BİR GÜL TOHUMU EKMELİ KÜLLERİMİZE/BOSNA-1
- Meryem Rabia Taşbilek yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 539 kez okundu
- rastgele...
Acısı Dinmemiş Bir Yolculuğun
Geç Kalmış Notları
O köprüde bir başkalık vardı diye ağlıyor yaşlı adam. O köprüde bir başkalık vardı, bu benim Mostar’ım değil! Teselli sözcükleri aramak içimden gelmiyor. Çünkü biliyorum ki karşımdakinin acısının üzerinde her teselli sözcüğü eğreti duracak. Yeri doldurulamayacak bir çok şeyini yitirmiş, vakarı acısıyla bütünleşmiş, sarsılmış ama yıkılmamış bir çınar gibi karşımda duran adam için ne söylesem yavan. Susuyorum, ağlayarak ve yumruk yaptığım parmaklarımı gizliden gizliye dişleyerek eşlik ediyorum acısına. 12 yakını katledilmişliğin acısını içimde nereye yerleştireceğimi bilemeden.
Gariptir ki; saat 15:52 de Mostar yerle bir edildikten sonra; köprüyü yakından gördüğüm, ayak bastığım ilk anda, yani “tamir” edildikten sonra, ben de bu köprüde bir başkalık olduğunu hissetmiştim. Eskiden de bir başkaydı elbet. Fakat artık yalancı bir edayla, hiçbir şey olmamış gibi, akan onca kanın ardından olağanca beyazlığıyla gerçeklikten uzak öylesine bir yeri doldurulmuşluk, kanıma dokunmuştu gördüğümde.
O köprüde bir başkalık vardı! Artık eskisinin yerini alamayacak bir farklılıkla, geçmişi ve yerinden edilenleri, yaşananları tarihin, şimdinin ve geleceğin yüzüne vurup duracak. Harici tarihin kitaplarda anlatamadıklarını en yalın ve okunaklı haliyle anlatacak. Yaşanan onca acıya, katliama, tecavüze, vahşete rağmen turistik bir sırıtışın yerleştirildiği çehresiyle örtülmek istenenden daha da gür bir sesle gün be gün içimizi kanatmaya, yaralarımızı deşmeye, zamanın atacağı cilaları pürüzleştirmeye, aklımızdaki ırmakları pıhtılaştırmaya devam edecek. Etmeli de... Umulur ki nisyanın varlığımızdaki mayasını silkeler bu köprü.
Mostar’ın girişinde iki ayrı taşa kazınmış ‘Unutma!’ uyarısı içimize kazınır belki böylelikle!
* * *
12 akrabası Sırp ve Hırvatlar tarafından, belki de en yakın komşuları tarafından katledilen Sadık amca köprünün üzerinden boğazları kesilip atılan cesetlerin yığıldıkları yerde nehrin kana bulandığını daha doğru bir ifadeyle kandan bir nehrin aktığını anlatıyor.
Dima Simaviç; kahrın eskitme verniği gibi yüzünde çatladığı nene, 75 yaşında. Ailesinin tamamını tüm torunları da dahil kaybetmiş. Beş yıldır yerle bir edilen, haritadan silinen bu köyde yalnız başına yaşıyor. “Evet” diyor, “beş yıldır burada yalnız yaşıyorum ama her gün bu yıkılan camiye geliyorum. Hem de her gün. Ezan sesi duyuyorum burada, Osmanlıyı bekliyorum, eskiden nasıl yaptılarsa yine yapsınlar, siz yapın…” Ellerini ağlayarak kah yüzüne götürüyor, kah başını göğe kaldırıp tekbir getiriyor… Ağlıyorum…
Yardım beklediklerinin halinden haberdar olan biri olarak daha da sarsılarak ağlıyorum. Camilere doldurulup yakılan Müslümanların sesi hakkıyla yankılanmadı, yankılanmıyor diye ağlıyorum. Mişigrat’ta silahlandırılmış komşuları tarafından katledilen insanlar için ağlıyorum! Elimden daha fazlası gelmiyor diye ağlıyorum. Dünyanın her yerinden bu seslere kulak verip, yürek verip; eşlerini, çocuklarını, ülkelerini bırakıp gelen, dillerini dahi bilmedikleri bu kardeşleriyle omuzlarını ve yüreklerini birleştiren gazilerin şimdilerde bu fedakarlığı yaptıkları ülkeden, Bosna’dan sınır dışı edilmelerinin görmezden gelinmesine, Bosna’nın onca mücadeleden sonra, Aliya'dan sonra, soğuk savaşta bu noktaya gelinmesine ağlıyorum. Her şeyin uzaktan görüldüğü kadar kolay olmadığı açıklamasıyla öfkemi susturmaya çalışanlar karşısında ağlıyorum. Göz yaşlarım şehitlikteki mezar taşlarını seven teyzemin anlamadığım dualarına amin olsun diye ağlıyorum!
