ARI USUN ELEŞTİRİSİ // Immanuel Kant
Felsefe Tarihçileri bir kural olarak Kant'ın yaşamı ve kişiliği ile felsefi başarımı arasında bir uyumsuzluk olduğu kanısını vurgularlar. Yaşamı öylesine renksiz ve öylesine tekdüzedir ki, herhangi bir idealist pırıltıdan yoksun bu kişilikte bir felsefe dehasının çiçeklenmiş olması tüm beklentiyi aşar. Ve felsefe üzerinde yoğunlaşması öylesine yavaş ve genç olmuştur ki, başlıca gökbilim, fizik, matematik gibi ilgilerle yoğrulmuş bir kafada gerçek bir kurgul düşünce tininin nasıl mayalanmış olduğunu anlamak güçtür. Kant 1781'de Kritik der reinen Vernunft'u yayımladığı zaman 57 yaşındaydı. On yıllık bir meditasyonun ürünü olan yapıt daha başından başlayarak ve tüm bu süre boyunca her zaman üç ay içinde yayımlanacağı inancına karşın büyüdükçe büyüdü, tümce içersine tümcecikler yığıldı, başlangıçta kurallı olmuş olabilecek anlatımlar altüst edildi ve sonuçta bütün bir yapı gotik bir ton içerisinde düzensiz bir düzene yoğruldu. İlkin Duyarlık ve Anlağın Sınırları [Der Grenzen der Sinnlichteit und der Vernunft] başlığı altında çıkması tasarlanan çalışma Kant'ın sunuş kaygıları nedeniyle bir çok ertelemeden sonra yeni adıyla son dört ay gibi kısa bir süre içinde yayıma hazırlanarak 212 yıl önce basıldı (1781–bu çeviride 'A' metni). Kant anlaşılırlık konusunda duyduğu kaygılarda hiç kuşkusuz haklıydı.
İlk yayım tutucu ve mızmız bir tepkiyle karşılandı. Durumu biraz olsun düzeltebilmek için yapıtın ir özlüleştirilmesi olarak yazdığı Prolegomena'ya (1783) ve AUE'nin gözden geçirilmiş ve yer yer yeniden yazılmış ikinci yayımına karşın (1787–bu çeviride 'B'metni), metin felsefe tarihinde okunması en güç olanlardan biri ve en az sağın olanı olmaktan kurtulamadı. Ve gene de felsefe tarihinin en etkili çalışmalarından biri oldu.
Daha 1799'da yapıtın beşinci basımı çıktı, ve evrensel bir tanınmışlığın vereceği mutluluk hiç kuşkusuz yaşlı Kant'ın yaratıcılığına güveninin pekişmesi için gereksindiği tek şeydi. Kısa bir süre içinde yazdığı bir dizi kitapta salt kendi uğruna bile araştırmaya değer bir felsefi ekin yarattı ve özellikle kılgısal felsefede birer öğüt havasıyla da dolu yazıları Protestan ekininde güçlü bir onay buldu. Kant'ın Almanya'nın Aydınlanması ile bağlanması geleneksel Alman ussalcılığına ters düşen kuramsal kuşkuculuğundan çok bu törel yazılarında duyunç özgürlüğü ve katı ödev tini üzerine getirdiği vurguya bağlıdır: Töre us üzerine dayamalıdır. Bu törel anlayış Alman ve bir bütün olarak Protestan ekin alanı üzerinde 'ussal' Reformasyonun us düşmanı eğilimlerini de dengeleyici (Luther: 'İnanç tüm us, duyu ve anlağı ayaklar altında ezmelidir'; 'İnancın başladığı yere ulaştığımızda, usu kör etmeyi öğrenmeliyiz'; 'Us aldatılmalı, köreltilmeli, ve yokedilmelidir.'–Aktarmalar Kaufmann'dan). Kant'ın genç Germanik bilincin şekillenmesindeki katkısının düzeyini tam olarak saptamamız olanaksız olsa da, o da kendisinden sonra gelen Fichte ve Hegel gibi felsefeyi salt bir akademik ilgi konusu olarak görmedi, tersine onu ekin oluşturucu bir güç olarak kullandı ve bu konuda belki de umabileceğinden çok daha etkili oldu. Kant kurgal Usa yadsıdığı özgürlüğü kılgın Us için koşulsuzca onayladığından, onu Aydınlanmanın Almanya'da 'en önde gelen temsilcisi' olarak görmek doğaldır. Bir yandan doğa bilimini Hume'un hiçbir nedensellik tanımayan görgücülüğünden kurtararak onun Us üzerine temellendirilmesini sağlama bağladığında inanırken (hiç kuşkusuz eleştirel felsefesinin ancak bilime izin verebileceği anımsanmalıdır), öte yandan inanca da bir yer bırakarak bugün bile ılımlı modern felsefe okurunun duygudaşlığını kazanan bir tutum geliştirdi.
