Rüstem Budak yazıları

EĞİTİM-ÖĞRETİM KİMİN İŞİ?


Çağımızda Okul gelişmenin, yetişmenin ve hayatın temeli haline gelmiştir. İnsan hayatının çocukluk, ergenlik, gençlik ve orta yaşlara kadar okul değişik fonksiyonlarıyla karşımıza çıkar. Türkiye’de özellikle kamusal alana geçmek için tek geçiş noktası olduğu için okul en önemli çıkış yollarından biridir. Eğitim- öğretim ameliyesinin tümüyle havale edildiği okul kurumuna böylesi bir anlam yükleme düşüncesi sorunludur. Aileler çocukları için okul dışında bir eğitim- öğretim süreci düşünmez ve hayal edemez durumdadırlar.

Okulun böylesi etkili kurumsallaşmasına eleştiren 20 yüzyıl aydınlarından Ivan Illıch “Okulsuz Toplum” eserinde bu süreci değerlendirir. Sistemin ve halkın okula yüklediği anlam çok farklıdır. Sistem “kul” merkezli insanlar yetiştirmek isterken, halk nazarında ise mesleki bir atlama taşı olarak kullanmak ve becerilerini yükseltmek istemektedir. “Okul eğitim için sağlanan parayı, insan ve iyi niyeti kendine mal eder. Buna ilave olarak eğitim görevini üstlenen diğer kurumları da engelleme ye çalışır. İş, boş zaman, siyaset, şehir yaşamı ve aile yaşamının bile kendi başlarına eğitimin aracı olmaları yerine, bunların alışkanlıklar ve bilgi bakımından okula bağımlı oldukları peşin kabul edilmiştir.” Okul dışı eğitim alanlarının etkisi ve önemine ne kadar değinilse değinilsin okul dışında eğitim alanları üzerinde gereği durulup, yorumlanmamaktadır. Kurumsallaşmış alternatiflerde bulunmamaktadır.

OKULLAR AÇILDI; ÖĞRETİM BAŞLADI, EĞİTİM BAŞKA BAHARA...


Yeni bir eğitim- öğretim yılı başladı. Milyonlarca çocuk- genç kendilerini geleceğe hazırlayacak bir süreçten geçmek için okula gidiyorlar. Anne- babalar çocuklarını geleceğe hazırlamak endişesindeler. Okul ve öğretmenin çocuğu- genci hem mesleki hem de kişilik noktasında katacağı bilgi ve deneyimlerle yetiştirmesini arzulamaktadırlar. Ancak yıllardan beri biriken sorunlar, ideolojik kavgalara kurban verilmiş mesleki eğitim, özgürlük alanı daraltılmış ve mesleksiz- kişiliksiz bir insan tipi yetiştiren eğitim- öğretim ile kriz derinleşmektedir.

Bu sorunlu alan hakkında Adem- merkeziyet ve ferdiyetçilik görüşleri tanınan Prens Sabahattin’in bundan 100 yıl önceki tesbitlerini okuyalım:

“Her ülkenin olduğu gibi, Türkiye’nin de selameti milli terbiye sisteminin ıslahına bağlı! Terbiyenin iki köklü sebebi olan aile ve okul, kendilerinden beklenen görevi yerine getirmiyorlar. Terbiyenin temel faktörü beden, fikir ve ahlak yoluyla şahsi kabiliyeti artırmaktır.

MEMLEKET NE YANA DÜŞER?

Kategoriler:

Bir yeri, insanı, vatanı anlamak için gurbete mi düşmeli hep?

Veya anladıklarımız yaşanan gerçeğin neresine tekabül eder?

İnsan dünya gurbetine çıkalı Allah’ı arıyor, kaybettiği cennetini özlüyor. Hayatı boyunca bu gurbeti sona erdirecek adımlar atmakta, sözler söylemektedir. Yalnız kaldığında birden uzak kaldığı şeyleri anıyor, arıyor. Şahit olduğu bir söz onu diyar diyar gezdiriyor, yüreğine en onulmaz yaralarını deşiyor. Dinlediği türkü onu hatıraların izinde uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Yaşanan her şeye tekabül eden bir olay, insan ortaya çıkıyor.

