MAKİNA ELEMANLARI / 5. cilt ilavesi // Şefik Okday

İyinur Ergün Ça, 28/03/2012 - 10:31 tarihinde yazdı

Boru ve Kapama Armatürlerdeki Yenilikler
Boru ve Kapama Armatürlerdeki Yenilikler 5. cilt İlavesi adıyla 61 sayfalık kitap halinde
74 Resim ve 12 Tablo

 

 

 

__________________________________

Ö N S Ö Z
BORU VE KAPAMA ARMATÜRLERDEKİ YENİLİKLER
KİTABIM HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELER

1950-1951 Yıllarındaki ilk baskısını çıkardığım iki ciltlik Makine Elemanları kitaplarımı sonraları 6 cilde çıkardım. Bunlardan bir çoğu 4. baskısını yaptılar ve aradan geçen yarım yüzyıllık sürede, biten kitapları genişleterek yeniden bastım ve bugüne kadar 6 cildimin hepsini her an için toplu olarak yetişen genç mühendislerimizin hizmetine sundum. Ancak Boru ve Armatürleri kapsayan 5.cildimin yenisini çıkarmakta biraz geciktim. Bu nedenle genç arkadaşlardan özür diliyor ve bu defa genişletilmiş olarak çıkardığım 5. cildin de diğer ciltler ile birlikte kendilerine yardımcı olacağını umuyorum.

Ansiklopedik bilgi ihtiva eden kitaplarımın emekli olduktan 33 yıl sonra bile rağbet gördüklerini görebilmem, 92 yaşımı doldurmak üzere olduğum bu günlerde cenab-ı hakk'ın bana verdiği en büyük lütuftur.

Boru ve Armatürler bahsini ilk olarak 1951'de 2. cildimin 27 sayfalık küçük bir parçası iken 1975'de müstakil 400 sayfalık bir cilt olarak ve şimdi de (2002 yılındayız) bir çok yenilikleri ilave ederek 92 yaşımı doldurduğum bu sene yeniden sevdiğim gençler için yazmaya fırsat bulduğumdan son derece mutluyum.

5. cildi önceleri almış olan arkadaşlara bir kolaylık olmak üzere bunu “Boru ve Armatürlerdeki Yenilikler” adıyla 61 sayfalık ayrı bir kitapçık olarak çıkardım. Bundan sonra "Boru ve Armatürler" kitabımı alacak olanlar için ise eski 400 sayfalık cilde, yenilikleri ekleyerek 461 sayfalık ek cilt halinde yeniden bastırdım.

30.12.1967'de kendi arzumla emekliye ayrıldıktan sonraa çok sevdiğim, o zamanki Teknik Okul, bugünkü Yıldız Teknik Üniversitesi ile yaşamımı birlikte sürdürdüm diyebilirim. Ayrılırken arkadaşlarım bana: “Niçin ayrılıyorsun? Bir sene sonra okulumuz Akademi olacak ve sen bir yabancı dil bildiğinden ve okul için bir kitap yazmış olduğundan otomatik olarak profesörlük unvanını alacaksın” demişlerdi. Ben de cevap olarak bir değil, iki yabancı dil bildiğimi (Fransızca ve Almanca) ve okul için 4 kitap yazmış olduğumdan bir sene sonra otomatik olarak profesör olacağımı bildiğimi ancak, oturduğum yerden unvan kazanmaktansa, okul için çalışmalarımı sürdürüp bunun takdir edilerek bana ya fahri profesörlük ya da fahri doktorluk unvanının verilmesini beklediğimi söylemiştim.

Emekliliğimden sonra okul için 17 sene daha çalışıp, okur için yepyeni iki cilt daha yazdım.

Bunlardan biri 400 sayfalık, Boru ve Armatürler bahsi, 1975'te 1984'te 6. cilt Mukavemet ve Toleranslar ismindeki yepyeni kitaptan başka 4 defa da eski ciltlerin yeni baskısını yaptım.

Babamın 1977'de vefatı üzerine gittikçe sıklaşan taleplere uyarak anı kitapları yazmaya başladım.

