TÜRK EDEBİYATI VAKFI ÇARŞAMBA SOHBETLERİ // Cemil Meriç

İyinur Ergün Cts, 16/06/2012 - 09:53 tarihinde yazdı

Türk Edebiyatı Vakfı'nın "Çarşamba Sohbetleri" ismiyle her hafta geleneksel olarak düzenlenen sohbete Ahmet Kabaklı’nın davetlisi olarak katılan Cemil Meriç’in yaptığı konuşma ve diğer katılımcılarla arasında geçen sohbetler...

Cemil Meriç: Efendim, muhterem Ahmet Kabaklı Beyefendi'ye teşekkür ederim. Ferman buyurdular, koştum geldim.

Ahmet Kabaklı: Estağfurullah.

Cemil Meriç: Bu kadar nadide, bu kadar güzide bir toplulukla karşılanacağımı ummamıştım. Konuşmanın mahiyeti hakkında da bir fikrim yoktu. Bu itibarla en küçük bir hazırlığa imkân bulmadan, sadece gönlümden emir alarak huzurunuzda bulunuyorum. Bana bu kadar güzide bir mecliste sadece dinleyicilik düşerdi. Konuşmam bir cesaret olacak. Ahmet Bey'in iltifatlarına da bilhassa teşekkür ederim. Filhakika, yıllarca önce şerefyab olmuş, kabiliyetini ilk keşfedenlerden biri sıfatıyla iftihar duymuştum. Bugün de bu teşhisim bütün sıcaklığıyla devam etmektedir. Kabul buyurursunuz ki bu kadar güzide bir mecliste hiçbir hazırlık yapmadan konuşmak çetin bir imtihandır. Bu imtihanı sadece kıymetli dostumun arzusuna uymak için yerine getirmeye çalışacağım.

Efendim, edebiyat bir bütün. Edebiyat insan düşüncesini, insan duygularını en mükemmel şekilde ifade etme sanatı. Her şeyi kucaklayan bir sanat. Frenklerin tabiriyle "sanatların sanatı. "Bu itibarla, Edebiyat Vakfı'nda yapılacak bir konuşmanın edebiyata taalluk etmesi bence münasip olur. Edebiyat kâsanesi, edebiyat sarayı önce iki hücrelik: Bir, nazım hücresi, bir nesir hücresi. Asırlardan beri nazım hücresi ağzına kadar dolu. Büyük şâirler yetiştirmişiz. Nesir, nazmın yanında bir parça daha fakir. Çünkü Türk milleti heyecan duyan, gönlü olan, mütemadi bir coşuş halinde, serbestî halinde yaşayan bir akıncılar topluluğu, "fâtihler, gaziler" topluluğudur.

Tanzimat'tan sonra Batı'yla temas ettik; dünyamızı genişletmek istedik. Tehlikeli bir maceraydı bu. Birçok kazançların yanında birçok felâketler de mukadderdi. Fakat Batı karşısındaki susuzluğumuzu, "Batının manevi fetihlerinden faydalanma arzumuzu" isabetle başlattık. Fransa'dan yapılan ilk tercüme Yusuf Kâmil Paşa'nın TÉlÉmaque tercümesi... Bu bir tesadüf eseri değil. Kâmil Paşa insanla cemiyet arasındaki münasebetlerin hududunu çizen, idare sanatını aydınlatan bir eser istiyordu. Yani bir nevi Kelile ve Dimne, bir nevi siyasetname arıyordu. Fénelon'un hikmet ve siyasetle dolu olan eseri veliahta siyaset ögretmek için kaleme alınmıştı ve hikâye sadece bir süsten, bir cazibeden ibaretti. Yoksa Télémaque'in romanla hiçbir alâkası yoktu. Yusuf Kâmil Paşa bu eseri müzeyyen üslûpla Türkçe'ye kazandırdı. Nitekim senelerce eser, dili ve muhtevası bakımından büyük rağbet gördü. Mekteplerde okutuldu ve nesiller için bir üslûp hocası mahiyetini taşıdı.

Efendim, Osmanlılar elbette ki dünyanın en büyük idarecileri, en büyük medeniyetini yaratan insanlar. Bu itibarla bakışlarını bütün dünyaya çevirmişlerdi. Bütün dünya irfanına çevirmişlerdi. Fatih'in tecessüsü de fetihleri gibi cihanşümuldü. Sezar'ın Galya seferlerini tercüme ettirmiş, Plutark'ın birçok yazıların tercüme ettirip, okumuştu. Daha sonraki Osmanlı padisahları da dünya tefekkürüne bigâne kalmamışlardı. Üçüncü Murat zamanında Machiavelli'nin meşhur Hükümdar'ı defalarca Türkçe'ye kazandırılmıştı. Bu itibarla kültürü bütün olarak ele alan Osmanlı cemiyeti siyasî kültüre de ehemmiyet vermişti. Birçok siyasetnameler elden ele dolaşıyordu, meçhul değildi.

Tanzimat devrinde Batı fethedilecek bir ülkedir. Haddizatinda Osmanlı Batılılaşması diye bir şey yok. Küffarin topraklarini nasil fethetmişsek, fikriyatini da fethetmek arzusunu duyuyorduk. Bu sebeple insanla cemiyet, insanla devlet, iktidar problemlerini konu alan kitaplar Osmanlı tecessüsünü tahrik ediyordu. Osmanlı kayıtsız değildi. Batıyı bütünüyle tanımak bilhassa tefekkür sahasındaki fetihlerinden haberdar olmak arzusundaydı. Bu, Batıya teslim olmak değildir. Bir Cevdet Pasa, bir Tunuslu Hayreddin, o çağın belli başlı mütefekkirleri tefekkürü bir bütün olarak ele alırlar. Namık Kemal ve Ziya Paşa da öyle. Ziya Paşa, bir insan yaratmak sanatıyla uğraşır, Emile'i Türkçe'ye kazandırmaya gayret eder. Namık Kemal, Montesquieu'nun Kanunların Ruhu adlı eserine eğilir, Rousseau'nun İçtimaî Mukavele'sine eğilir. Bir kelime ile edebiyat o çağ için sadece bir eğlence değildir. Osmanlı'nın Batı'dan alacağı herhangi bir edebiyat nevi yoktu. Çünkü şiirde biz büyük bir merhale idik, şahika idik. Batı şiirinin bize vereceği bir şey yoktu. Roman ise bir eğlence unsuruydu. Geniş halk kitlelerine hitap eden, okumaya alıştıran, maceranın cazibesinden istifade eden ikinci derecede bir nevi idi. Batı'da da öyleydi. Balzac'a kadar Batı'da roman ciddiye alınmaz, hiçbir ciddi mütefekkirin alâkasını çekmezdi. Tanzimat devrinde Namık Kemal de roman yazmış, fakat onun romancılığı geniş tabakaları irfan bakımından zenginleştirmek gayesini güden, hikâyenin imkânlarından faydalanarak kendini okutturmak isteyen bir teşebbüstü. Nitekim iki roman yazmıştır: İntibah, Cezmi...

