MÜMİN - KÂFİR // Necip Fazıl Kısakürek

bünyamin Ergün Ça, 16/05/2012 - 08:34 tarihinde yazdı

/ İnsan
Kâfir — İnsan nedir?

Mümin — Allah'ın aynası...

Kâfir — Neye memurdur?

Mümin — Mukaddes emanete...

Kâfir — Mukaddes emanet ne demektir?

Mümin —Allah'a ermek sırrı...

Kâfir — Nasıl erilir?

Mümin — Kullukla...

Kâfir — Kulluk nasıl olur?

Mümin —Allah'ın emir ve yasaklarına baş keserek..

Kâfir — Bu kadarı erdirir mi?

Mümin — Ermenin ilk basamağına çıkarır...

Kâfir — Sonraki basamaklar?

Mümin — Ruhta ve ruhun hayatında...

Kâfir — Bu dünyadan gaye?

Mümin — “Hiç”ten “hep”e ve ölümden ölümsüze geçmek ve dâvanın kadro ve rejimini kurmak...

Kâfir — Bu yolu kim gösterir?

Mümin — Peygamber...

Kâfir — Bu işin ismi?

Mümin — Din...

Kâfir — Bu işin kitabı?

Mümin —Allah kelâmı...

Kâfir — Ya öbür peygamberler?

Mümin — Hepsi kendi zaman ve mekânında hak...

Kâfir — İslâmınki?

Mümin — Her zaman ve mekânın Mutlak Resulü...

Kâfir — O'ndan sonra peygamberler gelemez mi?

Mümin — Ne de mutlak mânasiyle O'ndan evvel gelebilirdi.

Kâfir — O'ndan sonra herhangi bir içtimaî sisteme yer yok mudur?

Mümin — O'na bağlanmak ve O'ndan olmak şartiyle her sisteme yer, hattâ emir vardır...

Kâfir — O, beşerin bütün verim hakkını inhisar altında mı tutuyor?..

Mümin — O, beşerin bütün verim hakkını Allah'ın kendisine lütfettiği sonsuzluk buutları içinde, uzayabildiği kadar uzamaya davet ediyor ve bu davetin inhisarını elinde tutuyor.

Kâfir — Siz, bakılınca görülemeyecek kadar geri bir mazisiniz!

Mümin — Biz, gerçekten, bakılınca görülemeyecek kadar ileri bir istikbâliz!

MÜMİN - KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 9-10


/ İspat
Kâfir — Bana herşeyden evvel Allah'ı ispat etmeye çalışır mısınız?

Mümin — Size Allah'ı değil, sizi ispat etmeye çalışmak daha yerinde bir cehd olur. Sizi, yani ruhunuzdaki idrak mekanizmasının sefaletini ispat...

Kâfir — İşe hakaretle mi başlayacağız?

Mümin — Asla! Bazı dik kelimelerime karşı sabretmeye alışacaksınız. Nitekim benim sabrım sizinkinden büyük... Bir müminin küfür karşısında sabrı ne demek? Eğer gayemiz hakikate ulaşmaksa, en sert ve haşin tahlil raporlarına göğüs germek lâzım... Fikir ve hakikat, hatır ve gönül dinler mi?

Kâfir — Buyurun efendim, dinliyorum!..

Mümin — Büyük bir velîye, büyük bir zahir ehli demiş ki: “Ben Allah'ı binbir delille ispat eden adamım!” Velî de şu cevabı vermiş: “Demek senin Allah'tan binbir şüphen var!” Genç balıklar, ihtiyar balığa sormuşlar: “Kuzum, su diye bir şeyden bahsediliyor. Göstersene şunu bize!..” İhtiyar balık cevap vermiş: “Siz ondan başka bir şey gösterin ki, ben de size onu gösterebileyim.” İşte Allah'ın hakikati böyledir. Hem herşeyde O, hem de gösterilemez. O'nu bedahet duygusu görür. İman tam olduğu zaman ispatı kovar ve kendi başına kalır.

Kâfir — Güzel şiir...

Mümin — Ah, siz şiirin de ne demek olduğunu bir bilseniz! Şiir de hakikatin, yıldırım gibi çevik bir metodla aranmasından başka bir şey değildir.

Kâfir — Bu da güzel bir şiir...

