BİLİM ve AYDINLANMA
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- 1440 kez okundu
- rastgele...
BİLİM VE AYDINLANMA
Aydınlanma kavramına geniş bir perspektiften yaklaşıldığında bilimdeki her ilerlemenin bir bilgilenme, bilinçlenme, ve aydınlanma demek olduğu ve bu bağlamda bilim ve aydınlanma konusuna ilk uygarlıklardan başlamak suretiyle incelemeye girişmek gerekliliği kendini hissettirir.
Konumuz ise burjuvazinin, feodalizm denilen sosyo-ekonomik sürece karşı giriştiği mücadele ve sonraki sürecin daha çok üstyapısal niteliklerini tanımlayan ve adına "Aydınlanma" denilen dönem. Yani 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanması.
Bilim ve Aydınlanma'yı yan yana getirdiğimizde ise, incelemeyi modern bilimlere ve bu bilimlerin ortaya çıktığı 16. ve 17. yüzyıla kaydırmak zorundayız.
Aydınlanma çağı-felsefesi de feodal üretim ilişkilerine karşı burjuvazinin verdiği mücadelenin, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çelişkisinin bir ürünü olduğundan Aydınlanma öncesi döneme, feodalizmin son dönemlerine dönerek incelemeyi başlatmak zorunluluğu biraz daha kendini belli ediyor.
Modern bilimlerin doğuşunu-gelişimini, buluşları incelerken ilk önce döneme özelliğini veren sosyo-ekonomik koşulları incelemek ve bu incelemeden sonra bilimsel üretimlere bakmak konuyu daha anlaşılabilir kılmak bakımından gerekli olacaktır.
Buradaki incelemenin konusunun sınırlı olarak "doğa bilimleri" olduğunu belirtmek de yararlı olacaktır.
* * *
Yazı tarzı ve konusu ile ilgili bu girişten sonra Ortaçağ dönemine genel bir bakış atarak incelememize başlayabiliriz.
Ortaçağ, Batı Roma İmparatorluğunun çöküşü ile İstanbul'un Türkler tarafından fethi arasındaki sürece verilen ad. Bu dönemde iktisadi-sosyal düzene feodalizm, üstyapıdaki düşünsel değerlere de Hıristiyanlık damgasını vurdu(Kilise). Üretici güçlerin gelişmesi temel olmakla birlikte devlet iktidarının parçalanmış olması, Akdeniz yolunun kapanmış olması ile birlikte ticaretin gelişmesi yerine tarımsal bir uygarlığın yerleşmesi vb. sebepler feodalizmi doğurdu. (Teknik üstünlüğünün yerini teknik durgunluğa bıraktığı, köle toplamanın sürekli savaşları gerektirdiği duruma dinsel ve siyasal savaşımlarda eklenince üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki katmerleşip yeni bir sosyo-ekonomik düzenin kapısını çaldı.
Feodal düzene özel mülkiyetin yeni zeminler üzerinde yeniden şekillenmesi gözüyle bakılabilir. Feodal, artık serfi öldüremiyordu ama onu toprakla birlikte alıp satabiliyordu. Serf, haftanın belirli günlerinde kendisi için belirli günlerinde efendi için çalışıyordu. Serf sözü köleden (servus) geliyor.
Ortaçağ uygarlığı Hıristiyan bir uygarlıktı ve bunu temsil eden Kilise önemli bir role sahip idi. Başta, bir topluluk olarak kurulan Kilise hiyerarşik yapılanma ile Katolik Kilisesi adını aldı ve söylemlerini ruhani iktidar biçiminde dillendirmeye başladı. Bu söylem adı altında Kilise sadece inanış ile değil bütün alanlarda müdahil olmaya başladı. Bilimin Ortaçağ boyunca pek gelişemediğinden hareketle bilim tarihçileri, Ortaçağ'ı bilimsel gelişme bakımından "karanlık dönem" olarak belirtmişlerdir.
Platoncu öğretinin ağır bastığı (idealizm; dış nesne ve olgular sadece birer görüntüdürler, gerçeği ise idealar da aramak gerekir.) Ve bu öğretinin daha da ileri gidilerek, tamamen irrasyonelleşerek mistik düşünce, büyü halini aldığı, Aristoteles'in sadece metafizik mantık öğretisinin (anlayışının) nazara alındığı bir ortamın bilimin gelişmesinde önkoşul olan "özgür ortam" olmadığı açıktır.
Din ve büyünün düşünce üzerindeki baskısı çok ağırdı. Manastır, bir tür üniversite işlevini görüyordu, Platon hariç antik Yunan yapıtları kayboldu. Din dışı bilimsel çalışmalar "pagan" (çoktanrılı, dinsiz) işi sayılır oldu. Yine, Hristiyanlığın egemen olduğu bu ortamda doğaya ilişkin bilgiler ve bu arada bilim, Kilise öğretisini pekiştirdiği oranda himaye görüyordu.
Bilimin mistik metafiziğe dönüşmesi doğayı bağımsız bir yaklaşımla incelemeyi imkansız kılmıştı. Nitekim dünyanın düz olduğuna dair ilkel geri dönüşlere de rastlamaktayız.
