ACZİYETNAME -II-

Kategoriler:

Ey benlik faniyat külliyatına dalma,
Ahvalini aşk kitabına bir harf eyle.
Dur, bu kusursuz nizama kayıtsız kalma.
Sevindir, sevmeyi kendine zaaf eyle.

Varlığına lütuf hilkat nurunu dökme.
Gül var iken hasat bahçene zakkum ekme.
Allah’ın gazabını üzerine çekme.
Şu hazin haline bir dua insaf eyle.

Kişi her ne ederse kendisine eder.
Her kişinin ayıbı kendisine yeter.
O ki, esirger, bağışlar, gizler, lütfeder.

Allah’a muhtaçlığını itiraf eyle.

Dün gitmiş, yarın gelecek, sen bu güne bak.
Lütfunu hesapsız vermiş Sahib-i Mutlak.
Verilenden vermen üzerine büyük hak.
Aç el ve gönlünü, sevgiyi israf eyle.

Şu müzmin yalnızlığın dar geliyor sana.
Dünyanda yer yok mu bir ikinci insana?
Kime, neden bunca hınç, inan ki boşuna.
İntikam istiyorsan unut ve af eyle.

Kadrini bilip, gadrından Allah’a sığın.
Sonsuzu aşıp Hakk’a ulaşsın çığlığın.
Allah affetsin münzevi suçun bin yığın.
Acziyetini imdadına paraf eyle…

Çok güzel.

Çok güzel.

HİKEMİ ŞİİR

EHL-İ DİL BİRBİRİNİ BİLMEMEK İNSAF DEĞİL.
kardeşim,şiiriniz hikemi şiirin bir örneği olmuş.ses de var.geriye söylenmek istenenlerin orijinal söyleyişle söylenmesi kalıyor ki bu nokta zor bir nokta.günümüz şairleri ve okuyucuları biraz mesafeli kalsa da hikemi söyleyişie ihtiyacımız olduğu inkar edilemez.sıfır fikir,eksi duygu diye formülüze ettikleri bu anlayışa katılmasam da
orijinal söyleyiş mutlaka olmalı.tebliğ ve telkin arasında ince bir nokta ya da hisleşmiş fikir,fikirleşmiş his diye üstadın belirlediği bir ustalık. yolun açık olsun

"Hikem" isteyenedir...

Sevgili Hüsnücemal,
Her şeyden önce şu noktayı belirtmek isterim. Kimseye bir şeyler "öğretme" gibi ne bir gayretim ne de haddim olmadığı düşüncesindeyim. Şiir ve yazıyla ilgilenmemin tek nedeni "soru işareti" oluşturmak, sorgulamak. İnsana dair her kavramda ve her anlamda soru işareti... Muhataplarım açısından bu minvalde düşünmüşümdür hep. Bireysel anlamda ise her an (fıtratta bulunan ama esgeçilen) muhasebe ve yüzleşme mekanizmasının teyakkuzda olmasını sağlamaktır gayretim.

Yorumunuzda belirttiğiniz (benim açımdan çok önemli) noktalar için teşekkür ediyorum. Şiir yazmaya başladığım ilk günlerden bu yana düşündüğüm bir şey vardı, hala da var. Geleneksel şiirden olabilidiğince beslenilmesi gerektiği ve günün şartlarıyla yeniden söylenilmesi zorunluluğu. Günümüzde pek rağbet görmediği çok doğru. Basit gibi algılandığını ve yorumlandığını da rahatlıkla görüyoruz. Çok farklı çizgilerde olmamıza rağmen Attila İlhan'ın Divan Edebiyatını kendine has bir ülupla, yeniden, yeni bir söyleyişle şiirselleştirmesine hayranım. Demek istediğim şu ki; evet modern şiir yazılmalı mutlaka ama geleneksel şiirin hakkının gözardı edilmemesi gerektiği. Kaş yaparken göz çıkarmamalıyız diye düşünüyorum. Yoksa ben de hazzımın atlaslarını gözlerimle soyabilirim, bulutları sesimle ürpertip, ışığı düşümle kamaştırabilirim...
Şiire dair söylenecek çok söz var.
Lakin, gerek var mı? Bütün mesele bu...

Muhabbetle.