Mümin — Fakat sizin inat ve istihzanızda hiçbir şiir yok... Dinleyin! Allah, insan için namütenahi sâf ve o nispette karışık bir bedahettir... Bu işin kuru akıl metodlariyle ispat edilecek hiçbir tarafı mevcut değil... Tıpkı mimarlıktaki (Akustik) buluşu... Hesap ve hendeseyle çalışılır, fakat sanatla bulunur. Her hesap yerine gelir, fakat yankı doğmaz. Derken hiçbir şey yapılmaz da kubbenin altı çınlamalarla dolar. Büyük bir mimar bunun için diyor ki: “Akustik işi mayoneze benzer; ya tutar, ya tutmaz ve nasıl tuttuğu, niçin tutmadığı bilinmez.” Allah'a derin bir ruh feyziyle inananlar, kulunu kendisine inandıranın da bizzat Allah olduğunu bildikleri için, ispata fazla iltifat etmezler. Bu bir bedahet meselesidir; ruhunda bir his anteni olana ne mutlu, olmayana da ne yazık!..

Kâfir — Sanki ispat mı etmiş oldunuz?

Mümin — Belki ispatın bir zaaf olduğunu ispat ettim. Belki ispat gayretinin bir o kadar şüphe davet ettiğini ispat ettim. Allah'ın akıl üstü bir melekeyle bulunduğuna ve bu melekenin akıldan senet istemeye tenezzül etmediğini ispat...

MÜMİN - KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 11-12


/ Karşılaşma
Mümin — Siz kimsiniz?

Kâfir — Sizce Kâfir!

Mümin — Ne istiyorsunuz?

Kâfir — Sizinle konuşmak...

Mümin — Sebep?

Kâfir — Bakalım kim kimi mat edecek?

Mümin — Buyurun, şu iskemleye oturun. Ben bu zamana kadar altı türlü kâfir gördüm: Topyekûn bütün dinleri ve Allah'ı inkâr edenler... Allah'ı kabul edip peygamberlerini inkâr edenler... Allah'ı kabulle bazı peygamberleri inkâr edenler... Müslümanlığı kabul eder gibi olup onun bazı emirlerine ve yasaklarına itiraz edenler... Müslümanlığı sözde kabul edip onu bu asra göre yenileştirmek ve değiştirmek icap ettiğini iddia edenler... Müslümanlık iddia edip onu olduğundan başka türlü göstermek isteyenler... Siz, bunlardan hangi zümreye mensupsunuz?

Kâfir — Ay, bunların hepsi sizce kâfir mi?..

Mümin — Hepsi!..

Kâfir — Ben sırasına göre bunlardan ayrı ayrı hepsine ortağım!..

Mümin — Demek siz bütün şubeleriyle kâfirsiniz! Fakat bu birbiriyle barışmaz şubelere yayılı ve bu kadar dağınık olmak, küfür dâvanızda zaaf ve tezat teşkil etmez mi?..

Kâfir — Bilâkis... Ben herşeyden evvel Allah'ı inkâr ediyorum! Namütenahi bir cehd sarfederek muhal farz, O'nu kabul eder gibi olsam, peygamberleri kabul edemeyeceğimi anlıyorum. Allah'ı ve bazı peygamberleri kabul etsem, bazılarını redde mecburum! Hepsini ve bilhassa sonuncusunu kabul edip müslümanlık çerçevesine girsem, onun birçok emir ve yasaklarını mânâsız ve mantıksız buluyorum! Onları da sineye çeksem, müslümanlığın bu asra göre mutlaka yenileştirilmesi ve değiştirilmesi zaruretini görüyorum! Ve, yine farz—ı muhal, tam bir müslüman olsam, hiç de müslümanlığı sizin anladığınız gibi kavrayamayacağımı kavrıyorum! Görüyorum ki, benim inkârım başından sonuna kadar tezatsız bir bütün ifade ediyor. Düşünün... Ben gerçek iman adına sizin varmış bulunduğunuz noktaya, ayrı ayrı hepsini muayeneden geçirmiş olmak şartıyla, ne kadar uzağım!..

Mümin — Siz, bütün dünya felsefeleriyle beraber, bir çok dinleri ve bilhassa müslümanlığı, en ince ve en mahrem noktalarına kadar biliyor musunuz?

Kâfir — İnanın ki, bütün bunlarla beraber, müslümanlığı, değme İslâm âlimlerinden daha iyi tanıyorum!

Mümin — Öyleyse, sizinle uğraşırken, küfür üniversitesinin her fakültesiyle ayrı ayrı meşgul olmak icap edecek...

