BELLEK

Kategoriler:

Ve artık o kadar esrâr yüklüydü ki neredeyse hiçbir anlamı yoktu; -rastlantı denilemeyecek kadar planlı ve bilinçli sayılamayacak pâyede sonuçsuz aşamaların bile- Yüzünün, elmacık kemiklerini hissettirecek denli baskı yaptığını fark ettiğinde, zayıflamış olduğunu bugüne pek uzakta kalmış anıların çağrışımları ile hissedecek, her şeyin bizatihi başka bir hâle hoyratça dönüşmesi hakkında düşünmeye başlayacaktı. Yağmur ile bellek'in ilintisini ise, saat akrebinin gözlenemez düzensizlikle hızla devindiği ve yelkovanın, kadrandaki dört çizgisinin biraz ilerisinde kımıltısız durduğu gün kavramıştı.

Etrafındaki; hafızasına karşı emniyetinin azalmış olduğu izlenimi bırakan, her birinin üzerinde hayli çalışıldığı sarih, yüzlerce kaynaktan çıkarılmış sayısız not ile o yalnızlık anlarının getirdiği duru ve yıpratıcı şuurun hâsılasıyle dolu defterlerin tarafında duran yatakta vitrayı seyrediyordu. Karanlıkta gözlerin hissedilememesinin bahşettiği sonsuzluk duygusunu bozan ilk tayfın idrâkine erdiğinde, son sardunyalar'dan ağır saat'e, filbâhri râyihasından toprak ufalama hissine değin zincirleme genişleyen bir kavrayışın ablukasına iyice girmiş olacaktı.

Sisi andıran girift izân kıvrımları parmak izlerinin belirginleştiğini vehmettirecek kadar sınırlarını zorladığında, adetâ bildiği ve bilmediği her şey ile hatırladığı ve hatırlamadıklarının yekûnundan oluşan -daha evvel hiç duymadığı- ‘âh minel âşk’ lâfzı dudaklarından çözülüp tenhâ odanın âsudeliğinde kaybolacak; peşinden loş duvara, az önce farkına varmadan beyninin bir anlık aksamasıyla söylediği sözcüklerin şaşkınlığını üstlenen yüzünü dönüp, kaderi kef ile yazılmış şairi ‘hayâl oldu sanırım’ diyerek yâd edecekti.

‘Ey saf çelişki ve nice gözkapağının altında kimsenin uykusu olmamanın sevinci’nden yakınan mezar taşı dâhil epeyce yazıyı unutmaya başlamıştı. Lethe’nin membaının yağmur’la beslendiğini neredeyse tesadüf eseri olarak keşfetmesi üzerine, toprak kokusunun niçin belleğindeki en öte izleri tutarsızlıkla dirilttiğini çıkarsayacağı sanısına kapıldı. Oysaki tüm bağların açımlaması, yalnızca mahfûz kimliğin eski ile alâkasından ileri gelen algı cereyanıyla bile pekâlâ değerlendirilebilirdi.

Nokta, engin söz dağarını korumuşlar için aksatılamaz yaratış sürecine teşebbüsün ilk evresiydi. Seyri, ruh eşinin pırıltısından zamanın halvetine, oradan da ayn’ü şin’ü kaf yakarışına ilerleyecek olan hayatını tefsir ederken; az evvelki vitraydan gelen ilk tayfı -bilâhare hatırlamak üzre- belleğindeki ze (ز) harfinin noktasına benzeterek kodlaması bu yüzdendi. Bu, düzyazının çıkmazına değmeden ithâfın yalnız isimle yapılamayacağını kestirmesi ve nesri raflara ayırmadan önce üslûbun başkalaşımı mevzuuna ikircikli yaklaşımı gibi keyfî değildi. —Tamam.

Hikâyenin hikâyesi fikri, uzandığı yatağın neresinde olduğunu kestiremeyecek durumdayken eliyle çalar saati yokladığı ve bilinç yerine geldiğinde dahi izâh edilemeyecek kıvâmda düşüncelerin yetiştirilebildiği uykunun bu en muhtelif safhasında tasarımlanacaktı. Sözcüklerin yükümlenemeyeceği bir ağırlıktı bu. Rûhu ancak dimağını gıcıklayacak bir iz bulduğunda kaostan âhenge süzülen güzergâhın tecelli olacağına kendini iknâ etti.

Aslolan titreşim mi, salınım mı yoksa bu ikisinden bileşen seyir halindeki bir döngü müydü? ‘Tefekkürü taht eden’ titreşim, cinnetin alâmeti salınım, dumanın âh kıvrımlarının fâş ettiği döngü… Sözün son ucu aklın erişemediği yere değebilir miydi? Sidretül Müntehâ böylelikle bize daha mı uzak kılınmıştı? Gözlerini açtı, sorular ilk sıcak nefesiyle mekâna doldu. Yüzü soldu. O oldu…

Leylak peyzajlı bahçelerin melânkolik tesirini tenine anımsatan bir havayla sarınmış odada bileklerinin mağrur zarâfetine hiç olmadığı kadar hayranlık duyarken, kâfi sözcükleri türetse dahi anlatılamayacak oluşumdaki hâletinin anânevî olanla çelişmesinden ötürü ürperdi. Görülen formundan ne denli şikâyet etmede ise o denli tutkuyla âşk olmaya başlamıştı. ‘Ben...’ dedi; ‘…yüzümle kimin yüzü gibiyim?’ —Vedia!