Osmanlı fazla ciddi ve vakurdu. Batı'da kendi susuzluğunu giderecek eserler arıyordu. Tabiatiyle bu, Tanzimat'ın başarısızlığıyla birlikte son buldu. Ondan sonra Batı'nın bu çeşit eserleri karşısında daha az tecessüs gösterdik. Daha çok romana, hikâyeye yani vakit geçirmeye daldık. Ben öyle sanıyorum ki büyük fikir buhranımızın kaynaklarından biri de bu siyasî irfan eksikliğidir.

1960'lardan sonra Türkiye'yi salgın bir hastalık gibi istilâ eden Marksizm, anarşizm, komünizm vs. gibi izm'ler, doğrudan doğruya siyasî irfanımızın yokluğundan faydalanmışlardır. Biz Batı'yı bütün olarak tanımadık. Tanzimat devrinde tanımak istemiştik. Bizim dikkatimiz Batı'nın sadece dikenlerine yapraklarına takıldı. Yani ağaçla meşgul olmadık. Ormanla hiç meşgul olmadık. Rüzgârın tesadüfen önümüze serptiği birkaç kuru yaprakla uğraştık. Bir kelime ile günümüzün insanı, günümüzün en entelektüeli Sark'i de Garb'i da tanımayan acayip bir mahluktur. Bu boşluğu doldurmak için elbette ki izm'lere ihtiyaç vardı. Marksizm bütün sahte cazibesi ve sahte ilimciliğiyle kafaları istilâ etti.

Evvelâ insan düşüncesi bir bütündür. Asya ile Avrupa insan beyninin iki yarim küresidir. Asya'yı tanımadan Avrupa'yı tanımaya, Avrupa'yı tanımadan Asya'yı tanımaya imkân yoktur. Biz Asya ile yani kendimizle meşgul değiliz. Tarihimizi unuttuk, dilimizi unuttuk, irfanla alâkamız kalmadı. Fakat buna mukabil Batı'yı da tanımadık. Bu şekilde tefekkür olmaz. Gerçi ecdadımız, Fatih'ten itibaren daha doğrusu Selçuklulardan itibaren düsünceyi bir bütün olarak almıslar, insanla devlet arasındakı münasebetleri dikkatlerine tevcih etmişlerdir. Fakat bu son zamanlarda, bilhassa Servet-i Fünun devrinden itibaren unutulmuştur. Biz Avrupa'nın pisliklerini, mülevvesatını, adiliklerini alan, adeta hastalıklarını ithal eden bir kumpanya haline girdik.

Elbette ki irfan, kendini tanımakla başlar. Fakat kendini tanımak formülü son derece kucaklayıcı bir formüldür. Kendini tanimak için çevreyi, dünyayı da tanımak mecburiyetindedir insan. Biz kimiz, nasıl bir tarihten geldik, hangi kavgaların neticesinde bu hale geldik. Kendini tanımak düşmanını da tanımaktır. Düşman veya dost Batı, Rönesans'tan beri tefekkürde büyük merhaleler almış, büyük fetihlerde bulunmuş, büyük keşifler yapmış bir insan topluluğudur. Düşman olarak da tanımak mecburiyetindeyiz, dost olarak da... Çünkü dünyada yalnız yaşamıyoruz. Bu itibarla sadece kulağımıza üflenen formüllere bağlı robotlar haline gelişimiz siyasî kültürümüzün eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İtiraf ederim ki üniversitelerimizde de ciddi bir siyaset kürsüsü yoktur. Hiçbir kitap hazirlanmamıştır.

Machiavelli'den zamanımıza kadar Avrupa'yı işgal eden, Avrupa insanının saadet ve felâketine sebep olan tarihi vakaları bilmediğimiz gibi bu tarihi vakaların semeresi olan nazariyeleri de bilmiyoruz. Fransa'da bir siyasî kültür, bir siyasî edebiyat dersi vardır. Doğrudan doğruya ders olarak okutulur.

Bütün büyük fikir adamları, bütün büyük araştırıcılar talebelerin kültürüne malzeme olarak hazır ve açıktır. Bu itibarla politikayla uğraşacaklar, elbette ki Marks'ı da tanımalıdırlar.Fakat Marks'tan evvel tanınması gereken adamlar var. Meselâ Machiavelli. Gerçi Machiavelli defalarca çevrilmiş, fakat bu çeviriler ciddi bir bilgiyle kuşatılmadığı için hakikî değeriyle tanınmamıştır. Yani Machiavelli nasıl bir cemiyetin adamıdır, nasıl yetişmiştır, neyi temsil etmektedir, eserinin değeri nedir, hangi hakikatlere ışık tutmaktadir, bunlar hiçbir zaman anlatılmamıştır. Meselâ Machiavelli'ye atfedilen "gaye vasıtaları mübah kılar" sözü bile hafızalarımıza yanlış geçmiştir. Bu söz ona ait değildir. Bu söz Fransa'ya Avrupa'ya asırlarca tahakküm eden Cizvit tarikatının kurucusu olan bir din adamına aittir. Bu söz bir cinayet fetvasıdır ve Machiavelli'ye değil, İgnagio de Loyola'a aittir.

Elbette Machievelli de Avrupalıdır ve Avrupa'nın siyaseti ahlâktan ayıran, insanı sadece menfaatlerine esir bir robot, bir homo politikus olarak vasıflandıran bir insanın müşahedelerini billurlaştırır. Nitekim rivayet edilir ki, Mısırlı Mehmet Ali Paşa Machiavelli'yi tercüme ettirmiş, adamlarına okutmuş ve yirminci sayfaya kadar dayanabilmiş. "Bu gâvurun bize öğreteceği bir şey yoktur" demiş. Osmanlınin bir valisi bile Machiavelli'den çok daha iyi biliyordu insan ruhunu ve insan cemiyetlerini. Bu itibarla büyük idarecilerin ihtiyaci yoktu. Fakat bugün politikaya atılan insanların elbette ki bütün politika üstatlarına ihtiyaçları vardır. Öğrenmedikçe, karşısına çıkacak ilk mütefekkiri, ilk izm'i yegâne reçete telâkki edecektir. Bugün Marksizmin kazandığı budalaca itibar ve düşkünlük doğrudan doğruya bu boşluğun eseridir.

Halbuki yirminci asrın başlarında Fransa'da demin de belirttiğim gibi bir siyasî edebiyat dersi vardır. Evvelâ on altıncı asırdan baslayarak mutlakiyeti savunanlar, daha sonra Fransız ihtilâli, ihtilâli hazirlayan mütefekkirler, ihtilâl hakkindaki büyük tefsirler, büyük tahliller okutulur. Nihayet birinci dünya savaşı ve sonrasının mütefekkirleri... Hiçbir temayül farkı gözetilmeden, edebi kıymeti olan kalabalık üzerinde büyük etki yapan, tarihin akışına istikamet veren kitaplar, mektep kitabı olarak okutulur. Fakat çıplak olarak okutulmaz, hangi şartlar içinde doğdukları, neyi temsil ettikleri, düşünceye neler getirdikleri de uzun uzadıya anlatılır. Yorumlarıyla beraber okutulur. Yani bir Fransız, kendi dünyasındaki fikirleri kaynaklarından başlayarak zamanına kadar geçirdiği bütün dönemeçler içinde bilir.