Kâfir — Fena mı? Memnun olun! Eğer bende, küfür ismini verdiğimiz hadiseyi olanca zenginlik ve çeşitleriyle bulursanız, siz de terazinin öbür kefesine en hususi mânadaki imanınızın bütün dirhemlerini atmak fırsatını elde etmiş olursunuz! Ve bakalım, hangi kefe ağır gelir?

Mümin — Yeryüzünde en ahmak müminin, en ahmak ânında duyacağı Allah bedaheti ve kalbinden fışkırtacağı Allah lâfzı, sizin o zengin kefenizi berhava etmeye yeter ama, pekâlâ, size mevzu mevzu cevap vermeyi kabul ediyorum! Önce şu teşhisle işe başlayayım: Siz kendinizi tezatsız görme noktasında aykırılıkların en yırtıcıları arasında parçalanmış ve her şeyden evvel nefsinizi murakabeden uzak kalmış bir yaratılış temsil ediyorsunuz! Ve yanlışa inanmak şöyle dursun, inanmaya inanma haysiyetini elden kaçırmış bulunuyorsunuz. Aydın geçinen nice kâfir gibi, siz, şunu bunu değil, doğruyu inkâr makamındasınız. Siz insanı inkâr ediyorsunuz.

MÜMİN - KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 7-9


/ Akıl
Kâfir — Siz, iman sahipleri ispat edemiyeceğiniz bir mesele karşısında kaldınız mı, hemen aklı ve ispatı inkâr etmek yoluna dökülürsünüz. Usûlünüz daima budur. Sanki aldı inkâr etmekle varlığını peşinen kabul ettiğiniz şeyi ispat etmiş oluyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki, ispat akıldadır. İnsanın, mesafeyi kabul ettikten sonra ayaklarını inkâr etmesi, varılacak hiçbir yer olmadığını gösterir. Onun içindir ki, akla birtakım gülünç çıkmazlar açarak onu kendi içinde hayret ve esarete mahkûm ettikten sonra, yine onun vasıtasiyle hakikat avcılığına çıkmak, içine saman doldurulmuş ölü köpekle tavşan kovalamaya çıkmak kadar mânâsız olmaz mı? Sizin akla biçtiğiniz bu esir memuriyetten sonra, ne iman, ne inkâr, hiçbir şey düşünülemez ve konuşulamaz. Öyle bir yokluk âlemine girilir ki, orada “var” topyekûn yok olduktan başka “yok”da yoktur. O halde susulur, cemadlaşılır, hiçbir tecrit ve teşhise, tefekkür ve muhasebeye yer kalmaz. Sizin hileniz budur!..

Mümin — Bakalım hile kimde? İmanın elinde akıl, anlattığınız bu tâbi vaziyete geçerken, inkârın, yani sizin gibilerin elinde de putlaşıyor, kendi olmadığı yerde “var” ve “yok”u gösterecek mutlak bir nefy âlemine kaçmak suretiyle nefsini ve hükümranlık hırsını korumaya çalışıyor. Eğer hile ve sahte teselli diye bir şey varsa işte budur; ve bu (taktik) aklın nihâî gözbağcılığı, hokkabazlığı, düzenidir. O kadar ki, bu hileyi hattâ yine akılla çözmeyi bilmeyenler için vaziyet tehlikelidir. Bakınız efendim; aklı tüketen ve onun son sınır taşına kadar uzanıp kayaya çarpanların muazzam düsturuna göre “Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız...” Akıl, varken yok, yokken var bir keyfiyettir. Ve yine aklî bir zaruret olarak şart... Şu muhakkaktır ki, aklın akıl olması için evvelâ nefsini, zatını idrak etmesi, bu hususta bir his şemmesine mâlik bulunması bedihîdir. Aklın selâhiyetini tâyin, mutlaka kendisinin tam bir muayene, murakabe ve keşfiyle mümkündür. Bu selâhiyet, muayyen bir mesafe şeridi gibi, kendisinden uzak kalan bir âlemin kapısında nihayete erince, ona, yani akla, dışını inkâr değil, bilâkis tasdik gibi son ve ulvî bir idrak düşer. İdrakin imkânsızlığını anlayan bir idrak... Bu, aklın, kendi aczini müşahede yoliyle becerdiği öyle bir varıştır ki, onda, bir nevi, kendi nefsini de idrak ve ikmâl kıymeti mevcuttur. Sizin aklınız, kendi kendisini görmeden, gördüğünü, ölçtüğünü ve binaenaleyh bulmadığını zanneden; bizim aklımız ise kendi kendini görerek, göremediğini, ölçemediğini ve binaenaleyh bir görülemez ve ölçülemez bulunduğunu gösteren bir vasıta... Böylece hile isnad ettiğiniz iman aklı, hakikatin ve olunması gereken şeyin ta kendisi; hakikat ve halisiyet izafe ettiğiniz küfür aklı ise hile ve hokkabazlığın bizzat hem suçlu ve hem güçlü şekildir.

