BEN İKİ ÇOCUKTUM
- enginfiroll yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 560 kez okundu
- rastgele...
"Ben iki çocuğum
Biri içimde saklı
Biri 11 yaşında vefat eden."
Benden iki yaş büyük ablamla okul dönüşü eve vardığımızda kapıda duran uzun saçlı, uzun sakallı sima bizi biraz ürkütmüştü. Neyse ki tek katlı evimizin bahçesinde bulunan tulumbadan su çeken annemizi görmek bizi rahatlatmıştı. Ürkekçe annemize yaklaştık ve ablam soğuk bir ses tonuyla "Anne, dedem mi geldi?" diye sordu. Cevap bir o kadar soğuktu.
"Hayır kızım, O baban!"
İşte bu cümleden sonra kafamda çakan şimşekler beni benden aldı. Bedenimin bu kadar üşüdüğünü daha önce hiç hissetmemiştim. Çekinerek annemle kapıya doğru yürüdük.Kapıya yaklaştıkça kapı girişinde duran yabancıyla yüzyüze geldik. Bakışlarımızda anlamsızlık dolaşıyordu. Yanımda duran ablama anlam kazanmaya çalışan gözlerimle baktım. Onun da gözlerinde anlamsızlık vardı. Çevreyi koca bir sessizlik kapladı. Kocaman bir sessizlik. Annem bu garip havayı dağıtmak için "Ee ne duruyorsunuz? Babaya hoşgeldin yok mu? E hadi babaya sarılsanıza" cümleleri duyduğum ama asla hissedemediğim cümlelerdi. Karşımızda duran kişinin babamız olması bizi sevindirmeliydi ama bilemiyordum. Tuhaf bir hisle giyinmişti bedenim. Oysa ne zaman uçak ya da helikopter geçse biz ablamla avazımız çıktığı kadar "Heyyy pilot amca babamızı bize getir" diye bağırır, çocukluğumuzun o baba özlemi kokan dünyamızın gerektirdiğini yapardık.
Babam gemi kaptanıydı.Denizi sevmeyişim de bundandı. Uçaklardan nefret edişim de.Hep yanımızda olmasını istediğimiz ama istediğimiz zaman yanımızda olmayan babamız şimdi evimizde duruyordu bir yabancı gibi.
Ben 10 yaşında, ablam 12 yaşındaydı o zaman. Annemle ablam yemek hazırlamak için mutfaktaydılar. Bense kendimi hiç iyi hissetmediğim bir ruh aleminde dolaşıyordum. Babam diye hasret çektiğim kişi karşımda duruyor ama ben yüzüne, gözüne, ona bakmaya , yanında oturup kucaklamaya sarılmaya, öpüp koklamaya çekiniyordum. Hiç konuşmadık. Ne o bir şey soruyordu ne de ben bir şey demeye kendimde güç buluyordum. Evimizin o küçücük odasında birbirimize metre karelerce uzaktık. Ne tuhaf.
Hazırlanan yemeği yerken de yedikten sonra da o koca sessizlik, üşüten soğukluk devam etti bir yaz gecesinde.
Her gece yatmadan önce dertleştiğimiz ablamla o gece hiç konuşmadık belki de konuşamadık. Sessizlik kelimelerimizin sesini kısmış, soğukluk duygularımızı dondurmuştu.
Babam Hindistan'dan gelmiş. Uzun yol gemi kaptanıydı. Okyanusların hırçın dalgalarıyla haşir neşir olan babamız bize bir sürü hediyeler almıştı; ama baba sevgisi yanında hiçbir değer taşımayan hediyelerdi.
Bu soğukluk bir kaç gün daha devam etti. Ama sonraları artık babamla şakalaşmaya başlayan ablam gülücükler saçarken ben daha da uzaklaşmıştım. Adeta yaşadıklarım gerçek değildi. Bir rüyada gibiydim. Bir an önce uyanmak istediğim bir rüyada.
Hasretini çektiğim ve onun için ağladığım onca gecelere onca günlere ve geçmek bilmeyen o iki seneye ne olmuştu da bize dönen babamı bu kadar yabancı, yabani hissettiriyordu.
Kendini toparlayamayan ben o günden sonra bir daha konuşmamak üzere, dilime kilit vurulmuşçasına sessizliğe gömüldüm.
Hayatımıza bir yaz gecesi giren babam, sonbaharı yaşatmıştı bana.
Ben sekiz yaşındayken ayrılmıştı bizden. Ben ilk okula sekiz yaşında gidenlerdenim. Okula ilk başladığım gün herkes anne babasıyla okula gelirken ben babasızlığıma iç geçirmiştim.
Ablam yine benden daha güçlüydü. Zaten o her zaman benden daha güçlü, daha dik dururdu. Şimdi iki sene içinde babaya olan koca hasret, engin özleme ne olmuştu? Döktüğüm gözyaşlarım çok mu erken kurumuştu ki babamın dönüşü beni sevindirmekten çok derin bir sessizliğe gömmüştü?