Tilki ve Aslan
Avrupa'nın bize göre üstünlüğü de fikre, ilme verdiği değerden ileri gelmektedir. Avrupalı neden bahsettiğini biliyor, nasıl bahsettiğini biliyor, bizi nasıl istismar edeceğini biliyor. İnsanları tanıyor ve tarihi tanıyor. Bütün samimiyetiyle tanımıyor tabiî. Çünkü Avrupalı tilkidir, biz aslanız. Tilki aslanı tanımaz. Tarihimiz boyunca bu tezadı yasadık. Ayni cinsten insanlar birbirlerini tanır. Biz vefayı, feragati, kahramanlığı temsil ettik. O hileyi, soğuk düşünceyi, soğuk kanlı düşünceyi tanıdı. Onun istigal sahası, onun bildiği şeyler bizi esir etmek için kâfidir. Fakat bizim de esir olmamamız için mutlaka ayni bilgilerle mücehhez olmamız gerekir. Bu itibarla onların yaptığını, kendi ölçülerimiz içersinde biz de yapmak mecburiyetindeyiz.

Edebiyatımızın en fakir tarafı siyasî edebiyattır. Bugün bir siyasetname, bir Kelile ve Dimne, Doğu'ya ait büyük siyaset eserleri hepimizin meçhulüdür. Memleketimizde bir siyasî edebiyat doğmamıştır. Sadece Avrupa'nın ikinci derecede müelliflerini ve ikinci derecede eserlerini aldık. Yani bir roman meraki istilâ etti bizi. Edebiyat demek, roman demek haline geldi. Halbuki edebiyat demek roman demek değildir.

Roman
Roman ancak, geniş kalabalıklara seslenen bir edebiyat nevidir. Elbette ki geri toplumlarda büyük yeri olan fakat netice itibarıyla ilerleyen bir toplumun itibar etmeyeceği bir edebiyat nevidir. Yani roman ölmektedir ve ölecektir. Çünkü romanın konusu insandır. İnsan tabiatını psikoloji işler, psikiyatri işler, psikanaliz işler, sosyoloji, antropoloji işler vs... İnsan ilimleri geliştikten sonra romanın sahası kalmamış, muhtevası kalmamış. Roman sadece sinema gibi aylak tecessüsleri avlayan bir nevidir. İslâmiyet’in romana karşı gösterdiği alâkasızlık sebepsiz değildir. Bizde roman doğmayışı sebepsiz değildir. Çok daha ciddi islerle uğrasan Türk İslâm aydınları, romanla uğraşmak ihtiyacını duymamışlardır. Zaten Doğu'da ve Batı'da en büyük hazine olan Bin bir Gece yetmiştir. Kıssalar, hikâyeler yetmiştir. Ayrıca roman yazmaya itibar etmemişlerdir.

Roman buhranlar içinde çırpınan bir çağa, henüz ilimler gelişmediği zamana mahsus bir edebî türdür. İlimler geliştikten sonra psikoloji bir ilim hüviyeti kazandıktan sonra roman neyi halledecek, neyle meşgul olacaktır? Çünkü ilim demek laboratuar demek, ilim demek kendine mahsus bir dil demek. Roman itibardadır, çünkü cahiliz, ciddi değiliz. Roman itibardadır çünkü mesuliyetimiz yoktur hepimiz mesuliyetten kaçarız. Düşüncelerimizi başka kahramanlara söyletmek, muhayyel şahıslar çıkartmak, onları konuşturmak mesuliyetten kaçmaktır. Romancı tarihçi değildir, psikolog da değildir, sosyolog da değildir. Romancı sadece ilimlerin gelişmediği bir çağda insan şuuruna, insan vicdanına eğilen bir yazardır. Bu yazar, ilimler gelişinceye kadar çok iş yapmıştır. Psikoloji geliştikten sonra romanın sahası kalmıyor.

Roman "ben"e tutulan, "ben"in garip taraflarına tutulan bir aynadır. Sadece üslubuyla kendini okutan bir edebiyat türüdür. Bu üslubu psikoloji ve psikanaliz de gösterebilirse elbette ki romanın yerini alabilir. Çünkü mesele insan ruhunun karanlıklarına ışık serpmektir. İlim bu vazifeyi yapmaktadır, sosyoloji de yapmaktadır. İlimler, romanı tahtından indirmektedir. Belki de yirmi birinci asırda romana hiçbir ihtiyaç kalmayacaktır. İnsanlar tekâmül ettikçe ciddi bir olgunluk devresine geldikçe, roman okumak ihtiyacı ortadan kalkacaktır. Romanla televizyon ve sinema arasında büyük bir benzerlik vardır. Bunların hepsi bizi tecessüsümüzden yakalayan ve sadece vakit geçirmeye yarayan, vakit öldürmeye yarayan birer parazit tür haline gelecektir. Demek ki vaktiyle roman büyük hizmetler etmiştir. Psikolojinin, sosyolojinin kaynağında roman vardır. İnsani tanımamızı kolaylaştırmıştır. Romanı tecessüsümüze hitap ettiği için, büyük fedakârlığa ihtiyacı olmadığı için odanıza çekilip, sedire uzanarak, sigaranızı yakar, kahvenizi içer okursunuz. Bu sayede kültür de edinebilirsiniz. Fakat bu kültür ciddi değildir, bulanıktır. İnsanlar olgunlaştıkça romana itibar azalacaktır ve azalmaktadır.

Siyasî Edebiyat
Romanın dışında insani inceleyen bir başka ilim de siyaset ilmidir. Siyaset, insanla cemiyetin, cemiyetlerin münasebetlerine ve insan ruhuna ışık tutan bir ilimdir. Bu itibarla siyaset ilmiyle yakından ilgilenmemiz ve ona edebiyatın bir dalı olarak itibar etmemiz lüzumlu ve faydalı olacaktır. Bu iste evvelâ Avrupa'nın yaptıklarını bilmekle mükellefiz. Yani dünyanın tek düşünce adamı, tek siyasetçisi Marks değildir. Marks'tan önce çok daha büyük adamlar gelmiş, Marks'tan sonra da gelmiş ve gelecektir.

Marks belli bir devirde belli bir cemiyetin belli meselelerine ışık tutmaya çalışmış bir fikir adamıdır. Elbette değeri vardır. Fakat bu mutlak değer değildir. Marksizm bir ideolojidir. İdeoloji ilmi de içine alır, fakat ilmin yanında başka aldatmacalara da başvurur. İdeolojilerden kurtulmanın tek çaresi ilmi tanımak, siyaset ilmini tanımaktır. Maalesef biz masal dinlemeye alışmış insanlarız. Masallarla oyalanıyoruz ve ilmin ciddi sesi, çatık çehresi hoşumuza gitmemektedir. oysa mutlak olarak politika ilminin getireceği ışığa muhtacız.

