RABBIT-PROOF FENCE (Çit)
İyinur Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:06- İyinur Ergün yazıları
- 2 yorum
- devamı...
- 92 kez okundu
Rabbit-Proof Fence, Avusturalya'nın yerli halkı Aborjinlerin, 20. yüzyılın başında yaşadıklarını gözler önüne seren bu yılın en etkileyici filmlerinden biri.
1930'lu yıllarda, hükümet kararı ile ülkedeki tüm melez çocuklar (beyaz ırktan biri ile Aborjinlerden birinin evlenmesi ile meydana gelen çocuklar), ailelerinin yanından zorla kopartılarak kamplarda eğitime alınıyor ve ilerde beyazlara hizmet etmeleri için hazırlanıyorlardı. Böylece kendi kültürlerini tamamen unutmaları sağlanarak, hükümetin istediği şekilde büyütülüp topluma katılmış oluyorlardı.
Filme ismini veren Rabbit-Proof Fence, Avusturalya kıtasının neredeyse başından sonuna kadar uzanan ve tavşanların bir taraftan diğerine geçmesini engellemek için inşa edilen, dünya üzerinde insan tarafından yapılan en uzun çite verilen isim. Bu çit, kaçan çocuklar tarafından evlerine dönmek için bir pusula gibi kullanılıyor ve bu şekilde binlerce kilometre uzaktaki köylerinin yönünü belirlemeye çalışıyorlar.
HOTEL RWANDA
İyinur Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:05- İyinur Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 29 kez okundu
Tarihe tanıklık eden filmler yapmak zordur. Hele ki ele alınan konu ‘soykırım’ gibi insanın gelebileceği delilik sınırının çok daha ötesini anlatıyorsa; o filmler her zaman demagoji ve gerçeklik arasında gidip gelen ve sorgulanan, iki yanı keskin bir uçurumda ilerlemek zorundadır. Yıllarca beyazperdede Yahudi soykırımını izleyen, izledikçe de dünyanın başka yerlerindeki bezeri olayları unutan bir seyirciye aktaracak yeni bir duygu yaratmak, tekrar onun yüreğine dokunmak, aklına düşmek, şüphesiz ki iyi bir anlatıcı gerektirir. Neyse ki Ruanda ’da yaşanan soykırımı anlatan Hotel Rwanda, Terry George adında çok başarılı bir anlatıcıya sahip. Böylece film bittikten, ışıklar açıldıktan sonra, hatta aradan haftalar geçmesine rağmen; hala perdede sadece 121 dakikanızı ayırarak seyrettiğiniz görüntüler hafızanızda capcanlı kalabiliyor. Daha da önemlisi Ruanda için, Afrika için, insanlık için endişe duymayı sürdürüp harekete geçme yöntemlerini araştırıyorsunuz.
Ruanda’da Nisan 1994’te yaşananları evimizin güvenliğinde küçük ekranlarımızdan izlerken belki bazılarımız bir an görüntülerdeki vahşetten tiksinip yemek masasından kalkmışızdır.
BARAKA
Bünyamin Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:04- Bünyamin Ergün yazıları
- 2 yorum
- devamı...
- 95 kez okundu
Özgün ve eşsiz bir eser olan bu filmi ABD’nin sıra dışı yönetmeni Ron Fricke, Amerikalı son dönem filozoflardan Joseph Chemple’in “The Power of Myth / Mitin Gücü” adlı eserinden aldığı ilhamla çekti. Tabiat ile ilişkisi ve kainattaki yeri ile insanı sorgulayan ‘Baraka’, yaşam biçimlerindeki çeşitliliği, değişimi ve insanın bunlara etkisini irdeliyor. Bir iç dünya tecrübesinin epik sinemacılık alanına yansıması olan filmde yönetmen, ustalıkla buluşturduğu resim ve sesler aracılığı ile kişisel bir tecrübeyi, her izleyene ilham verecek ve dünya çapında etki yapacak, çok anlamlı bir şahesere dönüştürüyor.
