n'etti bu Yunus n’etti // Hüsrev Hatemi

Bünyamin Ergün gönderdi (Cum, 27/01/2012 - 09:16)

N'etti bu Yunus n'etti
Bir doğru yola gitti

13. yüzyılın ikinci yarısında ve 14. yüzyılın başında bir mistik şairimiz var; adı Yunus Emre. Anadolu'da, resmî dil Türkçeye dönmek üzere iken doğmuş. Onun doğduğu ve yaşadığı yıllarda devlete hâlâ Farsça dilekçe verilirken, Sultan Veled ve Hoca Dehnani, oldukça başarılı Türkçe şiirler söylemeye başlamışlar. Yunus Emre, sadece Türkçe söylemeyi seçmiş, Türkçe ile her şeyin ifade edileceğinden kuşkusu olmamış. Mesela manzum olarak "Ermiş kişiler, hayatlarını yapmacık ve hoşa gidici olma kaygısı ile yaşamadılar” cümlesini söylemek bana teklif edilseydi kara kara düşünürdüm. Yunus Emre ise şöyle hallediyor bunu:

Erenler, bu dirliği riyâ dirilmediler

Yunus Emre, Tanrı aşkı yoluna kendini adamış. Bu yolun nice erleri o zaman da yaşıyormuş, daha önce de yaşamış. Bu kişilerin varlığı Yunus Emre'yi ezmemiş. Onun isteği ünlü bir şair veya mutasavvıf olmak değil ki, eziklik hissetsin. Yunus Emre'nin tek kaygısı Tanrı aşkı, başka amacı yok.

Canlar feda yoluna, bu can kaygusu değil
Sen can gereksin bana cihan kaygusu değil

diyordu. Kimimiz sanırız ki, Yunus Emre gibi Hak yolunda olmak kolay bir iştir. "Yunus Emre gibi çok tanınmış bir şair olmak, Allah'ın sevgili kulu olmak gibi, ayrıcalıklar sahibi olarak yaşamak kolaydır. "Ben 21. yüzyılda evimi zor geçindiriyorum. Onun gibi sorunsuz bir hayat sürseydim ben de yüceliklerden söz ederdim” diye düşünenler muhakkak ki "az sayıda da olmayarak” aramızda yaşıyorlar.

Oysa ki, Yunus Emre'nin yaşadığı yıllarda, devrin süper gücü olan Moğollar en az otuz-kırk yıldır, Anadolu'da istediklerini yapar durumda idiler. Anadolu Selçuklu sultanları onların hükmü altında idi. Hıristiyan dünyasından hayır yoktu. Mevlâna, Belh şehrinde 1207 yılında doğmuştu. Onun doğumundan üç yıl önce Latin kökenli Haçlı ordusu, Ortodoks İstanbul'u işgal edip yağmalamıştı. Yani şamanist Moğollara karşı monoteist Hıristiyan dünyasından yardım beklenemezdi. Onlar, belki de Müslüman dünyasını Moğollardan daha da kâfir sayıyorlardı. Haçlı ordularının kaynağı olan Fransızların, Almanların, İngilizlerin vs. hiçbirinin ne Eskişehir'de ne Konya'da ne Kayseri'de kültür merkezleri ve misyonerleri vardı. Yani Yunus Emre'deki Hazret-i İsa sevgisi Legion d'Honneur nişanı almak veya kokteyllere, gezilere davet edilmeye yönelik değildi. Yunus Emre'deki Hazret-i İsa sevgisi, Kuran'dan yani Tanrı'dan geliyordu. Yunus Emre biliyordu ki, aslolan Tanrı'dır. Kuran'da Hazret-i İsa'nın babasız doğduğu mu yazıyor. Yunus tabii ki buna inanacaktı. Yunus Emre, İslam dinine bağlanmıştı. İslam dinine gerçekten bağlı olanlar, bu dinin peygamberi Hazret-i Muhammed'i sevmekle kalmazlar, en az bir Hıristiyan kadar İsa'yı, en az bir Musevi kadar Musa'yı da severler. Bu sevgilerinde de samimidirler. Hiçbir Hıristiyan ülkesine hoş görünmek ve "aydın kişi” olmak amaçları yoktur. Hele Yunus için, hiç yoktur. Çünkü o, insan olmanın değerini kavramıştır. Kuran'a göre, ilk insanı yaratan Tanrı, meleklere "insana secde edin” buyurmuş, sadece şeytan gururlanarak bu emre karşı gelmiştir.