Kâfir — Safsata!..

Mümin — Cankurtaran simitlerinizden biri... Safsata... Onu hem siz yapar, hem de muhatabınıza isnat edersiniz! Sizin yandan çarklı ve davlumbazlı battal akıl geminizi kızağa çeken herkes, nazarınızda hayâl adamıdır. İşte, bizatihi, Allah ve üstün illiyetleri anlamasına imkân olmayan, tek imkânı ancak anlayamıyacağını anlatmaktan ibaret bulunan akıl, kendi öz gururunu tekmeler tekmelemez, altından öyle bir akıl çıkar ki, o, bütün bedahetleri görmeğe başlar. Gördüğü ilk tecelli de bedahetlerin en mutlakı halinde Allah'ın varlığı olur.

Kâfir — Allah'ın bu kadar ucuz ispatını hiç kabul eder miyim ben?

Mümin — Demek siz sadece malın pahalısını kabul edersiniz! Pahalı olsun da ne olursa olsun... Fakat Allah'ın, meselâ su gibi, nice nimeti vardır ki, hiç bir bedel onun büyük değerini ölçemez. Bedahet de, bedava olmakla beraber böyle bir nimettir.

Kâfir — Sizdeki yalnız tevilden ibaret güzellik...

Mümin — Sizdeki de tevilsiz çirkinlik!..

Kâfir — Ama yine akıl diyorsunuz. Daima akıl, hep akıl, ondan vazgeçemiyorsunuz!

Mümin — Evet, akıl diyorum! Aklın, nihaî hamle ve kazanç olarak, kendi kifayetsizliğini anlamasından, kendi kendisini tahrip etmesinden başka hiçbir nasibi yoktur. Nitekim, kendisinden evvelki akılcılar sistemini yıkmış olan Garplı bir filozof, hasımlarının “sen akılcılık mesleğini yıktın ama, metodun aklîdir; buna ne dersin?” sözüne şu cevabı vermiştir: “Demek ki, akim en üstün ve en nihaî faaliyeti, kendi metodiyle kendi kendisini tahrip etmekmiş...” Siz bu filozofu tanıyor musunuz?

Kâfir — Evet... Meşhur (Bergson)... Şair felsefecilerden biri...

Mümin — Demek o da şair sizce.... Ya ondan asırlar önceki İmam-ı Gazalî'ye ne buyrulur?..

Kâfir — Onu bilmiyorum!

Mümin — Bildiğiniz ne var ki, onu bilesiniz?.. İmam-ı Gazali diyor ki: “Aklı gerdim, gerdim, kopacak kadar gerdim, gördüm ki, o, sınırlıdır ve kendi kendisine varabileceği hiçbir nihayet noktası yoktur. Aklımı kaybedecek hale geldim ve Allah Sevgilisinin ruh feyzine sığınıp her şeyi anladım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın verâsıdır.” İşte akıl!..

MÜMİN - KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 13-15


/ Peygamberler
Kâfir — Allah münakaşasını bırakalım! Bu münakaşada, ne inanmayanın inanana, ne de inananın inanmayana kendisini anlatabilmesine imkân var! Köstebekle balık arasındaki iklim görüşü ve münakaşası gibi bir şey... Hem bu aleme mantık ve aklî murakabe de fazla nüfuz edemiyor. Sizinle kabul ederseniz, dinleri konuşalım.

Mümin — Aczinizi ve halinizi itiraf eder gibi bir üslubunuz olduğunu ve müminlere mahsus silahlan imana zıd yolda kullanmaya davrandığınızı hissediyor musunuz?

Kâfir — Geçelim efendim, geçelim! Dinleri konuşmaya hazır mısınız?

Mümin — Buyurunuz!