Batı'ya karşı kendimizi müdafaa etmek için mutlaka siyasî edebiyat kurulmasına muhtacız. Evvelâ Batı'yı tanımaya, sonra kendi siyasetnamelerimizi bilmeye, bunlar üzerinde düşünmeye, tahliller yapmaya muhtacız. Kelile ve Dimne'den başlayarak kendi siyasî eserlerimizi birer birer ele alıp nasıl bir toplumda, nasıl bir çevrede doğdular, neyi, nasıl ifade ettiler, ahlâkla münasebetleri nedir, ahlâkın dışında bir politika olur mu, olmaz mı? Bütün bu meseleleri aydınlatmalıyız. Frenklerin politika ilmine karşı, bizim İslâmî bir politika ilmi kurmamız şarttır. Bunun için de evvelâ mevcudu bilmekle mükellefiz. İster istemez bu konularda metot olarak hocamız, Batı olacaktır. Onların büyük tecrübeleri, büyük başarılar vardır. Batı insanı bugün insan ve cemiyet problemlerini son derece iyi bilmekte ve bu problemlere karşı son derece uyanıktır.

Efendim, şimdilik maruzatım bundan ibarettir. Size lâyık bir konuşma yapamadım, affınızı dilerim.

Ahmet Kabaklı: Efendim, pek tabiî, büyük düşünce adamlarının tevazuları da o ölçüde büyük oluyor. Muhtevalı bir sohbeti bize lütfettiler. Kendilerine müteşekkiriz.

Cahit Atasoy: Efendim, siyaset ilmi çareler arama, tedbirler almak mânâsında mıdır?

Cemil Meriç: En geniş mânâda insanları idare etme sanatıdır. Devletle fert arasındaki münasebetleri en iyi şekilde yürütmek sanatıdır.

Cemil Atasoy: Şöyle bir şey akla geliyor. Tedbirleri alacak olan, insandır. Böyle bir insanın yetişmesi mühimdir. Meselâ Abdülhak Şinasi Hisar Boğaziçi Mehtapları'nda dert yanar: Tarihi, yenmek yenilmek açısından öğrendiğimizi ifade eder. Halbuki bizim medeniyet tarihini bilmemiz gerektiğine işaret eder. Bu bakımdan, tedbir alacak komple insani yetiştirmek meselesi çok mühimdir.

Bir gün bir yabancıyla arabada giderken, radyodan verilen on altıncı asra ait bir musiki dikkatimizi çekti. Bu yabancı sanatkârın eser hakkındaki kanaati şöyleydi: "Muhteşem bir üslûp." Yine Hamdullah Suphi Bey bir konferansında anlatmıştı, bir Yugoslav tarihçisine Süleymaniye Camiini gezdiriyormuş. Tarihçi kendisine "Bu camii kimler yaptı?" diye sormuş. Hemen arkasından ilâve etmiş. "Bu camii sizler yapamazsınız."

Bizim mimarîmiz, edebiyatımız, musikîmiz, resmimiz zirveye yükselmiştir. Hepsi mücessem ve hepsi yüksek. Büyük devlet adamları yetiştirmişiz. Yavuz Selim'e bir gün veziri azamı der ki: "Beni azat edin. Sizin ani kararlarınız karşısında bir gün benim de boynum gidebilir." Yavuz'un cevabı şöyle: "Bre mel'un, ben seni çoktan azat ederdim, çoktan boynunu vurdururdum ama, senden daha iyisini yerine koyamam." Yine, bir Fatih rast gele yetişmiş değildir. Onu yetiştiren bir anne vardır, bir çevresi var, hocaları var. O yaşta o başta nasıl birkaç dil bilmektedir? Bunu ifade etmek istiyordum efendim.

Ahmet Kabaklı: Bizim mütefekkirler arasında da Süleymaniye'yi bizim yapmadığımız şeklindeki kanaat almış yürümüştür. Bazılarına göre Osmanlı, bir işgal gücüdür. Ne yazık ki kendi tarihçilerimizden bazıları da bu düşüncededirler.

Lavoisier
Ayhan Songar: Cahit Bey'in konuşması bana bazı şeyler hatırlattı. Bir ufak tarih bilgisi arz etmekle zannediyorum bazı mukayeselere imkân vereceğim:
Fransız İhtilâli Lavoisier'nin kafasını kesmiştir. Lavoisier (Lavuaziye), yanma hadisesinin bir oksidasyon olduğunu havada oksijen diye bir gazın bulunduğunu keşfeden, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kimya âlimlerinden biri. Yine Lavoisier, metabolizma denen hadiseyi, yani organizmada alınan besinlerin kullanılmasını ilk tetkik edenlerden ve bugün de geçerli birçok teorileri ortaya koyanlardan biri. Kendisinin Paris'te labaratuarı var. Burası dünyadaki bütün ilim adamlarının ziyaretgâhı. Kendi gayreti ve kazancıyla burayı, ilim adamlarına açık tutmaktadır. Son derece de vatansever bir adam. O zamanlar kurulmuş olan bir ziraî teşkilâtın ve Fransız barut komisyonunun âzası.

Fransız ihtilâlinde Lavoisier tevkif edilir. İtham edildiği suç da şu: Tütünü nemlendirip ağırlaştırma. Tütünü satan kendi olmadığına göre böyle bir suçlama yersizdi. Lavoisier bir metot bulmuştu. Tütünlerin kırılmasını önlemek için, onları nemlendiriyordu. Bugün de bilindiği gibi dünyanın her yanında tütünü muhafaza için bu metot kullanılır.

Bu Lavoisier'nin mahkemesinde âzalardan Mara da bulunmaktaydı. Mara âlim olma merak ve iddiasında ama sadece nutuk atma meraklısı. Neticede idama mahkum edilen Lavoisier, bir tecrübeyi tamamlamak için iki gün mehil ister. İhtilâl mahkemesinin cevabı şudur:İhtilâlin âlimlere ihtiyacı yok. Daha sonra giyotinle başı kesilen Lavoisier için bir tarihçi şunları söylüyor. "Bu başı kesmek için, bir an yetti, fakat böyle bir başı tekrar meydana getirmek için asırlar kâfi gelmeyecektir." İhtilâlden iki sene sonra Fransa'da tekrar bir mahkeme kurulur. Mahkemeyi kuran da ihtilâli yapan cumhuriyet idaresidir. Onu vefatından iki sene sonra gıyaben muhakeme eder. Onu beraat ettirir, iade-i itibar ettirir ve muhteşem bir cenaze töreni tertip eder. Adeta Lavoisier'nin hatırasından ve Fransız milletinden özür diler.

Tarih tekerrürdür. Bir de kendi cemiyetimize baktığımızda aradaki farkı görmüş oluyoruz. Bu mukayeseyi yapabilmeniz için bunları arz ettim. Ayrıca Cemil Meriç üstadımıza bir noktada çok teşekkür ederim. Beşerî ilimleri sayarken psikiyatri üzerinde de durdular.

Psikiyatriyi kuru bir tip dalı zannedenler vardır. Psikiyatri insan düşüncesine, insan diline, tefekkürüne bir yerde müdahale eder ve onun patalojisini de tetkik eder. Beşerî ilimlerin en mühimidir, diyebilirim. Mensubu bulunduğum meslek namına da Sayın Cemil'e bu müşahedeleri bakımından ayrıca teşekkür ederim.

