<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <title> </title>
  <subtitle>anlamak* | Anlayış, hatalar bahçesine ekilse bile yeşerebilir.</subtitle>
  <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu"/>
  <link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.anlamak.com/xbtu/atom/feed"/>
  <id>http://www.anlamak.com/xbtu/atom/feed</id>
  <updated>2008-07-07T08:00:08+03:00</updated>
  <entry>
    <title>EDEBİYATTA DİN DIŞILIK NE DEMEKTİR? | -2-</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/edebiyatta-din-disilik-ne-demektir-2" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/edebiyatta-din-disilik-ne-demektir-2</id>
    <published>2008-07-08T08:05:17+03:00</published>
    <updated>2008-07-08T08:33:24+03:00</updated>
    <author>
      <name>Eyüp YILDIRIM</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <category term="edebiyat" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/edebiyatta-din-disilik-2.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Bir Müslüman’ın tavrı şu ayette var olan tavrın tam tersi olmak zorundadır: “<em>Onlar ki, [fıtratlarına] yerleştirildikten sonra Allah’a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırırlar.</em>” (Bakara 27) Birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırmak… Bam telinin koptuğu nokta… Modern insanın en vahim hatası budur. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparıp ayırmak… Hiçbir mümin; beden-ruh, dünya-ahiret, kadın-erkek, geçici-kalıcı, hayat-ölüm vb. çift kutuplu olan hiçbir şeyi birbirinden ayırma lüksüne sahip değildir. Hayatın hiçbir alanında parçalayıcı bir bakış açısını benimsememelidir. Her mümin, ferdi tevhidi, düşünce ve duygu dünyasında gerçekleştirmelidir. Ferdî, içtimaî, siyasî, iktisadî, kevnî alanların hepsinde. Tavrımız parçalamaktan yana değil, birleştirmekten yana olmalıdır. Bu bir zorunluluktur.     </p>
<p>Konuyu doğru bir şekilde kavramak için “din” kavramını mercek altına almak gerekmektedir. Arapça sözlüklerde “din” kelimesinin başlıca şu anlamlara geldiği kaydedilmektedir. </p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/edebiyatta-din-disilik-2.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Bir Müslüman’ın tavrı şu ayette var olan tavrın tam tersi olmak zorundadır: “<em>Onlar ki, [fıtratlarına] yerleştirildikten sonra Allah’a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırırlar.</em>” (Bakara 27) Birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırmak… Bam telinin koptuğu nokta… Modern insanın en vahim hatası budur. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparıp ayırmak… Hiçbir mümin; beden-ruh, dünya-ahiret, kadın-erkek, geçici-kalıcı, hayat-ölüm vb. çift kutuplu olan hiçbir şeyi birbirinden ayırma lüksüne sahip değildir. Hayatın hiçbir alanında parçalayıcı bir bakış açısını benimsememelidir. Her mümin, ferdi tevhidi, düşünce ve duygu dünyasında gerçekleştirmelidir. Ferdî, içtimaî, siyasî, iktisadî, kevnî alanların hepsinde. Tavrımız parçalamaktan yana değil, birleştirmekten yana olmalıdır. Bu bir zorunluluktur.     </p>
<p>Konuyu doğru bir şekilde kavramak için “din” kavramını mercek altına almak gerekmektedir. Arapça sözlüklerde “din” kelimesinin başlıca şu anlamlara geldiği kaydedilmektedir.<br />
<!--break--><br />
1. Üstün gelme/ baş eğdirme; sulta/ hâkimiyet/ buyruk sahibi olma; baş eğdirmek ya da buyruk altına almak amacıyla güç kullanma; baskın bir gücün ya da başkalarının kuvvet yoluyla buyruğu altına alması; kul, köle, tebaa durumuna sokması… vb. </p>
<p>2. İtaat kulluk/ kölelik, hizmet, birinin buyruğunda olmak; kuvvet ve üstünlük karşısında baş eğip birbirinin hükmü altına girmek… </p>
<p>3. Şeriat, kanun, yasa, yol, mezhep, millet, âdet, izlenen örnek…</p>
<p>4. Ceza (karşılık), mükâfat, kaza (yargı), sorgulama, hesaba çekme...(1) </p>
<p>O halde, vahye göre din ne demektir?  “Terimin Kur’an mesajı içinde, bir anlam çeşitliliğinden çok, bir anlam derinliği, bir anlam örtüsü ortaya koyan dört boyutunu şöyle sıralayabiliriz. </p>
<p>1. Mutfak egemenlik (hâkimiyet), üstün sulta; külli otorite.</p>
<p>2. Bu otoriteye karşı gösterilen ya da gösterilmesi istenilen itaat, boyun eğme.</p>
<p>3. Böyle bir ‘otorite-itaat’ ilişkisinin sonucu ya da gereği olarak ortaya çıkan yahut </p>
<p>Böyle bir ilişkinin kurulması ve sürdürülmesi için vazedilmiş olan ve dolayısıyla uyulması, izlenmesi gereken fikri ve amelî düzen; düşünce ve davranış dizgesi; düşünce, inanç ve eylem bütünlüğü gösteren topyekûn dünya görüşü; küllî bakış açısı ve onunla uyum içinde bütün bir hayatı, tüm yapıp etmeleri kucaklayan genel davranış tarzı; yol, yordam; yasalar ve ilkeler bütünü; yasalar ve ilkeler dizesi…</p>
<p>4. Ve nihayet, böyle bir düzene, genel düşünme ve yaşama biçimine, yasalar ve ilkeler dizesine uyup uymamak noktasında kulların ve bu düzenin vazıı olan yüce otorite tarafından değerlendirilmesi; hesaba çekilmesi; yapılıp- edilenlerin sorgulanması; uygun karşılıklarla (ceza), mükâfat ya da îkabla değerlendirilmesi. Kısacası, yargı ve bunun sonucu olarak menfi ya da müspet karşılık anlamında ceza…</p>
<p>Şimdi de bu anlamları içeren ayetlerden ikişer- üçer örnek vermek gerekirse;   </p>
<p>“<em>Allah yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir. O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka İlah yoktur; öyleyse dini yalnızca Kendisine halis kılanlar olarak O’na dua edin. Âlemlerin Rabbine hamdolsun.</em>” (Mümin 64–65)   </p>
<p>“<em>Dedi ki: Ben dini yalnızca O’na halis kılarak Allah’a ibadet etmekle emronuldum. Ve ben, Müslümanların ilki olmakla da emronuldum. De ki: “Ben dinini yalnızca O’na halis kılarak Allah’a ibadet ederim. Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibadet edin.</em>” (Zümer 11–12–14–15) </p>
<p>“<em>Ve yüzünü hanif olarak dine çevir, sakın müşriklerden olma! diye bana emredildi.</em>” (Yunus 104–105)</p>
<p>“<em>İşte biz Yusuf için böyle bir düzen hazırladık; yoksa kralın dinine (yasalarına) göre kardeşini(başka türlü) yanında alıkoyamazdı.</em>”(Yusuf 76)</p>
<p>“<em>Sizin dininiz size benim dinimde bana.</em>” (Kafirun -6)</p>
<p>“<em>Yoksa onlara din konusunda Allah’ın izin vermediği şeyi vazeden ortakları mı var?</em>” (Şura 21)</p>
<p>“<em>Din (yargı, ceza) mutlaka vaki olacaktır.</em>” (Zariyat 6)</p>
<p>“<em>Dini (yargı ve cezayı) yalanlayanı gördün mü?</em>” (Maun 1) </p>
<p>“<em>Din günün sahibidir.</em>” (Fatiha 3)</p>
<p>“<em>Firavun dedi: Bırakın Musa’yı öldüreyim de, o rabbine yalvarsın bakalım. Gerçek şu ki, ben onun sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.</em>” (Mümin 26)</p>
<p>“<em>Allah katında din islamdır.</em>” (Al-i İmran 19)</p>
<p>“<em>Kim ki İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, bu ondan kabul edilmeyecek ve bu kimse ahirette kaybedenlerden olacaktır.</em>” (Âl-i İmran 85)</p>
<p>(Devam edecek)</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>KALBİN SEMÂSI</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/kalbin-semasi" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/kalbin-semasi</id>
    <published>2008-07-08T08:04:58+03:00</published>
    <updated>2008-07-08T08:39:44+03:00</updated>
    <author>
      <name>Mükrime Dilekçi</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/kalbin-semasi.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">İnandığımız takdirde güçlü olacağımızı vurgulayan bir dinimiz olduğu halde neden güçlü olmadığımızı düşünüyorum. Biz inandık. Ama neye inandığımızı bilmeden ve inanç boyutunu kalp mekânında konuşturmadan inandık. Dinimizin güzelliklerine ulaşmadan kendimizi dinimizden firaka sürükledik. Bazen ayrılık, şehitlik makamına yükseltir. Ya bu firâk, neyin vuslatıdır?</p>
