O ve ben // Necip Fazıl KISAKÜREK

bünyamin Ergün Pzt, 14/05/2012 - 12:58 tarihinde yazdı

YALI VE İÇİNDEKİLER
Beylerbeyi'nde bir yalıda oturuyoruz. (Bohem)likten biraz sıyrılmış, şimdi de (konfor) ve (dekor) merakına düşmüş vaziyetteyim. Madde estetiğine tutuluş...

Yalıda anneannem, annem ve küçük dayım... Anneannem; şu, annem 14 - 15'lik bir bakireyken evlenişinde anlattığım, Aksaray'daki eğri böğrü ahşap evin cinlere karışmış kahramanı... Beş vakit namazında ve her ân Allah ve Resulünün bahsinde yaşayan; ve günün 24 saatini ya ağlamak, ya düşünmek, ya dua etmekle geçiren mübarek kadın... Ayak parmağından saçına dek kar gibi beyaz tülbent kokan, kemik üzerine derî cilâsı çekilmiş denecek kadar zayıf, çocuklarına delice düşkün, tek başına oturduğu köşelerde bile saçı başı örtülü, yalnız Kur'an okumayı bilen ve Allah'ın kelâmından başka hiç bir yerde harflere nazar etmemiş olan bu örnek kadın benim için ne büyük mesele... Ama ne yapayım ki, bahsinin yeri bu kadar...

Bir gün dalgın dalgın pencereden bakışını gördüğüm ümmi kadına sormuştum:

- Anneanne ne düşünüyorsun?

Cevap vermişti:

- Allah'ı düşünüyorum! Ne düşüneceğim?

Ciğerime kadar ürpermiş ve kendi kendime demiştim:

- Keşke bizim ilmimiz, bunun ümmîliğinin ayak tozuna erişebilse...

Paydos! Bu kadınların nesil kurutulmuşturl Anneme gelince, yirmi küsur yaşında babamdan dul kaldıktan sonra topyekûn küsen, bütün ömrü uğultulu konaktan başlayarak bir besleme halinde ezilmekle geçen, nihayet hastalanan, kurtulan, çocuğunu (beni) dişlerinde taşıyarak büyüten, bu defa da kendîni erkek kardeşlerinin hizmetinde harcayan, Müslümanlıkta ve derinlikte annesine eş büyük kadın, bazı şiirlerimden de tüttüğü gibi en köklü zaafım...

Allah'ın, bende yarattığı bir çok hususiyeti, annemin yolundan verdiğine inanıyorum.

Yalının kadrosu hep yukarı katlara sürülmüştür... Birinci kat benimdir. Divanlar, Hint şalları, maun İngiliz koltukları, İran halıları ve şamdanlar... Bahçedeki ahırda da nefis bir arap atı...

Güya yaşıyorum...

Taksim, Maçka, Şişli taraflarında da, kendisini yüksek cemiyetten bilen insanlarla halkalı ve onları daima apıştırmaya memur edalara dürülüyüm. Boyuna konuşuyorum ve gözlerin camekânında müthiş bir hayranlığın çöreklenip beni seyrettiğini görüyorum.

Burhan Toprak her zamanki çığlığını basadursun:

- Hayat mı, eser mi?

NİHAYET BÎR AKŞAM...
Nihayet bir gün.. Bir akşam...

Çalıştığım bankadan çıktım. Paltomun yakasını kaldırıp Köprüye doğru yürümeye başladım.

Yenicami kemerinin dışında kar perdesi..

O zamanın tabiriyle "Şirket-i Hayriye" vapuruna atladım. Vapurun orta salonunda, Üsküdar tarafını sağıma alarak oturdum. Vapurun gittiği istikamete doğru...

Vapur hayli kalabalık... Tanınanları ve tanınmayanlariyle malûm tipler... Malûm, hep malûm, yahut tam meçhul...

Vapurda bîr şeyler düşünerek veya düşünmeyerek gidiyorum...

Pencere buğulu... Salon dumana boğulmuş., insanlar, gözleri şuraya veya buraya çivili, kendi sıkıntılı "malûm"larını düşünüyorlar; yahut hiç bir şey düşünmüyorlar. Düşünmemeyi düşünüyorlar. Benîm gibi... En bahtiyarları, gazete okuyanlar. Dalacak bir şey bulmuşlar. Başlarını kabuğundan çıkarmış kaplumbağalara benziyorlar.

Karşımda şişmanca bîr adam oturuyor. Ablak yüzlü.. Kafası pergelle çizilmiş gibi yusyuvarlak... Pembe ve dolgun yanakları var. Benim ölçüme göre son derece mânâsız bîr yüz... Gayet rahat ve kaygısız bîr tavır içinde bana bakıyor..