Mostar’da hala namaz vakitleri dışında camileri kundaklayanlar yüzünden namaz kılacak açık bir cami bulamadığıma ve bunu yapan insanlığa ağlıyorum! İnsanı sevebilme istidadını yitirmiş olanların insanlığı sevme palavralarına ağlıyorum! Mostar’ın belediye seçimlerini Hırvatların %51’le kazanıyor olmalarına şaşıramadığıma ağlıyorum! Hırvatlar sayıca daha azken sırf seçimleri kazanmak için farklı köylerden evlerine insanlar yerleştirip birlik oluyorken, Müslümanların hala bin bir parçaya bölünmelerine ağlıyorum. Minareleri ezansız bırakma mısrası dillerimizdeyken, Mostar yolunda, Foça'da camisi yerle bir olmuş bir minareyi görüp, minareleri camisiz bırakma Allah’ım diye ağlıyorum!
Dilsizmütercim: Meryem Rabia Taşbilek




bizim küllerimiz...
sahiplenmeliyiz...
nasıl mazideki şanlı tarihimizle, yaptığımız kanlı savaşlarla, bir devri kapatıp bir devri açtğımızla övündüğümüz gibi... "bakın bakın.işte bizimkiler böyle böyle yapmış (!)" deyip göğsümüzü kabarttığımız gibi...
sebep olduğumuz, "kül" haline gelmiş diyarlara da sahip çıkmalıyız.orada akıllara durgunluk verecek manzaraları, insanlık dışı muameleye maruz kalmış inanları düşünüp, " bizim de bunda bir payımız var mı acaba..." diye düşünüp, oradaki insanlara sahip çıkmalıyız.
evet. okul yılarım boyunca - halen devam ediyorum, ediyorlar - tarihimiz kusursuzmuş gibi lanse edil(di)iyor... ama ben Bosna yı gördükçe, düşündükçe okudukça... "bizim de payımız var mı?" sorusuna takılıp kalıyorum ve tarihime "hayran" kalamıyorum...
Osmanlı ya hasret sinelerin, özlemle dolu bakışlarının yerine " bakın! siz geldiniz... geri gittiniz... bizi burada sizin düşmanlarınızın ortasında bıraktınız" demediklerine şükretmeli mi... bilmiyorum.
kesse leyla bileğini, mecnun kanardı ...
Bosna'daki soykırıma ve Osmanlı'ya dair hamiş:
Öncelikle, selam edip yorum için teşekkür etmek isterim İkra kardeşim.
Sonrasında yorumunuzda değindiğiniz konuya dair kısa da olsa fikrimi belirtme ihtiyacı duyuyorum.
Şuan çalışmalarımı sürdürdüğüm sınıflardan birinde 26 ülkeden öğrenci var. Asgari her dönem değişen 3 ayrı sınıfın çalışmalarına katılıyorum ve her bir sınıfın yine bu denli farklı ülkelerden öğrencileri olduğunu söylemeliyim. Anlamak* çatısı altında ve farklı yerlerde mutedil olmaya çalışarak yeri geldiğinde Osmanlı'yı tenkid eden biri olarak açıklamamı değerlendirirseniz daha bir ufuk açıcı olacaktır.