Ayrıca yine Kuran'a göre, Allah bütün yaratacağı ve dünyaya göndereceği ruhlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş ve "Evet” cevabını almıştır. Bugüne kalû belâ "Evet dediler” günü ve bu oturuma "Elest= değil miyim” oturumu denir. (Bezm-i Elest, Meclis-i Elest) Bu iki özellik yalnız Kuran'da vardır. Yani 1- Meleklere "insana secde edin” emri, 2- Bütün insan ruhlarına, Allah'ın varlığına tanıklık ettirilmesi, "Bundan ne çıkar?” diyen lümezelere (alay eden/Kuran deyimi) şu cevap verilir: İslam dinine göre her çocuk, Allah'ın varlığını, vekil kullanmadan, kendisi onaylamış olarak doğar. Şu halde vaftiz edilmeden de, Müslüman olmadan da, her insan ruhu, ebedi hayatı hak etmiştir. Şeytani varlık, Tanrı'ya bağlı varlık diye bir sınıflama yoktur. Şeytan bile şeytani varlık değil, sadece günahkâr bir varlıktır. Şeytanın ne karanlıklar prensi olma imtiyazı, ne de bir kimsenin ruhunu gaspetme hakkı vardır. Saptırır o kadar. Kıyamet gününde değerlendirilmek üzere, sürekli sınav yapan bir sınav memurudur. Buna karşılık bir rütbe elde edemeyecek, cehennemin değil prensi, gardiyanı bile olamıyacaktır. Cehennemin müdürü "Malik” adlı bir melektir.

Şu halde herhangi bir kızılderili Avustralya yerlisi, İtalyan, Türk, İranlı, Arap veya Amerikalı, bu sıfatları sebebiyle diğerine üstün değildir. Kuran'da "Biz insanı ahsen-i takvimde yarattık” buyuruluyor. Ahsen-i takvim hem "en güzel zaman” hem de "en güzel yazılım programı” demektir. Kuran devam ederek diyor ki; "sonra, onu aşağıların aşağısı da yapabiliriz”.

Burada anlatılmak işenen şu: Biz, insanı en güzel takvimde yarattık (Müslümanı, Hıristiyanı veya Türkü, Arabı değil bütün insanları). Fakat o, dünya hayatı sırasında dikkatli olmayıp virüs kaparsa, en güzel yazılım programı, artık işe yaramayan bir program olabilir. Tanrı'nın yolladığı peygamberler ve Yunus gibi kişiler, yararlı antivirüs programlarıdır. Virüs kapılsa ne olur? İnsan ruhu daha önceden kendini yaratanın yüceliğini onaylamış olduğundan, mahvedilmez. Ona da antivirüs yardımı gönderilir. Bu dünyada virüsünü temizleyememişle, öteki dünyaya günkahkâr gider. Öteki dünyada affedilme ümidi yine de vardır. Kendisine virüs kaptıran şeytan da, onunla beraber cezaevi günleri geçirecektir.

"Ruh Rabbimin emridir.”
Kuran'da ruh tarifi olarak, "Ruh Rabbimin emridir” deniyor. Daima diğer dinler karşısında aşağılık kompleksi çeken lümezeler, bu ayete karşı, "Ne var bu ayette? Böyle ruh tarifi olur mu?” derler. Yohanna İncil'i "Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı idi” diye başlar. Hıristiyanlar "Ne var bu ayette” diye sormadan bu ayeti açıklamaya ve anlamaya çalışırlar. "Ruh, Rabbimin emridir” demek, ruhun ne olduğunu tamamen anlatan yüce bir sözdür. Kuran'a göre, Tanrı, yaratma eylemini "Kün = ol” emri ile gerçekleştirir. Ruhun, Rabbin emri oluşu, "Kün” emrinin sintillasyon (balkıma) gibi sürekli tekrarı demektir. Yunus Emre ölüm olayını şöyle anlatıyor:

Sözün sahibi, sözünü geri alır. Yani ol emrinin sahibi, ruhumuzun sunucusu, bu emri geri çeker. Dış görünüşümüzü oluşturan bedenimiz yani o ruhun monitörü, mezarlıkta toprağa verilir.

Söz ıssı (sahibi) sözünü alır, sûretse toprakta kalır

Hazret-i İsa da aynı Tanrı'nın bir emridir, Hazret-i Muhammed de...

İsa oldum kudretten, bahane bir avrattan,
İnayet oldu Hak'tan ölü dirgürüp (diriltip) geldim.

Yani, Tanrı'nın kudreti ile İsa şekline büründüm, dünyaya geliş şeklim bir kadın (Hazret-i Meryem) yoluyla oldu. Tanrı bana yardım etti, ölüleri diriltip geldim.

Muhammed'i bir gece Hak okudu miraca,
Serteser uçtan uca bile yüz sürüp geldim.