Bakar ya... Niçin bakmasın?..

Bakış uzadı.

Sıkıldım, gazetemi açtım ve aramıza perde gerdim. Sanki okuyorum. Gazete, sıkıntılı "malûm"ların en sıkıntılısı...

Gazeteyi indirdim. Adam yine bana bakıyor.

Bu defa adamakıllı sıkıldım ve gazeteyi yine kaldırdım. İlân sayfasını okuyorum. Gazetenin arkasında, onun rahat ve kaygısız gözlerini bir bıçak ucu gibi hissediyorum. Gazetenin benden tarafı, adetâ bir bıçak ucuyla sipsivri kabarıyor.

Bir daha indirdim. Öyle rahat ve kaygısız bir seyredişi var ki, insanı çıldırtabilir.

Ne yapayım?.

Bitişik oturduğum camın buğusunu sildim ve dışarıyı seyre koyuldum. Sol yanağımda adamın gıdıklayıcı gözleri... Ona bakmadan, rahat ve kaygısız bana nasıl baktığını görüyorum.

Üsküdar'a kadar hep o vaziyet...

Üsküdar'da vapur boşaldı. Karşılıktı iki uzun kanepenin bir ucunda o, bir ucunda ben...

Koskoca ve bomboş salonda o türlü burun burunayız ki, mutlaka ya konuşmamız yahut sille tokat birbirimize girmemiz lâzım..

Olur şey değil! Hep bana bakıyor! Neredeyse ifade alacak.. Polis mi ne? Ama ben o devirde henüz polis mevzuu değilim...

İçimde sert bir mukabele ihtiyacı... Hemen adama hitap edebilirim:

- Beyefendi, boyuna bana bakıyorsunuz! Göze yasak olmaz, derler ama galiba en büyük ve en ince yasak gözedir. Ne demek istiyorsunuz?

Davrandım, vazgeçtim.

Bir sigara çıkardım. Aranıyorum, üzerimde kibrit arıyorum.

Gayet sakin bir tavırla karşımdan uzatılan bir kutu kibrit...

- Teşekkür ederim.
- Bir şey değil...

Sigaramı yaktım ve kibriti iade ettim. Yine konuşmaya ve lâf açmaya niyetli değilim. Oysa niyetini asla belli etmiyor, yalnız bakıyor; o kadar...

İçimden düşündüm:

- Adamın bakışında incitici bir hal yok. Fakat gözlerindeki rahatlık ve kaygısızlık müthiş! Bakma, diyemem ki...

Göz ucuyla ben de ona dikkat etmeye başladım: Görülmemiş bir nefs emniyeti içinde... Dudaklarında bir de şefkatli tebessüm, tatlı bir bükülüş.

Allah Allah... Bu da nesi?

ESRAR KÜPÜ
Öteden beri meczubu olduğum "meçhul" zevki ve esrar sezişi imdadıma yetişti:

- Bu gayet basit, dört köşe görünüşlü adam sakın bîr sır küpü olmasın? Yoksa, hayatımı dolduran sıkıntılı "malûm"ların ufkunda yeni bir tecelli mi?

Hissimin tam bu noktasında adam bana:

- Birbirimizi selâmlıyalım...

Dedikten sonra Müslümanca selâm verdi. Selâmını, ayni kelimelerin karşılığıyle aldım. Konuşmaya başladı. İsmini, cismini, işini, mesleğini bildirmek zahmetine düşmeden konuştu. Sanki o, ismiyle ve cismiyle, mücerret mânada Abdullah'dı; Allah’ın kulu... Hepimiz gibi...

Yolcular Üsküdar'a çıkmaya başlarken girdiği bahsi vapur kalkmaya hazırlanırken hülâsalandırmıştı:

Din, İslâmiyet... Dine bağlılık günden güne zayıflıyor. Herkes gaflette... Ecel de her an tepemizde.. Ölüm ânının dehşeti... Bir günahkâra aît korkunç ölüm sahnesi...

Böyle şeyler anlattı ve mümkün olduğu kadar basit anlattı. Bütün bir "malûm"lar zinciri.. Bu zinciri çekti, durdu.

Sıkılıyor muydum? Hayır! Bir şey, bir netice bekliyordum.

Vapur, Kuzguncuk'a doğru yol alıyor, kar durmuş... Üzerlerinde tek tük ışıklar kanayan yalı pencereleri... Kim bilir bu evlerin içinde neler dönüyor?