Ama gene de Kant'ın felsefesinin tüm değer ve imlemini ancak daha sonra onu izleyen Alman idealistleri –Fichte, Schelling ve Hegel– tarafından oluşturulan bir bütünün parçası olarak kazandığını görmek güç değildir, ve onun çığır açan bir filozof olduğu yolundaki yaygın kanı bu bağlamda anlamlıdır. Çalışmasında tam olarak olduğu gibi onaylanan tek bir bölümün bile olmamasına karşın, Kant'ı izleyen dönemde felsefe modern Almanya'da neredeyse antik Yunanistan'daki altın çağını anımsatan ussalcı bir gelişim evresi yaşadı. Büyük bir öncü değerini her zaman ona gereksinen ve ondan yararlanabilecek bir ekine borçludur, ve bireysel felsefeci evrensel usun özbilincine katkılarının değerini yalnızca onu anlayabilen bir kamuoyunun yargısında ve onun kavramını geliştiren yeni kuşakların tininde kazanır. Kant hiç kuşkusuz felsefenin geleceği açısından engin bir kapı açmakta olduğunu biliyordu. Ve modern Avrupa felsefe tarihinde yeni bir çığır açan büyük 18. yüzyıl filozofu olarak görülmesi ne olursa olsun yalnızca düşünceye David Hume'un kuşkuculuğu tarafından kapatılan kapının yeniden açılmasına değil, yalnızca benzersiz bir felsefi atılım zemini hazırlamış olmasına değil, ama insan varoluşunu (ve yok oluşunu) ilgilendiren biricik bilme çabası olarak felsefenin çok ciddi bir sorun olduğunu, giderek insanlık yazgısı açısından başka bir anlak bilimiyle karşılaştırmayacak denli dirimsel ve saltık değerde olduğunu vurgulamasına bağlıdır.
Arı Usun Eleştirisi gerçek bir kurgul felsefe çalışması olmasına karşın, tüm felsefeyi kendinde-şey soyutlamasına uyarlama ve böylece salt öznel olarak yapılaştırma girişimi tarafından soğrulmuştur. Yapıtın sunuluş biçimini olduğu gibi içeriğini de çıkmaza düşüren sorun buradan kaynaklanır–görgücülükten köken almaya çabalayan bir kurguculuk. Onunki olanaksız bir tutumdur, ve böyle bir gerilimi giderme isteği yazarını daha önce hiçbir filozofun denememiş olduğu girişimlere ve tuhaf bir terminolojik dizgeye götürmüştür (örneğin, arı anlağın şematizmi–kategorinin görüngüye uygulanışında aracılık, mantıksal işlemlerde imgelemin rolü, kavramların ne yerden ne de gökten (=ne nesnelerden ne de başka kavramlardan) ama aşkınsal çıkarsaması– [bir nesnenin ancak kavramlar aracılığıyla düşünülebildiğini tanıtlayabilirsek, bu onların yeterli bir çıkarsaması ve nesnel geçerliklerinin aklanması olacaktır. … Çıkarsama arı anlak-kavramlarının (ve onlarla birlikte tüm kuramsal a priori bilginin) deneyimin olanağının ilkeleri olarak betimlemesidir–ilkeler burada genel olarak uzay ve zamandaki görüngülerin belirlenimi olarak alınmak üzere.] ).
Bir çıkarsamanın öznel olarak tanıtlama olması gerektiğinden, yalnızca arı anlak kavramlarının çıkarsamasının kendisi değil, ama bütün bir çalışma tanıtlamadan yoksundur, çünkü felsefi tanıtlama kavramsal çıkarsama iken, Kant için salt biçimsel olan arı kavramın söylemeye gerek yok ki hiçbir içeriği yoktur–ve içerik ile sezilebilir 'nesne'yi anladığı ölçüde, bir ideanın ya da kavramın böyle görgül bir içeriğinin olmadığına üzülmek anlamsızdır. Kant yalnızca 'ileri sürmekte', ve her nedense felsefi tanıtlama yoksunluğunu kabullenmiş görünmektedir. Ama bu noktada bile Kant'ın kurgul tini kendini gösterir, ve usun saltıklığını çürütmeyi amaçlayan tüm çabalara karşın, ironik olarak, kavramın doğasının ilk ve tam belirtik modern formülasyonu– biraz aşağı aktaracağımız gibi– yine ondan gelmiştir. Gene de Kant usu çelişkiyi çözemeyen salt eytişimsel us olarak görmede, yalnızca çatışkılar üreten ve bunları aşamayan ve her aşma girişiminde yanılsamaya düşen doğal bir metafizik eğilimi olarak görmede direttiği için, bu buluşunun değerini yine kendisi kendisinden gizlemiştir.