Ortaçağ, bu karanlık dönemi yaşarken doğuda yeşeren İslam uygarlığında ise bilim alanında göreli bir hareketlenme görülür.
Arapların, insanlığın bilimsel ürünlerini toplama ve koruma yolundaki çabaları bilim-düşünce tarihinde önemli bir yer tutar. Bunun yanı sıra matematik, tıp, kimya alanında, özgün çalışmalar da mevcuttur. Daha çok 8-12. yy'a tekabül eden bu gelişmelerden kimya alanında başlangıçta pratik kaygılar-amaçlara yönelik buluşlara rastlarız. Bayağı maddeleri altına-gümüşe çevirmede (SİMYA) yoğunlaştıkları görülür. Matematik, Astronomi ve Fizik alanında ise yine Euclides'in geometrisi, Batlamyus'un eseri çevrilmiştir. Hint kaynaklarından alınan sayı sistemi, sıfır için bir rakamın bulunup eklenmesiyle tamamlanmıştı ve Roma rakamlarının yerini almıştır. İbn-i Yunus'un Güneş ve Ay tutulmaları ile ilgili çalışmaları mevcuttur. İbn-i Sina'nın Kanun adlı kitabı özellikle hekimlik alanında batı dünyasını çok etkiler. İbn-i Rüşt'ün "Din kişiseldir. Teolojik bir biçimde ortaya konulamaz" çıkışı önemlidir. Gazali'nin bilim-felsefe düşmanlığı da yine bu dönemde kendini gösterir.
Genel olarak İslam bilimine özelliğini veren ansiklopedi (çevirmeler) ve çok yanlılıktır. Örneğin: Hayyam, büyük bir şair olduğu kadar, astronomi ve cebir ile ilgili çalışmaları ile de tanınır.
RÖNESANS VE MODERN BİLİM
YENİÇAĞ
İlk önce feodal sistemin bağrından burjuvazinin doğumuna bakmak gerekir. Başlangıçta üretim düşüktür ve üretildiği yerde tüketilir. Feodallere bağlı köyün kentten, tarımsal üretim sebebiyle daha üstün olduğu görülür. Zanaattaki gelişme ve ilerleme kentlerin önemini yaratır: Pazar için fazladan üretim ve kentler, zanaatçıların ürünlerini, köylülerin ise besin maddelerini sattıkları pazar, panayır halini alarak önem kazanır. Ve devam, para ticareti, bankalar, borsalar...
Burjuvalar hak satın almaya başlarlar parayla ve ayrıcalıklı duruma gelirler. Çıkarlar uyuştuğu sürece kral da bu arada burjuvalara arka çıkar.
Haçlı seferleri ticaret burjuvazisinin gelişimini körüklüyor. Askeri teknikteki ilerlemeler senyörler için çanların çalmasına sebep oluyor. Altın elde etmek için özellikle 15. yy'da buluşlar yaşanıyor ve servetler oluşuyor. Ve bu servetler sayesinde monarşiden tavizler-ayrıcalıklar elde ediliyor.
Ve nihayet manifaktür üretimi. Birikmiş para, sermaye ve ticaretin gelişmesiyle zanaat üretiminin yetersiz kalışı. Yani zanaatten ticarete, ticaretten manifaktüre: Manifaktür, bir ürünün yapımının parça parça işler halinde ayrı ayrı işçilere dağıtılması anlamına geliyor. Ve böylece başlangıçta araç olan ticaret, üretimi arttırmak ve sermayeyi arttırmak yolu ile amaç halini alır. Bu durum, modern zamanlara işaret ediyor: Yeni üretim ilişkileri ve yeni sınıflar. Tarih devam ediyor.
Ve Batının Yeniçağı kendini göstermeye başlar.
Teknik Gelişmeler:
Bizanslıların kullandıkları reçine, kükürtten oluşan maddenin yerine 13. yüzyıla doğru kömür kullanılarak elde edilen barut ve nihayetinde monarşinin yıkılışını hızlandıracak olan topun keşfi.
Pusulayı Batı uygarlığının tanıması ve gemi yapım tekniğinde ilerlemeler, yeni yerler keşfetmek ve buraların zenginliklerini Avrupa'ya taşımak konusunda çığır açmıştır. Avrupa'yı dünya tarihinde öne çıkaracak ekonomik gelişmeler de böylece başlıyor.
Coğrafi Keşifler:
Batının baharat ve ipek ile tanışması: Baharat Doğu Hint adalarından, ipek ise Çin'den geliyordu ve bu mesafenin ortasında Müslümanlar ve Türkler yer alıyor idi. Müslümanlar ve Türkler deniz ve kara yollarıyla malları Avrupaya getirip kârlı bir biçimde Venedik-Ceneviz tacirlerine satıyorlardı. Dolayısıyla bu mallara müslümanların aracılığı olmaksızın sahip olma büyük kazançlar sağlayacaktır. Altın arayıcılığı da bir başka etmendi.