Mutmain Muhalif...

münzevi, cilasun, meryem, bilal can

EHL-İ DİL BİRBİRİNİ BİLMEMEK İNSAF DEĞİL.
aziz dostum münzevi ve cilasun ağabey,bilal can kardeşim,meryem ve fatma kardeşler
münzevi ve cilasunun cevaplarına binaen sizi de bu merama ortak edişim iki sebebe dayanıyor:birincisi madem kaderi ilahi bizleri "anlamak" çatısında bir araya getirmiş burayı bir mektep gibi kabul edip herkes bir diğerine yeteneği nisbetince daha iyiyi
ve müsait olduğu şeye yönlendirmesi doğrudur diye düşünmekteyim.ikincisi herkesin
diğerini takip ve tahlil eden bir tazeliği taşımasıyla daha iyinin bulunacağına olan inancımdır.ben aslında diyorum ki: bilal can -ne demekse- şiiri kanattığı gibi hikmete de yelken açsın,mustafa cilasun ağabey bilal canın imgesine bir baksın,meryem rabia evrensel birikimleri -niçe örneği- duyarlı olduğu gibi bizim yerli diyalektiğimizin seçkilerini de sunsun bize, fatma canlı cemaatlerle ilgili bakışını sahihleştirsin de öyle yazsın,münzevi kardeşim ise hikmetine biraz perde koysun da zihnimizi canlı tutmaya etkisi olsun.sık yorum yazan aysima kardeş de "canım abim" anlamsızlığından edebi bir dile yükselsin ki birbirini tamamlayan zincirin halkaları gibi olalım diye düşünmekteyim.bu ara da biri de bana yol gösterirse başım üstüne der kabul ederim. bir arada oluşumuz bir kuvvete ve meyveye dönüşsün temennisindeyim.bu temenniyi ifade ederken eğer kimseyi kırdımsa affını dilerim. baki selam

Akan suyun önüne set

Akan suyun önüne set çekerseniz, bendine sığmaz taşar.
Sabredemez, lafın önünü keserseniz bir hikmet-i kelamdan mı, yoksa edepten mi olacağınızı asla bilemezsiniz.
Kalemi kâğıda kavuşturan insanın kalbinden geçenlerdir.
Nasıl ki, konuşanın aslı sözünden ibaretse yazanın da ne olduğu da satırlarından belli eder kendini.
Ismarlama bir elbise diktirebiliriz, lakin ısmarlama bir yazı yazdırabilir miyiz?
Sanmıyorum.
Yazanın daha iyiye ulaşması için, eksik olan yönlerin düzeltilmesi konusunda birkaç eleştiride bulunabiliriz.
Fakat daha fazlası, onu kendi çizgisinden uzaklaştırmak ve belki de en önemlisi kelam sahibinin yüreğinden kalemine uzanan yolun ortasına taş koymak olur.

Eğer kişi İfadelerinde, kendi gönül dünyanıza bir pencere açabiliyor ve seyr-ü sefere çıkarıyorsa, gizli ve aşikârelerinizi önünüze serip düşündürürken, Allah’ın (cc) şefkat elini kalbinizin üzerinde hissettirebiliyorsa bu bir şeylerin ifadesi değil midir?

Tarzı, edebiliği, protokolü bir kenara bırakalım, bu yazılanlarda kendimizden bir şeyler bulduysak eğer, bu neyin alamet-i farikasıdır?
Hikmet ya da değil.
İçten gelmiştir, okuyana kendinden bir şeyler buldurmuş ve onu satırlara bağlamıştır.
(Satırların Hakk’a vardırılması güzelliğine değinmiyorum bile)

Okur / yazar olarak değerlendirmek gerekirse, bu çizgi özgündür, oturmuştur ve kendi ekolüne doğru ilerlemektedir.
Aşikâr.

Ve Perde İner

Neden yazıyoruz, ne için okuyoruz, neden bura(lar)dayız?

Sevgili Hüsnücemal bir set çekmiyor bence. Hatta kimseye sen şöyle yaz, sen şunu yaz, münzevi sen otur, diğeri sen ayağa kalk ta demiyor.

Kelimeleri çok severim. Küçüklüğümden beri onlarla oyunlar oynarım. Kendimi bildim bileli paranoyak bir ruh haline sahibim. (Başka türlü anlatsam perde olur) Hatta cep telefonuma yüklediğim sözlük sayesinde kelimelerle ilgili paranoyaklık derecemi yükseltme konumundayım. Sözlüğü herhangi bir sayfasından açıp ardardına gelen kelimeleri okurum. Sanki benim için, bana özel olarak yeniden anlamlaşırlar.