Kâfir — Peygamberlere inanıyor musunuz?.. Boyuna inandırmaya çalıştığınız bir oluşa, asıl siz inanıyor musunuz?

Mümin — Peygamberlere, ışık ve hararet kaynağı güneşe inanışımı aşan bir (realite) katiyetiyle inanıyorum!

Kâfir — İnanır göründüğünüzü biliyorum, fakat samimiyetle inandığınıza inanmıyorum! kendinizi kandırmaya çalışmaktasınız belki...

Mümin — Bari benim inandığıma inanacak kadar olsun, bir inanma nasibiniz olsaydı... Meşhur bir kâfirin bir sözü vardır: «Biz Allaha ve Peygamberlere değil, ancak Allah ve Peygamberlere inanan insanların mevcut olduğuna inanırız.» Bu nasipsiz kadar da mı nasibiniz yok?

Kâfir — Haydi, Allaha, o mücerred kuvvete, evvelî ve nihaî müessire inanıyorsunuz, ben de bu inanma ihtimalini anlar gibi oluyorum! Fakat peygamberlerin diyelim; yani bizim gibi alalâde insanların, Allah tarafından gönderilmiş olduğuna nasıl inanılabilir?

Mümin — Bunun «nasıl»ını sormayın! Çünkü siz, inananın, inandığına inanmayacak kadar mücerret inanma hassasını kaybetmiş bir bedbahtsınız!

Kâfir — Ama sualime cevap vermiyorsunuz!

Mümin — Ne yapayım ki, sualinize cevap vermeden evvel Allahın lûtfıyle, sizi, sizin fikir ve ruh seciyenizi, bir kere daha tesbit ve müşahade altına almanın enfes fırsatını kazanmış bulunuyorum! Sizin gibilerin fikir seviyesini en mükemmel ifade eden, yine İmam-ı Gazali Hazretleridir:

«Bunlara desen ki, arkandan bir kaplan geliyor, üzerine hücum edip seni parçalayacak, inanmazsan dön ve bak! Sana şu cevabı verirler: İnanmam ve dönüp bakmam; sen daha evvel arkamdan kaplan geldiğini ispat et ki, bakayım!»

Kâfir — Kah, kah, kah! Ne zarif mantık canbazlığı!

Mümin — Mantıka bu kadar güvenen siz, demek şimdi onun canbazlığını da bizde görmeye başladınız!

Kâfir — Mantığı tersinden kullanmak...

Mümin — Öyleyse, işte yine kendi ağzınızla yakalandınız. Demek mantık, tersinden de kullanılabiliyor!.. Ve bu kullanıştan rahatsız olmuyor. Nitekim (sofıst)lerin sahte mantığını ezip geçen (Sokrates), üstün mantığın temsilcisiydi. Gelin, size mantık nedir, öğreteyim: Mantık, bir inanıştan sonra, tıpkı bir (Geometri) mütearifesine bina edilen icaplar gibi, o inanışa bağlı gereklerin, sebep ve neticelerin idrak ölçüsünden başka bir şey değildir; ve sultan olmak yerine vezir selahiyetinde bir vasıtacıktır.

Kâfir — Sultan kim?

Mümin — İman, inanış... Sultan ferman eder, vezir de icaplar ve gerekler manzumesinin örgüsünü tertipler. Bu işin de ismi mantık olur.

MÜMİN - KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 16-18


/ Ve Peygamber
Kâfir — Peygamber bahsini tekrar ele alalım. Peygambere inanılır mı?

Mümin — Yalnız ona inanılır, inanmak, ona inanmaktır.

Kâfir — Allah tarafından gönderilmiş mutavassıt kullar bulunduğuna inanmak, Allanın insana verdiği idrak melekelerini inkara kadar gitmez mi? Allanın, kullarını kendisine davet için mutavassıta ne ihtiyacı var?

Mümin — Ne elem verici sual!.. Bunu, sizin vaziyetinizde bulunanlar, bir de şöyle vazederler: «Asıl kulun, Allahı bulmak için mutavvasıta ne ihtiyacı var?»... Halbuki kul muhtaç ve Halik bundan münezzehtir.

Kâfir — O halde?..

Mümin — Kullarını her hususta birbirine muhtaç yarattığına göre, en üstün akıl derecesindeki peygambere de bütün kullarım muhtaç etmesi ve Allaha ermek yolunda kullarının bu ihtiyacını Peygamberle gidermesi Yaradanın şan ve rahmetine tam uygun değil mi?