Kant'ın eleştirel felsefesinin çatışkılara düşen düşünceye sağladığı kolaylık öylesine çekiciydi ki, birbirleri ile bağdaşmayan sayısız görüşü ve giderek kimi görgül bilim dallarındaki araştırmacılığı bile salt insan bilgisini sınırlamaları zemininde 'Kantçılık' olarak adlandırılmak gelenek oldu. Arı Usun Eleştirisi'nin karmaşıklığı fizyolojiden fiziğe, ruhbilimden toplumbilime dek çeşitli görgül araştırma alanlarına, ve realizmden göreceliğe dek eşit ölçüde çeşitli felsefi düşünme boyutlarına aşkınsal felsefenin mantıksal süreçleri arasında kendilerine de izleyecek birer yol bulma olanağı veriyordu. Böylece modern düşünce eleştirel felsefenin sağladığı sınırlı düzlemde hemen hemen önündeki tüm mantıksal olanakları kullandı, sınadı, ve bir yana attı. Her şeye karşın, tüm bu girişimler özsel olarak çeşitli önyargılar üzerine dayanan araştırma-inceleme tutumlarını geçerli birer akademik konum olarak sunmaya çalışan denemeler olmaktan öteye geçemediler. Yeni-Kantçıları bir 'Yeni-' öneki altına toplayan ortaklık öğesi bir biçimselcilikten daha çoğu olmadı. Zaman zaman sözü edilen Zurück nach Kant (1865) belgisi olguculuktan olduğu gibi kurgul düşünceden kaçışı da anlatan bir tepkiden çoğunu anlatmaz.
İngiliz analitik felsefe geleneğine gelince, evrensel/kozmopolitan usu bir yana bırakıp salt kendi etnik uslarına bağlı olmakla, bunlar uzun bir süre Kant'ın modern Avrupa felsefesi için ve bütün bir dünya felsefeciliği için neyi imlediği üzerine düşünmeyi bile gereksiz saymışlar, ve Locke, Hume veya Berkeley'in görgücü yavanlığının ötesine duyarsız ya da yeteneksiz modern inakçılar olarak Kant'ta neyin Kant olduğunu görememişlerdir. Kant'ın felsefesi, tüm kuşkucu örtüsüne karşın, ve bütünüyle açıkta yatan kaçınılmaz öznelciliğe karşın, analitik bir kötüye kullanıma izin vermeyecek denli ussal, ve görgücü her yaklaşıma direnecek denli kurguldur. Kant ne denli karşıt görüşte diretmiş olsa da, felsefesindeki en verimsiz etki Hume'dan gelendir; ya da, yine aynı şey, eğer felsefesinde değersiz, anlamsız ya da üstelik tuhaf yanlar varsa, yalnızca bunlar analitik felsefenin kullanımına açık olanlardır. Bu yüzden, bu sayfayı lekeleme pahasına da olsa, Bertrand Russell'dan Kant'ın eleştirel felsefesinin modern analitik felsefenin perspektifinden nasıl değerlendirilmesi gerektiğini anlatacak bir alıntı yapabiliriz.: 'Humet, by criticism of the concept of causality, awakenned him from his dogmatic slumbers so at least he says [Prolegomena'da], but the awakening was only temporary, he soon invented a soporific which enabled him to sleep again.' [Hume, nedensellik kavramını eleştirisi yoluyla, Kant'ı–hiç olmazsa kendisinin dediği gibi– inakçı uyuklamalarından uyandırdı; ama uyanma yalnızca geçiciydi ve çok geçmeden yeniden uyanmasını sağlayan bir uyutucu icadetti] –Hist. of West. Phil. 1981, s. 678.