<p>Hümanizm, insana soylu olmayı kazandıracak bir eylemi va’d ediyor. İnsanı balçıktan inşa edip sonra o balçığa bir anlam veren Allah iken Hümanizm mi insana yüceliği takdim edecektir? İnsan, hangi felsefî görüşün etkisine girerse girsin ve ne kadar inkâr ederse etsin insanı yaratan da insana inanmama muhayyerliği bahşeden de Yüce olandan başkası değildir. Hiçbir sistem yaratılmış olanı Yüce olanın önüne geçiremez. Ya biz? Ellerimize güneşin verileceğine inanmadık. Ancak yüce olana hürmeti olmayanın insana hürmeti olmayacağını biliyorduk da İslâm dinine inananlar olarak Allah’ın yüceliğini ruhumuza kaç defa anlatmıştık? </p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/kalbin-semasi.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">İnandığımız takdirde güçlü olacağımızı vurgulayan bir dinimiz olduğu halde neden güçlü olmadığımızı düşünüyorum. Biz inandık. Ama neye inandığımızı bilmeden ve inanç boyutunu kalp mekânında konuşturmadan inandık. Dinimizin güzelliklerine ulaşmadan kendimizi dinimizden firaka sürükledik. Bazen ayrılık, şehitlik makamına yükseltir. Ya bu firâk, neyin vuslatıdır?</p>
<p>Hümanizm, insana soylu olmayı kazandıracak bir eylemi va’d ediyor. İnsanı balçıktan inşa edip sonra o balçığa bir anlam veren Allah iken Hümanizm mi insana yüceliği takdim edecektir? İnsan, hangi felsefî görüşün etkisine girerse girsin ve ne kadar inkâr ederse etsin insanı yaratan da insana inanmama muhayyerliği bahşeden de Yüce olandan başkası değildir. Hiçbir sistem yaratılmış olanı Yüce olanın önüne geçiremez. Ya biz? Ellerimize güneşin verileceğine inanmadık. Ancak yüce olana hürmeti olmayanın insana hürmeti olmayacağını biliyorduk da İslâm dinine inananlar olarak Allah’ın yüceliğini ruhumuza kaç defa anlatmıştık?<br />
<!--break--><br />
Ali Şeriati’nin, acılarımızı daha gün ışığına çıkarmadığımızı belirtirken ne kadar doğru bir tespitte bulunduğunu şu ana kaydını girmiş tefekkürümde daha iyi anlıyorum. Biz, Kâbe’nin örtüsü gibi kutsal mekânlarımızı öptüğümüz ve hatta bedenî tavafımızı tamamladığımız halde ruhumuzun semâsını bulamadık. </p>
<p>Semâ denilince hafızamız “Mevlana” ismini tereddüt etmeden telaffuz etmektedir. Nitekim Mevlana, bir dönüşün, bu dönüşle beraber kendine gelişin ve kendinden geçmenin sembolü haline gelmiştir. Düşünüyorum da herkes, derdinde yanmayı öğrendi. Güneş de kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Mevlana da kendi ekseni etrafında döndü. Ama Mevlana’nın ekseni kendisi değildi. Bu nedenle o, Allah’ın gönlünde hatırlanmayı murat etti de Şemsine ulaştı. Sonra semâ etti.  Gök bile böylesi bir aşk ile güneşe yaklaşmamıştı. Hiç kuşkusuz Mevlana’yı ve onun geleneğinde semâzen olarak Allah’a doğru yönelenleri kalplerimizin titreyen kıyısında seyrediyoruz. Ancak semâ, Mevlana’nın ellerini semâya uzatmasıyla mı başlamıştı? </p>
<p>Teslimiyetin imanı kuşatması semâ değil miydi? Bu durumda bir mağaranın sırtında inzivaya çekilmiş bir ruhun semâsını hükümsüz kılmamak gerekir. Semâ başladı... Âlem semâ etti. Âdem semâ etti. İnsanlara gelince fıtratta var olanı keşfedenler Allah’ı bulduğu gibi güneşe ve yıldızlara imzasını bırakan âlimler de oldu. Kimisi ilim aradı kimisi de sahip olduğu ilim ile fenâda makam buldu. Öyleyse inzivânın vahiyle cevaplandığı bir dine imân edenler ve böylece o dinin yücelmesine hizmet etmeye tâlip olanlar dini, dillerinin ucunda değil ruhların derinliklerinde talim etmelidirler. Hz. Muhammed, peygamberliğe hak sahibi görülmesi için iç dünyasını Allah’ın te’dibinde tezkiye etmiştir. Peygamberimizin temsilinde olduğu gibi ruhumuzu aramak için bulacağımız mağaralarımız olsun... </p>
<p>Kalbin minaresine kim çıktı ve ruh, hangi sadanın şahlanışında hangi teslimiyetin koynuna girdi? Tevbe, sûra üflenircesine ruha üflenmezse Rabbini bulmak için halk edilmiş olanın sâkinleşmesi nasıl vâki olur? Ateşe sevdalanmış ruhlar mı taşıyoruz? Cehennemi arzulamak cesaret midir?  Tevhid, çokluğu yaratan ve çoklukta kendisini bulduran aşk ise iç dünyamızdaki putları nefsin zâtından başka kim devirebilir? Hangi ilmin ummanında kalsak da varacağımız tek kelimeden ibaret değil mi? Hu...</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>ZAHMETSİZ KÜÇÜK MUTLULUKLAR</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/zahmetsiz-kucuk-mutluluklar" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/zahmetsiz-kucuk-mutluluklar</id>
    <published>2008-07-08T08:03:38+03:00</published>
    <updated>2008-07-08T09:09:37+03:00</updated>
    <author>
      <name>Aysima</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/kucuk-mutluluklar2.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Çok sıcak ve bunaltıcı bir günün sonuydu. Arkadaşla dershaneden dönerken, önce sahilde kızıllığın seyrine dalıp dolaştık biraz. İstanbul  büyülü bir şehir, eşsiz bir mekan, anlatılmaz bir sırdı. Onun seyri bile tüm sıkıntıları stresi ve yorgunluğu alıyordu insanın üzerinden bir anda.Vakit epeyce ilerlemişti  minibüse bindik ve yer bulup oturduk nihayet. Sessizce trafikten dert yanıp, uzun zamandır planladığımız arabamızı ne vakit alacağız ki şu sıkıntıdan kurtulalım diye halimizi arz ediyorduk. İşçilerin dönüş vakti olduğundan bir anda tıka basa doldu minibüs. Nefes almak dahi bir dert oluyor insana o an. Buna rağmen  şoför  hala ısrarla yolcu almaya devam ediyordu.Yıllardır bunun sebebini anlamadım ve anlayamıyorum maalesef. En fazla yirmi  kişilik bir mekanda kırk, elli veya daha fazla  kişi nasıl olur diye. Resmen göz göre göre bir işkence bu lakin bunu anlayan kim.Çaresiz bununla yaşamak zorundayız.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/kucuk-mutluluklar2.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Çok sıcak ve bunaltıcı bir günün sonuydu. Arkadaşla dershaneden dönerken, önce sahilde kızıllığın seyrine dalıp dolaştık biraz. İstanbul  büyülü bir şehir, eşsiz bir mekan, anlatılmaz bir sırdı. Onun seyri bile tüm sıkıntıları stresi ve yorgunluğu alıyordu insanın üzerinden bir anda.Vakit epeyce ilerlemişti  minibüse bindik ve yer bulup oturduk nihayet. Sessizce trafikten dert yanıp, uzun zamandır planladığımız arabamızı ne vakit alacağız ki şu sıkıntıdan kurtulalım diye halimizi arz ediyorduk. İşçilerin dönüş vakti olduğundan bir anda tıka basa doldu minibüs. Nefes almak dahi bir dert oluyor insana o an. Buna rağmen  şoför  hala ısrarla yolcu almaya devam ediyordu.Yıllardır bunun sebebini anlamadım ve anlayamıyorum maalesef. En fazla yirmi  kişilik bir mekanda kırk, elli veya daha fazla  kişi nasıl olur diye. Resmen göz göre göre bir işkence bu lakin bunu anlayan kim.Çaresiz bununla yaşamak zorundayız.<br />
<!--break--><br />
Daha bir kaç  dakika olmuştu ki yaşlı bir teyze  bindi. O kalabalıkta, koltuklara sıkı sıkı tutundu titreyen elleriyle.Yüzünden boncuk boncuk terler akıyordu. Yer vermediler ama ileri alma inceliği gösterdiler Allahtan. Yaşlıydı işte kim bilir belki dizleri esiyordu ama çaresiz güçlü görünmeye çalışıyordu. Biraz daha geldik fakat hiç kimse yerinden kıpırdamıyordu bile. Ben minibüse bindiği an kalkmayı düşünmüştüm ancak, gerçek çok kalabalık ve can sıkıcıydı. İnmekte çare değildi ki bütün minibüsler aynıydı çünkü. Teyze yanıbaşımda arkasındaysa iğne at yere düşmez bir manzara vardı. Kenar boş bir yer olsa saniye durmayacaktım ama, belki bir beyefendi kalkıp yer verir diye düşünmüştüm içimden. Yanlış düşünmüşüm tabi düşünmek değil, başkalarından beklemeden yapmak gerekiyormuş. Bununda bilincinde olduğumdan oda zaten  bir düşünce olarak kaldı bende. O an bir hamle ile arkadaşa “İzin verir misin?” dedim ve kalktım. Ben cam kenarında oturuyordum. Arkadaş oraya  geçti ve bizde  yaşlı teyzeyle yer değiştirdik. O benim yerime  koltuğa oturdu bende onun yerine ayakta dikildim. Gözlerimin içine tebessümle içli içli baktı eli elime dokundu ve derin bir minnet duygusu ile “Sağol yavrum benim” dedi.Öyle diyince içim buruldu, “Rica ederim teyzeciğim rahat olun siz” dedim. Birde ben ayakta kaldığım için mahcubiyet duyuyordu ki bunu yüzünden anlamak öylesi mümkündü. Aynı zamanda ikide bir aralıklı tebessümlerle sen ayakta kaldın der gibi yüzüme bakıp bakıp durmaz mı. Rahat olması için ona önemi yok  dercesine hal ile ifade etmeye çalıştıysam da olmadı .Hala  o narin yüreği kızım sen ayakta kaldın ama diyordu bana.Benim ineceğim durağa beş on dakika kala teyze kalktı ve giderken yüzüme sevgiyle gülümseyip indi. Yapılan sıradan çok cüz-i normal bir hürmetti diyelim. Ama o yaşlı yürek için bu çok önemliydi demek. Çünkü ona değer verip saygı duyduğumuzun, onların yaşlı insanların hayatımızdaki yerlerinin önemi, anlamı ve onlara karşı duyduğumuz sevginin bir ifadesiydi bu yalnızca. Ruhları çocuk  halini almış beden olarak yaşlı bir ağacı andıran o güzel insan, inerken yıllardır büyüttüğü ağacın dallarını kıran meyvesinden bana ikram edip o günümün bereketini  ulaştırmıştı. Dua...</p>