Tahir Kutsi Makal: Değerli ilim adamımız sayın Cemil Meriç'i iftiharla dinledik. İstifade ettik. Ancak ben muhterem hocamızın roman konusundaki düşüncelerine iştirak edemeyeceğim. Siyaset tarihi, edebiyat tarihi elbette yazılacaktır. Ama romanın sanat olduğunu kabul etmek gerekmez mi? Psikolojinin, antropolojinin, sosyolojinin konularına girmekle birlikte o güzeli aramaktadır. Şu halde sayın üstadımız sanatın ilerde yasamayacağını mı ifade etmek istiyorlar?

İstiklâllerini aldılar, böylece felsefeden koptular. Yani bir papatyanın yapraklarının kopuşu gibi, felsefe sadece papatyanın sapı olarak kaldı. 19. asırda Auguste Comte'tan sonra sosyoloji, yine aynı asırda psikoloji istiklâllerini aldılar. Bugün felsefe denince, ne psikoloji, ne de sosyoloji anlaşılıyor. Roman da zamanımızda beşeri ilimler gelişmeden hüviyetlerini kazanmadan önce hepsini kucaklıyordu. Bir tecrübe sahasıydı; geniş bir saha. hürriyet sahası...

Edebiyat nevileri içersinde kanunu olmayan tek nevi romandır. Yani cinnete de açıktır, akla da açıktır. Her türlü cesarete açıktır. Sayfası da belli değildir, konusu da belli değildir. Bütünüyle mutlakı kucaklamak kabiliyetinde, emperyalist bir edebiyat türüdür. Bu, romanın hem felâketi, hem ihtişamı. İhtişamı, çünkü, meselâ Balzac bütün cemiyeti romanın konusu yaptı. Hattı zatında Fransa'da yetişen tek büyük sosyolog bence Balzac'dır. Yani Balzac'la sosyoloji müşahhas olarak ilim hüviyetini kazanır.

Ahmet Kabaklı: Roman var, romancık var. Bu konuda hocamızın görüşlerini de alacağız elbette.

Necmettin Hacieminoğlu: Efendim, ben de aynı konuyla ilgili olarak konuşmak istiyorum. Bugün çağımızda, roman eski itibarini hakikaten kaybetmiştir. Fakat benim kanaatime göre kaybediş sebebi, diğer beşerî ilimlerin ilerlemiş olmasından ziyade, ideolojilerin ve politik çekişmelerin bir fırtına gibi dünyaya hakim olmasından ileri gelmektedir. Nitekim günümüzde sadece romanın değil, tiyatronun, resmin, şiirin de ancak ideolojik hedefler güdüyor ise, ideolojik muhteva taşıyor ise okunduğu ve itibar edildiği aksi halde okunmadığı maalesef acı bir gerçektir. Bu bakımdan romanı ve sanatı belli zümrelerin nazarında itibarsız hale getiren ideolojiye bulaşmış olmasıdır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde romanlar insanlara hoş vakit geçirtici vasfını devam ettirmektedir. Bugün kendi cemiyetimizde, edebiyat fakültemizde romanı, şiiri, tiyatroyu bir sanat eseri gibi incelemesi gereken talebeler, tavsiye edilen romanda ideoloji varsa kapışmakta, ideoloji yoksa alâka göstermemektedir. Demek ki roman okuyucusu var, fakat roman muhteva değiştirmiş, hedef değiştirmiştir.

Roman, hiçbir şey olmasa, sosyal ilimler yüzünden beşeri meseleleri ele almak vasfını kaybetse, ideolojik sebeplerle yazılmasa, dilin imkânlarını en güzel şekilde ortaya koymak, sadece dili güzel kullanmak mümaresesini (maharetini) temin için dahi vazgeçilmez bir sanat eseridir. Bu itibarla ben, üstadımıza beşerî ilimlerin gelişmesinden ziyade, ideolojilerin istilâsı yüzünden romanın hedef ve mahiyet değiştirdiğini arz etmek istiyorum.

Cemil Meriç: Romanın garip bir kaderi var. Eski Yunan'da ilimler gelişmeden hepsi birden felsefenin içindeydi. Yani felsefe, fiziği de metafiziği de kucaklıyordu. İlimler yavaş yavaş geliştiler, eden saikler, ihtiraslar, heyecanlar bütünüyle psiko-sosyoloji romana girer. Bir toplumu çamurdan ve kandan rüyalarıyla, mistik tarafları ve çirkin taraflarıyla, maddesiyle, hayati romana sokan Balzac'tir. Bu itibarla romanın muhteşem bir hudutsuzluğu var.

Fakat beşeri ilimler geliştikçe romanın muhtevası azalmaktadır. Felsefenin başına gelen akıbet, romanın başına da gelecektir diye düşünüyorum. Yalnız şu var: Bugün bizim gibi, beşeri ilimlerin gelişmediği, beşeri ilimlerin büyük eserler vermediği ülkelerde elbette roman yaşayacaktır. Buyurduğunuz gibi romanı roman yapan en belli baslı taraflarından biri üslûptur. Romanı roman yapan faktörlerin başında üslûp gelir. Büyük romancıların hepsi büyük üslûpkârlardır. Fakat ben uzak bir istikbalden bahsederek, belki yarın ihtiyaç kalmayacaktır dedim. Yoksa romanın cemiyetlerde büyük hizmetler gördüğü, ilimlere yardımcı olduğu, felsefe gibi birçok ilimleri emzirdiği gerçeğini kabul etmiyor değilim.

Müsaade buyurursanız şu nokta üzerinde durmak istiyorum. Meselâ bir Kemal Tahir çıkıyor, Osmanlı toplumunu romanlaştırıyor. Kemal Tahir bu düşüncelerini yazı olarak, deneme olarak kaleme alsa birçok itirazlarla karşılaşır. Roman oldu mu karşılaşmıyor. Roman büyük hürriyet veriyor yazara. Adeta sorumsuzluk fetvası veriyor.

Bir ilim adamından beklediğimiz ciddiyeti, katiyyeti romancıdan beklemiyoruz. Halbuki gerçekten olgunlaşan bir cemiyette roman, yerini meselâ denemeye bırakabilir. Çünkü deneme de üslûp endişesiyle kaleme alınır. Romanda üslûp ne kadar aranılırsa, denemede de o kadar aranılır. Endişeleriniz son derece yerindedir. Sanat eseri, sanat eseridir. Fakat bu sanat eseri bir maceraya dayandığı için, okuyucuyu tecessüsünden yakaladığı için, bence istikbalde aynı itibari göremez. İnsanlar hikâye dinlemekten usanacaklardır. Yani hikâyenin yerine ilim geçecektir.

Roman ve Deneme
Romanın esasen hikâye kısmını atarsanız, denemedir. Deneme ile roman arasında tek fark birisinde bir maceranın oluşudur. Romandan macerayı çıkarırsanız bu fark ortadan kalkar. Macera nispeten çocuk kavimlerin, çocuklu kavimlerin fazla itibar ettikleri, fazla yumulduğu yemdir. Bu yeme ihtiyaç yok. İnsanlar söyleyeceklerini açıktan açığa söyleyebilirler.