Kant'ın eleştirel dönem çalışmaları sırasında yaptığı buluşlardan biri, ve onu izleyen kurgul felsefe girişiminin yazgısı açısından hiç kuşkusuz birincil önemde olanı, eytişim üzerine ilki Arı Usun Eleştirisi'nde ve ikincisi Yargının Eleştirisi'nde görünen şu sözlerdir:
'İkinci olarak, her bir sınıfta kategorilerin her durumda eşit sayıda, e.d. üç olmaları, kavramlar yoluyla tüm a priori bölümlemenin zorunlu olarak ikili olması karşısında üzerine düşülmesi gereken bir noktadır. Ama yine eklemek gerek ki her durumda üçüncü kategori ikincinin kendi sınıfındaki birinci ile birleşmesinden doğar.' (Bkz. Bu kitapta s. 79, & 11.) Bu satırların hemen üstünde Kant 'yargı modeli' üzerine kurduğu ve yalnızca 12 kategori içeren tablosunun ussal bilginin bilimsel biçimini ilgilendiren ve önemli sonuçlar getirebilecek kimi ince irdeleme noktalarından söz eder. Gerçekten de Hegel'in yeterince açık bir anlatım verdiği kurgul yöntem ile tanışık olanlar daha sonra saptanan bu sonuçların önemini bilmektedirler.
Ve Yargının Eleştirisi'nde Girişte son dipnottan aktarırsak:
'Arı felsefede bölümlemelerimin hemen her zaman üçlü olması biraz tuhaf görülmüştür. Ama bu sorunun doğasına bağlıdır. Eğer bir bölme a priori olacaksa, ya çelişki ilkesine göre çözümsel olmalıdır ki, bu durumda her zaman ikili olacaktır, (quodlibet ens est aut A aut non A), ya da bireşimli; ve eğer ikinci durumda a priori sezgiden değil), o zaman bölme bireşimli bir birliğin gerektirdiği gibi zorunlu olarak bir üçlü olmalıdır: 1. bir koşul, 2. bir koşullu, ve 3. koşullunun koşulu ile birliğinden doğan kavram.'
Daha sonra Fichte'de belirtik olarak kullanılmasına karşın, Hegel'in büyük bir olasılıkla Kant'ın pek göze çarpmamış olan yukarıdaki satırlarından öğrenmiş olabileceği bu bilgi parçası kurgul yöntemin duru bir formülasyonudur. Çelişki ilkesine göre ikili bölümlemenin ya da yalın bir çözümlemenin–ki her doğal us bu yalın olguyu kavrar–, ya da bu yalın eytişimsel kıpının Spinoza'nın tüm belirleme olumsuzlamadır ilkesinin bir başka formülasyonu olduğunu bilince çıkarmak güç değildir. Ama nasıl Kant bu yalın mantıksal aygıtın tüm gücünü ve değerini dolaysızca kavramamışsa, sonraki felsefi düşünce de Logosun, Mantığın bengi doğasının anlatımı olan bu formülasyonu tüm imlemi içinde kavramaya ancak olağanüstü bir emekle, ancak dışsal tarihi ya da Zaman içinde erişmiştir. Us ideal doğasını hiç kuşkusuz her zaman ortaya serer; ama önemli olan nokta bu kendine örtük belirişinde özbilincine ulaşmasıdır.
Bu bakımdan Kant'ın çalışmasının felsefe tarihi için tüm değeri onu herhangi görgül boyuta çekiştirmeye çalışanların amaçlarında değil, ama onu izleyen Alman idealistlerinin dizgelerine özümsenen kurgul tözünde yatar. Usun kurgul alana girmesini önleyecek sınır-polisi olması amaçlanan Eleştiri, ironik olarak, modern felsefi bilince en anlamlı ortaklaşa katkıyı üreten bu idealist filozofların kurgul çabalarının vazgeçilmez öncülü olmuştur. Ding-an-sich ve zorunlu olarak ona eşkil eden ya da yine onun olumsuz anlatımı salt fenomen nesne çoktandır usun bilme tutkusunun ve kurgul mantığın önünde dayanabilecek engeller olmadıklarını göstermişlerdir. Ve ancak bu bakış açısındandır ki Arı Usun Eleştirisi felsefi düşünceyi ön-Sokratiklerin de gerisine götüren bir bilmeme sevgisinin ya da misolojinin temsilcisi olarak değil, tersine, insan varoluşunun anlamını us yoluyla kavramaya çalışan ve bu bağlamda insan sorununun çözümüne–erdeme–moral yasa yoluyla ulaşmayı öğütleyen bir düşünce kahramanının yapıtı olarak görülebilir. Ve Kant'ın istediği de bundan başkası değildi.