<p>Durağa gelince indik. Bizimle beraber yaşlı bir bey amcada indi. Minibüse aynı yerden binmiş ve en başından beri bizi izliyormuş meğer. Usulca yaklaşıp “Kızım” dedi bana, “Seni öyle taktir ettim ki”. Döndüm ve  “Neden ki amca?” dedim.Yüzüme bakıp “O yaşlı hanıma yer verdiğin için” dedi. “Bu zamanda hürmet kalmamış  büyük küçük diye bir şey yok artık. Şunu bil ki burnun ömür boyu hiç sürtmez ve bir yerlerde karşılığını mutlaka alırsın yavrum. Benimde  üniversite mezunu üç kızım var evladım” dedi, “Allah sizleri muvaffak eylesin” diye de ekledi ardından. “Teşekkür ederim amca” dedim ama, “Ben çok büyük bir şey olarak görmüyorum son derece sıradan küçücük  bir hürmetti yalnızca hepsi  o kadar. Hem bu bizim değil bizim inancımızın Rabbimizin güzelliği. Çünkü bizlere doğruyu öğreten o yolda yürüme gayreti gösterip  hayatımıza yansıtma gücü veren o, deyip dua edin . Allaha emanet olun” dedik ve ayrıldık. Evet bu günlük hayatımızda hemen hemen her gün yaşayıp rastladığımız sıradan görünen fakat sıradan olmayan olaylardan yalnızca birisiydi. Ancak burada asıl olan  iki yaşlı insanın küçücük bir davranıştan dolayı duydukları mutluluktu. İnsanları mutlu etmek için ille de zengin olup harcama yapmak veya çok fazla çaba sarf edip yorulmak zorunluluğu yok. Böyle küçücük davranışlarda mutluluğa anahtar olabiliyor.Yeter ki küçüklerde saygı, büyüklerde sevgi yitirilmemiş olsun. Hayat zor olsa da mutluluk için kapılar her daim açıktır. Yeter ki o kapıyı açıp edeple içeri girmesini bilelim...</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>AKLI-mı NAK- i – L EDİYORUM</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/akli-mi-nak-i-l-ediyorum" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/akli-mi-nak-i-l-ediyorum</id>
    <published>2008-07-08T08:02:30+03:00</published>
    <updated>2008-07-08T08:45:43+03:00</updated>
    <author>
      <name>Halim KÖK</name>
    </author>
    <category term="İslamiyet" />
    <category term="düşünmek" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/aklimi-nakil-ediyorum.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Allah cc ; Zariyat Sûresi – 56 : <em>"Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk etsinler diye yarattım."<br />
</em><br />
Diye buyurduğu halde niye O varlığın ÖZ’ üne… SAV’ e ilk seslenişi; <strong>“OKU!” </strong>olmuştur </p>
<p>Neden; Bana ibadet et… Secde et… (veya) kulluk et… Buyurmamıştır da “OKU!” buyurmuştur.<br />
Çünkü okumadan lâyıkıyla ne kulluk ne de ibadet yapmak mümkündür. </p>
<p>Maun Sûresinde buyurur ki Allah cc ; <em>“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki… Onlar kıldıkları namazdan gafildirler… Kalbleri kıldıkları namaza yabancıdır…”<br />
</em><br />
Kulluk bilinci nasıl oluşabilir OKU-madan anlamadan… Bu nedenle gerçek KULLUK EN YÜCE MERTEBEDİR insan için. Başka türlüsü ise; </p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/aklimi-nakil-ediyorum.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Allah cc ; Zariyat Sûresi – 56 : <em>"Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk etsinler diye yarattım."<br />
</em><br />
Diye buyurduğu halde niye O varlığın ÖZ’ üne… SAV’ e ilk seslenişi; <strong>“OKU!” </strong>olmuştur </p>
<p>Neden; Bana ibadet et… Secde et… (veya) kulluk et… Buyurmamıştır da “OKU!” buyurmuştur.<br />
Çünkü okumadan lâyıkıyla ne kulluk ne de ibadet yapmak mümkündür. </p>
<p>Maun Sûresinde buyurur ki Allah cc ; <em>“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki… Onlar kıldıkları namazdan gafildirler… Kalbleri kıldıkları namaza yabancıdır…”<br />
</em><br />
Kulluk bilinci nasıl oluşabilir OKU-madan anlamadan… Bu nedenle gerçek KULLUK EN YÜCE MERTEBEDİR insan için. Başka türlüsü ise;<br />
<!--break--><br />
A'raf Sûresi – 179 : <em>"… İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar."<br />
</em><br />
“VAR” lığın var oluş sebebi OKU-maktır… Allah’ın buyurduğu şekilde OKU-malı ki<br />
İbadet te kulluk ta mümkün olabilsin… </p>
<p>"OKU!" deniyorsa OKU-nacak bir şey “VAR” dır. Bu; “VAR” ve OKU-nacak olan şey Allah’ın İLMİ’dir… VAR-lık İLİM’dir… OKU hitabının muhatabı da AKIL’dır… </p>
<p>Talak Sûresi – 12 : <em>“… Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.”<br />
</em><br />
M.Arabî Fütuhat-ı Mekkiye’ de der ki;<br />
<em>“Allah var idi ve O’nunla birlikte başka bir şey yok idi… Halen de öyledir.<br />
Var olanların hakikatleri de – ey Peygamber Allah sana merhamet etsin – böyledir. </p>
<p>Bu hakikat, bütün hakikatlerden sadece kendisinin önce, onların ise sonra gelmesi yönüyle fazladır. Çünkü bir şeyle beraber olmayan ile hiçbir şey beraber değildir.<br />
Hakikatler (DIŞA) ilimde bulunduklarından farklı çıksaydı, bu hükümde münezzeh hükümden ayrılırlardı. </p>
<p>Şimdi de hakikatler, hükümde ilahi ilimde bulundukları hal üzeredir. O halde şunu deriz; Hakikatler vardı ve onlarla birlikte varlıklarında başka bir şey yoktu. Hakikatler, şimdi de taptıkları Ma’bud’un ilminde nasıl idiyseler öyledir.<br />
</em>M.İbn-i Arabî -Fütuhat-ı Mekkiye 1.kısım s.22–23 </p>
<p>Kelimeyi şahadet getirirken neye şahit olduğumuzu ancak ilim sahibi olduğumuzda biliriz. Çünkü Allah buna şahitlik eder. </p>
<p>Nisa Sûresi – 166 : <em>Fakat Allah sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter.<br />
</em><br />
Evet… OKU-nacak olan Allah’ın İLMİ’dir… Harfleri, kelimeleri, sözleri varlıklardır.<br />
Akıl, Kâinata bakarak okumalıdır… Kur’an’ı Kerim’de de bunun yazılı olanı vardır.<br />
Orada her şey misâlleriyle anlatılmıştır ve hiçbir şey eksik bırakılmamıştır. </p>
<p>Peki AKIL nasıl okuyacak… okuduğunu okuyamadığını nasıl bilecek. </p>
<p><em>“AKIL ile NAKİL birleştiğinde TEVHİD doğar”</em> der, Hocam Kulihvani… </p>
<p>Demek ki AKIL’ın okuyup okuyamadığının ölçütü NAKİL’dir…<br />
AKIL, NAKİL ile “BİR” leşmelidir. </p>
<p>Nakil nedir?: Allah Resulü’nün (SAV) Allah’tan vahiy yoluyla aldığı ve tebliğ ettiği,<br />
Mukaddes Kitabı KUR’AN-I KERİM ve “SÜNNET” dediğimiz SAV Efendimizin söz ve uygulamaları </p>
<p>Nakil deyince sanki nakliyatı, taşımayı çağrıştırıyor değil mi?<br />
Allah cc’tan aldığını Resulü SAV’ e getiren Cebrail’in… gidiş gelişleri canlanıyor.<br />
Ya da naklen yayın dediğimiz “CAN-lı Yayın”… Nakil edilen yayın…<br />
Evet nakil CAN-lı olan HAYY olandandır… Ama bir yerden bir yere taşınıyor değildir.<br />
Çünkü O bize şahdamarımızdan daha yakındır. <strong>Bir nakil söz konusu ise AKIL’ın şahdamarımızdan daha yakında olan bu “YER” e nakli söz konusudur.<br />
</strong><br />
Akıl nakile taşınacaktır…BİZ olacak… BİR-leşecektir ki TEVHİD olsun…<br />
Nakille birleşecek olan AKIL nedir?<br />
Akılın sözlük anlamları içinde ilim ve idrak olarak ahmaklığın zıddı olmasının yanında… Mani olmak engellemek, alıkoymak ve bağlamak gibi anlamları da var… </p>
<p>Yani akıl… Bağlı olan, engelli olan ilimdir… </p>
<p>Bakara Sûresi – 255: <em>“Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.”<br />
</em><br />
Aklın bu bağı, engeli BEN demesidir… Bu engelleri aşmalı ki ÂŞIK (AKIL)… Aşkı ile yandığı<br />