Bir psikologun bir kitap yazarken ilmî hazırlıklara ihtiyacı vardır. İlmî mahiyetin daha sulandırılmış şekli, denemedir. Denemeci, bir laboratuar adamı kadar, kesin, sahih konuşma mecburiyetinde değildir. Yani deneme, belli bir zaman için romanın yerine oturabilir, diyorum. Ben romanın, meselâ 21. asırda ayni itibari, alâkayı göreceğini tahmin etmiyorum. Bu sadece bir faraziyedir. Elbette "güzel", edebiyatın ezelî konusudur. Her yazar edebiyat çerçevesi içinde güzel yazmaya mecburdur. Deneme romanın bütün üslûp ustalıklarını kendinde toplamak mecburiyetindedir. Deneme romanın yerine pekâla geçebilir. Romanın gösterdiği bütün cesareti deneme de gösterebilir. Çünkü onun da sınırları kat'i olarak çizilmiş değildir. Romanın hususiyeti, insani belli vakalar içersinde göstermesidir. Bu belli vakalarla okuyucuyu sürüklemesidir. Romana gösterilen itibar bir yerde marazi bir itibardır. Sıhhatli bir toplumun romana ihtiyacı yoktur. Romanın yerine sinema geçiyor, televizyon geçiyor. Sizin de buyurduğunuz gibi ya ideolojinin elindedir yahut sadece hırsız polis hikâyesi haline gelmiştir. Bu kadar münferit, bu kadar alelâde vakalar tecessüsümüzü tahrik ediyor.

Vaktiyle şövalye romanları vardı. Bunlar hiçbir edebî değerleri olmamasına rağmen bütün dünyayı istilâ etmişti. Akla sığmayan maceralar... Devler, cinler, büyü. Don Kişot bu romanların tenkidini yapmak için sahneye çıkarıldı. Cervantes'ten daha önce fermanlar çıkarılmıştı. Sarlken romanların basılmasını, yazılmasını kesinlikle yasak etti. Vaizler kilisede romanlar aleyhinde konuştular. Fakat Sarlken bir taraftan romanları yasak ederken bir taraftan da gizli gizli roman okuyordu. Roman manastırlara da girmişti. Saint Theresa gibi bir azize evvelâ şövalye romanları yazmakla işe başladı. Hayatını Hıristiyanlığa vakfeden, İspanya'nın ve Avrupa'nın yetiştirdiği en büyük yazar olan Theresa bile roman yazmak zaafından kendini kurtaramamıştır.

Romanın zaman zaman bir cemiyetin edebiyat gıdası haline gelmesi, okunan tek şey olması, bir parça tembelliğe alıştırıyor insanları. Bir parça muhayyele alıştırıyor ve insani realiteden uzaklastırıyor. Bugünkü roman hakkında böyle bir mahkumiyet kararım yok. Romancı elbette çok muhteremdir ve çok büyük işler yapmaktadır. Hele bizim gibi ilmin tadını ciddi olarak tatmamış cemiyetlerde romanın başaracağı çok iş vardır. Tabiî okuyucunun kültür seviyesini de dikkate almak lâzım. Roman okunuyor, deneme okunmuyor. İlim kitabı hiç okunmaz.

Romanı okutan maceradır, üslûp sıfatına bile lâyık değildir. Büyük romancı sayılan Kemal Tahir'in de üslubu kırık dökük, deli dolu bir üslûptur. Yani Kemal Tahir bir üslûpkâr değildir. Kemal Tahir vak'alardakı cazibe yahut ideolojik sebeplerle okunmaktadır. Yani Türkiye'de roman, edebiyat eseri olduğu için okunmuyor, roman, roman olduğu için okunuyor. Peyami gibi kaç romancı var? Demek ki, roman çağımızın büyük edebiyat türüdür. Yalnız yegâne edebiyat türü olması, endişeye sezadır.

Bütün büyük adamlarda roman okumaya karşı bir alâka vardır. Darwin de böyleydi. Don Kişot da bu iptilâyı önlemek için kaleme alınmıştır. Bu eserde, insandaki bu iptilanın köklerine inilmiştir. Romanın cemiyeti nasıl tahakkümü altına aldığı ortaya konmuştur. Roman, hikâye insanların zaafıdır. Ben de çok okudum roman ve hâlâ okumaktayım. Bütün ciddiyetimize rağmen hepimizin kültür temelinde romanların oynadığı rol büyüktür.

Romancının kocakarı hikâyelerine yanaşmaması ve eserini hiçbir ideolojiye alet etmemesi elbette temenniye şayandır. Kıymetli dostum Kutsi Bey'i tenzih ederim. Büyük romancılar da öyle yapıyorlar. Fakat bizim gibi hikâye dinlemeye meraklı, ciddiye sırtını çeviren bir toplulukta romanların çok fazla alâka görmesi de temenniye şayan değildir. Söyleyeceklerim bundan ibarettir.

Kutadgu Bilig
Nermin Pekin: Efendim, ben biraz mevzuu değiştireceğim. Siyasetnamelerden söz edilmişti. Bizim, Batılıların siyasetnamelerinden önce Kutadgu Bilig adlı eserimiz var. Eser okutmak gayesiyle sanıyorum, müşahhas bir şekilde kaleme alınmış. Hem de manzum olarak yazılmıştır. Batı'dan çok daha evvel. Acaba bu konuda Sayın Cemil Meriç'in düşünceleri nelerdir?

Cemil Meriç: Hanımefendi, ilk eski siyasetname Hz. İsa'dan bin yıl önce yazılmıştır. Ve Asya'nın siyasî düşüncesinin temeli olmuştur. Bu eser Farsça'ya, Arapça'ya defalarca tercüme edilmiş (Kelile ve Dimne). Türkçe'ye Hümayunname ismi altında tercüme edilmiştir. Yani Batı, Asya düşüncesinin tesiri altında gelişmiştir. Buyurduğunuz gibi Kutadgu Bilig de çok değerli bir kitaptır. Fakat şunu hemen kaydetmeliyim; Batıyla Doğu arasında başlıca şu fark var: Doğuda hikmet-i ameliye başlığı altında toplanan edebiyat nevileri çoktur ve hepsinin de temelinde ahlâk vardır. İslâmiyet vardır.

Yani mükemmel insan vardır. Biz ahlâklı bir kavimiz. Biz Müslümanız. Müslümanlıkta önce ahlâk, önce din vardır. Batının siyasetnamelerinde böyle bir kayıt yoktur.
Bu siyasetnameler soğukkanlı, kalbi ve ruhu bir yana bırakan, insani bir hekim soğukkanlılığı ile incelemeye çalışan, insanı zaaflarıyla ele alan kitaplardır. Yani sanat değildir siyasetname, doğrudan doğruya ilimdir. Bu itibarla bizim siyasetnamelerimizle Batınınkiler arasında fark vardır.