Bu açıklamanın konuyla bağlantısına gelince; sınıflarda Osmanlı'nın fethettiği ülkelerden birçok kişiyle muhabbet etme imkanım oldu ve halen oluyor. Her birine istisnasız Osmanlı hakkındaki fikirlerini soruyorum. Bu arkadaşların bazıları müslüman bazıları değil. Şuana dek Osmanlı'dan sonra kendilerini sömürge haline getiren ülkelere dair ve Osmanlıdan ayrıldıktan sonra yaşadıkları zulme dair dişlerini gıcırdatarak veya buruk bir ses tonuyla konuştuklarına şahit olurken beni öz kardeşleri gibi kucakladılar. Ve o günleri her biri özlemle yad ediyorlar. Meksikalılar dahil sömürge haline getirilen ülkelerden gelen her arkadaşa özellikle, düşünmeye sevketmek için, sömürgeciler gelmeden evvel hangi dili kullandıklarını soruyorum. Ve bir iki istisna dışında, bir veya yarım asır önce kullanılan dillerinin ne olduğunu bile hatırlamıyorlar! Afallıyorlar. Düşünmeye başlıyorlar! Yerli dinlerine inanan birçok kitle çok kısa bir zaman dilimi içinde eski dinlerinin ne olduğunu hatırlayamaz halde hristiyanlaştırılıyor. Osmanlı'nın yüzyıllarca hakim olduğu ülkelerde buna benzer sistematik bir şeye hiç rastlamadım. Tebliğden bahsetmiyorum. Bu konuda adil bir yaklaşım içinde olan bir Yahudi bile Kudüs'te Osmanlı idaresini özlem ve hayırla yad etmektedir! Buna ben şahidim!
Mesela 1952'ye kadar kızıl derililer kendi topraklarında; sürüldükleri en verimsiz "Rezervasyon" denilen yerler dışında yaşama hakkına sahip değillerdi ve bu bölgelerdeki yaklaşık 10.000 Kızılderili çocuk ailelerinden zorla alınıp Rezervasyon dışındaki yatılı okullarda 1879'dan 1918'e kadar; "medenileştirilme" hedefi ile kendi yerli dillerini konuşan ve kültürlerinin diğer yönlerini, dinlerini korumaya çalışan öğrencilerin cezalandırmaya dayandığı bir ortamda yetiştirilmişlerdir. Mesut Yılmaz'ın siyasi hayatıma dahi mal olsa bunu yapacağım dediği buna benzer bir şey olsa gerek!
Tabi bu bize ulaşmış bilgiler yapılanların çok küçük bir kısmı!
Yapılan muamelatın farklılığı elbette dilden ibaret değil! Ama zulüm ve asimilenin büyüklüğüne dair büyük bir örenek olduğu için paylaşmak istedim. Dikkat ederseniz Kürtçe'nin yasaklanması bile Osmanlı'dan sonraki sistemdedir!
Amerikalılar ve Amerikan kültüründen beslenen toplumlar Mel Gibsın'ın ve benzerlerinin filimleriyle kahraman Abd ve kovboy tarihine hayranlık duymaya devam ederken bizler de Türk sinemasının meşhur kaleyi fethetmek için prensesin odasına giren Battal Gazileriyle, bu sistemin müfredatıyla Osmanlı'yı tanımaya devam ediyoruz malesef. Bunu eleştirirken kesinlikle herşeyiyle Osmanlı'yı benimsediğim anlamı çıkarılmasını istemem.
Bununla birlikte okullarda bize empoze edilen Tarih'in elbette gerçeği birçok açıdan yansıtmadığı konusunda sizinle hem fikirim. Hayırla yad edebileceğimiz şeylerden pek bahsettiklerini zannetmiyorum. Eğer övünerek bir şey sunuyorlarsa zaten genelde bu da bir nevi gerçeği ıskalatan cinstendir.
Kanatimce burada eğer İslam'da savaş sadece savunmayla sınırlıdır diyen bir kardeşim bile bence eğer aidl davranmayı gerçekten istiyorsa, Bosna'daki ve farklı beldelerdeki onca sistematik savaş silahı olarak kullanılan tecavüzle, soykırımla Osmanlı'nın fetihlerini bir kefede değerlendiremez.