Ayrıntılar ile kök salmış gizler ile-ve esrârına vâkıf olmanın hiçbir kazanç getirmeyeceği feylesof tebessümler gibi âidiyeti bu evrene olmayan daha pek çok öğeye içerlenmişçesine kapanacaktı kendi üzerine. Geçmişi tüm sâfiyeti ile izlediğinde, özünü oldukça küçük bir ân için karşı eşeyde bir formda görecek ve belleğindeki eğreti ismin noktası yerine bu tek anlık figürü iliştirip kaderinin mitoslarda geçen bir ada yaslanmaya başladığını sezecekti. Lâkin efsaneyi Helenlerden çok farklı bir uzanımda tecrübe ettiğini biliyordu.

Yağmur, elbette rüyâsındaki rüyâda gördüğü bir rüyânın sahip olabileceği kadar gerçekliğe mâlikti. Bellek ise onun anıya dönüp kana karıştığı izbe yerden doğardı. Hiçbir harfin isabet ettiği mana şans değil. Anlayarak değil. Anlamsızlığı yok değil. ‘Bak!..’ dedi; ‘…tüm varlık’ımla sen’e ithâfım bu!’ durdu, ‘Senin de belleğinde yalnız kendin fark edeceğin izler kıpırdanmadı mı?..’ ve ekledi: ‘…senden intihâl değil, bizzat senin!’
Onca levâzımla hıncahınç dolu görünen odanın sütliman olduğunu, abrasif kurgusunun şakaklarında belirttiği damarları aynada gördüğünde sezdi ve maksûdun da mizâha yer verebileceğini gördü. Bahsedilen yaratış süreci, uyandığında ayırt ettiği ilk tayf ile başlamış, bunun belleğindeki izdüşümü olan noktanın çağrışımlarıyle genişleyen kavrayış sonunda gâyesini âyan ederek şu ân’a varmıştı. Baş ağrılarını bir nevi doğum sancısı addedip geçiştirmek için yol aramamayı salık veren sözü zamanında pek de anlamadığını düşündü.

Kan ve köpükten mürekkep ismin doğudaki tecellisi, siz; ancak mefhûmu daha zarif bir şey ile anlatılabilirsiniz. Hulâsa imkânsız! ‘Bir yaz gününe mi benzeteyim seni, oysa sen daha iç açıcısın!’ —Vedia! Kurguyu mu kesmişim, pöh! Hepsinin sürûr ile sana ağmasını kıskandım.

Soluduğu her nefes pek ince dokunmuş hitâblara dönüşürken kim olduğunu ne bilirlerdi? Söz ile çileyen kalmamıştı, vaveylâ, bu sûret kimindi? Parmak uçlarını elmacık kemiklerine değdirdikten sonra hissettiği taptâze kimlik, rûh eşinin silûeti miydi, yoksa o âna kadar keşfedemediği kendinin mi? Ona bağlandıkça benzedi; benzedikçe bağlandı; onu anımsatan kendi yüzüyle âşk oldu. Hayır, bu yalnız onda mahfûzdu.

Uzak, üstelik çok uzaktı hâlinin mânâsı satırları okuyanların düşündüklerinden. Bu ki suç değil. Küstah sanat, malum menkîbeden pek farklı olarak kendinin giderek sevdiğine benzemesindeki biricikliğin sezilmesine perde idi, indi. Ya şimdi? Hayli sözcük sana bir anıyı hatırlatmada, tabii bu tek temenni hariç…

‘Narkissos kadar sığ değil bu!’ diye seslendiğinde zayıflamış olduğu vehminden kurtulacak ve dehşetle fark edecekti ki kitabı kendisi kurgulamaya devam ediyordu. Çünkü âşk, zamandan öte bir bellekti ve artık o kadar esrâr yüklüydü ki neredeyse hiçbir anlamı yoktu; bu sonuçsuz aşamaların bile!

teveccüh edip bunca

teveccüh edip bunca okumuşsunuz. yorum da yaparsanız sevinirim.

İnsan,yalnızlık,umut ve

İnsan,yalnızlık,umut ve ardından sancılı bir bekleyiş.
Hüzün yoldaş olur,gözyaşı sırdaş,acıysa ılık bir duadır soğuk dudaklarda.
Aşk ,oda meçhullerde gizli bir meçhul.
İnsan işte,bir garip yolcu.
Daimi duaile ebeden daim..

paragraf başı akrostijleri

paragraf başı akrostijini ithaf ettiğim insan.. selam verdi ve gitti.. o müzik; ki hâlâ ne hârikûlâde..