Bir harf neleri değiştiriyor? Edebiyatla az çok haşır-neşir olan, ilgilenen biri bunu çok daha iyi müşahade edip daha iyi anlayacaktır. "Güzele bakmak sevaptır" mı, "güzel bakmak (mı) sevaptır? Hepi topu bir "e" harfi. Ama bütün perde o "e" harfinde, arkasını görmeyi, "anlamayı" bilene...

Nereye varmaya çalışıyorum? Zihnimin ufkunda bir final var ama gideceğim güzergah spontone gelişiyor. İçimden geldiği gibi, yönlendirilmeden, kendince yönlenen bçimde. Şimdi sayın serhatadam der ki, bu kez de kendin kendini yönlendiriyosun. Yani sonuçta bir yönlendirme var. El Hak.

Kelimeler demiştim. Tespit, temkin, tatmin...

Topluma bakıyorum. Fellik fellik din adamı arıyorlar. Oysa insan önce dininin adamı olmalı sonra lüzumunca din adamına başvurmalı. İnsanlar önce davasının adamı (kadını/erkeği) olmalılar yani. O vakit görülecektir ki meydan dava adamından (kadını ve erkeğinden) geçilmiyor. O vakit görülecektir ki din adamına hakiki din adamlığı işi düşüyor. Görülecektir ki kimse sakız çiğnersen orucum bozulur mu, oje gusle mani mi deme gafletinde bulunmuyor.

Sevgili Hüsnücemal'in "derdini" en derinden hissedenlerdenim ve sanırım yine yanlış anlaşılacak. Hadi ben perdeli söylüyorum anlaşılmıyor, Hocam siz aşikar söylüyorsunuz...

Bazı dostlarımız oyalanmak, bazıları edebi hazdan hisse almak, bazıları paylaşmak, bazıları da başka başka sebeplerden buradalardır. Yazmak istedim çok şey var ama anlamak*'a üye olurken okuduğum bir cümle çok etkiledi beni. Din çığırtkanlığı yapılmaması anlamındaydı. Buna azami gayret gösretiyorum, ne derece başarıyorum bilmiyorum tabi. İsmi lazım değil (ki bir çoğunuzun aklına hemen gelecektir, zira oraya da üyesiniz) bir kaç gömlek üstün!!! bir sitede gördüğüm kargaşaya dayanamamıştım. anlamak*'ı bu yüzden seviyor ve anlamak* istiyorum. Neden burdayız? Tespit için mi? Temkin için mi? Tatmin için mi?

Eğer Sevgili Hüsnücemal ne demek istiyor derseniz ona da değiniriz.
Ama dediğim gibi, gerek var mı?

Muhabbetle.

Mutmain Muhalif...