Ben nerdeyim şimdi? Bu imge zihnimde büyüdükçe büyüyor. Yaşadığım hayat değil de gerçek o hatıralarda saklı gibi duruyor. Bu memleketler, şehirler beni gün geçtikçe azar azar boğuyor. Çıkmak lazım ama kendimize sardığımız sorumluluklar bizi buraya hapsediyor. Hapis sürdükçe özlem artıyor. Geldiğim bu yer ait olmak istemediğim, olamayacağım bir yer... Geldiğim an, çıkmak istediğin an iken şimdi gitgide şartlar denilen muamma beni daha çok bağlıyor.

“DEĞER”LERİN DEĞERİ

Kategoriler:

İnsan değerleriyle, insandır. Değer bireysel- kurumsal olarak sahip olunan veya olunması hedeflenen idealleri, alışkanlıkları, davranışları, sözleri ile bütündür. İnsan var oluş- var kılış mücadelesinde sadece bedensel ihtiyaç ve zevklerin tatmini ile yetinemez- yetinmemektedir. İnsan sahip olduğu erdemler hem kendine hem de çevresine değer katar. Sözlükte değer; Bir şeyin tam karşılığı, kıymet, baha, toplumun yargılarına veya kişisel görüşüne göre güzel, iyi, doğru olan, erişilmek istenen, savunulan şey, anlamına gelir. Erdem ve ahlak gibi değer kavramına karşılık olarak gelebilecek bazı kavramlarda bulunmaktadır. Değerler dini, ahlaki, insani ve milli karakterleriyle ortaya çıkar. Bunlar birbirinden bağımsız ayrı süreçler değil tamamlayan- dönüştüren alanlardır.

Birey- toplum- devlet- medeniyet her daim bir değer üretir. Bu değerler onun varlık nedeni olurlar. Değerlerin oluşumundaki ana temel; insanın sahip olduğu Öz, Fıtrat, Ruh veya Vicdan olarak tanımlanan güçtür. Allah’ın insanı yaratırken O’na kattığı bu maya bütün tarihsel süreçlerde yaşamı şekillendirir. İnsan kendini, toplumu, hayatın süre giden dönüşümünü, çevresini, ilişkilerini bu güç üzerinden oluşturmaya çalışır. Bir yandan değer ortaya koyarken bir yandan da var olan değerlerin eleştirisini yapar. Hangi din ve ideolojiden olursa olsun insanlar sürekli kendi iç dünyalarındaki değer kodlarıyla karşılaşmaya, tartışmaya devam eder. Tartışmaların çoğunluğu değer çatışmasından ortaya çıkar. Bireylerin toplum içindeki varlığını ve ilişki biçimlerini belirleyen de yine kendilerinin ortak olan veya henüz üzerinde mutabakat sağlanmayan değerlerden oluşur. Toplum inşa ettiği değerlerin uygulamasını yine kendisi takip eder. Savunduğu değerler dışında hareket eden insanları dışlamaya, korkutmaya ve uyuma zorlamaya çalışır. Devletler ve medeniyetler ise işte bu birey ve toplum vicdanından beslenen, büyütülen, korunan değerlerin kurumsal ifadesi ve taşıyıcısı olurlar.

MANİPÜLASYONA GİRİŞ DENEMESİ: SİMULARKLAR VE SİMÜLASYON


Batı düşüncesinin ortaya koyduğu kavramlara ve düşünce pratiğine yine kendi içinden ciddi eleştiriler yükselmektedir. Bu durum batı düşüncesinin birçok çıkmazlarına rağmen kendi içinde sürekli eleştiriyi de barındırdığı için devamını sağlamaktadır. Batı fikriyatının insanlığı getirdiği ve götürmek istediği nokta konusunda derin analizler yapan ve eleştirel yaklaşımlar getirenlerden biri de Jean Baudrillard’tır. Baudrillard’ın “Simularklar ve Simülasyon” adlı eseri manipülasyonu anlama ve tanımlamada bizlere önemli ipuçları vermektedir. Çalışmasına öncelikle kitaba temel teşkil eden iki kavramı ele almaktadır. Bunlar, simulakrlar ve simülasyon’dur. “Simulakr: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.” (Baudrillard,2003) Var olan ve var edilen her şey bir anlam içerir. Bu gerçekliğin görünen ve görünmeyen yönleri vardır. Bu gerçekliğin görünümü olayı- eşyayı yorumlayan kişinin sahip olduğu algıya göre şekillenir. Gerçeklikten elde edilen görünümler gerçeğin özü gibi ifade edilir. Bu görünümleri bir mesaj yükleyerek çevreye yaymaya çalışırken simülasyon süreci başlar.