Bosna'nın bu katliama maruz kalmasının sebebini; Osmanlı'nın düşmanlarının 1990'lı yıllarda Boşnaklar'dan Osmanlının hıncını çıkartması, intikam alması olarak açıklarsanız başta burdaki Boşnak arkadaşlar size gülerler. Bu yüzden Bosna'da yaşanılanlarla alakalı biraz daha bilgi sahibi olmalıyız kanaat sahibi olmadan önce. Onlar Osmanlı sonrasında düştükleri rehavet ve "Batılılaşma"ya rağmen sadece müslüman isimleri ve kimlikleri hasebiyle öldürüldüklerini farkedip, bundan ders alıp tekrar öze dönmeye çalışıyorlar!
Emek vermişsiniz, ben de mukabelede bulundum. İşeallah hepimiz için istifadeli olur.
Selam ve kardeşlikle...
Tek kişilik gizli empatik kale! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri...
Sesini yükseltme sözünü yükselt...
Kül, Gül ve Kul
En dayanamadığım şey yanlış anlaşılmaktır. En korktuğum şey ise yanlış anlamaktır.
…
Anlamak* çatısı altında, diğer kardeşlerimiz gibi Meryem Rabia kardeşimle de yazı ve yorumları münasebeti ve sınırlarıyla tanıyorum. Buna mukabil bu platformda düşünce frekansıma en yakın kişinin yine Meryem Rabia kardeşim olduğunu düşünüyorum. Anlattığımı ve maksadımı uyguna en yakın haliyle anlayan kişidir kendisi. Geçtiğimiz ay içerisinde özellikle Bosna ve Srebzeniçsa hatırlanıldığında içimden geçen şuydu. Anlamak* ta Bosna’yla ilgili bir yazı yayımlanacaksa, bu yazıyı Meryem Rabia kardeşim yazacaktır. Beni yanıltmadığı için teşekkür ediyorum. Başka birisinin yazı ve yorumu olsa yazmayacaktım. Yukarıda yazdığım sebeplerden dolayı yazmak fiilinde bir beis görmediğim için yazıyorum.
Değerlendirmeyi yaparken kıstasları doğru seçmek zorundayız. Zorundayız diyorum çünkü amacımız hakikat ise bu zorunluluktur. Amaç başka bir şeyse kişi kendi bilir. İkra kardeşimizin yorumu(na) ve Meryem Rabia kardeşimizin mukabele ettiği yorumu örneklemek gerekirse, Meryem Rabia kardeşimizin yorum başlığı beni irkiltmiştir. Öncesindeki yorumun maksadının bu olmadığı çok aşikâr. Zaten böyle bir kıstaslama yapar isek hata etmiş oluruz. Hem de iki açıdan. Bir, Osmanlı’ya karşı hata etmiş oluruz. İki, hakikate karşı daha büyük bir hata etmiş oluruz. Bizim mihenk taşımız o(nlar) veya bu(nlar) olmamalı. Net ve tek olmalı: İslam! Değerlendirmeyi bu kıstasa göre yapmayıp, duygusal zaaflardan (duygusallık gereken yerlerin dışında kullanılmaya başlanıldığında zaafa dönüşme meyline girer) yapmak hatalı çıkarımlara sebebiyet verir.
Aristo’ya, iyide Eflatun senin gibi düşünmüyor, O ki senin hocan, dediklerinde; doğru söylüyorsunuz Eflatun benim hocamdır, Eflatun'u severim, hatırı çoktur. Ama hakikati daha çok severim ve hakikatin hatır daha çoktur, diye karşılık vermiştir.
Yukarıda (yazı ve yorumlarda) anlatılanlar doğrulardır. Ya uygunluğu, hakikat ve hakkaniyet midir? Osmanlı’yı İslam ekseninde değerlendirirsek doğru ve faydalı bir iş ve çıkarım yapmış oluruz. Ki ben öyle yaptığımda cevabını vermekten korktuğum şeyler ortaya çıkıyor! Hem de öyle şeyler ki... Tam burada Mustafa İslamoğlu'nun "İmamlar ve Sultanlar" adlı eserini okumanızı ısrarla öneririm.
Diğer toplum ve insanların yaptığını da İslam ve insanlık ekseninde değerlendirirsek bir doğru daha yapmış oluruz diye düşünüyorum.
