AFAZİ

Kategoriler:

"Müvekkilem, inşasında bulunmadığı, nedenini nasılını kestiremediği bir dönemin kurbanıdır. Bu dönem baskın gibi gelmiş, eski Türkiyeliler, zihinlerindeki tasarımların hemen tümünün sahici dünyadaki karşılıklarını kaybetmişlerdir. Anadillerinin sözcükleri yaşadıkları hayatla aralarındaki köprüleri atmış gibidirler; yaşama dair hiçbir olgu ile iletişim kuramamaktadırlar.

Sayın Yargıç, eski Türkiye'de böyle bir dönem yaşandığına Sayın Jüri Üyeleri ve mahkemenizi izleyen Mağdurlar tanıktırlar. Eski Türkiye'de bu dönemde 'insan' kelimesinin anlamı üzerinde bile mutabakat yoktur! Bugün bu salonda bulunan herkes hatırlayacaktır. Bu dönemde, örneğin, Salihun Camiası mensuplarının 'insan' formatı, evlerinde köpek besleyenleri dışlarken, IHD Camiası mensuplarının 'insan' formatı, sol ideolojileri benimsemeyen Kürt kökenlileri dışlamaktadır. Temel format üzerinde dahi mutabakat sağlanamayınca her şey kopmuş, büyük konfizyonal boşluğa girilmiştir.

Eski Türkiye'nin 1970'li yıllardaki nüfusunun yüzde yirmisinin afazik olduğuna, bu oranın 80'li yıllardan itibaren hızla arttığına Dr. Maria Evangelista tanıktır. Ancak, bugün burada bulunan herkes de şahittir ki, o dönemi yaşayan bizler, afazi salgınının farkında değildik. Sapasağlam görünüşlü insanlarımızın konuşulanları bütünüyle anlamadıklarını, kelimeleri kullanma melekelerinin kaybolmuş olduğunu söyleseler de inanmazdık!"

Mağdurlara döndü, "Doğru mu, arkadaşlar?"

"Doğru!" dediler, davayı izleyen Mağdurlar, hep bir ağızdan, "Bu doğru!"

"Nitekim, afazik durumun bilincinde olmayan Salikun tayfası, İHD'nin tutumunu kendisine karşı bilerek isteyerek geliştirilmiş bir tavır olarak algılamış, İnsan Haklarına şiddetle karşı çıkmıştır. İHD de Salikun Camiası mensuplarını insan saymadığı için onların en temel meselelerine kayıtsız kalmıştır. İki rakip camia, kendi zihinlerindeki insan formatını birbirlerine dayatmaya çalışmış, bu mümkün olmayınca, bir süre birbirlerini yok saymış, sonra aşağılamış, sonra da düşman kesilmişlerdir. Sonuç, malumunuzdur.

Sayın Jüri Üyeleri, neo-faşizmin simgesi olan 'hoşgörü' kelimesinin bu dönemde yaygınlaşmış olması haklılığımızın bir başka kanıtıdır. Afazi teşhis edilemediği için, hastalığın sonuçlarıyla yaşamayı öğrenmeye çalıştığımız bir dönem yaşamışızdır. Eski Türkiye'nin hemen her şehrinde onlarca 'hoşgörü' derneği kurulmuş ancak bu defa da ortaya, meselâ, dolandırıcılıkla kazanılmış servetin mülkiyetini 'hak' görmeyenin, 'hak' göreni hoşgörmesinin ya da tersinin gerektiği gibi durumlar çıkmıştır. Buna 'dolandırıcılık' ve 'hoşgörü' kelimelerinin karşılıklarındaki kaymalar eklenmiş, demokrasi kavramına 'kişinin dilediğine inanma, dilediğini yapma Özgürlüğü' olarak revaç verilmiştir. Birbirinden bağımsız gelişen bu uygulamaların sonucunda bir kesim 'dolandırıcılığı savunmayı' ifade Özgürlüğü çerçevesinde 'hak' ilân ederken, muhalif kesim, depresyona girmiş, korku içinde evlerine kapanmıştır, iddiamızı açıklığa kavuşturabilmek için 'hak' formatı üzerinde biraz daha düşünelim.