Bu film için, kameraman-yönetmen Ron Fricke, büyük formatlı 70 mm kamerayı 20 yıl aradan sonra yeniden kullandı. Dönen yıldız kümelerini yakalamak için, hareket kontrollü imgeleri çekme kabiliyeti olan özel bir kamera da tasarlanan bu filmin montajı için de özel bir bilgisayar yapıldı. Baraka’nın müziklerini yapan New Age müziğinin önde gelen ismi Michael Stearns, yerel müzikleri özgün bir akustik kompozisyonla dokuyarak, görsel zenginliği tamamlayan bir ses şöleni ortaya koydu.
THE ROAD TO GUANTANAMO (Guantanamo Yolu)
Bünyamin Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:03- Bünyamin Ergün yazıları
- 1 yorum
- devamı...
- 64 kez okundu
Michael Winterbottom’un yönetmenliğini yaptığı, 56. Berlin Film Festivali’nde “Gümüş Ayı” ödülünü alan ve festivale damgasını vuran Guantanamo Yolu, 28 Nisan’ da vizyona girdi.
Adını, ABD’nin Afganistan’ı işgalinden sonra El Kaide ve Taliban tutuklularına yapılan işkencelerle duyuran Guantanamo Hapishanesi’ne tamamen tesadüfen düşen ve işkencelere maruz kalan dört gencin gerçek öyküsünü, arşiv görüntüler ve canlandırmalarla harmanlayarak sunmuş bize Winterbottom ve başarılı bir filme daha imza atmış.
ABD’nin katliamcı, yalancı, iftiracı, işkenceci yüzünü bilmemize rağmen bir kez de beyazperdede görmek tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne. Sinemadan çıktığınızda zihninizi ve ruhunuzu yorgun hissediyorsunuz…
Film, başta bahsettiğimiz dört gençten biri olan Asıf’ın, annesinin seçtiği kızla evlenmek üzere Pakistan’a yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. Asıf’ın yola çıktığı tarih 10 Eylül 2001’dir. Yani 11 Eylül saldırılarından bir gün önce...
Sonrasında herkesin hatırlayacağı gibi Amerika kendi tanımıyla yeni Haçlı Seferlerini başlatacak, Müslüman halklara savaş açacak, Afganistan’da taş taş üstünde bırakmayacak, ortalığı kan gölüne çevirecektir. Öyküyü tam da buradan başlatmış yönetmen. Yani 10 Eylül 2001’den...
NINETEEN EIGHTY-FOUR (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört)
Bünyamin Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:01- Bünyamin Ergün yazıları
- 1 yorum
- devamı...
- 66 kez okundu
Dünya üç kutuplu bir eksene ayrılmıştır. Avrasya, Doğu Asya ve Okyanusya şeklinde... Görünüş itibariyle üç kutuplu gözükse de aslında anlatılan tek kutuplu bir dünyanın yansımasıdır. Film, Okyanusya’nın başkenti Londra’da geçer. Ülke parti oligarşisi altındadır. İktidardaki partinin tek amacı bireylerin bilinçlerini yok etmektir. Parti insanların bilinçlerini yok edip, akıllarını bir disipline sokma çabasındadır. Bu amaçla da, adalet, özgürlük, gerçek, bilgi, duygu ve zaman gibi kavramları kendi istedikleri gibi manipüle ederler. Partinin resmi ideolojisi, Ingsos’un üç önemli sloganı vardır; “SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, BİLGİSİZLİK GÜÇTÜR.” En ağır suç düşünce suçudur. Düşünce polisinin görevi, düşünce suçunu engellemek, parti tarafından saptanan ortak düşünce biçiminin dışına çıkanları yakalayarak, bu suçluları yeniden topluma uyumlandırma çabasına girişmektir.
Tüm Okyanusyalılar televizyonlar tarafından idare edilip, gözetlenmektedir. Bu televizyonların seslerini kısmak veya kapatmak mümkün değildir. Bu araçlar sayesinde insanlar koşullandırılır. Times gazetesi de aynı amaç için kullanılır. İnsanlar Büyük Birader’in istekli ve gönüllü birer öznesi haline dönüştürülür. Bütün bu iktidarın araçlarında gerçeğe yer yoktur, bu araçlar tamamen propagandaya yönelik işlerler.