Adam hep anlatmakta. Hali ve anlatışı da bir kabuk kadar sert ve cevhersiz. Zaten anlattığı şeyler de işin kabuk tarafı. Ama cevher, kabuğun içinde... O, bu cevherden habersiz gibi...

Yoksa bana öğüt vermek mi istiyor:

- Genç adam! Aklını başına devşirl Bütün havaîlikleri bırak! Hemen ibadete başla! Dinin bütün emirlerini yerine getir! Aradığın ruh, bu yalçın emirlerin ötesinde. Ve onlar sımsıkı, birbirine kenetli... Emirlere bağlan ve olmaya çalış!

Böyle mi demek istiyor?...

Fakat büyük lezzetten koku almaksızın kabuğa yapışmayı anlamayan ve onun içinde saklı cevheri göremiyen kör nefs, ille işi kurcalamak gayretinde...

Hemen tasavvuf bahsini açtım. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin, yalnız bandrol bilgisi halinde bir kaç kelimesini ezberlediği ve nimetlerini hep kavanozun camı üzerinden yaladığı büyük dâva...

Adam, bu bahiste, ah çeker gibi bir tavır aldı ve fazla konuşmadı. Dâvanın yanından, önünden, arkasından dolanır gibi lâflar etti.

Dilinin altında bir şeyler saklar gibiydi. Benim bütün merakım da o...

Nihayet bandrol bilgisinin klişeleşmiş en yaman meselesini öne sürüverdim:

- Zamanımızda irşada ehliyetli bir kimse var mı?
Böyle birini tanıyor musunuz?

Güldü.

Vapur Kuzguncuk'a yanaşıyor.

Sordu:

- Kuzguncuğa mı çıkacaksınız?
- Hayır, dedim; Beylerbeyî'nde oturuyoruz. Ya siz?
- Ben Çengelköyüne gidiyorum. Beylerbeyi'ne kadar konuşabiliriz.
- Buyurunuz!
- Zamanımızda böyle bir kimse var... Böyle bir kimse değil, büyük bîr kimse var...
- Ne diyorsunuz?.
- Evet!... Atıldım:
- Onu nerede görebilirim.

O, gayet, sakin, bildirdi:
- Beyoğlu'nda, Ağacamii'nde... Cumaları, orada ders verir.
- İsmi?
- Abdülhakİm Efendi Hazretleri...
- Nasıl bir zat?
- Görürsünüz!... Orada dinliyecekleriniz halk için, nâs için söylenen sözler... Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!...

Dona kaldım.

Adam, adetâ değişmiş, tebessümü derinleşmiş, bana bakıyor.

Bir zar deliniyordu. Altından, muazzam, kâinat çapında muazzam bîr vaadin adresi çıkıyordu. Hep, hep klişe ezberciliği halinde tanıdığım bir sıfatın, müşahhas, gözle görülür, elle tutulur zatı... Bir veli, bir mürşit, bir rehber...

Öylesine donmuştum ki, artık adamcağızın anlattıklarını dinleyemez hale gelmiştim.

Biletçinin sesi:
- Beylerbeyi!

Adam, verdiği adresi aynı kelimelerle tekrarladı; ve çımacının "yürüyelim" narası üzerine mırıldandı:

- Güle güle, selâmetle...

İskeleye son ayak basan, bendim.

ANNE BU
Yalılar boyu uzayan, iki tarafı ağaçlı yoldan evîme doğru yürürken, bu sıkıntılı "malûm"ların caddesini, ebedi bîr meçhule doğru istikamet değiştirmiş görüyordum.

Annem, annelere mahsus bir duyguyla ayak seslerimden beni tanıdı ve kapıyı açtı:

- Ne var oğlum?
- Hiç anne!.. Ne olacak?

Annem, bu "hiç"in ne muhteşem bir "hep" belirttiğini seziyor muydu acaba? Anne bu, her şeyi sezer. Beynim kamaşıyor:

Beyoğlu.. Fuhuşun merkezindeki Cami.. Ağacamî... Orada, yalnız Cuma günleri ders veren büyük veli... Nâs için söylenen sözler.. Sen onların içine girmeğe, o sözlerin ötesindeki hikmete ulaşmaya baki. ismi, Abdülhakim Efendi Hazretleri...

Acaba nasıl bir insan?

Ömrüm boyunca, bu kadar basit görünüş çerçeveleri içinde, bana dünya ötesi gerçek dünya haberini, o dünyaya geçit bekçisinin adresini veren bu adamı, ikinci defa görmeyecektim.

Ne garip, ne garip!..

Evet, onu, vazifesin! bitirmiş olan Hızır tavırlı adamı ömrüm boyunca bir daha görmedim.