Bir gece Muhammedi, Allah gökyüzüne çağırdı. Ben de onunla birlikteydim (bile= beraber). Onunla birlikte Tanrı makamına secde edip yüz sürerek geldim. Özet: Yunus Emre'ye, ebediyen tanınmış bir şair olacağı müjdesi verilmemiştir. O devirde matbaa yoktur. Şiirlerinin, yüzyıl sonraya kalacağından bile emin değildir. Yunus Emre ne Bizans, ne Fransız ne Moğol, ne Memlûk kültür merkezlerinden bir iltifat veya "sponsorluk” beklemez.

Yunus Emre'nin yanında, korumaları yoktur. Son model arabası yoktur, duvarları yüksek villası yoktur. Yanında gariban kılıklı dervişler vardır. "Ne güzel konuşuyorsun canımcım şeyhim” diyen mistik güzeller yoktur. Bütün şiirlerini, ona inancı söyletmiştir. Kendi devrinde yaşayan Mevlâna'yı kıskanmaz. Mevlâna'nın değerini bilir.

Onun görklü (güzel) nazarı gönlümüz aynasıdır.

der. Selçuklu televizyonunu veya Daily Moğol News muhabirini arayarak, Mevlâna'dan daha medyatik olmaya çalışmaz.

Yunus Emre ve Ümit
Yunus Emre ümitsiz değildir. Çünkü gerçek Müslümandır.

Görgil Çalab fazlını, yıkmaz asi gönlünü,
Binbir kerem lütf ile ol tercüman eyledi.

Tanrı'nın erdemini yüceliğini gör bir kere. Kendine isyan edenin bile gönlünü tahrip etmez. Ruhunu ortadan kaldırmaz. Aksine, dünyaya ve insanlara bağışladığı birçok kerem ve ihsanı tercüman ederek, âsileri yola getirmek ister.

Bu dünyada zengin olmak her şey olmak demek değildir.

Yoksulluktan geridir çok kişinin varlığı
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

diyen Yunus, gönül darlığından kurtulmuş, sürekli ümide ermiştir. Hattâ sadece ümide de değil. Bizim anlayamayacağımız bir yol ve şekil ile Yunus, sevdiğine de kavuşmuştur. Herhalde inancını o kadar kuvvetlendirmiş ve Kuran deyimi ile Hakkel yakiyn” mertebesinde kendini o kadar yoğunlaştırmıştır ki, onda, sevdiği ilahi varlığa karşı hiçbir şüphe kalmamıştır. Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun demekle bize bu mertebeyi anlatıyor.

Ben Ay'ımı yerde gördüm ne isterim gökyüzünde,
Benim yüzüm yerde gerek bana rahmet yerden yağar

demekle, "Ben Tanrı'yı yeryüzünde de eserleriyle, bağışları ile, ağaçlarla, kuşlarla, ırmaklarla, dağlarla, bulutlarla gördüm. O, yeryüzünden de rahmet gönderiyor bize” demektedir. Bazı yorumcuların sözlerinde olduğu gibi, burada materyalizm veya pozitivizm yok, güçlü bir Birlik inancı vardır. Esasen Yunus sadece birlik peşindedir. Onda materyalizm ve ruhçuluk ikilisi yoktur. Onun için bostan dolabı da Tanrı'yı teşbih eder, bir ağaç da, insan da, üstelik Tanrı'yı inkâr eden bir bostan dolabı, bir karga, bir bülbül olmadığı halde, böyle insanlar vardır. Yunus, onlara da kızmaz. Onlara kızmak Yunus'un işi değildir. O, sadece sevgisini anlatır.

Sevdiğim söylemez isem.
Sevmek derdi beni boğar

diyor. Ne güzel söz: Sevdiğim söylemez isem, sevmek derdi beni boğar.

Ekonomik Zorluk da Vardır, Hortumcular da
Yunus Emre'yi "tuzu kuru” bir şair veya derviş sanarak "Bu zamanda onun gibi inançlı olabilir miyiz? Şimdi ortalıkta rezalet dizboyu” diyenler de, Yunus Emre'nin yaşadığı zamanı bilmeyenlerdir. Yukarıda söylediğimiz gibi, bütün dünya karmakarışıktı. Moğollar, Anadolu Selçuklularının her işine karışıyorlardı. Bağdat'ı yakıp yıkmışlar, kitaplığını ortadan kaldırmışlardı. Fakirler zor durumdaydı. Yunus Emre'nin diliyle "Şeytanlar semirmiş ve kuvvetli olmuşlardı.”