MAŞUK’a… NAKİL’ le bildirilene kavuşsun… </p>
<p>Nasıl birleşir akıl ile nakil?<br />
Birleşmek nedir… BİR olmak değil midir? İki ayrı şey nasıl BİR olur… </p>
<p><em>"Birisi geldi; bir dostun, bir sevgilinin kapısını çaldı;<br />
Sevgilisi; Kimsin a güvenilir er? Dedi.<br />
Adam; Benim… Deyince;<br />
- Git… Dedi<br />
- Şimdi çağı değil<br />
- Böylesine sofrada ham kişinin yeri yok. </p>
<p>Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, ikiyüzlülükten ne kurtarabilir?<br />
O yoksul gitti; tam bir yıl yollara düştü… Sevgilinin ayrılığıyla kıvılcımlar saçarak cayır cayır yandı.<br />
O yanmış-yakılmış kişi pişti, olgunlaştı… Geri geldi, gene sevgilinin evinin çevresine düştü.<br />
Yüzlerce korkuyla, yüzlerce defa edebi gözeterek kapının halkasını çaldı; ağzından edebe aykırı bir söz çıkacak diye de korkup duruyordu. Sevgilisi;<br />
—kapıdaki kim? … Diye bağırdı. Adam;<br />
—A gönüller alan… Dedi,<br />
—Kapıdaki “sensin”. Sevgilisi;<br />
—Mademki “BEN”sin, gel içeriye gir… Dedi.<br />
—Ev dar, iki kişi sığmıyor."<br />
</em>(Mesnevi, c.1, sh.3068-3075) </p>
<p>Orada… AŞK’ta ikiliğe yer yoktur… Orası BİR’in evidir. İkilik halindeki <strong>AKIL’ın BİR-leşmek için NAKİL’le bildirilene duyduğu hayret, hasret, muhabbet… AŞK’tır.<br />
</strong><br />
<em>AŞK… Muhabbet ; "Öz ve çekirdek". Meselâ kalbin içine ve özüne " HABBETÜ’ L KALB " denildiği gibi tahıl cinsinin bir tek tanesine de " HABBE " ismi verilir.<br />
</em><br />
HABİB’im sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım… Buyurduğu ve “KÛN” emriyle VAR kıldığı şeydir. İlk varlıktır… İlimden DIŞA ilk yansıyandır… <strong>İLK AKIL… İLK NOKTA… ZERRE… HABBE… MUHABBET… AŞK </strong></p>
<p>SAV Efendimizin “Ben ilmin şehriyim… Ali ise kapısıdır” Buyurduğu Hz. Ali Efendimiz, bu tek noktaya işaret ederek; <em>“Ben “B” nin altındaki noktayım”</em> buyurur. TEK NOKTA’ dan yayılan, genişleyen Kâinat… varlık… </p>
<p>Bundandır ki İlim. Yani “VAR” lık… Tek nokta idi… onu cahiller çoğalttı… Ben dedi, sen dedi…Bu cehalet ilmin zıddıdır… ASLI olan İLİM-le görüldüğünde her şey yine tek noktada toplanacaktır. Bu VAHDET-İ MEVCÛD noktasıdır… Tüm mevcudatın TEK-liği noktasıdır… Akıl tekrardan o ilk AN’ı görür… Yani her şeyin tekrar ilk var oluşuna… HABBE… MUHABBET… AŞK haline dönmesidir… </p>
<p>O zaman Akıl ile Nakil’in birleşmesi… yani “BİR” leşmesi… İKİ iken BİR olması… bir dönüşümdür… Ama Mesnevi’deki hikâyede anlatıldığı gibi Sevgili öyle hemen birleşmeyi kabul etmiyor ki… Henüz aşıkını ham görüyor… Olgunlaşmamış yani… Yanmalı, pişmeli… (Bu demektir ki; AKIL HENÜZ BİLMESİ GEREKTİĞİ KADAR BİLMİYOR…) </p>
<p>İşte bunun için düşer Mecnun çöllere… Âşık olduğu Leyla için… Kavuşmak için… “BİR” leşmek için… “BİR” leşme gerçekleşince ortada ne Leyla kalır ne Mecnun… </p>
<p>Akıl nakil ile birleştiğinde de ortada ne akıl kalır ne nakil… İLLÂ ALLAH… Bu ana kadar LÂ İLAHE diyordu akıl… şimdi hiç olduğunu anladı… Sevgilinin aşkı ile eridi… yok oldu… </p>
<p><strong>Daha önce AKIL Sevgilinin kapısında “BEN “ diyendir… </strong>BEN dediği kimdir… Sevgiliye dönüşecek olan nasıl sen olursun… Sen sen olduğun sürece nasıl ikilikten kurtulup ta SEVGİLİ ile BİR-leşebilirsin…? </p>
<p>İnsan aynaya bakar da; <strong>“ İşte bu gördüğüm BEN-im</strong>” der<br />
Ha böyle yapacaksan bari şunu yap;<br />
Babadan gelen sperm hücresi ile anadan gelen yumurtalık hücresinin mikroskopta çekilmiş fotoğrafını büyült kendi boyunca… Koy yanına… bak aynaya bakalım…<br />
Önceki gördüğünden daha fazla SEN-sindir o…<br />
Çünkü o haldeyken AKIL bilir kim olduğunu ama sonradan “BEN” lik KAB’ına sıkışır da içindeki su DENİZ’e ulaşamaz… <strong>Bir şeyin içindeki SU’yu çıkarmak için KAB’ını sıkmak lâzımdır…<br />
</strong><br />
<em>"Oku!" dedi.<br />
Aleyhissalâtu vesselâm:<br />
"Ben okuma bilmiyorum!" cevabını verdi.<br />
-Melek beni tutup kucakladı, takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar:<br />
"Oku!" dedi.<br />
</em>…<br />
<em>"Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti" </em>(Alâk 1-5) dedi."<br />
(Buhari, Bed'ü'l-Vahy, Enbiya 21, Tefsir, Alâk Ta'bir 1; Müslim, İman 252, (160); Tirmizi, Menakıb 13, (3636). </p>
<p>Ben diyen ham akıl… O zaman sıkılmayı, çileyi hak ediyorsun… <strong>Sen içindekini bilmezsin de dıştaki KAB’ını sen sanarsın.. Kimsin sen? Der SEVGİLİ… Kendini bilsen bileceksin kim olduğunu… Ben dediğin için kovulursun kapıdan… içeriye alınmazsın…<br />
</strong><br />
Dışındaki o kab sana misâl olarak anlatır ASLında kim olduğunu…<br />
Sen de bir aşkın… İki olan Ana-Baba’nın birleşmenin sonucu değil misin?<br />
Senin var oluşunda aynı aşkın yansıması değil midir? Babadan gelen sperm hücresi anadan gelen yumurtalık hücresi ile BİR oldu da sen oldun… Yumurta hücresi bekledi Leyla gibi… <strong>Gel bende BİR olalım dercesine… Sperm hücresi ne mücadeleler verdi… Mecnun olan AKIL’ın Leyla olan NAKİL’e ulaşması gibi…<br />
</strong><br />
Allah var idi ve O’nunla BİR’likte başka bir şey yok idi… halen de öyledir… </p>
<p>Ne diyor buna akıl?<br />
“Ben O’muyum?” diyor. Bunu derken bile ikilik içinde diyor; BEN-O<br />
Sen O’musun değil misin?<br />
Bunu bilmek için O’nu biliyor olman gerekir ki seninle aynı mı değil mi bilesin…<br />
O’nu biliyor olsan zaten soracak bir şeyin kalmaz. Görür ve bilirsin kim kimdir…<br />
Ama bilmiyorsan nasıl bilmediğin bir (şey olmayan) “ŞEY” ile kendini aynı sanırsın… </p>
<p>O’nu bilmediğin halde BEN, O’yum diyorsan… O’nu bilmediğin belli zaten de bunun ötesinde kendini bilmiyorsundur… “Kendini bilen Rabbini bilir” buyurulmuş… </p>
<p><em>Sorarsın; "O, nasıl bir şey?"<br />
O, ne "BİRŞEY" ne de bir "ŞEY",<br />
"HERŞEY" değil O, O'ndan her ŞEY,<br />
Ah nasıl AKIL gerekir. </p>
<p>"ŞEY" olan sen, nasıl şeysin,<br />
Sen CAN nefesli NEY'sin.<br />
Kendin nasıl üfleyesin.<br />
O, NEYZEN'in OL gerekir.<br />
</em></p>
<p><strong>“İnsana bilmediğini öğretti.” Alak Sûresi.. </strong></p>
<p>Aklıma öğretilenleri NAK-i- L ETTİM…. </p>
<p>*** </p>
<p><strong><em>Akıl diyor ki; </p>
<p>Can nefesli NEY olduğunu anlayan AKIL… Dışım NEY’se içim O’dur der…<br />
-Dışımın NEY olduğunu bilirsem bilirim ki NEYZEN’im O’dur. İçimdeki Rahmân nefesi O’nundur. der<br />
-Dışım NEY olursa ancak içim O diyebilirim der<br />
-Dışıma bakıp ta bu da NEY…bizim gibi diyenler bilmeli ki onların da içindeki O’dur ama bilmedikleri için dışta takılıp kalırlar der.<br />
-Dışın neyse, hayatın, yaşadıkların… “halin ne ise müşterisi sen oldun” der Kenan Rıfai…<br />
o zaman için de dışın gibidir…<br />
Aklını selim edenler için : SUyun testisi BUZdan…<br />
BİZ…BİRiz..<br />
</em></strong></p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>ELİF</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/elif" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/elif</id>
    <published>2008-07-08T08:00:41+03:00</published>
    <updated>2008-07-08T08:48:52+03:00</updated>
    <author>
      <name>anonymous</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/elif.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">İlk defa rahle başına geçip diz kıracağım, heyecanlıyım.</p>
<p>Önümde beyaz sakallı, celallice bakan bir zat.</p>
<p>Kapıya bakıyorum hafiften, koşup gitsem ne kadar sürer?</p>
<p>Peki ya sonra?</p>
<p>Her gidişin bir dönüşü olduğu gerçeğini, o an acı bir şekilde hatırlıyorum.</p>
<p>Oflayıp pufluyorum ama içimden, güler yüz ve terbiyeden ödün vermeden. </p>
<p>Arkadaşlarımı düşünüyorum, şimdi ne güzel koşturuyorlardır bahçede.</p>
<p>Onlar da tatile girmişti, niye bir tek ben ders alıyordum, o kadar arkadaşım vardı neden onlar da ders almıyorlardı?</p>
<p>Mutsuzdum.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/elif.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">İlk defa rahle başına geçip diz kıracağım, heyecanlıyım.</p>