1950'de Almanya'da büyük çapta işçi ihtiyaca doğmuş ve kapılarını açmış, yurdumuzdan da ulu orta neredeyse herkesi kabul etmeye başlamış bu da Almanya'daki Türk imajının düşmesine neden olmuştur. 1993'den sonraki yıllarda Almanya, Belçika ve İsviçre'de anı kitaplarımı tanıtan 20'yi aşkın konferans verdim ve Türk imajını yükseltmeye çalıştım. Emekli olduktan sonra bütün bu çalışmalarım Türkiye'de hiçbir takdir görmezken ta Birleşik Amerika'dan bir plaket aldım.

İşin ilginç tarafı, Yıldız Üniversitesinden mezun olup Amerika'ya yerleşmiş ve oradaki düşünce tarzını benimsemiş olan arkadaşların, çalışmalarımı takdir ederek Washington’da kurdukları cemiyet tarafından bu anlamlı plaketi bana göndermiş olmalarıdır. Bu da başmka toplumlarda yaşayan insanlarımızın o toplumların düşünce şeklini almış olmalarının bir neticesidir.

Bütün temennim, yavaş yavaş, yurtdışında okumuş ve orada çalışmış olan arkadaşların gittikçe çoğalması sonucu, bundan sonraki arkadaşlara gelecek takdir mektuplarının yalnız yurttışından olmayıp, yurdumuzdaki çeşitli üniversite ve emsali kurumlardan gelmesidir.

Bu satırları yeni yetişen genç meslektaşlarımın takdirine arz ediyorum.

ŞEFİK OKDAY

__________________________________

ŞÜKRAN BORCU

2002 yılında, 6 ciltlik Makina Elemanları kitaplarımın beşinci cildinin 4. baskısını çıkarabilmiş olmam neticesiyle, bana bu hususta yardımlarını esirgememiş olan, aşağıda isimleri bulunan müessese ve meslektaşlarıma, memleketim ve kendi namıma teşekkürlerimi sunarım.

Aynı zamanda, konuyu kısa zamanda ele almasını bilen, ciddi, sıkı ve fedakâr çalışmalarıyla bana yardımcı olan 22 yaşındaki sekreterim İ.G’ye de teşekkürü bir borç biliyorum.

Yardımlarına teşekkürü borç bildiğim müesseseler ve arkadaşlar, (alfabetik sıra ile) şunlardır;

Ayvaz Endüstri Mamulleri, Karaköy- İstanbul
Borusan Fabrikaları, Salıpazarı-İstanbul
Dizayn Teknik, Büyükçekmece, İstanbul
Gustav Makenberg, Lübeck-Almanya
İntervalf, Bostancı-İstanbul
Klinger Yakacık, Kozyatağı-İstanbul

Cafer Ünlü-Yüksek Mühendis
Hakan Duman- Yüksek Mühendis
Klaus Natterer- Yüksek Mühendis
Özdemir Karanfil- Yüksek Mühendis
Suat Çakmak- Profesör

ŞEFİK OKDAY
İstanbul
Şubat 2002

__________________________________

S O N S Ö Z

Bu günlerde Makina Elemanları kitaplarımı yazmaya başlayalı tam elli yol oluyor. 1950 ve 1951'de iki cilt olarak çıkan kitaplarım, sonraları genişleyerek 6 cilde yükseldiler ve bazıları Dişli Çarklar ve Boru ve Armatürler bahisleri birer müstakil kitap şeklini aldılar. Bu ara 92. yaş günümü kutladım ve emekli olalı 33 yıl geçmiş olmasına rağmen 5. cildin dördüncü baskısını pek çok yeniliklerle beraber çıkarabildiğim için mutluluğum sonsuzdur.

İkinci ve üçüncü baskının önsözünden şu satırları tekrarlamak isterim.

İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinin Makina Şubesinin kurucusu olup, Makina Elemanları Öğretmenliğimde selefim olan ve çok genç yaşta iken 1948 senesinde kaybettiğimiz yüksek mühendis Rauf Usman'ı ve yurdumuzdaki 'Makina Elemancılarının babası' olup ve 1969 yılında vefat eden prof. Hilmi İleri'yi de anmak isterim. Türk Mühendisliğine büyük hizmetleri dokunan bu iki 'Değer'le o zamanki Yıldız Teknik Okulunda çok yakın olarak çalışabilmiş olmam, 26 senelik öğretmenlik hayatımın en kuvvetli temeli olmuştur.