Müslümanlar, zamane yatlu oldu.
Helâl yenmez haram kıymetli oldu
Okunan Kuran'a kulak tutulmaz
Şeytanlar semirdi, kuvvetli oldu.

Ey Müslümanlar, zamane uğursuz oldu. Artık helâl yenmiyor. Haram yemek daha kıymetli oldu. Okunan Kuran'a kulak tutulmuyor. Şeytanlar semirdi, kuvvetli oldu. Şimdi ile Yunus devrinin farkı yok.

Beyler azdı yolundan bilmez yoksul halinden
Çıktı rahmet gölünden nefs gölüne dalmıştır.

Türk Kültürü ve Yunus
Anadolu Türkçesinin ilk şairlerinden biri olan Yunus Emre, güçlü bir şair ve mutasavvıf olmasaydı bile, sırf dil yönünden incelenmeye ve ilgiye değer olurdu. Kaldı ki, Yunus Emre, Türkçenin önde gelen güçlü şairleri arasındadır.

Avrupa Birliği hevesine düştük, gözümüz dünyayı görmüyor. Oysa Avrupa Birliği'ne girmemiz yine biz kalarak olmalı. 19. yüzyılın son çeyreğinde Dostoyevski, bir makalesinde "Biz Türklerin burnunu kanatmak bile istemiyoruz. Sadece silahlarını toplamak ve onları Kazan Tatarları gibi, bize sabun ve hırka satan uslu Müslümanlar yapmak istiyoruz” demişti. Şimdi daha fazlası isteniyor. Sabun ve hırkayı bile, kendimiz üretmeyip sadece satmamız isteniyor. Daha otuz yıl önce "siz sanayileşmeyin, Avrupa'nın manavı, sütçüsü, hayvancısı olun” diye sesler gelirdi Avrupa'dan. Buna kızan köşe yazarları olurdu. Şimdi tarım bile kısıtlanıyor. Tarım bile, bize çok görülüyor. Buna kızan yazarlar çok azaldı. Seslerini de duyuramıyorlar.

Birtakım laylaylomlar, birtakım maganda-yi nev edalar ve birtakım sadece düşüncesizler dinin de bir milletin kültürünü oluşturan öğelerden biri olduğunun farkında olmayıp ahkâm kesip duruyorlar. Yunus Emre'de, bu kadar İsa ve Musa sevgisi varken, neden başka dinlere özenmedi? Çünkü Yunus biliyordu ki, Allah onu Hıristiyan bir ailede veya Musevi bir aileden dünyaya getirseydi, yine fark etmezdi. Bütün insanları ve Tanrı ‘yi severdi fakat Hıristiyan veya Musevi kalırdı. Onun görüşünde "bütün insanlar aynı Tanrısal kaynaktan geliyor ve tek bir lüleden akıyor, insanlar arasında ırklarına ve dinlerine göre ayrım yapılmaz.”

Bir çeşmeden akan su acı tatlı olmaya
Edeptir bana yermek bir lüleden sızarım

Yine biliyordu ki, ayrı ayrı milletler veya ümmetlerden olmak da, yine Tanrı takdiridir. O kimseye misyonerlik yapmıyor. Başka insanları seviyor; fakat kendi kültüründe kendi dininde kalmaya devam ediyordu. Bu da Yunus'tan alacağımız bir ders olmalıdır. Yüz küsur yıl önce, uslu Müslüman olmamız isteniyordu. Şimdi ise uslu Hıristiyan olmamız isteniyor. Maganda, laylaylom ve kırıtkanlarımızda hiçbir ses seda yok. Çıktık açık alınla, onyılda her savaştan marşı bile bazı balo veya yemeklerde ulusçuluk gösterisi yapıyorum sanılarak, lambada dansı gibi icra ediliyor. Zamane uğursuz oldu. Şeytanlar semirdi kuvvetli oldu. Yunus'tan almamız gereken çok ders var.

"İslam dini terörü destekler, Türk medeniyeti, Batı medeniyetine, Uzakdoğu medeniyetlerinden daha uzaktır” gibi şahane saçmalara inanmamalıyız.”

Yunus ile bitirelim.

Değilim kal ü kıylde ya yetmiş iki dilde..
Yâd yok bana bu ilde orda bilişip geldim

Benim için bu dünyada yabancı yok. Yetmiş iki milletin dili (dini ve kültürü) de bana yâd değil (yabancı değil). Ben bütün bunlarla, öteki dünyada (dünyaya gönderilmeden önce) bilişerek (tanışarak) bu dünyaya geldim.

n'etti bu Yunus n’etti
Hüsrev Hatemi
Pan Yayınları
Kasım 2004, 1. Baskı, Sf. 7-15

kategori: 

yorum gönder