Anonymous'un Öfkesi,Münzevi'nin Gönül Sesi

EHL-İ DİL BİRBİRİNİ BİLMEMEK İNSAF DEĞİL.
cibali baba bir öenektir,fatih başka bir örnek.cibali baba atılan taşları tutuyordu, bizans tarafında. meczupluğu mazeretidir sözüm yok.fatih ise istanbul'u fethettiğinde
ulubtlı hasan'a bakar gözleri dolar ve der ki"bir istanbul bir hasan eder mi?" bu acı da
ulubatlı'nın dünyalık mükafatıdır.ahretliğine aklımız ermez.şimdi ben anlamayı hatalar bahçesinde bile meyveye dönüştürme hedefine meyilli bir sitede birbirini okuyan,birbirine yetenekli olduğu alanda daha ötelere uzanmasını söyleyen biri olarak hazır elbise biçen,set çeken,kelâma hürmetsiz,hatta edep sınırını zorlayan konumuna indiriliyorum!söylenecek söz çok tabi.parmak ay'ı gösterdiğinde parmağa bakarsan ay'ı göremezsin.beynine malzeme olarak insanı seçmişsen tuşlar muhatabını tuşa da getirir,söylediklerini boşa da çıkarır.ama inanıyorum ki bir söz fethi bir hasan etmez!
şimdi biz(ler) cibali baba'nın tuttuğu mermilere(kelimeler) bir akşemseddin bulmak zorundayız.biz madem bir aradayız bunu bir kuvvete dönüştürmeliyiz.niçin yazıyorum,yazmalı mıyım,-hadi biraz entellektüel olsun- ben hangi yangının sahibiyim,
mazlumluğumuz ötekinin de kendini bulacağı bir mefkureye dönüşsün için ne yapabilirim sorularının cevabını bularak mı yazıyoruz?bizden yarına bir şey kalmayacaksa,çağın bana getirdiği sorunlar bir şekilde yerli,milli,cevabı bulmayacaksa hangi setten ,hangi coşkudan bahsediyoruz? yazıyı bu kadar kutsallaştırmanın,bir mite dönüştürmenin anlamı nedir?eksik olan yazı mıdır,söz müdür yoksa kendi iç sesimizin mihengini ,ahengini bulamayışı mıdır? savaş kesen,baş kesen, baş kestiren sözlerin sahibi miyiz yoksa ödünç bir dil mi kullanıyoruz? neden bize ait bir duyarlılıkta, bize dair bir ahenkte ilerleme temennisi lafazan çıkışlara, öfkeli deyişlere meydan veriyor? ismet özel ,ataol behramoğlundan bir şiir alır,cevabı şiiri bitiremediği için sağlam dişlerini çektirir.işte bu cehttir ki ismet özel'i "özel" yapmıştır!bir kuşu tutup gagasından öt kuşum öt kuşum demek midir hüner?aşk şiirden önce gelmiyorsa şiirin bir anlamı var mıdır?ben de acizene demiştim ki kardeşler,ey dostlar birlikte kendi sesimizi,kendi ahengimizi bulmanın,ya ben öleyim mi söylemeyince anlamında sözün sıratından geçerek ,hakkını vererek yazalım!eğer anahtar kilidi açmıyorsa diyor şair sorun benim anahtarımda değil,kilittedir!münzevi fatihin tavrında has geldin eyvallah kardeşim,rumuzunu yazmakta zorlandığım kimse bilirsiniz ve biliniz ki" kişi edip olur sermayeyi hayası kadar"

Sayın Hüsnücemal,Vakti

Sayın Hüsnücemal,

Vakti zamanında başıma gelen olaylardandır, kalıplara/şablonlara tabi tutularak ısmarlama yazı yazma mecburiyetinde kalmak.
Söz konusu yazı türü ise, başlangıcı olan ama sonu bir türlü gelmeyen bir makaleydi.
O zaman yaşadığım sıkıntıyı aşmam konusunda bana yardımcı olan büyüklerimiz olmasaydı, bugün kalemle olan muhabbetim bulmaca çözmekten ileri gitmezdi.
Ve belirttiğim örneklerde de yaşadıklarımdan hatırımda kalanları aktardım.
Bir terbiyesizlik, akıl öğretmek, ahkâm kesmek, herhangi bir iddiada bulunmak aklımızın ve dahi, kalemimizin ucundan geçmemiştir.

Ünlem işareti hepimizin malumu, sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümlelerin sonuna konur. Fakat yazımda herhangi bir ünlem işareti kullanılmamıştır.

Kaldı ki, burada var olduğumuz şu zaman dilimine kadar, sitede size karşı olan bir hitabımız, ya da sizinle dolaylı yoldan bir etkileşimimiz dahi yok iken, direkt ya da dolaylı olarak, neye niçin öfke duyulmalıdır?

“Bir konuma indirilmek” ancak fikir ve görüş olarak, kendinizden daha üst seviyede olan birinin takdiri ve görüşleri sonucunda, (eğer siz de o kişiye değer biçmiş iseniz onun nazarı itibarı ile) mümkün olabilir.
Bizim böyle bir iddiamız, girişimimiz olmuş mudur?
Olabilir mi?
Neden olsun?

“Kişi edip olur sermayeyi hayâsı kadar” demişsiniz, doğrudur ve elbette ki bu satırları yazana değil, yazdırana bakmak icap etmektedir.
Rumuzunu yazmakta zorlandığınız kimse sürçü lisan ettiyse, affola.