Genç kuşaklara aktarmak istediğim o kadar çok önemli konular var ki, bunları kısa da olsa buraya sığdırmak imkansız, onun için bunları ayrı bir anı kitabında toplayarak yazmaya karar verdim, ve çoğunu da yazdım bile. Özellike 1930-1940'lı yıllarda memleketimizin durumunu 70 yıl gibi nisbeten kısa bir zaman diliminde ülkemizin nereden nereye geldiğini burada belirteceğim.

1929'da mühendislik tahsilime başladığım sırada hemen hemen herkes: 'sen deli misin? Mühendislik okuyup ne yapacaksın?' demişti. Bunu söyleyenler pek de haksız değildi, zira koca Türkiye'de birkaç tane askeri fabrika, birkaç, tane tekstil, üç tane çimento fabrikası hariç fabrika denecek bir şey yoktu. İstanbul'dan İzmit'e kadar bugün sıra sıra fabrika varken o zaman fabrika şöyle dursun yol bile yoktu.

Türkiye'de mevcut Devlet Demir Yolları'nın Eskişehir'deki tamir fabrikası, Haliç'teki Fabrika Havuzlar ismindeki gemi tamir tezgahları ve bir çok küçük ve orta çaptaki müessese, elbette makina endüstrisi sayılamazdı.

Böyle bir zamanda makina mühendisi olma kararını vermiş olmamın nedeni gerçekten çok ilginçtir. Ben Galatasaray Lisesi'ni bitirdiğimde, babam da emekli olup ticaret yaptığından, benim için yüksek tahsil olarak ilk akla gelen ticaret okumaktı. Bu konuyu babamın iş arkadaşı, Ermeni asıllı Keseryan Efendi'ye (O sıra Hıristiyan olanlar efendi, Türkler bey diye çağrılırdı) açtığımızda babama şöyle demişti:

'Ali bey sen ticareti micareti bırak, oğlun mühendis olsun mühendis! Sen emekli bir subay olarak bir çok makina fabrikasını temsil ediyorsun ancak sattığın mamullerin özelliklerini iyi bilmiyorsun, oğlun sana mühendis olarak çok yardımcı olur.' Gerçekten gayet güzel ud çalan, çeşitli Türkçe şarkılar bilen, bize davetli olduğunda her defasında, udunu beraberinde getirerek, küçük bir konser veren Keseryan Efendi'yi sevgi ve şükranla anıyorum.

Tahsilim bittikten sonra ticaretin ne olduğunu öğrenmek için bir yıl Galata'daki Doyçe Orientbank'da çalıştım ve bir akreditif'in ne olduğunu, 'Fob Cif', 'Gayri kabili rücu' kaydının ne ifade ettiğini ve benzer incelikleri öğrendim. Bir yıl sonra da üç ortak 15.000'er lira sermaye korayarak kurmuş olduğumuz 45.000 lira sermayeli, Oklar ithalat ve Ticaret şirketinde çalışırken İstanbul'daki Makina Mühendisleri Odasına kayıt oldum, sicil numaram 655'tir. Yani 655. Türk mühendisiyim. Mezun olduktan hemen sonra yani (2,5 sene evvel) kayıt olmuş olsam 300. veya 400. Türk mühendisi olacaktım. Temmuz 2001'de Makina Mühendisleri Odası'ndan öğrendiğimde kayıtlı makina mühendisi sayısının 52.366 olduğunu öğrendim. Bunların büyük bir kısmının yabancı dil bildikleri düşünülürse, 70 yılda nereden nereye geldiğimizi anlayabiliriz. Düşünüyorum da Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) bize eskiyi yıkıp, bilmediğimiz yepyeni bir yol göstermemiş olsaydı, bugünkü büyük hamleleri yapacak durumda olabilecek miydik?

Memleketimizin her tarafından mantar gibi çoğalan fabrikalar göz önünde bulundurulursa, Gazi Mustafa Kemal'in bize gösterdiği yolun doğru olduğu kanıtlanmış olur.

Askerliğimi bitirdikten sonra bir gün (Berlin'de benden iki sene önce mezun olan) Güher Dosdoğru ismindeki arkadaşım beni ziyaret etti.