Kâfir — Peygamberlik iddiasındaki zatlar bunu kendilerinden uyduruyorlarsa?

Mümin — Şüphe denilen iblis, size bu tarafiyle nüfuz ediyor da niçin, «Ya dedikleri aynen doğruysa!» sualine yanaştırmıyor? Allahı kabul eden için onun, kullarına inayet ve rahmet muradıyla Peygamberler hâlketmesinde bir muhal hissi duyulabilir mi? Şüpheci şeytan niçin şüphe madalyonunun öbür yüzünü gizliyor?

Kâfir — İyi ama Peygamberlerin sıdkına ait hangi vesikaya sahibiz?

Mümin — Yine kendi elinizle yakalandınız. Müthiş bir vesikaya sahibiz. İhlâsları... Namütenahi derin ve taklit kabul etmez saffet ve halisiyetleri.... Azim ahlâkları, üstün akıllan ve en küçük hayal ve vesveseye yer vermeyen örnek doğrulukları...

Kâfir — Yalancı peygamberler görülmemiş değil ya!..

Mümin — Aman, şimdi ne güzel yakalandınız! Elbette görüldü. Fakat onlar peygamber olup da yalancı olanlar değil: yalancı olup da peygamber olmayanlardır. Bu işin yalancısı hemen yakayı ele verdiğine göre, demek bizzat ve bilfiil doğrucunun sıdkına ve doğrucuların varlığına kıyas unsuru teşkil ederler... Hemen foyaları meydana çıkar.

Kâfir — Kelime ve mantık oyunu!

Mümin — Sizinkiyse küfrün peşin hükmü..

MÜMİN - KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 18-19


/ Felsefe
Kâfir — İslâm felsefesine göre...

Mümin — Durun, durun, boşuna yorulmayın! İslâmda felsefe diye bir şey yoktur!

Kâfir — A, o da ne demek?

Mümin — Şu demek ki, siz, tarafsız bir görüşle, yani bir nevi felsefe görüşüyle, ya felsefenin ne demek olduğunu bilmiyorsunuz; yahut da ve en doğrusu, İslâmlığın ne olduğunu kavrayamıyorsunuz!

Kâfir — Ya nedir?

Mümin — Demin tarafsız bir görüş diye bir tabir kullandım. İşte felsefe, tarafsızlıktan yola çıkıp, bulacağı veya bulamayacağı nispet ve istikametlere göre kendisine taraf arayan başı boş düşünce manzumelerinin adıdır. Hakikat, felsefe için güya varılması lazım gelen, fakat asla varılmayan, varılmayacak ve boyuna aranacak olan bir hedef, bir ilk merhaledir. İslamdaysa sadece bir ilk temel ve bir ilk ve mutlak arayış... Yani İslâmda hakikat peşin ve varlığın sırlarını aramak ondan sonra... Birbirinin yanlışını çıkartmaktan başka rolü olmayan felsefeyi, perişan ve her dem birbirinin başını yemek gayesinde bir demokrasiye benzetecek olursak İslâma hakikat saltanatı gözüyle bakabiliriz. Demek varış önce, arayış sonra... Varışa bağlı tefekkürün adı da felsefe değil, hikmet... Felsefe başı boş bir çıkış ve bulamayış, İslâmi tefekkür ise düzenli bir yol alış ve bulduğunu derinleştiriş ve genişletiş...

Kâfir — Hep şiir, hep şiir, hep büyü sanatı, sözleriniz...

Mümin — Şimdi «İslâm felsefesine göre» lafını durdurup «İslam hikmetlerine göre» diye sözünüze devam edebilirsiniz...

Kâfir — Vazgeçtim! Siz felsefeyi yermekte devam edin.

Mümin — Yerdim, yereceğim kadar.

Kâfir — Peki onun hiç mi faydası yok?..

Mümin — Var!.. Hem de ne büyük fayda!.. Söylediğim gibi, birbirinin yanlışını çıkarma, birbirini yerme, yeme faydası.. Ve iman sahiplerine bâtıl aklın ne demek olduğunu göstermeleri, mücadele sahası açmaları ve tababette mikroba karşı yapıldığı gibi bir nevi (asepsi) ve (antisepsi) tedbirine meydan vermeleri...

Kâfir — Aklım almıyor!

Mümin — Aklınız yok ki, alsın!..

MÜMİN - KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 19-20

+ Necip Fazıl anasayfa