Machiavelli insanı ikiye ayırır. Birisi mimarlar, idare edenler, diğeri tarihin malzemesi. Yani geniş kalabalıklar sadece tarihin malzemesidir. Kum gibi, harç gibi cansız bir malzemedir. Batı'nın gayesi hiçbir zaman mukaddes olmamıştır. Batı'nın gayesi evvelâ kendi insanına boyun eğdirmek, sonra dünyaya boyun eğdirmektir. Bizde bütün siyasetnameler mükemmel insan nasıl yetiştirilir, cemiyet nasıl refaha kavuşturulur gibi bir gayeye dayanır, normatiftir. Tabiî Hint'te bu yoktur. Hint'te Kelile ve Dimne'nin ahlâki çırılçıplak bir ahlâktır. Bizdeki Kutadgu Biligler, elbette mevzundur, çok okunmuştur. Ama insanin mükemmelleşmesi değil de nasıl idare edileceği esastır. Yani Batı'da siyasetname aklın çiğ, her türlü zarafetten mahrum sesidir.

Mustafa Kafalı: Kutadgu Bilig'deki hususiyetin Sark için de ayrı bir mümtaz yeri vardır. Kutadgu Bilig'de aranan şey, nizamdır. Her ne kadar bugünkü Türkçe'ye "Saadet Veren Bilgi" diye çevrilmişse de aranan saadet, nizam içinde bulunmaktadır. O nizam anlatılmaktadır. Yani devlet anlatılmaktadır. Devlet, nizami getirecektir ve saadet öylece bulunacaktır. Devlet olduğu zaman, saadet vardır. Ayrıca Kutadgu Bilig'deki hususiyet de sudur: İdealize etmek yerine, ideal olan bir nizamin tespiti. Yani bir arayış değil, yaşanan bir şeyin kaleme alınışı vardır.

Üstadımıza burada teşekkür etmek isterim, Batı ayrı bir dünya, bir Hıristiyan dünya. İslâm Türk dünyasında apayrı bir ruh var. Görebildiğim kadarıyla, Batı'da, meselâ bir hürriyet, bir adalet mefhumu daima aranan şeylerdir. Hak, hakkaniyet de öyle... Bütün bunları elde edebilmek için bir mücadele vasati yaratılmaktadır. Halbuki Türk İslâm dünyasında bunlar idealize edilen şeyler olmayıp yaşanan şeylerdir. Zaman zaman kaybedilse dahi, yine yaşanacağından eminim. Bütün bu değerleri, idarede, cemiyet hayatında, sanatta, edebiyatta görmek mümkün. Batı'da eserlerde bir samimiyet bulamazsınız. Onun yerine soğuk, kati ve despot bir hava vardır. Şark'ta ve Türk İslâm dünyasında ilim hürdür. İlim adamları, ilimde muhtardır ve hürmet görürler. Meselâ bir Süleymaniye'de samimiyeti, fazileti, hürriyeti rahatlıkla görmek mümkündür. Despotluk asla yoktur, orada çalışan emeğinin karşılığını almıştır. Sanatkâr gönlüyle gelmiş ve orada bir âbide meydana getirmiştir. Batı'da büyük bir âbide meydana getirilir, ama kamçıyla, despotlukla. Bizim dünyamızda bir ilim adamının katledilmesi, onun hakkında ferman verilmesi katiyyen söz konusu değildir.

Gazete, Dergi ve Kitap
Gültekin Sâmanoğlu: Efendim ben Sayın Cemil Meriç'ten gazeteler, dergiler ve kitaplar arasındaki münasebet hakkında bilgi rica edeceğim. Bu konuda bir makalesini okumuştum, çok güzeldi. Ben şahsen zamanın, günün şartları sebebiyle kitaplara vakit ayıramıyorum. Ancak gazetelere sığınabiliyorum. Kitap okumak bana zor geliyor. Tabiî bu durum, bizden sonraki nesillere, Türkiye'yi idare edecek olan nesillere daha kötü bir şekilde intikal edecek. Bu bakımdan, değerli hocamızın bir sohbet yapmalarını rica edecektim.

Cemil Meriç: Efendim, çağımızın insani alâkası parçalanan ve bir nevi afyonkes haline getirilen insandır. Düşünen değil, bazı belli düşünceleri kabule mecbur edilen bir insan. Kitle haberleşme araçları, gazete, televizyon sığ bir kültürü yaymakta ve ciddi kültüre karşı duyulan alâkayı da azaltmaktadır. Hegel, gazete için "sabah duası" diyor. O zamanlar gazete bir kültür taşıyıcısıydı. Gazeteyle dergi arasında bir fark yoktu. Zamanımızda gazeteler bir ticaret metaı halindedir. Hedefi, uyandırmak, ışıklandırmak değildir. Sadece belli haberleri istenilen şekilde aktarmak, telkin etmek, okuyucuyu bir nevi medyum haline getirmek, alışkanlıklarının esiri haline getirmek ve mümkün olduğu kadar düşündürmemek...

Valéry'nin politikayı tarifi şöyledir: "Politika insanları kendilerini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoymak sanatıdır." Simdi böyle olunca, gazeteler de bir nevi endüstri müessesesidir. Bu müessese kendi istediği biçimde hakikati biçimlendirir. Hakikati belli ölçülerde kalıplar içine dökerken ayni zamanda düşünceye de yer veriyor. Yalnız, irfanı gazeteye hapsettiniz mi haysiyetini kaybeder. Çünkü gazetenin bir günlüktür ömrü. Gazete sigara gibi içilecek, limon gibi sikilip bitecektir. Fıkraların, haberlerin hepsinin ömrü bir günlüktür. Ağırlık merkezi belli düşüncelerin telkin edilmesidir. Bu bakımdan gazetede romandan daha fazla tehlike mevcut. Romanın gelişmesinde gazetelerin rolü büyük olmuştur. Gazete tefrikacılığı geliştikten sonra roman bütün dünyayı istilâ etmiştir. Hattı zatında roman da, gazete de bir kaçma mekanizmasıdır. Gündelik hayatın incir çekirdeğini doldurmayan vakaları üzerine eğilmekle değerli vaktimizi öldüren bir mekanizma. Gazeteleri kültürün başlıca kaynağı telâkki etmek yanlıştır. Çoğumuz üç dört gazete birden okuruz. Kitaba, ciddi kitaba ayırdığımız zamanla gazetelere ayırdığımız zaman arasında yapılacak mukayese son derece aleyhimizdedir. Yani gazete fanidir, ancak belli bilgiler elde etmek için okunur. Bu bilgiler de politikanın konusunu teşkil ediyor, o bakımdan sürükleyicidir. Bu arada birkaç fikir adamının oraya düsen yazıları da ruhumuza sevinç vermektedir. Fakat bunun dışında bir posadır gazete. Gürültüden ibarettir.

Aynı zamanda gazete bir hastalığın da taşıyıcısı oluyor. Bu hastalık, yazı yazmak hastalığı. Umumiyetle çağımızda en fazla yayılan hastalıklardan biri de yazı yazmak hastalığıdır. Eline kalem alan, mutlaka yazı yazmak mecburiyetinde. Yazamazsa, slogan yazma mecburiyetinde. Bu slogan perestliğin kaynağı da grafomanidir. Grafoman, çok okur, gazeteleri didik didik eder. Böylece dolar, bosşaltmak için eline kalemi alır. Hiçbir şey yazamazsa, gider cami duvarına slogan yazar.