BACHEHA-YA ASEMAN (Cennetin Çocukları)
İyinur Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:00- İyinur Ergün yazıları
- 3 yorum
- devamı...
- 147 kez okundu
Bir çift ayakkabının hikâyesi...
Hayatın gerçek değerinden git gide uzaklaştığımız zaman dilimlerinde belki birkaç küçük ayrıntıda gizli sahip olduklarımızın sırrı. Oysaki ne kadar habersiz yaşamaktayız bize sunulan nimetlerden ve çoğu kez burun kıvırdıklarımıza muhtaç olan kimselerden.
Hayatın masal gibi aktığı bir şehirde, filmde bu bir İran şehri olsa da aslında bizim doğup büyüdüğümüz, sokaklarında koştuğumuz memleketimizden çok da farkı yok esasında.
Daracık sokakların ortasından akıp giden su kanalları, içice hayatların yaşandığı, musluğu dahi olmayan gecekondular, onlarca çocuğun coşkusuna ortak olabileceğiniz mahalle arası maçlar, üç çocuğun ayni sırayı paylaştığı öğrencilik yılları.
Sadece bunlar değil elbette yaşadığımız hayatı bir gün karşımıza böyle beklenmedik anda çıkaran, var oluşumuzu, var olma nedenimizi bizlere sorgulatan.
EYLÜL ESİNTİLERİ
Hayat Eylül 15 Ağustos, 2008 - 08:26- Hayat Eylül yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 59 kez okundu
Öncelikle 'Meryem'le ilgili yazılmış olanları okursanız, daha bir pakişecek ümidederim vurgular, anlatılmak, hissedilip, hissettirilmek istenenler...
Geriye dönüşlerle anlatmayı deneyeceğim sizlere 'gönül sızı'larımdan birini... Meryem 'kod adı' olsun, göbek adı aynı zamanda zâten.
Onu târif edecek kelimeleri seçerken zorlanıyorum. Anlamca hafif mi kalıyorlar ne?
Üniversite kampüsündeki arkadaşlarımdan biriydi O, şu an İstanbul'dalar, aynı dönemde geldik, yaklaşık bir yıl kadar önce...
Göktürk'te arazileri ve bir çiftlik evleri var. Eşi, alanında başarılı bir öğretim görevlisi, çok genç yaşta Profesör unvanını almış, karakteri, kişilik yapısını da takdir ettiğim bir hocamız...
AĞLAYAN ÇINAR
Mükrime Dilekçi 14 Ağustos, 2008 - 08:33- Mükrime Dilekçi yazıları
- 1 yorum
- devamı...
- 67 kez okundu
735 doğumlu olmasına rağmen ancak bugün tanışma imkânı bulduğum ihtiyar... Tatlı rüzgârların başını okşamasından olsa gerek ki güneşe serdiği ruhu hâlâ gençliğin sahifelerinden bahsediyor. Gözyaşının altında kahkaha atan hiç kimsenin bu ihtiyarın derdini sormaması tuhaf! Evet, yaprakları salkım salkım toprağa uzanan ve gözleri dolu dolu bakan bir ağaçtan bahsediyorum. Öz bir suyun gövdesinden akması sebebiyle “Ağlayan Çınar” adıyla şöhretini alkışlayan dalları, geçmişin uzantısını da kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bağrına sıkıştırılmış acıları köklerinde mahfuz tutulan bir mahremiyete kavuşurken geçmişi unutturmamaya yemin edercesine kollarını iki yana doğru açmış ve kendisini geleceğe şahit bırakmıştı. Dörtyüz metrelik gölgesi ile yedi asra gölge düşürmemeye kararlı olan vakarlı duruşunu görmemezlikten gelmek mümkün değil... Gövdesindeki ihtişam tarihe olan bir ihtiramdı.
İnsan eliyle bozgununa uğrayan Bursa’nın Gölyazı köyü, kirlenmiş gölünün kıyısında tarihi ağırlamaya çalışıyor. Leyleklerin beklentileri kirli sulardan tuttuğu balıklar ile bulanmıyor ise de ağacın hüzünlü olduğunu söyleyebilirim. Acının öldüremediğini zaman büyütüyor koynunda... Belki de ağlayan bir çınarın da aynı duruma denk düşen bir talihi vardı.