'Hak' formatının Körkuyu'daki karşılığı, mutlak doğru yani Allah, Kur'an ve islâmiyet'ti. Kelime, Yüksek Öğretmen Okulu'nda, 'harcanmış emeğin karşılığı' olarak gereğinde 'söke söke' alınacak işçi ücretleri olarak kullanılabilecek şekilde aklandı, 'kırsal kesimden gelen arkadaşlara öyle takdim edildi. Serbest liberaller, 'hak' derlerken, sermaye sahiplerinin 'meşru malikiyeti'nden bahsediyorlardı. Kitap Kulübü'nde Devrim Kuran, 'hak' formatıyla tanıştığında, kelime, 'serbest seks' çağrıştıracak şekilde yeniden alalanmıştı. Toprak Kuran'ın 'hak'tan anladığı, 'Cumaya gelmeyenlerin evlerini yakmak'tı. Ekim Kuran, 'hayvan hakları'ndan bahsederken, dünya nimetlerinden onlara düşmesi gerektiğini düşündüğü 'pay'dan bahsediyordu. Örneklerin, daha da çoğaltılabileceği açıktır.

Sayın Yargıç, lisan diasporası, 20. Yüzyılın son yıllarındaki Mağduriyet'le sonuçlanmış, diğer binlerce kelime gibi, 'hak' kelimesi de, anlamına ilişkin tüm diğer bilgi, düşünce, tasarım ve tasavvurlarla birlikte, düşmüş, bitmiş, girmiş, kaybolmuştur!

Eski Türkiye'nin, ideoloji, siyasi ilkeler, teoriler, idealler bağlamındaki zaafının 'çoğulculuğu' yüreklendirmiş olmasının kaçınılmazlığını kabul edersiniz. Ancak, 'çoğulculuk,' afazinin zaten zayıflatmış olduğu mutabakat arayışlarının hızını kesmiş, dilin sözlü ve yazılı belirtilerinin zihinlerdeki tasarımlarının farklılaşmasını hızlandırmıştır. Sempozyumları, kurultayları, açık oturumları hatırlayacaksınız. İyi niyetli oldukları kuşkusuz olan bu girişimlerin sonunda ortada kalmamış konu yoktur.

Sayın Yargıç, biz iddia ediyoruz ki, eski Türkiye'de, başından sonuna kadar konuşulabilmiş ve karara bağlanmış tek bir konu yoktur! Bütün konuşulanlar katılımcıların mekânı terk etmeleriyle birlikte belleklerden silinmişlerdi. Silinmeye mahkûmdular, çünkü, tartışmada kullanılan formatların katılımcıların zihinlerinde karşılıkları yoktur! Bütün yapabildiğimiz, ekolali aşamasındaki bebeklerde görüldüğü gibi, düzenli seslerin tekrar ve taklidinden ibarettir. Ayrıca seslerin birçoğu düzenli de değildir çünkü iki katılımcıdan biri yabancı dil kullanmaktadır.

Bunu Türklerin, konuşmanın nafile olduğuna karar verip, geri çekildikleri dönem izlemiştir. Türkiyeli Mağdurlar arası diyalog zorlaştıkça, konuşmanın nafile olduğu duygusu büsbütün yayılmış, giderek bütün bütün imkânsızlaşmış, her türlü diyalogun iptal olduğu, insanların evlerine kapandıkları aşamaya gelinmiştir. Bu aşamada özel kanalların açık oturumlarda konuşturmak için parayla katılımcı toplamak zorunda kaldıkları hatırlardadır.

Sayın Jüri Üyeleri, Müvekkilemin, 'ben ev gölgesi insana serpuştur diyerek, evime kapanmış oturuyordum,' dediği dönem bu dönemdir. Bu dönemde evine kapanmış oturanın sadece Müvekkilem olmadığını teslim edersiniz!

Eski Türkiye'de siz, ben, herkes, hepimiz, formatlarının bizimkinden farklı olduğunu sezdiğimiz insanlardan uzak durmaya çalışıyor, sadece aynı kodlama sistemini paylaştıklarına inandıklarımızla birlikte oluyorduk! Düşünürseniz, '801i yıllarda cemaat, tarikat, aşiret, sivil toplum örgütleri gibi eski ve yeni adlar altında başveren toplulukların, afaziden korunma çabalarımızın ürünleri olduğunu görürsünüz.

Eski Türkiye'nin bölünmesi, Türklerin akıllarını koruma çabalarının sonucudur! O topraklarda yaşayan bizler, dilimizi, yani varoluş bilincimizi savunuyorduk! Periyod Katlamalı Kaskadın KUTSAL KOALİSYON YOLU'na girmemizle sonuçlanmasından önceki dönemde Anadolu Devletçikleri'nin akıl sağlığımızın yegâne teminatı olduğunu kabul etmek zorundayız.