KADIN
Ne yapmalıydım?

Önümdeki ilk Cuma gününü iple çekip Ağacamii'ne koşmalı değil miydim? Hayır!

Bir gece süren esrar vecdini ertesi sabah unuttum. Ve yine daldım saksı altındaki böcek hayatıma...

İğrenç böcek... Hem gözü güneşte; hem de nefsi saksının dibindeki karanlık, rutubetli ve avuç içi kadar küçük zemine yapışık. Bu gözü, bu nefsten hangi ameliyatla, hangi doktorun neşteriyle ayırabilecektim?

Başıma bir de kadın belâsı çıkmaz mı?

Kadını o güne kadar nefsimin şehrâyini, diye alan ben, bu defa adamakıllı sıkıştım. Kadın, fazla usta çıktı; ve erkeği mat etmekteki en tesirli silâh olarak beni, nefsimle korkunç bir ihtilâfa, ihtilâl çapında bir îhtilâfa düşürdü. Adetâ ikiye bölündüm ve kendi kendimi yemeye başladım..

O sıralarda bir gün... Kadına cazîbeli görünmek îçîn beynimi limon gibi sıkıp, renkli tertipler ve ışıklı formüller düşünmekte olduğum bir gün... Beyoğlu'nda Ağacamii'ne bir kaç yüz metre mesafede, bir apartımandayım... Yanımda bir de ressam arkadaşım.. Bu ressamla bir çok zevk anlayışında ve (estetik) idrakte beraberiz. Mizaçlarımızın da birbirini tutan tarafları var... Sonunda işi tam Müslümanlık ve ruhçulukta tamamlayacak olan ben, komünizma ve maddecilikte bitirecek olan da o, kaderin ileride aramıza katacağı korkunç mesafeden habersiz, sarmaş-dolaş haldeyiz.

Türlü (paradoks) lar içinde canbazlık ediyoruz.

Dilimizde (Rembo) dan iki mısra:

Honneur, au voyant supérieur;
Au supérieur voyant, honneur!

Fransızca (Voyant) kelimesi, gaibi gören, kâhin gibi bir şey... (Rembo) çılgınlık buhranlarına düştüğü zaman, şiiri bir (Voyance), gaibi görme işi kabul etmiş ve gaîpler perdesinden üstüne sıçrayan şerareler altında yığılıp kalmış ve sürüne sürüne kaçmıştı.

Biz; insanoğlunda gaibi görmek ve bilmek kudretini tanımıyan, onu yalnız Allah'a bağlayan ve insan oğlunu Allah'ın gösterdiği ve bildirdiği kadariyle görme ve bilme hakkına malik kabul eden tenzihçiler, buradaki (voyant) kelimesini sadece "haberci", bilinmez ve bilinemezin habercisi diye alırsak mısraları şöyle tercüme edebiliriz:

Şeref, üstün haberciye,
Üstün haberciye, şeref!

Şiirde, işte bu mânada bir habercilik, her zerrede bin nakş pırıldatan vahdetten işaretler kapma işi... Yoksa üstün haberci, ancak Peygamberler... Ve onun emrinde veli...

ÜSTÜN HABERCİ
Evet; bu ressamla, dudaklarımızda (Rembo) nun mahut iki mısrai, içimizi dolduran mâverâ iştiyakını besteliyoruz. Tabiî, her birimizin iştiyakı ve iştiyak istidadı başka başka...

Birden, tüylerim ürpererek hatırıma bir şey geldi:

- Bugün ne kuzum?
- Cuma...
- Ne dedin? Cuma mı? Ağacami'ne de bir iki yüz metre mesafedeyiz!
- Ne olacak?
- Ne olacağını bırak da saate bak!
- 12'ye geliyor.
- Tamam! Namaza pek az vakit var... Haydi davran, sana üstün haberciyi göstereceğim!

Ve arkadaşa, vapurda geçen hadiseyi çizgisi çizgisine anlattım.

Müthiş alâkalandı. Daldı ve dedi:

- Ya bizden şüphe ederse?... Bizi polis filân zannederse?..
- Yanılıyorsun, diye haykırdım; eğer aradığımız üstün haberciyse bir bakışta bizi anlar. Değilse, zaten bize lüzumu yok... İstediği kadar şüphe etsin..

Beşinci katında bulunduğumuz apartmandan yuvarlanırcasına inip kendimizi kaldırımlara attık...

O ve ben
Necip Fazıl KISAKÜREK
büyük doğu yayınları
Kasım 1974, Sf. 74-84

+ Necip Fazıl anasayfa