Matbaacılığın keşfi, doğu ve müslüman dünyası ile savaş, ticaret ilişkileri coğrafya bilgisinin Avrupa'da da yayılmasına sebep olmuştur. Dünyanın yuvarlaklığına güven artmış idi. Demek ki Uzakdoğu'ya batıdan gidilebilirdi.
Bu gelişmelerin sonucu olarak Akdeniz havzası önemini yitirirken ticaret merkezleri Londra, Amsterdam vd. geçti. Dünya pazarlarındaki bu ani gelişme, piyasadaki malların çoğalışı, Asya ve Amerika'daki hazinelere ve mallara konmak için Avrupa sömürgeciliğinin doğuşu, gelişmesi, ve sonucu olan sermaye birikimi (Marx)
Coğrafi keşifler, Avrupalının dünyasına ve giderek insanlık düşüncesine büyük boyutlar kazandırdı. Okyanus, kıta, uygarlıklar, bitki gibi yepyeni kavramların farkına varıldı. Sosyal düşünce de bilimde devrimin kapılarını açtı.
Bu gelişmelerden sonra sıra burjuvazinin kültür devriminde idi.
RÖNESANS
Batıda, iktisadi mücadelelerin, değişimlerin, teknik ilerlemelerin, coğrafi keşiflerin vb. gelişmelerin yarattığı yeni sosyo-ekonomik sürecin "aktörü" burjuvazinin yeni konumu ile; ortaçağın gerici-tutucu geleneği arasındaki farklılık-karşılığın bilim-edebiyat-sanatı etkilemesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. Teoloji ve onun hizmetindeki skolastik felsefe yerini gerçeklere dönük, "özgür" araştırma ve öğrenmeye bırakmıştır.
Ortaçağın bütün değerler sistemine karşı antik çağ ideolojilerinden de dayanak alınarak toplum yerine bireyi, doğayı, aklı, bilimin gücünü dine karşı yüceltir. Bu dönem hümanizm anlayışı, dinden bağımsız bir kültür kurmak, insan ve dünya ile ilgilibir felsefe anlayışı idi aslında.
Bilim tarihi açısından Rönesansı bir yeniden uyanış, aydınlanmanın başlangıcı saymak geçerli olmayacaktır. Bu dönem daha çok edebiyat ve sanata damgasını vurmuştur. Fakat, daha çok 16. yüzyılın sonları ve 17. yüzyıla tekabül eden modern bilimin doğuşunun öncesini hazırlaması bakımından ve Leonardo da Vinci'yi yetiştirmesi bakımından bilim tarihinde de Rönesans'ı bir dönüm noktası saymak gerekliliği kendini gösterir.
Modern bilimlerin çıkışı öncesi sosyo-ekonomik gelişmelerin genel olarak incelenmesinden sonra bilim devrimcilerini aktarmanın sırası geldi.
Leonardo da Vinci (1452-1519)
Ressam, mimar, bilgin, mühendis, filozof. Yazmayı tasarladığı kitapların hepsini yazabilseydi bilimin sonraki dönemde uğradığı zorlukların çoğu aşılmış olacaktı. Sanat dışı çalışmaları dağınık, süreksiz, yavaş idi. Ancak çok yönlü çalışmaları ile pek etkileyicidir. (Uçak, paraşüt, helikopterler projeleri arasında idi).
Hayvan ve insan cesetleri üzerindeki teşrih çalışmaları ona anatomi tarihinde büyük bir yer sağlamıştır. Kanın işlev ve hareketleri ile ilgili çalışmaları sonucu, kanın organizmanın diğer bölümlerine besini nasıl taşıdığını çözümlemeye çalışmış, kan dolaşımını suyun doğadaki dolaşımına benzetmiştir.
"Yerküre, güneş etrafında bir gezegendir." çıkışıyla Copernicus'u öncelemiştir.
"Canlılar dışında algıladığımız hiçbir nesne kendiliğinden harekete geçmez. Her nesnenin devindiği yönde bir ağırlığı vardır. Serbest düşen bir cisim ivme kazanır. Kuvvet yalnız hareketin değil, İvme'ninde nedenidir" şeklindeki çıkışıyla da Galileo ile Newton'u da öncelediği söylenebilir.
Su ve havada dalgasal devinim, ses oluşumu ile ilgilenen Vinci, ışığın da dalgasal nitelikte devinme olasılığından bahsetmiştir.
Jeoloji alanında da Vinci'ye öncü gözü ile bakılır. Dağlarda bulunan fosillerin bir bölümü deniz yaratıklarına aittir. Yeryüzü zamanla değişikliğe uğrar. Doğal nedenlerle yeni tepeler-vadiler oluşur.
Bilim yöntemi üzerine Leonardo, teolojik baskıdan uzak, özgür bir arayışla bilimin amacına ulaşabileceğin, ilimsel gözlem ve deneye ağırlık vermek gerektiğini, teori ve pratiğin birlikteliğini ortaya koyar. Matematik üzerine insanoğlunun sürgit kesinlik arayışı içinde olduğunu, matematiğin ideal-soyut düşüncel kavramlarla uğraştığını kesinliğin de ancak matematikte olabileceğini vurgular.