Dünya iki kapılı bir

Dünya iki kapılı bir handır.Birinden girip,bir diyerinden çıktığımız.Bir nokta ile var olup,bir nokta ile bitiyoruz.ömür dediğin nedirki bir anlık düşde sayılan.bu yalan düşde,bazan mutlu,bazan hüzünlü,bazan çaresiz,bazan yapayalnız kalıyoruz.o yalnızlıkta,oku deyip kalem tutturan,kelamı öğretip benlikten bizliğe sıyıran bir dosta,RAHMANIMIZA sığınıyoruz.çünkü biliyoruzki onun kapısında,itilmek yok,kakılmak yok,incinmek yok,kırılmak yok,kovulmak yok.
o kapıda bağışlamak var affetmek var sonsuz merhamet var muhabbet var sonsuz sevgi var hiç bitip tükenmeyen.bu hal içinde bizler benlikten bizliğe süzülüyoruz.bilginlik değil bilgeliktir aslolan.katre katre işliyoruz harfleri ve yerine göre,ünlemleri,virgülleri,soru işaretlerini sıkıca kavrayıp hali vaktimizde kullanıyoruz.ancak bizler harfin kölesiyiz.halimizin değil.
değerli abimizin son cümlesindeki muhatabı,biziz sanıyorum..yüreği öyle arzu etmiştir.öyle yazma gereği duymuştur.eyvallah deriz başla yürek üstüne.
yaratılanı severiz yaratandan ötürü,diye öğrenmişizdir..
ve hz PEYGAMBER ALEYHİSSELAM,kişi sevdiği ile beraberdir buyurmuşlardır.devamında,mümin kardeşlerinize onlara olan sevginizi bildirin,emri gelmiştir.ALLAH için sevmenin manasıda budur zaten.aksini kanıtlayacak tek bir varlık ve güç mevcut değildir.
ALLAH için sevip ALLAH için dua edip ALLAH için buluşmak dileğimle..VAR İSE BİR KUSUR AFFOLA.
selam ve duaile..

FİEMANİLLAH

SON PERDE

/Son Perde/
/recluse sahneye girer/

Vakit gecenin geç saatleridir. Yağlımsı bir ıslaklık ve rahatsız edici puslu havanın içerisine geçen dolunayın gümüşi ışığı havayı nispeten aydınlatmaktdır. Deniz kenarındaki kayalıklara ilerleyen recluse, dalgaların ürperten hışırtısı içinde kaybolmakta, kıyıya vuran her dalga yüreğini alabora etmektedir. Bir an durur ve yüksekçe bir kayalığın üzerine çıkar. Denizin korkunç haşmetli görüntüsünü iliklerine kadar hisseder. Göğe doğru kaldırıp başını bulutlara haykırır:
-Neden yağmıyorsunuz, olgunlaşmadınız mı?
Derin bir iç çekişten sonra denizin görünmeyen, lacivertimsi karanlık ufkuna doğru diktiği gözlerini kısar ve yüksek sesle söylenmeye devam eder.
-Kuşanın, alın s/ilahlarınızı ey kötülük ve saldırın üzerime. Korkunun son haddesini yaşamış biri için sizin yaptığınız ve yapacağınız şeylerin hiç bir önemi yoktur. Denizin hırçın kollarına her kendimi bırakabilrim. Korktuğumdan mı zannediyorsunuz? Asla! Size karşı, geridekilerine bayrak olmaya değer mi?...
...

//Olmadı, çok İngilizvari oldu, bize dönelim.//

/Son Perde/
/münzevi sahneye girer/

İkindinin kendine has sukunetli süzgün vaktinde yaşayan münzevi tarlaların arasında ilerlemektedir. Büyükçe bir harmanın yanındaki büyükçe bir taşın yanına oturur. Mavi ve tenha göğe doğru baktıktan sonra, sarı sıcak ve kıraç arza diker bakışlarını. Ufkun ışık renginde belirsizleşen noktasına koyup gözlerini, izanını daha ilerilere bırakır. Arzın ve arşın sıcağı içindeki ateşi serinletirken bir ağaç arar gizlice. Gölgesinde oturup, zaten ziyadeli olan ihsana muhtaçlığını söyleme derdindedir. Kokulu rayihası ile soğuk bir ceviz ya da dalları durmadan esen, aydınlık ve serin bir salkım söğüt gölgesi. "Gölge de et, başka ihsanlarını da eksik etme..."

Ufkun arkasında bıraktığı izanı bir düşünceyle döner. "Şiir şehrini fethetmek bir Hüsnücemal'e değer mi?" Daha kararlı ve kani bir düşünceyle karşılık verir.
Ezcümle "değmez"...

/Ve perde muhabbetle kapanır./

Mutmain Muhalif...