İşin doğrusu şudur: Periyod Katlamalı Kaskad'la, KAOS'la baş edemeyeceklerini kesin olarak hissedenlerimiz, aynı dili konuştukları insanlara sığınmak, onlarla ittifak yapmak durumunda kaldılar. Aile, sınıf arkadaşı, iş arkadaşı, kahve-cami-cemevi-internet arkadaşı, yandaş-yoldaş-ırkdaş-dindaş gibi kendilerini yakın hissettikleri, HÎFS puanları arasında büyük farklılıklar olmayan ve hak, hukuk, adalet, eğitim gibi konulardaki tasarımlarını paylaştıkları insanlarla birleştiler. 80'li yıllarda böylece başveren örgütlenmeler, YENİ DÜNYA DÜZENİ'nin teşvikiyle güçlenmiş, Anadolu Devletçiklerine dönüşmüşlerdir.

Bugün, onlarca resmi, gayri-resmi Anadolu Devleti, jürili, kadılı, yargıçlı mahkemeleri; özel hapishaneleri, devlet hapishaneleri, uluslararası ıslahane ve tutukevleri; medrese, Kontinental, Anglo-Sakson hatta Uzakdoğu çıkışlı öğretim kurumları; başkanlık sisteminden, îslâmi şûralara, halifelikten, politbüroya kadar değişen yönetim biçimleriyle var olabildilerse, bunu diyalogu ortadan kaldıran afazi salgınına borçluyuz.

Afazi, eski Türkiye'de, POSTMODERNİZM'in çok ben'li, çok parçalı, çok özneli, eşitlikçi söylemiyle karıştırılmış olduğu için güçlü kalabilmiştir. Oysa, afazi, öteki'ndeki özne'nin teşhisini zorlaştırdığı hatta ortadan kaldırdığı için POSTMODERNlZM'in düşmanıdır.

Bizler, işbirliği ve dayanışmanın ortadan kalkmış olmasının her alanda yoksulluk getirdiği kaçınılmaz yılları yaşadık. Eski Antalya'da toplayacak insan bulunamadığından portakallar ağaçların dibinde çürümeye terk edilmişken, İstanbul'da işsiz Mağdurların Darphane'yi yağmaladıklarını hatırlayacaksınız.

İzleyen kitlesel ölümler afazinin mutlak zaferiydi. Geçen yüzyılın başlarındaki dil devrimden de büyük bir zaferdi bu. Eski Türkiyeliler konuşmadığımız için değil, konuşturulmadığımız için değil, ağızlarımızdan çıkan sesleri zihinlerimize anlamlı tasarımlar olarak kaydedemediğimiz için tüm inançlarımızı kaybettik ve insanlıktan çıktık. Daha '50'li yıllarda, kendi oylarımızla başımıza getirdiğimiz yöneticilerimizin hakkımızda verdikleri kararları okuyamıyor, anlayamıyorduk. Periyot Katlamalı Kaskad sürecinin ortalarında doğru, yanlış, sahi, yalan gibi kavramların karşılıklarını arasak da bulamıyorduk.

Sayın Jüri Üyeleri, hatırlayınız. Belediyenin itfa memurlarına kuyruk sallayan köpeciklerden, bakıcılarının elini kopartan timsahlardan farkımızın olmadığı bir dönemden çıktık. Köpecikler ve timsahlar kadar iyi niyetli, incinebilir, ilkel ve cüretkârdık!

Söylemek istediğim özetle şudur: Talip İmre Kadızade, Devrim Kuran'ı çözümleyebilmek için meşakkatli bir uğraş vermiştir. Ancak, dönemin ruhu itibariyle, bu uğraş, 'konuşmanın nafile olduğunun, söylenenlerin hiçbir anlam taşımadığının' ispatından öteye gidememiştir. Devrim Kuran'ın yazılı, çizili ya da sesli anlattıklarının o dönemde 'teyze' İmre Kadızade'de karşılığı yoktur. İmre Kadızade formatlarının karşılığı da 'yeğen' Devrim Kuran'da yoktur. Revolucion! isimli bu genç Türkiyeli kızın davasını anlatabilmesinin tek yolu, 'eylem'dir. O da bu yolu seçmiş, bir pis enjektörle hayatına son vermiştir.

Bundan daha trajik olanı, Kuran ve Kadızade ailelerinin afaziye o zaman da uyanamamış olmalarıdır. Çocuğun ölümüne çok üzülmüşler, çok suçlanmışlar ama münferit bir olaymış gibi algılamışlardır. Oysa, Periyot Katlamalı Kaskad'ın rüzgârlarının esmeye başlamış olduğu o yıllarda, dört bir yanımızda tırmalamakta, pençe atmaktadır eski Türkiye'nin insanları. Jüri Üyeleri hatırlayacaklardır, kentlerin sesleri bile bir tuhaf olmuştu: Avlanmaya çıkmış milyonların uğultusu!