Leonardo da Vinci ile bitirelim: "Nasıl yaşamaya başladığımda nasıl ölmekte olduğumu gördüm."
Nicolas Copernicus (1473-1543) ve Güneş Merkezli Sistem
Son dört yüz yılda tanık olduğumuz bilimsel gelişmelerin astronomideki bu devrimle başladığı söylenebilir.
Güneş merkezi sistem yalnızca modern bilimin doğuşuna değil, insanın evren içindeki yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüşün ortaya çıkmasının başlangıcıdır aynı zamanda. Copernicus'la birlikte insan, kendini doğanın bir parçası saymaya başladı. Önceki süreçlerle ilgili olarak, Babillerin göksel nesnelerle ilgili gözlemleri, Yunanlıların kuramsal incelemeleri ve 17. yüzyıla gelinceye kadar egemenliğini sürdüren "Batlamyus sistemi"'nin yarattığı birikim, bu devrimi hazırladı denilebilir. Copernicus'un bu buluşunun Rönesans ve sonraki sürece tekabül etmesi bir şanstır aynı zamanda.
Batlumyus'a göre gökyüzü, yıldızların çakılı olduğu dönen bir küre idi. Dünya bu kürenin merkezinde sabit bir yere sahipti. Çevresinde ay, güneş vd. gezegenlerden oluşan bir dizi küre mevcuttu. Tanrısal bir düzen olarak algılanan bu sistemle insanoğluna evrenin merkezinde olma onurunu(!) veriyor idi. - Ne var ki bu sistem, Copernicus açısından son derece karmaşık, tutarsız, parçaları ayrı yerlerde olan bir heykeli andırıyordu.
Copernicus'un ilk çıkışı astronomiyi basitleştirmek ve tutarlı hale getirmek kaygısıyla olmuştur. Sisteme devrimci özelliğini veren şey ise yer merkezli sistem yerine güneş merkezli sistemi savunması ve Yer'in sıradan bir gezegen olduğunu belirtmesidir. (Evren'in sınırlılığı anlayışı terkedilmemiştir.) Copernicus'a göre Gezegenleri taşıyan göksel küreler, dünyanın değil, güneşin etrafında dönüyordu. Dünya merkezde değildir ve sabit de değildir. Yıllık ve günlük dönüşler sergiler.
Copernicus'un Güneş'e karşı olan mistik hayranlığına Platon'un etkisi çerçevesinde bakılabilir. Katolik Kilisesi'nin önceleri belirgin bir tepkisi görülmez. İlk tepki Protestanlardan gelir:
Bu konuda Luther "Bu budala astronomi bilimini alt üst etme sevdasındadır. Oysa Kutsal Kitap, Arzın değil, güneşin döndüğünü söyler. Bu yeni yetmeye halk kulak verecek. Olacak iş mi?" diyerek yersiz bir tepki ortaya koymaktadır. Katolik Kilisesi'ne karşı amansız bir kavga veren Luther, bunun yerine yine Hristiyanlık içersinde bir yapılanma koymaktadır. dogmaların içinde ancak bilim düşmanlığı yapabiliyor.
Johannes Kepler: (1571-1634)
Kendine özgü bilimsel tutku ve dehası ile astronomiye modern niteliğini kazandıran kişidir. Bilimsel gelişmeye katkısı iki yüzlüdür. Güneş sistemi ile ilgili bulguları ile daha kapsamlı Newton teorisinin oraya çıkmasına zemin ve malzeme hazırlar. Hipotez veya teorilerin gözlemsel olgulara uygun düşmesi üzerindeki uğrayışla bilimsel araştırma ve yöntem anlayışına yeni bir bakış getirir. Kepler, henüz öğrenciyken Copesmcus sistemini benimser ve matematiksel ispatına koyulur. Gezegenlerin yörüngelerini ve hareket biçimlerini anlamak başlıca tutkusuydu. Copernicus'taki mistik ve estetik eğilimler Kepler'de de mevcuttur. Copernicus Güneş'e hayrandı, Kepler ise adeta tapıyordu. Kepler'in Copernicus sistemini benimsemesinde Güneş'e dinsel tapınma yol açmış olabilir. Evren'deki tüm cisimler arasında en yücesi, en büyüğü, özü salt olan Güneş'tir. Güneş, tek başına her şeyi yaşatan, koruyan ve ısıtan kaynaktır. Hareketi ile gezegenlerin padişahı, gücüyle dünyanın, güzelliğiyle göğün en yüce katında meleklerle konaklamaya layık bir varlıktır.
Gözlemci-astronomi bilgini Tyeo Brahe'nin Copernicus sistemini çürütmek üzere topladığı veriler Brahe'nin ölümüyle, asistanı olan Kepler'in eline geçmiş; Kepler de bu verileri kendi sistemini oluşturmak için kullanmıştır.