MEMLEKET NE YANA DÜŞER?
Rüstem Budak 13 Ağustos, 2008 - 08:03- Rüstem Budak yazıları
- 1 yorum
- devamı...
- 128 kez okundu
Bir yeri, insanı, vatanı anlamak için gurbete mi düşmeli hep?
Veya anladıklarımız yaşanan gerçeğin neresine tekabül eder?
İnsan dünya gurbetine çıkalı Allah’ı arıyor, kaybettiği cennetini özlüyor. Hayatı boyunca bu gurbeti sona erdirecek adımlar atmakta, sözler söylemektedir. Yalnız kaldığında birden uzak kaldığı şeyleri anıyor, arıyor. Şahit olduğu bir söz onu diyar diyar gezdiriyor, yüreğine en onulmaz yaralarını deşiyor. Dinlediği türkü onu hatıraların izinde uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Yaşanan her şeye tekabül eden bir olay, insan ortaya çıkıyor.
Ben nerdeyim şimdi? Bu imge zihnimde büyüdükçe büyüyor. Yaşadığım hayat değil de gerçek o hatıralarda saklı gibi duruyor. Bu memleketler, şehirler beni gün geçtikçe azar azar boğuyor. Çıkmak lazım ama kendimize sardığımız sorumluluklar bizi buraya hapsediyor. Hapis sürdükçe özlem artıyor. Geldiğim bu yer ait olmak istemediğim, olamayacağım bir yer... Geldiğim an, çıkmak istediğin an iken şimdi gitgide şartlar denilen muamma beni daha çok bağlıyor.
ÇALINMADAN KAPISI KARMAŞANIN
Zeynep Yıldız 12 Ağustos, 2008 - 08:05- Zeynep Yıldız yazıları
- 1 yorum
- devamı...
- 111 kez okundu
Saat öğle sonrası ikiyi vurmasına rağmen hala çıkamadım yataktan. Başımdaki yoğun ağrı tüm uzuvlarımı uyuşturmuş sanki. Her zamanki ıstıraplar yine yapıştı yakama.
Yağmurun sesi kulaklarımı tırmalarken sokaktan geçen büyük araçların gürültüsü iyiden iyiye rahatsızlık vermeye başladı. Ne oluyor yine? Olanı biteni görmek için pencereye doğru atmam gereken birkeç adım sadece. Göze alamıyorum terketmeyi yatağımı. O ise yine karşımda. Yine bana bakıyor büyük bir nefretle ve husumetle. Sevmiyor beni; ben de onu. Birlikte olmak zorunda değiliz halbuki. Neden rahat bırakmaz beni? Çok bıkkınım, çok bitkin. Cesaretim ve mukavemetim yerlere düşmüş, sürünüyor; tıpkı onun vücudu gibi. Neden gitmiyor? Yok olmaya yüz tutuşum da mı caydıramayacak onu? Peşimi bırakmayacak olan ölümüm de mi? Bedenim bulunduğum yere tutsak olsa da, gözlerimi kaçırıyorum hep. Duvarın beyazına akseden sevgilinin yüzü var şimdi karşımda. Yosun yeşili gözleri... Çok hırpalamışlar onu. Sebebi ben olsam da kırgın değil bana. En son adliyede gördüm; bakmıyordu hiç. Haklıydı. İki saat öncesi beraberken pür neş'e idi oysaki. Ya sonra?








Son yorumlar
1 saat 49 dakika önce
9 saat 44 dakika önce
9 saat 54 dakika önce
10 saat 9 dakika önce
10 saat 10 dakika önce
10 saat 46 dakika önce
1 gün 5 saat önce
1 gün 22 saat önce
2 gün 3 saat önce
2 gün 4 saat önce
2 gün 5 saat önce
2 gün 6 saat önce
2 gün 15 saat önce
2 gün 18 saat önce
3 gün 7 saat önce