<p>Önümde beyaz sakallı, celallice bakan bir zat.</p>
<p>Kapıya bakıyorum hafiften, koşup gitsem ne kadar sürer?</p>
<p>Peki ya sonra?</p>
<p>Her gidişin bir dönüşü olduğu gerçeğini, o an acı bir şekilde hatırlıyorum.</p>
<p>Oflayıp pufluyorum ama içimden, güler yüz ve terbiyeden ödün vermeden. </p>
<p>Arkadaşlarımı düşünüyorum, şimdi ne güzel koşturuyorlardır bahçede.</p>
<p>Onlar da tatile girmişti, niye bir tek ben ders alıyordum, o kadar arkadaşım vardı neden onlar da ders almıyorlardı?</p>
<p>Mutsuzdum.<br />
<!--break--><br />
“Niye ben” diye bilmem kaçıncı defa aklımdan geçirirken, hocam besmele çekerek ilk derse başlatıyor beni.</p>
<p>Çektiği besmele bu gün bile kulaklarımdan gitmemiştir.</p>
<p>“Elif”</p>
<p>“Elif” diyorum ilk adımda.</p>
<p>Zorlanıyorum.</p>
<p>Odun olma yolunda başarı ile ilerleyen körpe bir dal iken, annemin yoğun baskısı sonucunda “Elif”le tanışıyorum, yaş on iki.</p>
<p>Bu yaştan sonra pat diye terbiye edilmek isteniyorum.</p>
<p>Doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, şeytani-rahmani hemen hemen tüm olguları idrak edeli bilmem kaç yıl olmuş ve yolumda akmaya başlamışken, geç kalınmış bir kararla apar topar diz çöküyorum hocamın önüne.</p>
<p>_Hangi duaları biliyorsun?</p>
<p>_…</p>
<p>_Sübhaneke, salli barik, ettahiyyat…</p>
<p>_…</p>
<p>“Suskunluğum terbiyesizlik olur mu” diye tereddüt ederken, ansızın aralanan dudaklarımdan bir yanıt dökülüyor sessiz mekânın ortasına.</p>
<p>_Birazını…</p>
<p>Hocam hiç bozmuyor.</p>
<p>Ve ben, adım gibi biliyorum yaşı benim yaşımın yarısı kadar olan torunlarının ezbere bir sürü dualar bildiğini, kimi kenarı yaldızlı, kimi durmaktan sararmış, kalın, koca koca kitapları gayet güzel okuyabileceklerini.</p>
<p>Kızarıyorum.</p>
<p>Kızıyorum</p>
<p>Ama kime?</p>
<p>Beni tek başınaymışçasına, yanlışlardan korumak için çırpınan ve bu yaşımda zor bela da olsa buraya getiren anneme mi, tüm hayatı boyunca kendisine öğretilen şey “ticaret” olduğu için kendisini ve dolayısıyla beni de dini terbiyeden (kısmen de olsa) mahrum bırakan, ama dünyalık her şeyi bize sunabilmek azmi ile çalışan babama mı, yoksa oğullarını küçük yaştan itibaren ezerek, tek öğrettikleri şey başarmak kazanmak ve para olduğu için babaannemlere mi?</p>
<p>Hocamın tekrarı ile harfleri geçiyorum bir bir.</p>
<p>Şefkatle karışık bir ses tonuyla, çıkış noktalarını gösteriyor bana.</p>
<p>Evde burnumun ucundan aldığım abdest geliyor aklıma, harflere parmağımla dokundukça, aldığım abdestin neden gerekli olduğunu hissetmeye başlıyorum.</p>
<p>İçimi baştanbaşa bir hafiflik kaplıyor, abdestimin huşusu tüm benliğime siniyor.</p>
<p>Odanın mis/misk kokusu koku algımın belleğine öyle bir kazınıyor ki, o yaşımdan bu zamana kadar itibaren cennetin böyle koktuğuna inanıyorum.</p>
<p>Ortama alışıyorum, içim; kalbim sanki burada yaratılmış, ruhum burada üflenmiş kalıbıma.</p>
<p>Karşımdaki sanki hocam değil, yapılacak sınava kadar beni korumakla yükümlü ve soruları el altından bana verecek olan sınav görevlisi var.</p>
<p>Birazdan kalkıp gideceğim ama öyle bir aşinalık kaplamış ki içimi, neredeyse zorla geldiğim bu yerden kalkıp gitmek bile istemiyorum.</p>
<p>Öyle bir emniyet, huzur.</p>
<p>Harflerin çıkışında zorlandığımı anlayan hocam gülümseyerek cesaretlendiriyor beni.</p>
<p>_Boğazından akıtarak çıkaracaksın, acele etme.</p>
<p>“Hayır, acele etmeliyim hocam, ne kadar beklemişim, ruhumu Rahmandan ayrı o kadar yaşatmışım ki, azabı dindirmeliyim biran evvel!”, dile dökmek için çok fırın ekmek yemiş olmam gereken bu cümleyi o vakitler kuramıyor olsam da, hareketlerimle ifade etmeye çalışıyor ve bir nevi pandomim yaşıyordum kendi içimde.</p>
<p>Oturuşumu değiştiriyorum, ellerimi kıtlatıyorum hocama hissettirmeden,  huzursuzluğum aşikâr.</p>
<p>Harfi tekrarlıyorum, olmuyor.</p>
<p>Her başarısız denemem, biraz daha kızarmama sebep oluyor.</p>
<p>Zorlandığımı anlayan hocam, cüz’ü kapatıyor.</p>
<p>Başarısızlığımın yüzüme vurulacağını zanneden ben, hocamla göz göze geliyorum.</p>
<p>Saç diplerimden sular süzülüyor.</p>
<p>Sohbet maksadı ile sorulan sorulara iğne üzerinde oturuyormuşçasına yanıt veriyorum.</p>
<p>Ortama hâkim olan ders havası bir an için belirsizleşmeye başlıyor ve okuldaki ilk günümü soruyor:</p>
<p>_Okulda ilk okuma yazma öğrenmeye başladığın gün ne kadar zorlanmıştın?</p>
<p>Gayri ihtiyari yanıt veriyorum, “ama zorlanmamıştım ki...”</p>
<p>Hocam bir an duraklıyor ve manevra değişikliği ile başka soruya geçiyor.</p>
<p>_İlk gittiğinde okuma yazma bilmiyor olsaydın, yine de zorlanmaz mıydın? Buraya gelmek bu yolda attığın ilk adımdı, zamanla bunları da öğreneceksin, zorlanman gayet normal, bir iki zorlanacaksın ondan sonra devamı kendiliğinden gelecek. Sıkıldığın zaman “yapamıyorum” diye düşünme, okulda zorlandığın dersler olduğu zaman çalışmaktan nasıl vazgeçmiyorsan,  Kur’an ilminde de ısrara devam edeceksin, öyle olsaydı kimse öğrenemezdi bu ilmi değil mi?</p>
<p>O tok, kalın sesinden, billur nağmeler yayılıyor ruhuma:</p>
<p><em>Rabbi yessir velatüassir / ey rabbim (işlerimi) kolaylaştır zorlaştırma<br />
Rabbi temmim bilhayr / (işlerimi) hayır ile tamamla</em></p>
<p>Ve ben o anda, geriye doğru akmaya başlıyorum kendi içimde.</p>
<p>Yürüyorum.</p>
<p>Emekliyorum.</p>
<p>Ezanla kamet sonrası kulağıma fısıldanan adımı duyuyorum</p>
<p>Doğuyorum.</p>
<p>Öylece huzuruna çıktım “Elif”in.<br />
Bu zamana kadar kendisinden gafil olmuşum; varlığı ile “kendimden” habersiz yaşamışım, hiç umursamadı ve öylece alıp bağrına bastı.</p>
<p>Bana ilk dersi veren hocamın hayatta olup olmadığını ne yazık ki bilmiyorum.</p>
<p>Ama o celaline ve heybetine karşın, gösterdiği şefkat, o yumuşaklık ruhumda örülmeye başlanan iman kozasının sağlam ilmeklerini oluşturmaya başlamıştır.</p>
<p><strong>İmâni yönden muhasebe yaptığımda düşündüğüm, içimin en çok yandığı konulardan biri, “daha önce başlasaydım daha çok yol almış olurdum” düşüncesidir.</p>
<p>Çünkü ruhun yaşı yoktur ve İslami terbiyenin başlangıç noktası ruhtur.</p>
<p>Ruh şekillendikten sonra o yapının üzerine kalıcı bir eser inşa etmeye başlayabilirsiniz.</p>
<p>Ruhu şekillendirilmekte geç kalınmış bir insan, herhangi bir işleme tabi tutulmadan donan beton harcına benzer, beklettiğiniz süre içerisinde donarak özelliğini kaybeder ve katılaşır. Kişi, İslami terbiyeyi daha sonra almaya başlasa bile, ruhunda meydana gelen açıklardan dolayı hep bir eksik hissedecektir. </p>
<p>Çocuğunuzu oyuncağa boğabilir ve ona geçici bir mutluluk satın alabilirsiniz.</p>
<p>Fakat zamanında müdahale etmez,  ruhundaki açlığı telafi edip, ihtiyacına cevap veremezseniz, hayatındaki maneviyat eksikliğinden dolayı ortaya çıkacak huzursuz olma gerekçelerine bir bir çanak tutmuş olursunuz. Ergenlik dönemi bunalımları, gençlik hezeyanları, kavak yelleri...</strong></p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>HZ. ADEM (A.S.) - 1 // İlk İnsan İlk Müslüman</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/hz.adem-%28as%29-ilk-insan-ilk-musluman" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/hz.adem-%28as%29-ilk-insan-ilk-musluman</id>
    <published>2008-07-08T07:59:05+03:00</published>
    <updated>2008-07-08T08:51:03+03:00</updated>
    <author>
      <name>sinankarakas</name>
    </author>
    <category term="İslamiyet" />
    <category term="şiir" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/ilk-insan.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Maddesi toprak idi dünyanın öz maddesi<br />
Tekrar toprak olacak vücudun her zerresi</p>
<p>İnsan olma payesi verildi ilk Ademe<br />
Akılla donatıldı Adem erdi erdeme</p>
<p>Meleklere hitaben dedi Rabbül alemin<br />
Tanımını yaparak gelişini Ademin</p>
<p>Halifem olacaktır kudretim izhar eden<br />
Akıl verdim ki ona üstün olacak sizden</p>
<p>Endişe etmekteyiz fesatlar çıkaracak<br />
Korkarız ki bu varlık yere kan akıtacak</p>