Kepler'in çalışmalarını başarılı kılan temel, gezegenler ile ilgili ulaştığı yasalardır:
* 1. yasa (gezegenlerin yörüngeleriyle ilgili): Bir gezegen, odaklarından birinde güneş olan bir elips çizer.
* 2. yasa (gezegenlerin hareketleriyle ilgili): Bir gezegeni güneşe birleştiren doğru parçası, eşit sürelerde eşit alanlar alır. (Hız, güneşe yakın iken artar, uzak iken azalır)
* 3. yasa Bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçildiği sürenin kaşesi, onun güneşe olan ortalama uzaklığın kübü ile orantılıdır.
İlk iki yasa, Platoncu geleneksel düşünceye ters düşmeleri (hareketin çembersel olmadığı, düzgün olmadığı) bakımından, üçüncü yasa ise göksel nesneler açası ilişkilerin matematiksel olarak ifade edilebileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
William Harvey (1572-1657)
Kan dolaşımı ile ilgili çalışmasıyla bizim tarihine geçen Harvey, tıptaki önyargıları yıkmasıyla önem kazanmıştır: "Dinsel doğrulardan ve önyargılardan kurtulmalı, nesnel gözlemsel vesilelerle gerçeğe ulaşılmalı."
Rönesans öncesi insan üzerinde (ceset) araştırma yapma olanağı yoktu. Rönesans'ta bu serbestlik sağlandı fakat pek bir ilerleme de sağlanamadı
Akciğerlerde ve vücutta kanın dolaşımını düzenleyen kalbin çalışma şeklinin açıklanması Harvey ile olmuştur. Harvey, kalpten yarın saatlik sürede geçen kanın tüm vücuttaki kan miktarına denk olduğunu bir nedenle de kanın tekrar atardamarlardan damarlara geçerek oradan da kalbe dönmesi gerektiğini belirtir. Kalp, değişimli olarak atan ve duran bir işleyiş içindeydi. Eline aldığında kalbin gene nöbetleşe sertleşip, gevşediğini duyumsuyor, sertleştiğinde organın basılıp solgunlaştığını, gevşediğinde genişleyip kırmızılaştığını gözlemliyordu. Ve yargı: Kalp, içi boş pompa gibi çalışan bir karttır. Harekete geçtiğinde boşluk daralır, kan dışa pompalanır. Gevşediğinde, kan tam tersine, iç boşluğa yönelmektedir.
Ayrıca Harvey, taşınan kanın miktarını da saptanan yoluna gider: Kalp her atışında yaklaşık otuz gram kan pompalar. Yani dakikada beş litre.
Sonuç: Kan dolaşımı mekanik, çevrimseldir. Kalbin çalışması her türlü "önyargılar"dan uzak, sert, mekanik bir işleyiştir.
Galileo Galilei (1564-1642)
Rönesansın son dönemlerinde yaşayan Galileo, Aristoles fiziğinden modern fizik bilimine geçişi sağlamakla Newton'da tamamlanan 17. yüzyıl bilimsel devresini başlattı.
Yöntem üzerinde de çağdaşları Bacon, Descartes gibi çalışmıştır. Bacon, kesin ve evrensel sonuçlara ulaşmada duyumculuğu, Descartes aklı temel almıştır. Galileo'nun deney ve matematiksel düşünceyi birleştirerek yöntem arayışında modern senteze ulaştığı görülür.
Galileo'nun en düzgün çalışması fizikte dinamik diye bilinen nesnelerin devinimlerine ilişkin etkinliğidir. Aristoteles, hareket halindeki bir cisim itilmezse er geç durur demişti. Bu görünüşte doğru varsayım uzun süre geçerliliğini korudu. Fakat bu varsayım, temelde sakattı. Çünkü hareket halindeki bir cismin durmasının sebebi itilmemesi değil, hareketi engelleyen bir takım dinamiklerin varlığından ileri geliyordu. Bu engeller yok olduğunda, cismin hareket etmesi beklenir. Tüm engellerin giderildiği ideal bir ortam oluştuğunda cisimlerin sonsuza kadar hareket etmesi beklenir.
Bu ilke eskiden kopuşu da belirtiyordu:
* 1. Hareketsizlik gibi hareket de doğal bir özelliktir.
* 2. Doğrusal hareketin nazara alınması zorunludur.
Galileo, cisimlerin düşme olayını da aynı yaklaşım ile ele aldı: Günümüzde, atmosferde serbest bırakılan iki cismin ağır olanı daha önce yere ulaşır. İdeal bir durumda (tam bir boşlukta), yoğunlukları ne olursa olsun tüm cisimler aynı düşme mesafesini aynı sürede tamamlarlar. Gözlemler, düşmenin sabit bir hızla değil saniyede (10 metre) artan bir hızla meydana geldiğini göstermiştir. Burada hareketin doğrusal değil, nesnel olduğunu gösterir. Demek ki boşlukta dahi bir etki vardır ki bu yerçekimidir.
Galileo'nun Astronomideki katkılarına gelince; Hollandalı bir gözlükçünün uzak nesneleri büyüten bir meslek icadından hareketle ışığın yansıma ve kısılma üzerindeki bilgilerden yararlanarak teleskop yapar. Ayın yüzünün sanıldığının tersine pürüzlü olduğu anlaşılır.