…
Bosna diyince aklıma coğrafi yeri ve dolayısıyla haritası gelir. Hemen akabinde (haritanın şeklinde olsa gerek) kalp gelir aklıma. Öyle ticari simetriyle çizilmiş kenarları şişik, altı sivri ve kıvrık, üstü tuhaf şekilde içe basık kalp değil. Hayatiyet taşıyan canlı kalpten bahsediyorum. Çocukluktan gençliğe geçiş dönemime rastlayan Bosna katliamı, Avrupa’nın yani medeniyetin(!!!) göbeği olmasa da böğür kısmındadır. Esasında bize sorulsa paragrafın başında değindiğim gibi kalbi demek isteriz. Lakin böyle bir bünyede böyle bir kalp bulunma ihtimali olmayacağından, bu bizim ütopyamızda bizim kalbimiz olarak saklı kalma hakkına sahiptir.
Bir insan ölünce adı ölüm olur, üzerine sayı eklerseniz istatistiğe girer. Keşke bütün ölümleri tek tek “bir ölüm” biçiminde sunabilsek. Belki i/statikliğimizden insanlığımıza dönebiliriz. Bosna’da ya da başka yerde –ki dün Hiroşima’ya atom bombasının atılışının 63. yıldönümüydü- şu kadar insan katledildi (öldü) demek beni insan olarak utandırıyor. Hacimli bir rakam söyleyip geçiyorsunuz. Ne kolay?
Bosna demişken ilginç bir detaya da değinmek isterim. Savaş başlamadan önce yani 1992’lerde Bosna’nın nüfus orantısına bakıldığında Bosna nüfusunun %40’ını oluşturan Bosna Müslümanları bu gün –Allah’ın muhteşem tecellisine bakınız- o kadar zulüm ve soykırıma rağmen %60’ını oluşturuyor. Azınlıktan çoğunluk durumuna geçtiklerin görüyoruz. İlahi tecelli, “siz de üzerinize düşeni yapın” diyor sanki. Çıkarılacak çok ders ve ibret olduğunu düşünüyorum. Özellikle batının sistematik şekilde asimile politikası karşısında yapılması gerekenler çok fazla ve değerli.
Bosna’nın Müslüman coğrafyasındaki durumu ve konumunu göz önüne aldığımızda bunun daha bir önem arzettiğinin altını çizmek isterim. Zira Bosna Müslümanları, Müslüman Coğrafyasındaki dindaşlarından çok önde ve ileridelerdir. Bu durumu çıplak gözle baktığımızda dahi görebiliriz. Birikmiş bir düşünce, kültür ve yaşamsal ağırlığı olan bir topluluktur. O kadar acı ve ızdırabı yüreğinde eritebilen bir maneviyatı başka şekilde izah edemeyiz zaten. Yorumun sonunda Aliya İzzet Begoviç’e kulak ve yürek vermek güzel olacaktır.
“Yaptığımız barış hiç adil değil. Ama yaptığımız savaştan daha adil olduğu için kabul ettik.”
“Savaşı zafer anlamında kimse kazanmadı, ama ahlaki olarak biz kazandık.”
Muhabbetle.
Mutmain Muhalif...
Osmanlı, tecavüz ve kefe hem de aynı...
Selamınıza bilmukabele sayın Meryem hanım.
Yorumumu ve yorumununuzu okuduğumda, anlatamadım dedim. Yani düşüncelerimi lanse ederken hata ettim kanısına vardım ve bekledim. "Osmanlı-tecavüz-aynı kefe" ve benim yorumum...