<p>Biz seni hamdederiz seni tespih ederiz<br />
Seni Mevla bilerek seni takdis ederiz</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/ilk-insan.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Maddesi toprak idi dünyanın öz maddesi<br />
Tekrar toprak olacak vücudun her zerresi</p>
<p>İnsan olma payesi verildi ilk Ademe<br />
Akılla donatıldı Adem erdi erdeme</p>
<p>Meleklere hitaben dedi Rabbül alemin<br />
Tanımını yaparak gelişini Ademin</p>
<p>Halifem olacaktır kudretim izhar eden<br />
Akıl verdim ki ona üstün olacak sizden</p>
<p>Endişe etmekteyiz fesatlar çıkaracak<br />
Korkarız ki bu varlık yere kan akıtacak</p>
<p>Biz seni hamdederiz seni tespih ederiz<br />
Seni Mevla bilerek seni takdis ederiz<br />
<!--break--><br />
İtiraz değil elbet sadığız yapılana<br />
Hikmeti öğrenmektir iman etmişiz sana</p>
<p>Melekler rağbet etti bu şerefli makama<br />
İtiraz etti iblis secde etmem Ademe</p>
<p>Allah gördü iblisi iblise sordu neden<br />
Sen niçin olmadın Ademe secde eden </p>
<p>Ateş topraktan üstün diyerek sırt çevirdi<br />
Secde edemem ona kıskanıp deyiverdi</p>
<p>Ateşten yaratıldım diyerek isyan eden<br />
İblis itiraz etti üstünüm ben Ademden</p>
<p>Lanet ettim ben sana dedi şeytana Allah<br />
Tart eyledim dünyadan sana artık yok felah</p>
<p>Şeytan süre istedi ba’s gününe kadar bırak<br />
Ben nasıl aldatırım o münafıkları bak</p>
<p>Sura üfleninceye kadar serbestsin dedi<br />
Muhlis olan kullara erişemezsin dedi</p>
<p>Melekler Rabbimize sensin mutlaka Sübhan<br />
Aczimizi bilerek yalnızca sensin Rahman</p>
<p>İlim senin haznende bize öğreten sensin<br />
Hakikaten her şeyi,bilen sen,Alim sensin</p>
<p>Öğretmişti ademe eşyanın esmasını<br />
Haber ver meleklere,eşyanın esmasını</p>
<p>Sonrada yaratarak Ademin zevcesini<br />
Rahat edin diyerek cennetin müjdesini</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>SABIR ÇİÇEĞİ</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/sabir-cicegi" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/sabir-cicegi</id>
    <published>2008-07-08T07:58:46+03:00</published>
    <updated>2008-07-08T08:54:06+03:00</updated>
    <author>
      <name>Engin Badem</name>
    </author>
    <category term="şiir" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/sabir-cicegi.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="130"><strong>Ayrılığın üstadı,sevmelerin ümmisiyim,<br />
Kanat takıp tay etsem de,sürünen buğu benim.</strong></p>
<p><em>Nazarım celp etse de,kokunu duysam bin katre,<br />
Kaldırsam şu perdeyi; seni görsem her dem yine.</em><br />
<strong><br />
O latif ikliminde,dalsam pür nur hayallere,<br />
Sesinle uyansam; kaybolsam yine gözlerinde.</strong></p>
<p><em>Merhametsiz gece,şafağında kum taneleri,<br />
Altınlar kömür oldu; nerdesin ? Sabır çiçeği.<br />
</em><br />
<strong>Ayrılığım gözyaşımla, imzalamış ittifak,<br />
Sevaplarım ahuda,her yanımda kanlı nifak.</strong></p>
<p><em>Garipliğin masumiyetinde; sızlar vicdanım,<br />
Yüreğime tahtlar kurdu; hüküm sürer hicranım.</em></p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/sabir-cicegi.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="130"><strong>Ayrılığın üstadı,sevmelerin ümmisiyim,<br />
Kanat takıp tay etsem de,sürünen buğu benim.</strong></p>
<p><em>Nazarım celp etse de,kokunu duysam bin katre,<br />
Kaldırsam şu perdeyi; seni görsem her dem yine.</em><br />
<strong><br />
O latif ikliminde,dalsam pür nur hayallere,<br />
Sesinle uyansam; kaybolsam yine gözlerinde.</strong></p>
<p><em>Merhametsiz gece,şafağında kum taneleri,<br />
Altınlar kömür oldu; nerdesin ? Sabır çiçeği.<br />
</em><br />
<strong>Ayrılığım gözyaşımla, imzalamış ittifak,<br />
Sevaplarım ahuda,her yanımda kanlı nifak.</strong></p>
<p><em>Garipliğin masumiyetinde; sızlar vicdanım,<br />
Yüreğime tahtlar kurdu; hüküm sürer hicranım.</em><br />
<!--break--><br />
<strong>Sen gönlümün payitahtı, sensin hücremde cevher,<br />
Lalezarım harap oldu; eğme başını yeter!</strong></p>
<p><em>Özlemin dağ rüzgarı,acılarımın cilası,<br />
Vuslatındır,dertlerimin lokman hekim şifası.</em></p>
<p><strong>Ben bir yanan ateşim,gözlerimde alev rengi,<br />
Bana güç ver; kaldır şu başını Sabır çiçeği.<br />
</strong><br />
<em>Kokunu duymadan; gitmiyor ki hiç sancılarım,<br />
Vahşetin çöllerinde,soluyordu goncalarım.</em></p>
<p><strong>Seni anlattım ama gelemedim toprağına,<br />
Hep bir yenisini ekledim;asırlık umuduma.</strong></p>
<p><em>Senden öğrendim aşkı,senden öğrendim sevmeyi,<br />
Sevgin ruhumun ilacı; gel be Sabır çiçeği.</em></p>
<p><strong>Her gecenin sabahı, gebedir ak aydınlığa,<br />
Boğuluyorum zulmetten; neden doğmaz ki ziya.</strong></p>
<p><em>Eli kolumu kırık nerde beklenen nev bahar?<br />
Gözyaşımı tutmaz gayrı, kirpikten parmaklıklar.</em></p>
<p><strong>Sen Sabır çiçeği; masumiyetin tarihçesi,<br />
Bir kere tur ne olursun,titreyen ellerimi.</strong></p>
<p><em>Bakışların yol gösterir,yolda kalmış kervana,<br />
Senden gayrı kim merhem, kanayan şu yaramıza.</em></p>
<p><strong>Oysa sen değil misin? Merhametin tek adresi,<br />
Bir çıkmaz sokaktayım ki kaybettim benliğimi.</strong></p>
<p><em>Öyle zamanki, görmeden vuruldum gözlerine,<br />
Kaç zamandır hasret kaldım; büyülü nefesine.</em></p>
<p><strong>Bizi ıssız çöllerde, bırakma bir başımıza,<br />
Bak kırıldı dalım; poyraz çıkınca karşımıza.</strong></p>
<p><em>Bu aşkın ayrılığı,davet eder Azraili,<br />
Artık sana geliyorum,sana Sabır çiçeği.</em></p>
<p><strong>Sen varsın görüyorum,o nur kapının ardında,<br />
Gelince saçlarımı okşa, buda yeter bana.</strong><br />
<em><br />
Hiç mümkün mü ki? hasretinle sarılarak yatmak,<br />
Gecenin zemherisinde,gelmek vardı koşarak.<br />
</em><strong><br />
Olsada ellerimde kan,göz pınarlarımda yaş,<br />
"Gel"sesinle; zincirleri kırar bu çileli baş.</strong></p>
<p><em>Acım firar etmez ki, ceylan telaşında yürek,<br />
Gülüşün yüreciğimin,hangi surlarına denk,</em></p>
<p><strong>Yangın yeri otağım,yanağımda buz salkımı,<br />
Bir türlü durduramadım,içimdeki kısrağı.</strong></p>
<p><em>Yüz kızarırsa bahçende,ruhumun ayıbından,<br />
Kurtuluş var mı ? acep, gerçek ölüm buyruğundan.</em><br />
<strong><br />
Sana gelmek arzum,çelik gibi döverek nefsi,<br />
Geldiğimde sil gözyaşım,sil be Sabır çiçeği.</strong><br />
<em><br />
Ve doğmaktır arzum,karanlığımın şafağına,<br />
Zemheriden sıyırıp burcumu,o ilk ezanda.</em></p>
<p><strong>İstemem! Ardımda kalsın; anam,bacım,gardaşım,<br />
Ben baharın parmak ucunda sana varacağım.</strong><br />
<em><br />
Bir canı daha doğrayıp,gözyaşımdan aşıma,<br />
Künyeme vuslat kazıyıp,koşacağım kapına.</em></p>
<p><strong>Kaç demdir vuruyor hep,bu onulmaz nurlu sevda,<br />
Yangınıma nar yağar,çığı düşer yollarıma.<br />
</strong><br />
<em>Bir ince nazardır,duvarımda tırnak izlerim,<br />
Bir bilsen kaç gecede,gözyaşımdan çay demledim.</em></p>
<p><strong>Yalnızlık Eylül kadar ıssız, Aralıktan soğuk,<br />
Sen Sabır çiçeği; dallarındır hüznüme kovuk.</strong></p>
<p><em>Öyle bir sancı işte,çıldırasıya yaşamak,<br />
Her geçen dakika vuslat,ölüm soluk alarak.</em></p>
<p><strong>Hayatım kış akşamı,ölümüm bahar sabahı,<br />
Pamuktan bir döşek olur,kara toprağın bağrı.</strong></p>
<p><em>Sorma! Yaşamak varken bu ölmekte niye diye,<br />
Anlardın beni vurulsaydın Sabır çiçeğine.</em></p>
<p><strong>Ben burada yapayalnız,o şu kapı ardında,<br />
Baksana kaç nurdan kanat,gölge yapar dalına.</strong><br />
<em><br />
Bir dön de bak ardına,hepsi yalan,hepsi dolan,<br />
Bir Sabır çiçeğinde vefa,odur tek solmayan.</em></p>
<p><em>ALEMLERİN EN BÜYÜK SABIR ÇİÇEĞİNE İTHAFEN </em></p>
<p>Engin Badem...<br />
-acemişair-</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>YOKSULUN YÜZÜ</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/yoksulun-yuzu" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/yoksulun-yuzu</id>