Copernicus ve Kepler gezegenlere ait hareketlerin matematiksel ifadesini göstermişlerdi. Galileo biraz daha ileri giderek yerküre üzerindeki cisimlerin de hareketlerinin matematiksel ilişkiye tabi olduğunu kanıtlamıştır.
Galileo'yu Kepler'den ayıran bir konu da ilişkileri mistik değil ussal yönde kurmasıdır.
Sir Izaak Newton (1642-1727)
Mekanikçi doğa anlayışını doruğa çıkarttı denilebilir. Doğa felsefesinin matematiksel ilkesi, kendisinin ve bilim dünyasının en önemli eseri sayılır.
Eserin ilk bölümünde devinimden bahsedilir. Galileo'nun eylemsizlik ve serbest düşme yasasını Newton kapsamlı bir teoriyle incelemekteydi. Galileo'nun eylemsizlik ilkesine Newton "kütle" yasasıyla daha net bir bakış kazandırır: Değişik kütleye sahip iki nesne, sıkışık bir yayın karşıt uçlarına bastırılıp bırakıldığında kütlesi büyük olanın kayma ivmesi daha azdır.
Bu mekanikçi kuramın başka bir yasası da "kuvvet"tir. Kuvvet, hız veya yön değiştirmenin nedeni olarak tanımlanmakta ve bunun kütle ile ivmenin çarpımından oluştuğu belirtilmektedir.
Son olarak her etkiye karşı, eşit bir "tepki" vardır. "Kütle" ve "kuvvet"ten sonra mekaniğin üçüncü yasası budur.
Gelileo ile Newton mekaniğinde yalnızca aynı doğrultuda tekdüze devinim doğaldır. Denenmenin yön-hız değiştirmesi ancak bir dış kuvvetin etkisiyle olanaklıdır.
Newton yerçekimi ile ilgili hipotezini yasaya dönüştürür. Evrende var olan herhangi iki cisim (kütlelerin çarpımıyla doğru, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak) birbirine çeker. İşte, elmanın yere düşmesiyle, Dünyanın Güneş etrafından dolaşması gibi birbirinden uzak olguları bir tek kategoride açıklama olanağı bu ilke ili mümkün kılınmıştır (Evrensel yerçekimi yasası).
Newton'un ulaştığı sonuçlar şunlardır:
- Hareketin üç temel yasaya indirgenmesi
- Bu yasaların dayandığı kavramların tanımlanışı (kütle, kuvvet)
- Copernicuz ve Kepler'in ilk adımlarını attıkları sistemin bilimsel bir teori olarak kuruluşu (Evrensel yerçekimi yasası).
Francis Bacon (1561-1926)
Bilimsel yöntem anlayışını, bilimin önemini, bilimin, bilgiyi olduğu kadar doğaya belli bir yaklaşımı da içerdiğini, bilimi belirli bir yaklaşım olarak anlama ve anlatma çabası modern bilimsel gelişmede ilk kez Bacon'da görülür.
Bacon; bir taraftan insanlığın yeni keşiflerle bilinmeyene açıldığı, bilgi arayışına girdiği; öbür taraftan Kilise ile ters düşenlerin aforoz edildiği, yakıldığı bir dönemin nesnelliği içinde yaşadığından, bu çabası daha anlaşılabilir oluyor.
Yani Bacon bir değişim-dönüşüm sürecinde yaşıyordu ve yaptığı da bunu anlama, yorumlama, yönlendirme çabasıydı. "İlgi alanında yalnızca bilgi, bilgiye yönelik araştırma vardır" İnsanoğluna doğayı tanıma, doğa kuvvetlerini denetim altına alma güç ve olanağını verecek genel bir yöntem bulmak, bilgi edinmenin doğru ve etkili yolunu kesin bir biçimde belirlemek, çalışmalarına yön veren esas itkilerdi.
Bacon'a göre, her türlü gözlem ve deney sonuçlarını toplama, kaydetme, sınıflama doğanın sırlarını bize verir. Yani bilimsel yöntem, gözlem-deney yolundan veri toplama ve sınıflama şeklindedir (Tümevarım). Bacon, karşı çıktığı geri skolastik anlayışın insanların üzerinde yarattığı bilgisizliğe doğru yöntemle karşı çıkılabileceğini söyler.
Ancak Bacon'un bu yöntem anlayışı, olguların açıklamakla değil, betimlemekle kalınacağını, bunun da bilimin önemli bir işlevini eksik bıraktığını, doğadaki olup biten bütün olguların gözleme olanak vermediğini, sezgi, yaratıcılık ve kavramların ihmal edildiği gerekçeleriyle eleştiriye tutulmuştur.
AYDINLANMA ÇAĞINA GENEL BAKIŞ
Feodal düzende üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişki, yeni bir sosyo-ekonomik sürecin habercisi olagelmişti (zorunlu uygunluk yasası).