“Simülasyon: Bir araç, bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyiş biçiminin incelenme, gösterme ya da açıklanma amacıyla bir market yada bir bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi.” (Baudrillard,2003) Var olan bütünden elde edilen parçalar sunucunun bakış açısına, hedeflediği amaca ve üzerinde etkili olmaya çalıştığı kitleye göre yapay- sanal bir şekilde simüle edilerek sunulur.

MEDENİYETLERİN İNSAN TANIMLAMALARI- 4 İslam-Türk Medeniyetinde İnsan

Kategoriler:

Dünya tarihine yön veren önemli medeniyetlerden İslam, insan düşüncesi noktasında kendine özgü yaklaşımı vardır. Her düşünce de olduğu gibi İslam’ın bu konudaki düşüncesini anlamak için temel kaynaklarına bakmak gerekir. İslam düşüncesinin temel kaynağı Kur’an ve Sünnet’tir. Bunları âlimlerin ve bilginlerin yorumları izler.

İslam düşüncesine göre İnsanı yaratan, yaşamını sürdürmesi ve mücadele etmesi için ona güç, irade ve yetenek bahşeden, belli bir süre yaşatıp sonra öldüren, rızkını veren ve sahip olduğunu zan ettiği her şeyin sahibi olan Allah’tır. İnsanın yapısında iki temel unsur vardır: Toprak ve Allah’ın kendisine üflediği ruh. Bu unsurlar O’nun kişilik yapısına ilişkin olarak bize fikir verir. Toprak veya çamur: Kötülük, yanlış, haksızlık, zulüm işlemeye meyyal olan tarafı. Üflenen Ruh: iyilik, doğruluk, hayır işlemeye yatkın olan yönü. Her şey zıddıyla kaimdir sözünü hatırlayacak olursak, insan da tüm bu zıtlıkları içinde barındıran benzeri olmayan varlıktır. “Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘ Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.”(Sa’d Suresi-71) İlk insandan (Adem ve Havva)’dan sonra insanlar çiftleşme yoluyla çoğalmışlardır. “İki çifti , erkeği ve dişiyi, akıtılan bir damla sudan yaratan O’dur.(Necm-45)

MEDENİYETLERİN İNSAN TANIMLAMALARI- 3 Batı Düşüncesinde İnsan

Kategoriler:

Batı 14 ve 15. yüzyıllardan başlayarak düşünsel- sosyal- ekonomik-siyasal- toplumsal alanlarda büyük bir dönüşüm gerçekleştirdi. Bu dönüşüm Modern Batı Medeniyeti’ni oluşturdu. Bu medeniyet algısı günümüzde de halen etkisini sürdürmektedir. Diğer medeniyetlerde de olduğu gibi insana bakış açısında geleneksel düşünceyi dönüştürerek ve düşünce yaklaşımları ile değiştirdi. Batı bu değişimi kendisinden önceki Eski Yunan- İslam ve Roma medeniyetlerinin birikimlerinden faydalandı. Ancak bunların tekrarı yerine yeni bakış açıları ile farklı bir insan algısı geliştirdi.

Batı kendisinin içinde bulunduğu Hıristiyanlık ve Roma etkisinin biçimlendirdiği bir anlayış vardı. Din algısının oluşturduğu baskıcı anlayışı yıkan anlayış ön plana geldi. İnsanın doğumdan günahkâr doğduğu anlayışı yerine zihninin beyaz bir sayfa gibi boş olduğu ve doğumdan veya geçmişten herhangi bir günahın taşıyıcılığını üstlenmediği yaklaşımı ön plana geldi. Batının oluşturmaya çalıştığı yeni insanda modernlik öncesi din algısının yaşamın her alanındaki etkinliğini kırmak veya en aza indirgeyerek gelişmenin önünde engel oluşturmaktan uzak kılınmak istendi.