    <published>2008-07-07T08:10:40+03:00</published>
    <updated>2008-07-07T08:09:19+03:00</updated>
    <author>
      <name>Alper Sarı</name>
    </author>
    <category term="anı" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>İlk kez mi ayrı düşüyorduk seninle? Mesafelerin farkına usul usul varıyorduk yeni. Belki de tarifini bize yaptırmıyordu hayat. Bundan kekeliyorduk. Zihnimize yarım uyaklar düşüyordu geceleri; belli belirsiz hüzünleniyorduk.</p>
<p>Sen oradaydın, her zaman ki yerinde işte. Denizden kelimeler yapıyordun ben ve martılar bu dile aşina diye. İşimizi kolaylaştırıyordun. İyi ki vardın. Teşekkür ediyordum. Bulutların söze girmesini istemiyorduk bu yüzden. Olsun. Konuştukça güzelleşiyorduk. </p>
<p>Bir sabah erkendi tanışmamız. Yüzünü ilk kez görüyordum. Şaşırmıştım. Bu şekilde hayal etmemiştim çünkü. Islaklık yoktu yüzünde. Ağlamamış gibiydin. Beni gördüğüne sevinmedin mi yoksa. Seni çok özlemişim. İlk kez görüyordum oysa. Bende. Seni gördüğüme sevindim.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>İlk kez mi ayrı düşüyorduk seninle? Mesafelerin farkına usul usul varıyorduk yeni. Belki de tarifini bize yaptırmıyordu hayat. Bundan kekeliyorduk. Zihnimize yarım uyaklar düşüyordu geceleri; belli belirsiz hüzünleniyorduk.</p>
<p>Sen oradaydın, her zaman ki yerinde işte. Denizden kelimeler yapıyordun ben ve martılar bu dile aşina diye. İşimizi kolaylaştırıyordun. İyi ki vardın. Teşekkür ediyordum. Bulutların söze girmesini istemiyorduk bu yüzden. Olsun. Konuştukça güzelleşiyorduk. </p>
<p>Bir sabah erkendi tanışmamız. Yüzünü ilk kez görüyordum. Şaşırmıştım. Bu şekilde hayal etmemiştim çünkü. Islaklık yoktu yüzünde. Ağlamamış gibiydin. Beni gördüğüne sevinmedin mi yoksa. Seni çok özlemişim. İlk kez görüyordum oysa. Bende. Seni gördüğüme sevindim.<br />
<!--break--><br />
Sen öğretmiştin bana şiiri unuttun mu? Yine senden öğrenmiştim suyu da susmayı da. Bir, geceleri yağan yağmurda hatırlardım seni; güneş körfezin sularına gömüldüğünde bir de. Denizi bardağın içindeki çay kaşığı kırılganlığında izlerken de sen gelirdin aklıma. Sohbetin koyu kıvamına iliştirmezdim bu hüznü, bu sevinci. Hep yalnız kalmanın bir dirimi olarak duymak isterdim sesini.</p>
<p>Kalabalık konuşmaların kıyısına birlikte varır; aynı düşünce duraklarından çığlıksız inerdik her gün. Uzun uzun seyrederdim gidişini. Gecenin geçimsiz tavrıyla baş başa bırakırdın çoğu zaman. Ne zaman dinecekti sızısı karanlığın; ışık perdeleri ne zaman delecekti? Biz ne zaman kavuşacaktık?</p>
<p>At artık şu imbat yükünü omuzlarından. Midesini midyeyle dolduran şu denize inat. Savur saçlarını karşıya geçerken bir vapur balkonunda olduğu gibi. Yakamozun takibine aldırma; martıların kurduğu tuzaklar bozulabilir cinsten. Bekliyorum yine aynı iskele taburesinde; ellerimde kırmızıya bağımlı güller. Gözlerimle kaç defa çizdim saatimin camını bilmiyorum.</p>
<p>Kalabalıkların adımlarına uydurup tüm cesaretimi; sana söyleyecektim: Bugün artık dün değil. Aynı heykellerin tepesinde yine aynı kuşlar, havuzları dolduran suların sorduğu sorular ve dalgaların suratları aynı; kuledeki saatin ikramı insanlara ve altında kadınla erkeğin zamansız öpüşmesi aynı.</p>
<p>Bir ben farklı bulmuştum kendimi aynaların içinde sana bakarken. Kahve fallarının üç vakte denk yolları düşmüştü ya bahtıma, kısmetimi sana teyellemiştim ben. Billur kaplardaki suyun şeffaflığını dökerek içimin kuytularına; fincandaki telvenin sabrını dudaklarımla bükerek, duy istedim yankısını vedanın. İklimlere söz geçiremeyen dalgınlıklar çağından bu şehrin kabuğunu kıran karlar gibi, içindeki hüzünlü kedilerin dilleriyle ısıtmak istedim titreyen hecelerimi.</p>
<p>Devrilen her şey gibi sallandığında; dalgalarn aşkı unutturmamak için kayalara serptiği sular, arkamdan dökülen olsun ilk adımlarımda. Rüzgârı heyecanlı elleriyle değil de; seni tutumlu parmaklarını bana sarf ederken görsem, rahat uyuyacaktı dilenciler. Ama olsun, tüm yoksulluklarına rağmen senin o kayıp yüzünü bulup bir gün mutlaka öpecekler.</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>YENİDEN HATIRLAMAK VE DÜŞÜNMEK İÇİN, OKUMA KÜLTÜRÜ!</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/yeniden-hazirlamak-ve-dusunmek-icin-okuma-kulturu" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/yeniden-hazirlamak-ve-dusunmek-icin-okuma-kulturu</id>
    <published>2008-07-07T08:05:38+03:00</published>
    <updated>2008-07-07T08:06:24+03:00</updated>
    <author>
      <name>yusufi</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>İnsanoğlu fıtratı gereği doğduğu günden itibaren ‘hayatı okumaya’ memurdur. Doğumundan itibaren öncelikle reflektif olarak dünyayı algılama peşinde sürekli bir çaba içinde olur.</p>
<p>Ardından basamak basamak, gelişimine paralel olarak ‘bilinç dünyasındaki olgunlaşma süreci’ ile birlikte  daha bir güçlü aydınlatır çehresini...</p>
<p>Ve eğer bu yolu doğru okuyabilirse,</p>
<p>Güneş olur, kendisiyle birlikte bütün evreni de aydınlatır.</p>
<p>Şimdi meseleye biraz ‘farklı pencereden bakmalım.’</p>
<p>Niçin okuma gereği duyarız? </p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>İnsanoğlu fıtratı gereği doğduğu günden itibaren ‘hayatı okumaya’ memurdur. Doğumundan itibaren öncelikle reflektif olarak dünyayı algılama peşinde sürekli bir çaba içinde olur.</p>
<p>Ardından basamak basamak, gelişimine paralel olarak ‘bilinç dünyasındaki olgunlaşma süreci’ ile birlikte  daha bir güçlü aydınlatır çehresini...</p>
<p>Ve eğer bu yolu doğru okuyabilirse,</p>
<p>Güneş olur, kendisiyle birlikte bütün evreni de aydınlatır.</p>
<p>Şimdi meseleye biraz ‘farklı pencereden bakmalım.’</p>
<p>Niçin okuma gereği duyarız?<br />
<!--break--></p>
<ul>
<li>Bir konuda bilgilenmek için...</li>
<li>Cehalet zincirini kırmak için... </li>
<li>Kendini çevresine kabullendirmek için...</li>
<li>Boş zamanını değerlendirmek için...</li>
<li>Konuşma kabiliyetini geliştirmek için...</li>
<li></li>
</ul>
<p>ya da; </p>
<p>Hayatını; fıtri özelliğine göre şekillendirmek, bu yolda eksikliklerini tamamlamak için...</p>
<ul>
<li>Hamlıktan pişmeye,</li>
<li>Pişmekten yanmaya</li>
<li></li>
</ul>
<p>Ve sonrasında </p>
<p><em>Eşrefi mahlukat olma sıfatının hazzına varmaz mı?..</em></p>
<p>Peki; </p>
<p><em>Hangi eserleri okuruz?</em> </p>
<ul>
<li></li>
<li>Önümüze gelen her şeyi...</li>
<li>Hoşumuza giden her şeyi...</li>
<li>Bilim, sanat, güncel yazıları...</li>
</ul>
<p>Hayatın hiçbir  noktasını ve anını es geçmeyerek, nasıl devam etmesi gerektiğini işleyen eserleri mi?</p>
<p>İnsanın birinci  önceliğinin  kendini ve  yaşamın  özünü doğru algılama noktasında gerekli olan ‘dünyevi ve uhrevi konulu eserleri okuma standının merkezine koyup, yelpazesini diğer enstantanelerle (bilim, sanat, kültür, edebiyat...) geliştirmek’...</p>
<p>Bu hususta; sözün üstadı Yunus’u tekrar okuyup, anlamak gerekir.</p>
<p><em>İlim ilim bilmektir<br />
İlim kendin bilmektir<br />
Sen kendini bilmezsen<br />
Ya  nice okumaktır</em></p>
<p>...</p>
<p>Bazen bizi  fevkalade etkileyen  sözleri, ilkeleri yada yaşamımıza yön veren eserleri, yazıları  tekrar  tekrar ‘o derin duyguları hatırlamak,yaşamak için’ okuruz.</p>
<p>Öreğin; ‘Hayatı doğru anlama adına; ölümü okuyup, hatırlamak ne<br />
kadar önemlidir’.</p>
<p>Zira; ölüm gerçeğini ve sonrasında  ahiret hayatını sıkça hatırlamak insanı geliştirir ve ‘en önemlisi’ sürekli dengede tutar.</p>
<p>Çok üzüldüğümüz zaman ve ya  çok neşelendiğimiz zaman ölüm gerçeğinin var olduğunu ve bir gün habersizce, her nefis gibi bizi de yakalayacağını düşündüğümüzde dünya hayatının geçici olduğunu anlar </p>
<p>‘ve haddi aşmadan, bir yara almadan ve tökezlemeden tekrar dengemizi sağlarız.’</p>
<p>Yoksa salt iyi bir tıp, iyi bir hukuk , iyi bir mühendislik...</p>