Sayın Yargıç, def'atle itiraf ettiği gibi, Talip Kadızade, Devrim Kuran'ı çözümlerken kendi bilincini inşa ettiğinin farkındadır ve en çok da bundan korkmuştur. 'Devrim'le uzlaşmak benim için Ölümdü, uzlaşmamak onun için,' demektedir. Kendi öznelliğini kendi dışına yansıtarak nesnelleştirmesi anlamına gelen bu tutumu, Saçaklı değil, açıkça ve mükemmelen Modernist-tir! Bu nedenle, savunma makamı olarak bu davanın düşmesini, Talip İmre Kadızade'nin TSVHR ve HEAD START programları çerçevesinde başladığı ıslahat sürecine devam etmesine izin verilmesini talep ediyoruz.

YÜCE PİR'in izniyle, KOALİSYON YOLU'nun mutlakiyetine teslim olmuş bir TALİP, saçaklığı sürdüremez! Mutluluğu EKONOMİK AKLIN YOLU'na girmekte bulan bir TALİP, nihilist olamaz! Talip İmre Kadızade, KOALİSYON YOLU'nda, YÜCE PİR'in zat ve sıfatında fani olmayı büyük bir heyecan ve hevesle beklemektedir! Yolculuğu sırasında hedeflediği, YOL'un sonunda kendisinde taşıdığını fark edeceği beceri, onu, herkesin tek bir 'BEN' olduğu SON HAKİKAT'e kavuşturacaktır. SON HAKİKAT, İmre Kadızade'nin kendi sıfatını yeğeni Devrim Kuran'a atfetmek suretiyle onunla bütünleşmesidir. Hakkın yerini bulması böyle mümkün olacaktır."

Holo-formerı kapatan General, dörtlüye döndü, "Nasıldım?"

"Açılış konuşması için fena değil," dedi Papaz, "Ancak, YENİ DÜNYA DÜZENİ'nin PİR'inin zat ve sıfatında fani olmakla, fenafillah olmak arasındaki bağlantıyı vurgulamaksın. KOALİSYON YOLU'na talip olmuş Müslüman bir Mağdurun kaydettiği aşamayı göstermesi açısından önemlidir bu. 'Herkesin tek bir 'BEN' olduğu SON HAKİKAT' saptaması, muhalefetin yeryüzünden tamamiyle silineceğini ikrar etmesi bakımından iyi. Mahkeme Heyetini rahatlatacaktır."

SCHÖREDINGER’in KEDİSİ [KÂBUS]
ALEV ALATLI
Alfa Basım Yayım Dağıtım
Sf, 429-436
Ekim 2001, 15. Basım

anlamak* için ilk adım

İlk adımımı "Afazi" ile attım.

Ale Alatlı'nın kült eseri Schöredinger'in Kedisi [Kâbus]'ni ilk okuduğum, daha doğrusu elimden düşüremediğim günleri hatırlıyorum...

Bu eser yıllar boyu göğsünde adlandıramadığı bir sıkıntıyla yaşayan biri için tam anlamıyla şok etkisi yaratır, aynı uyurgezer birini bir kova suyla uyandırmak gibi. Ham beyin bu etki ile sarsılır ve ayakları yere basana kadar bulutların üzerinden daha da hızlı geçtiğini zanneder. Gerçeğin acılı yollarında yürümenin farkı, yalnızlığın anahtarı gibidir; lâkin ayaklar yere bastığında anlar ki bilmek, hele de tek başına bilmek hükümsüzdür. Bu nedenle az da olsa bildirmek gerekli, bilmek için harcanan mesai kadar bildirmek için de -aynı samimiyetle- mesai harcanmalıdır.

Afazi, ölümcül bir hastalık. Ses geçirmeyen bir camın ayırdığı bir yerde, bir tarafta "Ben", diğer tarafta afazik bir kurban.

kavramlar bölümü için doğru bir başlangıç olduğunu düşündüğüm bu kelimeyi idrak etmenizi ve elinizdeki kaynaklardan kelimenin diğer anlamları ile etimolojik kökenini takip etmenizi dilerim.

Samimiyetle

Afazi

Afazi :(...)[Yun.Fr.İ.tıp.] Ses çıkarma kabiliyeti kaybolmadığı halde konuşamamak, gereken sözü hatırlayıp söyleyememek şeklinde beliren hastalık.

Kaynak: Büyük Türkçe Sözlük- D. Mehmet Doğan- Beyan Yayınları-1989

Afazi kavramını ilk defa

Afazi kavramını ilk defa duyuyorum. Ne olduğunu da bilmiyorum. Ekşi sözlükte epey bilgi var. Şimdilik susmakla ve izlemekle yetineceğim.Oldukça yabancı bir kavram bana. Ama anladığım kadarıyla tıp ile lgili bir kelime. Ama kelimeye sosyal bir anlam verilmişe benziyor.

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.