Aradan bir sene geçmiş olmasına rağmen ne yaşadıklarımdan tat almış ne de yaşamak istediklerimi dile getirmiştim. Susmak ve ölümüne susmak hayatımı yaşanılır kılan tek çözüm olmuştu.
O bir sene içinde ne hayalini kurduğum baba-oğul sohbetlerini yapabilmiş ne onunla gezilere gidebilmiş, ne ona sevdiklerimden bahsedebilmiş, ne onunla oyun oynayabilmiş ama en önemlisi ne de ona doya doya sarılıp öpüp koklayabilmiş, canım babam seni çok özledim diyebilmiştim.
Ah be baba! Seni ne kadar çok özledim.
Babam gemiden geleli ne kadar olmuştu bilemiyorum ama babamı bir sonbahar ayında kaybettik. Tarih mi? Ne önemi var... O zaten benim için kazanılmış değildi ki. Baba; hep kaybedişimdi.
Ben on bir yaşımdaydım. Sonbahar kendini göstermişti sararmaya başlayan yapraklarda.
Ahh be baba! Sana babam BABAM, B-A-B-A-M diye seslenemeyişime sana doya doya sarılamayışıma ve bunun bendeki eksikliğine o kadar tahammülsüzüm ki...
Seni çok özledim. Mezarına geldim ama yine çok soğuktun.








oldukçu içli ve samimimi
oldukçu içli ve samimimi ve de acı bir yazı...
Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.
Ölüler yokluklarıyla
Ölüler yokluklarıyla değil de -onlarla bizim aramızda- söylenmeden kalan sözler yüzünden keder verirler.
bunca varlık var iken,
gitmez gönül darlığı...
kaybettiklerime üzülmeye
kaybettiklerime üzülmeye tahammül edebilirim ama yanımdayken,elimi uzatıp tutacak kadar yakınken ruhen uzak olmak tahammülümü zorluyor...
daha önce yazmıştım...
bedenler ne kadar yakınlaşabilirki ruhlar bir kaç beden uzakken...
teşekkürler
beni İLAHİ aşka ulaştıracak bir Şems'e hasretim
Tahayyül edilene tahammül
Tahayyül edilene tahammül çok daha kolay olmaz mı...Tahayyül edilen, ruha hep daha yakın olmaz mı... İlahi aşka giden yol da ( Şems'in yolu da) buradan( tahayyülden, ruhtan) geçmez mi... Selam üzerinize olsun...
yorumunuz için teşekkür
yorumunuz için teşekkür ederim.fakat tahammülüm yani tahayyül ettiğim şeylerin beni zorladığından bu yolda yalnız gitmekten zorlandığımdan/zorlanacağımı bildiğimden bir Şems'e hasretim...
beni İLAHİ aşka ulaştıracak bir Şems'e hasretim
Dostum dostum, Güzel
Dostum dostum,
Güzel dostum;
Bu ne beter çizgidir bu,
Bu ne çıldırtan denge.
Yaprak döker bir yanımız,
Bir yanımız bahar bahçe.
....
Yüreğe dokunan güzel bir yazı.
Yüreğinize sağlık
Edebiyat, matematiktir.
Engin bey,
Açıkçasını söylememi isterseniz eserlerinizi okumaya çekiniyorum. Çünkü imlâ hatalarınız duygularınızı, cümle kurgularınızı ve hangi kelimeyi neden yazdığınızı anlamamı kimi zaman imkânsız kılıyor.
Yukarıdaki eserinizde de aynı hatalar olduğu için kâile almamıştım; fakat tekrar baktığımda gördüm ki hatalar düzeltilmiş. Hassasiyetiniz için teşekkür ederim. Ben de bu müspet yaklaşımınızı aklım yettiğince lehinize çevirmeye çalışacak ve bir takım istirhamımı anlatmaya gayret edeceğim.
Anladığım kadarıyla kaleminizi kullanırken "Edebiyat mı, ben mi" ikircikliği yaşıyorsunuz. Bu da haliyle kaleminize direkt aksediyor.
Bu aksetmeyi cımbızla seçtiğim bir cümlenizle izah etmeye çalışayım:
Orijinali
Çekinerek annemle kapıya vardığımızda kapıdaki surete bakakaldık. Sonra ablamla birbirimize bakakaldık.
Eleştiri
1. Neden çekiniyorsunuz? Kapıdan mı, suretten mi? Esasında burada “suret” kelimesi de iç gıcıklayıcı. Bir çocuğun karşısında koca bir adam durursa, onun suretinden çok evrende kapladığı o koca cüssesine bakarsınız kanaatindeyim.
2. Kapıya varıyorsunuz; ama kapı açık mı? Siz burada “dışarı”yı anlatmaya çalışıyorsunuz; ama bunu ifade edememişsiniz.
3. “Kapıya varmak” yanlış bir eylem. Kapı eşiğinde duran bir adam düşününüz. Ona varmazsınız. Ona doğru yürürsünüz yalnızca.