<p>‘Okumanın hayatı doğru anlama , hayatta  dengede kalma adına, ne kadar çaresiz kaldığını  iyi idrak etmemiz icap etmez mi?’</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>SAHİLDEKİ CESET(-2-)</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/sahildeki-ceset-2" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/sahildeki-ceset-2</id>
    <published>2008-07-07T08:03:10+03:00</published>
    <updated>2008-07-07T08:00:08+03:00</updated>
    <author>
      <name>EMİNE _PİŞİREN</name>
    </author>
    <category term="hikâye" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Bir ağustos sıcağında Üsküdar’da kurulan semt pazarını dolaşmak için Kapı ağzındaki evimden çıkmıştım. Güneş tepemdeydi sanki. Cuma pazarını bir şey almadan dolaşıp durmuştum. Zaman zaman kumaşlara dokunan parmaklarım oldu tabi ki, ama alma duygularıma engel olmak zor olmadı. Kira verilecek, çocuğun okul masrafları ve diğer borçlarımız aklıma gelince Cuma pazarından erken ayrılmıştım. Biraz sahile doğru adımlarımı hızlandırdım.</p>
<p>Salacağa doğru uzandı bakışlarım. Yıllar önce bir hayli tatlı anılara tanık olan çay bahçesine on dakikada varmıştım. Tahta sandalyeye oturduğumda alışkanlık işte çantamda ki, sigaram ve çakmağım çay gelmeden önce masada hazırdı.</p>
<p>Kız kulesi tam karşımda nazlı gelin gibi suyun üzerinde durmaktaydı. Her seferinde kayıkla oraya gitme arzusu içimde beslenir, dururdu. Garson yanıma yaklaşıp, “ bir şey alır mıydınız efendim?” dediğinde sıçradım! Dalmıştım çünkü.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Bir ağustos sıcağında Üsküdar’da kurulan semt pazarını dolaşmak için Kapı ağzındaki evimden çıkmıştım. Güneş tepemdeydi sanki. Cuma pazarını bir şey almadan dolaşıp durmuştum. Zaman zaman kumaşlara dokunan parmaklarım oldu tabi ki, ama alma duygularıma engel olmak zor olmadı. Kira verilecek, çocuğun okul masrafları ve diğer borçlarımız aklıma gelince Cuma pazarından erken ayrılmıştım. Biraz sahile doğru adımlarımı hızlandırdım.</p>
<p>Salacağa doğru uzandı bakışlarım. Yıllar önce bir hayli tatlı anılara tanık olan çay bahçesine on dakikada varmıştım. Tahta sandalyeye oturduğumda alışkanlık işte çantamda ki, sigaram ve çakmağım çay gelmeden önce masada hazırdı.</p>
<p>Kız kulesi tam karşımda nazlı gelin gibi suyun üzerinde durmaktaydı. Her seferinde kayıkla oraya gitme arzusu içimde beslenir, dururdu. Garson yanıma yaklaşıp, “ bir şey alır mıydınız efendim?” dediğinde sıçradım! Dalmıştım çünkü.<br />
<!--break--><br />
“ Evet, bir çay lütfen!”</p>
<p>Uzaklaşan garsonu takip etti bir süre gözlerim. Daha sonra altında beni gölgeleyen koca çınara takıldılar.</p>
<p> Koca çınar!..Kim bilir, kaç aşka, kaç tartışmaya, kaç ayrılığa, kaç sohbete, kaç müjdeli haberlere tanıksın sen! Bunları düşünürken duygular gözlerimi seğirmeye başlamıştı. Dalgalı deniz gibi bulandı görüş alanım.</p>
<p> İlk sevdaya tanık olduğum o anı anımsamak yüreğe az hüzün katık etmişti, işte…” Birçok tavus kuşu kuyruklarını saklarmış buna da gururum dermiş!” Ya işte o misal bu misal, yıllar önce bu koca çınar ağacının altında bir birine dokunan eller geldi aklıma…” Off, ki ne off!”</p>
<p>Garson çayımı getirdiğinde, sigaramı yakmıştım. Aslında çok zararlıdır çay ve sigara bildiğim halde omuz silktim. “ Amann, sende.! Atın ölümü arpadan olsun!”</p>
<p>Gemiler mavi patiska gibi uzanan Marmara’ya doğru yol alırken gözlerim ardından yolculuktaydı. Düşüncemi sıfıra indiriyordu bu gemi takipleri. Bir saati aşkın kıyıda balık tutanları da izledikten sonra kalktım asırlık çınarın altından. Hesabı ödeyip çıktım Salacak çay bahçesinden.</p>
<p>Pazarda yorulan ayaklarım dinlenmişti. Canım yürümek istedi. Paşa kapısına vardığımda o beyaz pembe boyalı eve ister istemez çevirdim bakışlarımı. “Evlenmiştir belki de…Kızı olmuştur, belki de oğlu…Mutlu mudur acaba? Evlenirsem bir öğretmenle evlenirim derdi. Belki de, muradına ermiştir. Kim bilir!..”</p>
<p>Bunları düşünürken ikinci katın penceresinde bir hareket olmuştu. Ardından perde açılır gibi oldu ki, başımı hemen çevirip, adımlarımı hızlandırdım. Öyle ya, artık evli bir kadındım. Bunları düşünmenin alemi neydi şimdi? Bir sinek kovar gibi başımı sağa sola salladım.</p>
<p> Düşünceler işte, mani olunamıyor. Anılar biraz buruklaşınca, bu daha bir imkansız olmakta…Mezarlığa yaklaşmıştım. Kestirmeden diğer yola varıp, evimize ulaşabilirdim. Bunu düşünür düşünmez daldım gökyüzüne doğru uzanan servilerin gölgelediği o çıplak beyaz hüzün mermerlerinin sıra sıra olan sokaklarına.</p>
<p>Hem yürüyor hem de, dudaklarım Fatihaları okurken kımıldamaktaydı. Her duam nedense yarım kesiliyordu. Aklıma gelenlere engel olamıyordum yine. Bu sefer bir fıkra gelmişti.</p>
<p>“ Adamın biri, akşam üzeri iş çıkışı eve kestirmeden gideyim diye düşünmüş. Tabi mezarlığı tercih etmiş benim gibi. Yolu tam yarılamış ki, bir adam! Başında şapka üstünde pardösü var. Mermere bir şeyler karalamakta. Tam yanından geçerken, “ iyi akşamlar efendim, kolay gelsin, hayırdır, ne yapıyorsunuz akşam, akşam böyle?” diye de sormuş. Adam, başını çevirmeden yanıtlamış onu.” Ölüm tarihimi yanlış yazmışlar da, onu düzeltiyorum!”</p>
<p>Annee, aklıma gelince ürperdim! Adımlarımı öyle hızlandırdım ki, soluğum kesildi adeta. Kendimi korkutmuştum. İşte tam bu sırada biri omzuma dokundu. Bastım çığlığı!</p>
<p>Ardıma bakmadan koşamaya başladım. Biri mezardan kalkıp bana dokundu diye. Mezarlığın çıkışına 3 metre kalmıştı ki, duyduğum ses beni olduğum yerde, “zınk” diye durmamı sağladı.</p>
<p>“ Kızım bu kadar korkmana sebep neydi?”</p>
<p>Bu tanıdık bir sesti. Anında dönüp sesin sahibine baktım. Annemin iş yerindeki arkadaşıydı. Şaziye ablanın ta kendisiydi.</p>
<p>“Korkumdan az kalsın küçük dilimi yutturacaktın. Aman, sende ablacığım! “ diye ona doğru koşturdum.</p>
<p>Sımsıcacık bir sevgiyle bir birimize sarıldık. Onu beş senedir görmemiştim. Fiziği aynıydı, kilosunun dışında bir değişikliği yoktu.</p>
<p>“ Canım ablacığım, seni zayıflamış gördüm. Ama iyisin maşallah!”</p>
<p>“Evet, zayıfladım. Benim yerimde sen olsaydın, sende zayıflardın. Neyse bırakalım beni…Sen nasılsın? Seni iyi gördüm kızım. Evlilik nasıl gidiyor, çocuğun nasıl, iyi mi?”</p>
<p>Merak işte. Üstüne gitmeden öğrenemezdim.</p>
<p>“ Ben iyiyim ablacığım. Her şey iyi gidiyor. Kızım var biliyorsun. Oda iyi. Evlilik iş gibi. Düzenli olursan, derli toplu  yani o zaman iyi gidiyor…Şikayetim yok. Sen söyle sen neden böyle zayıfladın? Hastalık falan mı?”</p>
<p> Önce yüzünü buruşturdu. Sonra burnunu içine çekti. Duygulanmıştı. Hani dokunsan ağlayacak gibiydi. Koluna girdim. Bulunduğumuz yerden uzaklaşıp, az ileride geniş bir mezarın beyaz mermerine oturduk. Suskun kaldık birkaç dakika. Ve titreyen sesiyle konuşmaya başladı.</p>
<p>“ Biliyorsun biz aslen İzmit’te doğduk büyüdük ve bazı hısım akrabalarımız hala orada.”</p>
<p>Başımı hafif öne doğru sallayıp, onayladım onu. İki elimle de ellerini tutuyordum.</p>
<p>“ Neyse, bir hafta sonu Haydarpaşa Garında İzmit’e gidecek olan treni bekliyordum. Biletçi yarım saat sonra geleceğini söyleyince ben sahilde bekleyeyim dedim. Hani banklar var ya deniz kenarında. İşte orada ki banklara oturdum denizi seyre daldım. Bir de ne göreyim! Görmez olaydım keşke! O an orada olmaz olaydım keşke!”</p>
<p>Birden ağlamaya başladı. Hıçkırıkları içimi acıttı. Çantamdan sigara ve mendil çıkarttım. Mendili ona uzatıp bir sigara yakıp dudaklarının arasına sıkıştırdım. Sonra da, kendime bir tane yaktım. O hala iç çekiyordu. Gözyaşları iplik iplik yanağından süzülüp, çenesinden aşağıya bağlanıp, atından damlamaktaydı dizlerine.</p>
<p>Merakım artmıştı. Deniz kenarında ne görmüştü? Şaziye ablayı bu kadar üzen şey ne olabilirdi? Gözaltları çukura kaçmış, benzi sararmıştı. Siyah dalgalı saçları aklara karışmıştı. Elimle sırtını sıvazladım. Usulca sordum.</p>
<p>“ Şaziye ablacığım, orada ne gördün? Seni böylesi üzen şey ne?”</p>
<p>Emine Pişiren- Akçay/2008</p>
<p>(-Devam edecek-)</p>
    ]]></content>
  </entry>
</feed>
