukurlarda çırpınmayı sürdürmekten kurtulamayacaklar! (s.39)

...

İlk cümlelerimde de belirttiğim gibi ben kitabı bir solukta okudum, nefessiz kaldım. Bunca eksikliğin altında ezildim.

Yıkılan köprüleri nasıl onarmalı? nereden başlamalı? türünden sorular sormaktan yorgun düşen zihinlerimizi daha fazla yormamalı, kütüphanelerin raflarında unutulan geçmişimizi geç olmadan keşfetmeliyiz.

Aksi halde dünümüzü bilmeden yarınları inşaa etmemiz mümkün olmayacaktır. Üstad Cemil Meriç’in belirttiği gibi istikbal mâzideyse eğer kaybedecek hiç vaktimiz kalmadı demektir.

Dücane Cündioğlu, KEŞF-İ KADİM İmam Gazâlî'ye Dair., Gelenek Yayınları, 2. baskı, 223 s.

suphibayram kullanıcısının resmi

Çocuklarını İmam Hatip'e

Çocuklarını İmam Hatip'e göndermeli.
Ben İmam hatip li değilim. Yıkılan köprüleri onarmam çok zor olmuştur ve hala bazı sıkıntılar çekerim.
Üç çocuğum da imam hatipli bizim ehli olmadığımız bilgiyi Ehli olanlar onlara vermiş bu sayede Amak ı Hayal'i benden önce okumuşlardır. Hafızaları yerinde,gözleri açık,kulakları duyuyor.
Köprüleri atık olanların Mahalle baskısı mücadelesinde naylon meselelerin üstesinden gelmenin yaraları ile beraber hazzını da yaşayarak mahrumiyet çekmiyorlar.
İmam hatip ler de okuyanın aldığı dersler sayesinde,köprüleri yıkmayacağı gibi günün birinde ordan geçme şansı olduğunu düşünüyorum.