Aziz Yardımlı
Fenerbahçe, 29 Ekim 1993
_____________________________
Kant, 22 Nisan 1724'te Doğu Prusya'da Königsberg'de doğdu. Lutherci bir aileden geliyordu, babası bir saraçtı, ve sekiz yaşında Pietist bir okula (Collegium Fridriciamum) verildi. Latince'yi burada sekiz yıl süren temel eğitimi sırasında öğrendi. 1740'da Königsberg Üniversitesi'nde felsefe ve matematik ve bunların yanı sıra fizik ve tanrıbilim eğitimi gördü. Geçimini sağlaması güçtü ve 1755'te bir Privatdozent olarak aynı Üniversitede 15 yıl sürecek olan öğretmenliğine başladığında öğrencilerden aldığı ücret ve yeterli olmadığı için bir süre kitaplarını satarak geçinmek zorunda kaldı. 1770'te metafizik ve mantık profesörü oldu. Felsefeye olmaktan çok doğa bilimlerine ilgi duyardı, ve Fransızca'da yazmış olan Leibniz'i bile ancak Wolffve Baumgarten aracılığıyla ikinci elden tanıdı. Newton'u okur ve savunurdu, ve gökbilime ilgisinin ölçütü daha sonra evrenin kökeni konusunda Kant-Laplace kuramı olarak bilinecek olan kurama katkılarıdır. Latin klasiklerden özellikle Lucretius'u okumayı severdi; yaşamında Rousseau'nun Emil'ini okurken gündelik dizeminin tekdüze akışını bozarak haftalarca eve kapanması dışında hiçbir dramatik olayı yoktur ve doğduğu kentten bile yalnızca yüz km. uzaktaki bir kasabaya yaptığı yolculuk dışında hiç ayrılmadı. Yalnızca sabahları olmak üzere dolu dolu bir pipo içer, havadan sudan konuşmayı severdi. Yaşamının düzeninde bir saat gibi dakikti. Hiç evlenmeyen Kant sıradan bir yaşamın sıradan bir insanıydı. "Eleştirel" dönemine dek, yaşamında daha sonra modern Avrupa' felsefesinde öylesine belirleyici olacak bir düşünürden daha sonra modern Avrupa felsefesinde öylesine belirleyici olacak bir düşünürden beklenebilecek hiçbir idealizm, hiçbir tutku yoktur, giderek Protestan çileciliğini rahatsız edecek bir heyecan bulmak bile olanaksızdır.
Arı Usun Eleştirisi 1781'de çıktı ve ilk tepkiler olumsuzdu. İkinci ve gözden geçirilmiş yayım 1787'de çıktı ve bunu çok geçmeden bir üçüncü basım, 1794'te bir dördüncüsü, bir yıl sonra izinsiz bir basım, ve 1799'da beşinci basım izledi. Sonuç felsefenin bir kez de Alman dilinde doğuşunun başlangıcı oldu. Kant'ın zamanı azdı, ve hızla yazdı: Bir Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Gelecek Bir Metafizik İçin Önsöylemler [Prolegomena zu einer jedenkünftigen Metaphysik die als Wissenchaft wird auftreten können] (1783); Kılgın Usun Eleştirisi [Kritik der praktischen Vernunft] (1788); Yargının Eleştirisi [Kritik der Urteilskraft] (1790); Salt Us Sınırları İçerisinde Din [Die Religion innerhalb der Grenzen der blossen Vernunft] (1793); Ahlak Metafiziği [Die Metaphysik der Siten] (1797).
* * *
Kant değerli bir felsefenin değerli bir ekinde duyabileceği mutluluğu duyarak öldü (12 Şubat 1804). Ve dünya için tam yanıtlar bırakmamış olsa da, bir yanıta olan inancı bozmamaya özen gösterdi, giderek Eytişim modern Avrupa bilincinde yeniden dirilterek felsefi çabayı bir kez daha o çok umutsuz olduğu Gerçekliğe yaklaştırdı. Onunki insan ussallığına ve dolayısıyla özgürlüğüne duyduğu güvenin önüne geçemeyen zoraki, giderek yapay bir kuşkuculuktu, çünkü varoluşun anlamına sıkı sıkıya sarılmıştı, çünkü onun için varoluşa sürekli hayranlık ve saygının iki sonsuz kaynağı vardır: "Üstümdeki yıldızlı gökler ve içimdeki ahlaksal yasa."
A. Yardımlı
-
paylaÅŸ
- Bünyamin Ergün yazıları
- 73 okuma
- gönder

yorum gönder