Teknik Okulunu (bugünkü Yıldız Teknik Üniversite'sini) büyüttüklerini, kendisinin makine şubesi başkanı bulunduğunu ve hoca açtığının büyük olduğunu, benim de bir dersi üstlenmemi istedi. O sırada çalıştığım İstanbul Karamürsel Mensucat (tekstil) Fabrikası'ndan haftada bir gün izin alarak hoca olmamı sağladı. 1938'de Türkiye'de ancak iki mühendislik okulu vardı, biri Dolmabahçe'deki bugünkü Teknik Üniversite, ikincisi Yıldız'daki Teknik okul (bugünkü Yıldız Teknik Üniversitesi)

Benim hoca olduğum 1941 senesinde Makina Şubesinde ancak 8 talebe vardı. Bunların hemen hepsi de Deniz Yolları, Demir Yolları, Askeri Fabrikalar gibi müesseselerin namına okuyorlar, kendilerine senede bir palto, iki çift ayakkabı, çamaşır, yiyecek-içecek veriliyor ve kalacak yer temin ediliyordu.

Ben tahsilden döndüğümde 1938'de babama şunu demiştim: 'Ben ticarette muvaffak olmazsam hiç olmazsa Mühendislik mesleğimde çalışabilmem için baştan bunu denemek istedim' Böylelikle İstanbul Vefa'daki Karamürsel Mensucat Fabrikasında mühendis olarak işe başladım.

1938'de memleketimizin ne kadar fakir ve kazancın ne kadar az olduğunu şu bir kaç örnekte açıkça görebiliriz:'Şefik bey bir eski pantolonun yok mu?' diye yalvaran mahalle sakası (evimize Hamidiye suyu taşıyan adam) apatmanın kapıcısı, bürodaki gece bekçisi ve hademesi inatla ve sürekli olarak benden bir eski pantolon isterlerdi. Ayrıca mahalle imamı ve önce bahsettiğim kişilerden bir kaçı 10-11 yaşlarındaki bir kız çocuğu getirdiler, kendisini evlatlık almamı, parasız olarak yanımda çalışacağını, 17-18 yaşına geldiğnide küçük bir çeyiz yaparak evlendirmemle büyük bir sevap işleyeceğimi ısrarla söylediler. Çünkü babaları çocuklarını besleyemiyordu.

O sıra babam BMW otomobillerinin acentilğini almış, ilk beş taneyi de ithal etmişti. Alıcılar otomobillerin çok gösterişli olmasına rağmen, arkası dar ve ancak iki kişilik olması nedeniyle, eskiyince taksicilere satılamayacağından ve o zaman Türkiye'de çok tutulmuş olan OPEL KAPİTAEN marka otomobilinden 140 lira daha pahalı diye 1600 liralık OPEL marka otomobili tercih ediyorlar 1740 liraya BMW almıyorlardı. Bu arabaları satamayınca babam birini bana, birini kız kardeşime verdi, birini kendisine aldı diğer iki tanesini de maliyetine şirketteki iki ortağa sattı ve BMW macerası böylece kapandı.

İsmet paşanın Cumhurbaşkanlığı sırasında Teknik Öğretim müsteşarı bulunan Rüştü Uzel Galatasaray'dan mezun olduğum sene kimya hocamdı, kendisi son derece çalışkan idealist bir zat idi. Ama Teknik Öğretim Müsteşarı olarak üstelendiği Türkiye'nin endüstrileşmesi için öncülük verilmesi gereken fabrikaların tespitinde çok büyük yanılgılara düşmüştü. Türkiye'de hemen hemen hiçbir fabrikanın bulunmadığı bir devirde yaptığı planların hepsi döviz sarfını önleyici şekildeydi, örneğin yurda çok dikiş ve büro makinesi mi geliyor? Öyleyse bunlar için harcadığımız dövizleri sarf etmeyelim düşüncesi ile dikiş ve büro makinelerinin Türkiye'de imalatının ön planda tutulmasını istiyordu.