MEDENİYETLERİN İNSAN TANIMLAMALARI- 2 HİNT- ÇİN DÜŞÜNCESİNDE İNSAN


Her medeniyetin kendine özgü insan algısı vardır. Bu algı medeniyetin kültürel, coğrafi, ekonomik, siyasi yapısıyla ilintilisidir. Zihnimizde batı terminolojisinin jargonuyla konuşacak olursak Doğu’nun İnsan’a ilişkin tanımlamalarda farklı bir yeri olduğunu araştırma yapan herkes farkındadır. Hint ve Çin medeniyeti halen etkisi devam eden alt yapısı güçlü, geleneğin birikimiyle biçimlenen ve yenilenen insan anlayışı vardır.

Tanımlamalar:
“İnsan ölünce seni ateşe, soluğu rüzgâra, aklı aya, özü esire, saçı otlara karışır. Peki insanı kendisi nerede? Elini ver dostum; bu sırrı ancak sana ben açıklayabilirim” der Upanişadlarda. Ve insanların içindeki sırrı açıklamaya başlar.

MEDENİYETLERİN İNSAN TANIMLAMALARI- 1 Eski Yunan Düşüncesinde İnsan


İnsana bakış açınız sizin dünyaya, hayata, sorunlara, geleceğe, geçmişe yönelik görüşünüzü etkiler. İnsan… Yiyen, içen, sevinen, hastalanan, isyan eden, seven, nefret eden, düşünen, üzülen, paylaşan… İnsanlığın tarihi insanın kendini tanıma, anlamlandırma ve bunun doğrultusunda yönlendirme mücadelesinin tarihidir. İnsanın bakışı hep kendi üzerine olmuştur. Davranışını, psikolojisini, bedeninin, arzularını keşfetmeye çalışmıştır. Bu merak insanoğlu var olduğu müddetçe devam edeceği ve gittikçe derinleşeceği değişmeyen gerçektir. Tarih dinler, filozoflar, alimler, bilginler insan hakkında farklı yorumlar getirmişlerdir.

Hayata dair tüm tanımlamalarda insan merkezdir. Her medeniyetin insana ilişkin tanımlamaları farklı farklıdır. Medeniyetlerin beslendikleri düşünce kaynakları, coğrafya, tarihsel kültür farklı farklı insan algılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Biz de dört bölümden oluşacak bu yazı dizisinde insanlık tarihinin en önemli ve etkili medeniyetleri olan Eski Yunan, Hint-Çin, Batı ve İslam medeniyetlerinin insana bakış açılarını ele alacağız.

MODERN ÇAĞDA İNSANIN 'ANLAM’ KRİZİ

Kategoriler:

20. ve 21. yüzyıllar bir nevi krizler çağı oldu. Kriz sözlük anlamı birden bire meydana gelen kötüye gidiş yönündeki gelişme, buhran, tehlikeli an, vahamet, bulunmama, yokluk, büyük sıkıntı anlamlarına gelir. Ekonomik kriz, siyasi kriz, kültürel kriz... Sözlük anlamında daha çok kötü bir duruma yol açan gelişme olarak yorumlansa da bunlar bazen iyiye doğru gidişin işareti de olabilir. İnsanlar arasında yaşanan ama pek fark edilmeyen krizlerin başında ‘anlam’ krizi gelmektedir. Var olduğu an’dan beri kendinden başlayarak her şeyi anlamlandırmaya çalışan insan, bu süreci her zaman canlı tutmuştur.

Kurulan tüm sistemler, medeniyetler, düşünce akımları; insanın anlam arayışının ürünüdür. Ancak modern çağda insanların ruhi bunalımlarının en çok arttığı dönem oldu. Bu bunalımları yaşayan insanlardan biri olan senarist- yazar Ayşe Şasa modern insanın çıkmazını şu cümlelerle özetliyor: “ İnsanların geleneksel medeniyetten uzaklaşması, bugünkü bunalımın kaynağı. Çünkü gelenek, insanı kendi fıtratıyla, alemle barıştıran, alemi ahenk haline getiren yapı. Bu bağ koptuğu zaman insan mekanik bir eşyaya dönüşüyor.” Anthony Giddens “Modernliğin Sonuçları” adlı eserinde belirttiği üzere modern çağdaki insanların yaşadığı nevrozların ve psikozların sebebi insanın yetişme çağında yaşadığı mahrumiyet ve acıların anlamını, bulamamasıdır. Modern insan ilahi anlamlardan koptuğu için gitgide anlamsız düzeye mahkûm oluyor.

İçeriği paylaş