Feodalizmin bağrından çıkmış olan burjuvazinin gelişimine yine feodal üretim ilişkileri köstek olmaya başlamıştı. üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında oluşa gelen çelişkiyi aktif güç olarak sahneye çıkmakla kendi lehine çözüme kavuşturan burjuvazinin üstyapısal dönüşümleri de beraberinde getirmesi bir bakıma kaçınılmazdı. Aydınlanmada bu sürecin felsefe, sanat, edebiyattaki karşılığı oluyor.
18. yüzyıl Aydınlanma çağı, Rönesans ve modern bilim başlığı altında incelemeye çalıştığımız feodalizmin içinde gelişen kapitalizmin, altyapıda ve üstyapıda feodal üretim ilişkilerine ve Kitab-ı Mukaddese karşı verilen mücadelenin başarıya ulaştığını da belirtir. 18. yüzyılda savaşım, siyasal savaşım halini alır.
Aydınlanma döneminin, bilimdeki gerçek aydınlanma dönemi olarak kabul edilebilecek 16. ve 17. yüzyılların birikimine dayandığını söylemek yerinde olacaktır.
Newton'un, Bacon'ın, Gelileo'nun buluşlarının yarattığı birikim ve cesaretlerinde etkisiyle özellikle düşün alanında bir devrimden bahsedilebilecektir. Mekanikçi bilimin düşün alanındaki etkisi kesin bir gerçekliktir. Düşün alanında yasalar yaratılmaya çalışılmıştır.
Bilim alanındaki önemli kişiliklerde şunlardır:
Laurent Lavosier (1743-1794)
Daha önceki deneysel çalışmalar bir tarafa kimyanın gerçek anlamda bilimsel nitelik kazanması Lavosier'nin Kimya Bilimine Giriş adlı kitabı ile mümkün olmuştur.
Lavosier, bilim dünyasında ilk önce yanma olayına ilişkin geliştirdiği teoriye ün kazanır. Lavosier, araştırmalarına başladığında Kimya'da antik Yunanın maddeye ait dört element olan toprak,su, hava, ateş ile yanmaya ilişkin "Hogiston" kuramı geçerli idi: Bir tahta parçası yandığında duman-alev çıkarır, yanan nesne bir miktar kül bırakıp yok olur. Yanma, yanan maddenin "ateş maddesi" (phologistan) çıkarması demek. Geriye en az kül bırakan maddeler phologistan bakımından en zengin maddelerdir.
O zamana kadar yanma olayını açıklamadaki güçlüğün sebebi havadaki gazlara ilişkin bilgi eksikliğinden idi. Lavosier, kapalı bir kapta fosfor yakınca gazın ağırlığının değişmediğini, oysa havanın içeri girmesiyle beraber gazın ağırlığının arttığını saptamıştı. Ama bu gözlem, kuramsal ve doyurucu bir açıklama bekliyordu.
Priestley'in "yetkin gaz" dediği oksijenin gerçek önemini anlayan bilim adamı yine Lavoisier olmuştur. Priestley'in deneylerini tekrarlar. Bir önceki deneyini iletir: Yanmadan sonra oluşan civa oksidi (calx) tarttıktan sonra daha fazla ısıtır. Kora dönüşen kırmızı oksidin giderek yok olmaya yüz tuttuğunu geriye civa taneciğiyle bir miktar "elastik akacı" kaldığını saptar. Yetkin gaz denilen şey bu idi. Bu artığın ağırlığı ile civarın ilk aşamada ısıtılmasından azalan hava ağırlığının da eşit olduğunu gördü. Bunun anlamı: Yanma, yanan maddenin phologistan salmasıyla değil, oksijenle birleşmesiyle gerçekleşir.
Bu bağlamda Lavosier'in birşey keşfetmesinden bahsedilemez. Daha çok, başkalarının bulduğu nesne ve olguları açıklayan, kimyasal bileşime açıklık getiren bir kuram oluşturmak, nesneleri adlandırmada yeni bir sistem kurmasından bahsedilebilir.
Pierre Laplace (1749-1827)
Newton teorisini geliştirme, güneş sisteminin oluşumunu açıklama, matematiksel olasılık teorisini kurmak gibi çalışmalarıyla 18. yüzyıl bilim adamları arasında önemli bir yer tutar.
Newton, gezegenleri yetkin bir küre; yörünge biçimlerini ve hareketlerini yanlış Güneş'in çekimine bağlı saymıştı. Bu gözlemi daha karmaşık boyutları ile inceledikten sonra Güneş sisteminin ortaya koyduğu tüm mekanik problemlerin çözümüne yer veren yedi ciltlik kitabını tamamlar.
Laplace, gezegenlerin oluşumunu açıklamak için ünlü "Nebüloz hipotezini" geliştirir: Güneş, başlangıçta büyük ve sıcak bir kütleydi. Giderek soğuyan bu kütle büzülmeye başlar. Büzülme ile beraber dönme hızı artacağından yassılaşır ve birbirini izleyen halkalar halinde parçalanır. Kopan halkaların her biri bir gezegeni oluşturur.