Artık Cumhurbaşkanı İsmet Paşanın Türkiye'de makina imalatı yapacak bir plan hazırlaması için görevlendirdiği bir başka kişi de vardı. Bu zat da babam Ali Nuri'nin 1904-1914 yıllarında Berlin'de Kurmay subaylığı tahsili sırasında tanıştığı Ali Rıza Ergin idi. Ali Rıza Bey Berlin Charlottenburg'daki Yüksek Mühendislik Okulundan (bugünkü Teknik Üniversiteden) mezun olduktan sonra Almanya'da kaldı, orada Margol ismindeki bir Alman bayanla evlendi ve Alman Mühendisleri Birliği'nde çalıştı, rasyonel imalat uzmanı oldu. Sonra girdiği (AEG) Allgemeine Maschinenfabrik'in dünyaca ünlü, Berlin'deki Türbin Fabrikasının yöneticiliğine yükseldi. İşte İngilizlerin bir hava akını sırasında, gerek çalıştığı fabrika ve gerekse evi yanıp yıkıldığından, Ali Rıza Bey Türkiye'ye geldi. Ali Rıza Ergin'e Berlin Büyükelçimiz Saffet Arıkan'ın savaş arkadaşı Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'ye verdiği tavsiye mektubunda: 'Paşam, bu çok önemli bir zattır, yurdumuza çok faydalı hizmetlerde bulunabilir' diye de yazmıştı. Ali Rıza Ergin Almanlaşmış, Türkçe konuşmakta zorlanıyordu. Türkiye'ye geldiğinde ilk ziyaret ettiği gençlik arkadaşı, babam Ali Nuri'dir. Görüşmek için şirkete geldiğinde ben de hazır bulunurdum. Ali Rıza bey'le görüşmelerimize Teknik Okulun büyütülmesine çok emeği geçen ve çok genç yaşında (1948'de) kaybettiğimiz Rauf Usman da katılırdı.

Berlin'deki dünyaca isim yapmış olan AEG Türbin Fabrikasının yöneticisi bulunan Ali Rıza Ergin'in Türkiye'de bir makine fabrikası kurmak için çok ilginç bir fikri vardı. Bu tam bir 'Allgemeine Maschinenfabrik' (Genel Makina Fabrikası) şeklinde olacak, işçilerle kendisinin iyi anlaşabilmesi için de bunlar ya Alman ya da Almanca bilen Avusturya, İsviçre veya Çekoslovakya uyruklu olacaklar. 100 kişilik orta çaptaki bu fabrikaya ilk yıl 10 Türk işçisi alınacak ve her sene 10 Türk ilave edilerek, Ali Rıza beyin bir sözünü tekrar ediyorum: 'bunların iş'de Almanlaşmaları sağlanacak'. Bu fabrikada lisans satın alarak her türlü makina yurdumuzda yapılabilecek ve aynı zamanda (yine Ali Rıza beyin bir ifadesini kullanacağım) 'Alman kafalı Türk işçiler yetiştirilecek'ti. Nitekim kendisi de bir gün Türkiye'de de bir Türbin Fabrikası kurma teklifi yapıldığında 'Ben türbinden pek anlamam, iyi bir türbin imal etmek istiyorsanız, AEG veya ESCHER WYSS'den bir lisans satın alınız, istediğim tezgahları da temin ediniz o zaman aynı kalitede size türbin yaparım' demesi üzerine 'peki sen türbin yapamaz mısın?' diye sorduklarında: ' yaparım ama bu iyi bir türbin olmaz ve fena bir türbin de ben imal etmem' dediğini bugün gibi hatırlıyorum.

Aynı zamanda Yıldız Teknik Okulu'nda Türbin dersi veren ve yurdumuzun yetiştirdiği en seçkin mühendislerden olan Fahri Tanman, sırf teorik bilgisine dayanarak harıl harıl bir türbin fabrikasının planlarını hazırlamaktaydı!!!

Bu da, yurdumuzdaki Makina Kimya Endüstrisi Kurumu'nun daha Askeri Fabrikalar iken yapmış olduğu Devrim Otomobilleri macerasını hatırlattı bana.