4. “Surete bakakaldık”. Eylem şöyle mi gerçekleşiyor? Siz bir şekilde kapıda bekleyen “Baba”yı görüyorsunuz. Ardından kapıya doğru ilerliyorsunuz, kapıyı açıyorsunuz ve birbirinizi anlamaya çalışan şaşkın gözlerle annenizle donakalıyorsunuz.
İkinci ihtimalde de kapıya doğru ilerlemeden önce donakalıyorsunuz. Bu ihtimali düşünmek pek gerekli olmasa gerek. Zira eylem sıralaması bu ihtimalde epeyce yanlış gibi görünüyor.
Tavsiye
Ardına kadar açık kapıda bekleyen amcaya bakmadan durduk ve annemle birbirimize bakakaldık.
(“Amca” kelimesini özellikle seçtim. Nihayetinde sizin onu tanımıyor olmanız ve önyargıyla yaklaşmanız anlaşılır bir durum; ancak okuyucunun da bu şekliyle anlayabilmesi için bu kişinin tanınmadık, umulmadık, beklenmedik ve hatta bilinmedik bir kişi olmasını betimlemek gerektiği kanaatindeyim.
Annenizle birbirinize bakakaldıktan sonra bir de ablanızla bakakalmanız biraz zor olur efendim. Meseleyi gözünüzde canlandırınca bunu sizin yazdığınız sırada ifade etmenin imkânsızlığını anlayacağınızı düşünüyorum. Ablanızın "da" şaşkınlıktan donakaldığını ileriki cümlelerde ifade etmeniz ne size, ne okuyucuya ne de esere bir zarar vermez.)
Edebiyat, matematiktir efendim. Kuralları olan bir kurumdur. Bu kurallar yasaklardan ve kimi zaman da özgürlüklerden ibarettir. Örneğin, kural olarak cümlenin ilk harfi ile özel isimlerin ilk harfi daima büyüktür; ama istisnasında bunların tümünü küçük yazabilirsiniz ve böylelikle "farklı" bir üslup edinmiş olursunuz.
Bu meseleye dair lafı çok uzatmanın şimdilik size gem vuracağını düşündüğümden devamında susmayı tercih etmemi anlayışla karşılamanızı dilerim.
* * *
Eserlerinizde bahsettiğiniz duyguları analiz için de ayrıca söyleyeceklerim var, kabul buyurursanız.
Herkesin babası gibi benim babam da "Baba olmadan anlayamazsın" der dururdu. Bu cümleyi iyi kavrayınız efendim ve bir gün baba olursanız neyle karşılaşacağınızı, çocuğunuza "Ben bunu (...) çocuğuma asla yapmam " dediklerinizden neredeyse hepsini nasıl yaptığınızı görünce inanın hayret ederdiniz (Tabi bu günleri unutmasaydınız!).
Yaşamı mevcut halinizden daha iyi anlayabilmek için gözleriniz satırlarda kayarken satır aralarına dikkat kesilmeniz gerekir. Örneğin, şu cümleniz çok dikkat çekici: "Ee ne duruyorsunuz? Babaya hoşgeldin yok mu? E hadi babaya sarılsanıza"
Buradaki zamir esasında cümleyi kuran (Anneniz) kişinin meseleye nasıl yaklaştığını izah ediyor. "Baba'ya sarılsanıza=O'na sarılsanıza=O, yani henüz bizden olmayana, ama olması gerekene=Olmayacak, yeri dolmayacak olana; ama mecburiyetten." Buraki ifadeyi daha da detaylandırmak mümkün, yeter ki düşünmek isteyelim. Yalnız düşünmek isterken yazar ya da okuyucu olarak değil de "anne" olarak düşünmekte fayda var. O anne siz olsaydınız ne derdiniz? "Ee ne duruyorsunuz? Babanıza hoşgeldin yok mu? E hadi babamıza hep birlikte sarılalım"
Babamız=Ailemiz=Bizden olan ve bizden ayrılmayacak olan=Huzurumuz=Geleceğimiz... Devamı mümkün.
Gördüğünüz gibi edebiyatın matematiği ile ilerleyecek olursak yazmak istemesek de yazıyoruz efendim.
Tüm bunlardan öte, samimiyetinize inanıyorum; ama (Haddimi aşarak da olsa) aynanın karşısına geçip, gördüğünüz yüze bir tokat atmanızı ve canı acıyanın da "Biz olmak isteyen bir Ben" olduğunu fark etmenizi, bunu fark etmenin de da aslında nefes almak kadar kolay olduğunu anlamanızı dilerim.
Çok teşekkür
Çok teşekkür ederim.Eleştirilerinizi dikkate aldım.
beni İLAHİ aşka ulaştıracak bir Şems'e hasretim