Ben, Bosna'daki insanlık dışı muamelelerin arkasında kalan küllerin mesulu "biziz" derken, aynı muameleleri Osmanlı yapmıştır demek istemedim. Düşünmedim bile. Nasıl bir Sırp'la Osmanlı'yı eşittirin iki yakasında bir birine bakar vaziyette düşünmediğim gibi. Burada, her ülkenin bir politikası var. Her ülke kendi kültürü, kendi hayat tarzı, dini ve insani seviyesi ölçüsünce politikalarını sürdürüyor. Peki Osmanlı ne yapıyordu: "Ele geçirdiği ülkelerin vatandaşının dinine, diline karışmadan 'siz özgürce yaşayın, ben sizin can güvenliğinizi sağlarım, verginizi verin' demiyormuydu." ama diğer yandan, Anadolu'da en temiz aileleri ve din alimlerini getirip yerleştiriyordu. Cami, minare... yapıyordu. Oranın halkı da belli bir süre sonra getirilenlere benziyordu. Kötü mü yapıyordu? Burada duruyorum... Osmanlı'nın politikası da buydu.
yıllarca at koşturduğun coğrafyadan ayrıldığında, yıllarca insanlığa yakışır şekilde muamele ettiğin milletin, devşirip ülkene hizmet etirdiğin insanların nesli bir anda dönüp sana kişkirmesi, salyalı dişlerini göstermesi ve bıraktıklarının üzerinde sana olan kinlerini kusması... Peki neden Bosna'lılar. Çünkü onlar değişmediler. Halen sana benzedikleri için. Benim kanaatim bu.
Bosna deyince içimizdeki sevgi ve muhabbetimizi göstermemizin nedeni ne? Aynı coğrafyada sadece Bosna'yı mı ele geçirmişiz. Bulagarları atlayıp..
Neden...
Sayın M.Münzevi'nin dediği gibi; ayrı bir havaları, kültürleri ve sahip oldukları dinleri var. En medeni(!) coğrafyada ve uzay çağında maruz kaldıkları ilkel cağ mezalimi var. Bu değil mi Bosnalıları bu kadar yüce kılan. İnsanlık onurundan zerre taviz vermemeleri.
Muhabbetle...
kesse leyla bileğini, mecnun kanardı ...
Hamiş/2
Kıymetli kardeşim İkra;
yorumunuza yukarıdaki şekliyle mukabelede bulunduğum için hakkınızı helal edin. Mahiyet bakımından bir hamiş olarak kalmasını müsadeniz dahilinde istiyorum. Lakin artık size cevaben yazılma hususiyetini yitirmiştir. Sizden helallik diliyorum ve bumukabelemde kasdi bir yaklaşım olmadığını dile getirmek istiyorum. Cidden yanlış anlamışım ve bu yanlış anlaşılmaktan çok daha fazla canımı yaktı. İkinci açıklamanızdan sonra idrak ettiklerimde zaten hemfikiriz. Münzevi kardeşime de uyarısı için, katkılarıyla paylaşımımızı bereketlendirdiği için müteşekkirim. Ben bir anlık gafletimle aşikar olanı görememişim. Rabbim hataya düşmeden ve düştüğümde beni ve bizleri hakkıyla uyaracak kardeşlerimizin sayısını artırıp hayatımızda en kıymetli yerlere yerleştirsin. Aysima kardeşime de Vealeyküm Selam diyorum.
İmkan olursa karadan tek başıma yaptığım Bosna seyehatimin devamını yayınlamayı düşünüyorum, manen size ithaf olsun.
Tekrar affola...
Tek kişilik gizli empatik kale! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri...
Sesini yükseltme sözünü yükselt...
Allah'ın selamı cümleniz
Allah'ın selamı cümleniz ve cümlemizin üzerine olsun. Meryem Rabia yüreğine sağlık. Satır satır tebrikle notlarını "Evet"liyoruz. Musait olamadığımdan selam ile bitiriyorum. İstanbula ve anlamak.com ve dostlarımıza sevgi ve muhabbetle.
ALLAHA emanet olunuz.
Daimi dualarla...
fikr-i zarif
Daha yeniyim anlamak* ta...
Neden bu kadar saygın ve seviyeli olduğunu şimdi anladım.
Benden helallik taleb eden bir mesaj. Ne demek sayın Meryem hanım. Eğer bir hak varsa o da sizlerin, emek verip yazıyorsunuz biz de nacizane fikirlerimizi -bildiğimiz ölçüsünde- bu doğrultuda söyleme imkanı buluyoruz. İnanın hacaalet içerisinde kaldım mesajınızı okurken.
Birikim, tecrübe ve zarifliğinizin karşısında saygılarımla...
kesse leyla bileğini, mecnun kanardı ...