Rüştü Uzel – Ali Rıza Ergin'in sözlü düellosuna geri dönelim:

Rüştü bey sorar: 'Memleket eğesizlikten kırılıyor, kuracağı fabrikada eğe imalatı yapabilecek mi?' İsmet İnönü'nün başı Ali Rıza Ergin'e döndüğünde şu cevabı alır: ' Elbette o fabrikada eğe yapamayız, ancak bir lisans satın alarak fabrikamızda eğe imalatına lazım olan makimaları imal eder ve bir eğe fabrikası kurarız.' Böylelikle konuşma ileri geri devam eder ve çeşitli memleket ihtiyaçları göz önünde bulundurularak Ali Rıza Ergin'in Türkiye'ye kuracağı 100 kişilik ilk Genel Makina Fabrikası kağıt üzerinde büyüdükçe büyür bin kişiyi aştıktan sonra, bir sabun köpüğü gibi dağılarak son bulur. Yani endüstrileşmek hevesinde olduğumuz pek çok proje yapılamaz.

Arada, savaşta yıkılmış olan Almanya yaralarını kısmen sarar ve Ali Rıza beye bir gün 'eski görevine dön' haberini vermesi üzerine, o da Türkiye'de bir şey yapabilme ümidini kesmiş olarak Almanya'ya eski işine geri döner.

Almanya'da mühendislik tahsilim sırasında ilerde ticarette tutunamazsam, hiç olmazsa mühendislik dalı olan tekstil endüstrisinde çalışabilmem için Almanya'da Makina ve tekstil mühendisi yetiştiren, Dressdin'deki Yüksek Mühendis okuluna geçtim ve oradan da 1937 tarihinde mezun oldum.

1923'te Cumhuriyet kurulduğu devirde babam emekli olmuş ve serbest ticarete başlamıştı. Kendisinin Almanya'da pek çok tanıdığı olduğu için bir çok alman fabrikasının mümessilliğini alması pek zor olmadı. Ancak Türkiye'de Almanya ile muhaberat yapacak teknik eleman o zaman bulunmuyordu. Yalnızca teknik bilgi sahibi olan bahriye emekli subaylar vardı. Bunlardan iki tanesi emekli albay, Nail Tatarağası (İngilizce) ve emekli çarkçı yarbay, İsmail Koray (Almanca) uzun yıllar babamın yanında çalıştılar.

İşte hoca olduğum ilk senelerdeki memleketimizin vaziyeti hakkında bir fikir edinmeniz için, zannedersen bu satırlar yeterlidir. İş hayatına atıldığımda aldığım en büyük takdir, Banco Di Roma bankası müdürü Sami Hayırel'in kendisine, bankasının, açtığımız akareditife fazla komisyon alması üzerine yaptığım sözlü itirazımda kıs kıs gülmesine karşın bunun gülünecek bir tarafı olmadığını söylediğimde: ' ben ona gülmüyorum, bir sadrazam torununun nasıl böyle senin gibi bezirgan olduğuna gülüyorum' demişti. O devirde bundan büyük bir takdir bekleyemezdim.

Bundan 15-20 yıl evvel son kez gittiğim, oğlum Güven'in mümessili bulunduğu PFAFF sanayi dikiş makinalarının, Almanya'daki bir toplantısında, yanımda oturan Birleşik Amerika Temsilcisi ile ilginç bir konuşmamız oldu.

Ben kendisine, yurdumuzda yapılan birçok iyi işin yanı sıra hayali ihracat, faturasız kazançlar, köşü dönmeler gibi hususlardan şikayet ederken, Amerikalının kıs kıs güldüğünü ve birkaç defa: ' siz çabuk yükselmenin yolunu bulmuşsunuz, tıpkı bizim gibi çok çabuk hamle yapacaksınız' dediğini duydum. Böyle demesinin doğru olmadığını söylediğimde Amerikalı şu cevabı verdi:

'Bugün sağlam temellere oturmuş olan bir ekonomimiz var, seksen yıl evvel ise hal böyle değildi. Ancak kısa zamanda ve çok kolay kazanılmış bir parayı insanoğlu kolayca sarf eder, ve rizikolu yatırımlara girişir' diye ekledi. ' merak etmeyin' diye de ilave ederek devam etti:

'Tıpkı bizde olduğu gibi, sizde de zamanla sıkı kontroller gelecek ve her şey normalleşecektir.'