Gazete ciddi bir rehber ve güvenilir bir kaynak olmaktan uzaktır. Ama çok sevdiğimiz insanlar bu hareketin içindedirler. İster istemez bu harekete katılırlar. Çünkü yirminci asrin bir mecburiyetidir bu. Bir Ahmet Kabaklı'nın gazetede yazı yazması, Ahmet Kabaklı için bir fedakârlıktır, bizim için de onu gazetede okumak bir fedakârlıktır. Çünkü Ahmet Kabaklı gazeteci değildir ve olamaz. Bir kültür adamıdır, irfan adamıdır. Ne yapalım ki gazetede okumak mecburiyetinde kalıyoruz. Bir takım mecburiyetler bir insani olması gerekenden başka sekle sokmaktadır. Bu hazindir, trajiktir fakat reeldir. Dergiye gelince; dergi daha geniş soluklu, daha geniş imkânları olan ve istikbale kalacak olan bir nesir vasıtasıdır. Tefekkürün kalesidir. Birçok insanlar kitap yazmak ve bastırmaktan mahrumdurlar. Dergi daha genişi mekânlar önümüze serer. Bir memleketin irfanını tetkik etmek için, mutlaka dergilerine eğilmek mecburiyetindeyiz. Birçok büyük adamların, kitapları yayımlanmış olan yazarların yazılarının bir kısmı dergi sayfalarında kalmaktadır. Bu bakımdan, dergiler kütüphanelerin en ciddi, en zinde malzemesidir.

Kitap ise daha çatık kaslı, daha smokinli düşüncedir. İndeks yapmak gibi bir takım mükellefiyetler yükler yazara. Bu itibarla dergi gazeteyle kitap arasındadır. Düşüncenin gerçek taşıyıcısıdır, her türlü düşünceye açıktır, donmamış genç ve gerçek düşüncedir. Dergi bir memleketin fikir aynasıdır. Kitap ise fikri mumyalaştırır, kaditleştirir. Bilmiyorum, arz edebildim mi?

Siyasî Kültür ve Aydınlar
Cemal Ertek: Efendim, siyasî kültürün olgunlaşması, izm'lerin, Marksizm'in yayılmasına sebep olan siyasî kültür boşluğunun doldurulması için çocukların eğitimine alfabeden başlamak gerektiğine inanıyorum. Hele bu sene çocuk yılı olması münasebetiyle çocuklarımızın beyinlerinin, buyurduğunuz gibi adeta afyon yutturularak yıkanmalarını müşahede etmemiz karşısında bir tohumu nasıl ekmemiz lâzım gelir, ters ideolojilerin körpe dimağlarda yeşermemeleri için, ne gibi tedbirler almamız gerekir? Ayrıca ben siyasî edebiyatımızın da bir folkloru olduğuna inanıyorum. Halkımızın arasına maalesef, atalarımızın olmadığı halde, "sana dokunmayan yılan bin yaşasın", "çirkefe tas atma sana da sıçrar", "bükemeyeceğin eli öp" vs. gibi tamamıyla siyasî literatürle bağdaştırılabilecek bazı deyimler sızmıştır. Ben bunları siyasî folklor olarak isimlendiriyorum. Bu konuların da işlenmesi lüzumuna inanıyorum. Siyasî edebiyatın boşluğuna varmadan önce bu noktaların belirtilmesi gerekiyor. Hocamızdan bu konudaki düşüncelerini rica ediyorum.

Cemil Meriç: Çok mühim bir yaraya parmak bastınız. Evvelâ sunu kabul etmek lâzım: Tedbirin de terbiyeye ihtiyacı vardır. Biz gelecek nesillerin iyi yetişmesi için evvelâ kendimizi iyi yetiştirmeliyiz. Marksizm'e karşi en iyi ilâç yine izm'lerdir. Düşünceyi bir bütün olarak almak ve izm'leri bu bütün içinde görmek mecburiyetindeyiz.

Hepimizin siyaset literatürü son derece sığdır. Evvelâ siyaset adamlarını, hocaları yani aydınları terbiye etmek lâzım. Türkiye siyasetin içine kendi insiyatifiyle değil adeta sürüklenerek girmiştir. Çünkü hepimizin bilgisi sığdır. Evvelâ biz aydınların terbiye edilmesi lâzımdır. Bu şuur aydınlar katında gerçekleştikten sonra nesilleri şuurlandırmak daha kolaydır. Evvela aydınların şuurlanması lâzım. Buyurduğunuz gibi halkın arasında "darb-i mesel" adı altında, adeta afyon gibi yutturulan bir nevi slogan edebiyatı, evet politikayla alâkalıdır; fakat politika ilmiyle alâkalı değildir. Bunlar kalabalığı düşünmekten alı koyar. Birçok sömürücünün, politika esnafının ekmeğine yağ sürer. Bir nevi teslimiyet telkin eden bu sloganlarla mücadele etmek gerekir. "Suya sabuna dokunma" gibi sloganlar elbette bizim dünyamızın mahsulü değildir. Bunlar teslimiyet ve acz ifade eder.

Marksizm'e karşı açılacak cihat mutlaka ilme dayanmalıdır. Polisiye tedbirlerle veya hüsnüniyetle yapılacak bir iş değildir bu. Marksizm'e karşı ayni ilmi cihazla çıkmak mecburiyetindeyiz.Bildiğimiz ölçüde muzaffer oluruz. Karanlıkta dövüş olmaz. Bu itibarla ben siyasî edebiyatın mekteplerimizde okutulmasına taraftarım. İnsanlık bu konuda nereye varmış siyaset sahnesinde boy gösteren fikir adamları neler bulmuşlar, işi nereye getirmişler... Bütün bunların bilinmesi gerekiyor. Biz fildişi kulede değiliz. Biz nesilleri yetiştireceğimiz gibi, kendimizi de kurtarmak mecburiyetindeyiz. Yani aydınlar da kendileri olmalıdırlar. Bu itibarla yapılacak iş büyüktür. Kendimizi tanımak, tarihimizi tanımak, sonra yapılan tahripleri önlemek, Avrupa'nın tasallutuna karşı kendimizi sağlam bir hisarla kuşatmak mecburiyetindeyiz.

Sorduğunuz suali tam mânasıyla cevaplandıracak durumda değilim. Evvelâ genç nesillerin yetişmesi bir devlet meselesidir. Aydın meselesi, kalem sahiplerinin ve cemiyetin meselesi. 40 milyon Robinson halindeyiz. Kimse kimseyi anlamıyor, dilimiz yok... Bu vasıfta insanların genç nesilleri düşünmesi imkânsız. Evvelâ kendimizi tanımalıyız. Müşterek bir dil, müşterek bir tefekkür dünyası yaratmalıyız. Bunun da tek çaresi bilmek ve okumaktır. Bilmek, daima İslâm'ın büyük emridir. Nesilleri aydınlatacak olan, siyaset ilmidir.

+++ Cemil Meriç anasayfa