Laplace'nin gezegen ve uydularının neden aynı yönde hareket ettiklerini de bu hipotez açıklıyor: Başlangıçtaki sıcak gaz kitlesinin dönüşündeki hareket yönü ayrılan parçalara intikal etmiştir. (Sonraki gözlemler, bazı gezegenlerin ters yönlü hareketlerini ispatlamıştır).
Neküloz hipotezi: gezegenler giderek büzülen gaz kitlesinden meydana gelmiş olsa idi bu sürecin bugünde devam etmesi gerektiğini, şimdiki güneş çok daha büzülmüş olacağına göre çok daha büyük bir hızla dönmesi gerektiğini oysa güneşin dönüşünün yavaş olduğunu, büyük bir gaz kitlesinin parçalarının çekim nedeniyle ayrılmak yerine birleşebileceğini vb. sebeplerle eleştiriye uğrar.
Konuyu bütünsel bir şekilde gözlemlediğimizde Avrupa'da modern anlamda yaşanan bu gelişmelerin üretim biçimlerinde, ticarette, sanayideki değişim-dönüşümlerle paralel bir evrilme gösterdiği ortaya çıkacaktır.
Bu gözlem, bizi bilimsel gelişmelerin, üretimlerin, mekanik bir biçimde, üretici güçler ve üretim ilişkilerindeki değişimlere tabi olduğu yanılgısına taşımamalıdır. Cemal Yıldırım'ın belirttiği üzere, bilimsel etkinliğin canlı olduğu Rönesans sonrası İtalya, zengin bir ülke idi. Ticaret ve sanayi Atlantik kıyılarına kayınca bilimin de İngiltere, Hollanda, Fransa da gelişmeye başlaması tesadüfi değildir. Bilimsel akademilerin kurulduğu dönemde uluslararası ticaret çok hareketli idi. Tacirler, bilimsel faaliyetleri destekliyordu. Böylece üretimi arttırıcı ve maliyeti düşürücü bir takım icatları elde edebileceklerdi.
Yine üretici güçlerin gelişmesi, dönüşmesi, Rönesans sürecini başlatması ve modern bilimin öncülerinin hızla ortaya çıkması şeklindeki tarihsel gerçeklik de dikkat çekicidir.
Öbür taraftan; "Bilim ve İktidar" kitabından Alexandr King'in belirttiği üzere: Bilimin yaptığı keşiflerin büyük, yeni endüstrileri doğurduğu, termodinamiğin yasalarının kavranmaksızın modern mühendisliğin düşünülemeyeceği, organik kimyadaki ilerlemelerin eczacılık-kimya endüstrisini oluşturduğu vb. şekildeki bilim ve teknolojinin üretici güçler üzerindeki karşılık etkisini vurgulaması ve gelişmelerin diyalektik birlikteliğinin sonuç olarak gözler önüne serilmesi dikkat çekicidir.
Bugünden bakarsak;
Toplumsal-yığın üretimi ile azınlık iktidarının çıkarı arasındaki dengesizlik-çelişki esas olmak üzere: Küreselleşme, globalleşme, yeni dünya düzeni gibi kavramların daha çok manipüle etme amacına yönelik kullanıldığı, aslında ezen ile ezilenler arasındaki oranın gittikçe derinleştiği, yığınların sefaletinin kol gezdiği, işçinin ürettiği nesneyi tanımaması ile başlayan ve toplumun diğer kesimlerinde de farklı biçimlerle-yollarla kendini belli ettiren yabancılaşma olgusunun ve bunların bir nevi yansıması olan psikolojik, sosyal rahatsızlıklar, histeriler... vb birçok olumsuz gelişmelerin görüldüğü ve hemen her şeyin iktidarın hizmetine sokulduğu - sokulmaya çalışıldığı bir ortamda bilimin de paylaşım savaşlarında olduğu gibi nasıl kullanıldığı (atom ve hidrojen bombaları), insanlığın geliştirilmesi-güzelliklerin yaratılmasına yönelik gelişen-gelişmesi gereken-bilimin iktidarlarca insanlığın ve güzelliklerin mezarı olarak da kullanıldığını görürüz.
KAYNAKLAR
Cemal Yıldırım, Bilim Tarihi
Cemal Yıldırım, Bilim'in Öncüleri
Federico Mayor - Agusto Forti, Bilim ve İktidar
Richard S. Westfall, Modern Bilimin Doğuşu
Server Tanilli, Uygarlık Tarihi
Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri
John Eaton, Ekonomi Politik








Son yorumlar
15 dakika 57 saniye önce
34 dakika 19 saniye önce
40 dakika 52 saniye önce
45 dakika 14 saniye önce
52 dakika 45 saniye önce
56 dakika 38 saniye önce
56 dakika 56 saniye önce
1 saat 8 dakika önce
1 saat 11 dakika önce
1 saat 16 dakika önce
1 saat 21 dakika önce
1 saat 24 dakika önce
1 saat 27 dakika önce
4 saat 48 dakika önce
6 saat 53 dakika önce