Amerikalı galiba pek haksız da değildi. Babamın kurduğu ve son yıllarda %13 hissedarı bulunduğu; zamanın en iyi oteli olan, Park Otelini büyütmek için babamla birlikte İtalya'nın meşhur otelcilerinden Panzer ailesi ve İsviçre'nin Swiss Hotel gibi büyük otelcileriyle yaptığımız görüşmelerde, hep aynı söyleri işitmedik mi? Hepsi de : 'siz oteli inşa ediniz biz işletelim' dememişler miydi? Bir de şimdi Akdeniz sahillerinde mantar gbii yerden yükselen birkaç yüz yataklı oteller ile bunların yanı sıra yarı kalmış pek çok inşaata bakıyorum da, adamın söylediklerinde büyük bir doğruluk payının bulunduğuna inanıyorum.

Şayet sağa sola kayan bu servetler, vergi olarak hükümet tarafından toplanabilseydi ne olacaktı? Bu paralarla birkaç okul ve hastane gibi faydalı işlerin yanında hükümetler ne yapacaktı? Bugün (Temmuz 2001) Avrupa'dan ekonomimizi düzeltmesi için getirdiğimiz Devlet Bakanı Kemal Derviş'in özelleştirmesinin gerektiği daha çok sayıda zararına çalışan Milli Tesislerle karşı karşıya olmayacak mı idik?

ŞEFİK OKDAY
İstanbul
Şubat 2002

Not: Müellifin bu kitabının teknik içeriği, vefatından (26 Nisan 2002) önce sona ermiş olup, kızı Jülite OKDAY, yeğeni Esra TÜRK'ün katkıları ve asistanının çalışmalarıyla muhataplarına sunulmuştur.

__________________________________

A N M A

Memleketimizin önemli bir yeri olan küçük ve orta ölçekli sanayi kesiminin kitaplıklarında eksik olmayan, rahmetli hocam, dostum Şefik Okday(ın 6 cildi bulunan 'Makina Elemanları' kitapları büyük bir eksikliği doldurarak çok yararlı olduğu bir gerçektir ve bu yarar halen devam etmektedir. Bu seriden olan 5. cilt 'Boru ve Kapama Armatürleri' kitabının devamı olan elinizdeki bu kitapçık, ana kitabın ilk kısmından (1975) sonra, bu konuda gerek üretim ve gerekse uygulama alanında gerçekten önemli olan teknik değişiklik ve yenilikleri içermektedir. Bunları en iyi idrak eden ve bilincinde olan Şefik Okday ömrünün son günlerinde bile sağlık bakımından olumsuzluğuna ve yetersizliğine karşın olağanüstü bir çaba göstererek arzusunu gerçekleştirmeyi başarmıştır.

Rahat ve huzur içinde uyu sayın Hocam.

Prof. M. Suat ÇAKMAK

__________________________________

Canım, güzel insan;

Bu kitap için o kadar olağanüstü çaba sarf ettin ki, ne olurdu basılmış halini de görebilseydin...!

Allah'ın bütün güzellikleri üzerine olsun.

YADİ

__________________________________

Bana çok şey kazandırmış olduğunuzu, yokluğunuzda, sizin gayretlerinizden yola çıkarak bu manalı çalışmanızın bu aşamaya gelmesiyle görmenizi isterdim. Eksikliğinizde tek avuntum sizin için bir şeyler yapabiliyor olmamdı. Sizin için son mesai arkadaşıydım, siz ise benim için ilk ve son sayılabilecek kadar bilgili, tecrübeli bir hocaydınız.

Çalışmaya ilk başladığımda 'Mutlu musun?' demiştiniz. 'Evet' dediğimde:

'Ben de mutluyum, çünkü hem genç bir arkadaş kazandım, hem de yetenekli bir gencin yükselmesine katkıda bulunuyorum' demiştiniz.

Evet, şimdi de mutluyum, çünkü hayatımın en kaliteli insanını, sizi tanıdım ve çalışmalarınızın son deminde bir şeyler yapabilmiş olmanın huzurunu yaşıyorum.

Bitmesi için son gününüze değin çalışıp uğraştığınız kitabınız artık nihayete erdi.

Siz rahat uyuyunuz.

Son mesai arkadaşınız
İyinur (GÜNDOĞDU) ERGÜN

+++ Şefik Okday anasayfa

kategori: