Nadir Marmara yazıları

İSLAM EDEBİYATI'NIN KONU ZENGİNLİĞİ

Kategoriler:

Çağdaşlarının gözünde İslam edebiyatı genelde Kur’an meâlleri, hadis külliyatları, divanlar, öğüt ve nasihat türü “name”ler, tarih, tefsir yazmaları ve tasavvuf çizgisindeki “hikayeler”den ibaret gözükmektedir. Oysa, özellikle Ortaçağ İslam lüteratürüne vakıf kimseler türü ve konusu itibariyle İslam edebiyatının kolay kolay sınırlandırılmayacağını bilirler. Ben burada, sıraladığım alanların dışında kalan ve hemen kolayca akla gelebilecek astronomi, coğrafya, dil ved. konulardan da kaçınarak bazılarını gördüğüm, bazıları hakkında da bilgi edindiğim ve bazıları da kayıp eserlerden söz edeceğim.

Konuşma
İslam müelliflerinin üzerinde ciddiyetle durdukları konuların başında “hitabet” gelmektedir. Hitabet, Eski Mısır ve Antikçağ sofistlerinden beri üzerinde durulan bir konudur. Adeta başlı başına bir ilim dalıdır. Eski Yunanistan’da ilimden söz ederken iki şey akla gelirdi: spor ve konuşma.

OSMANLI MİSTİK İKTİDARININ TEMSİLCİSİ: ŞEYH EDEBALI

Kategoriler:

Türk-Moğol hakimiyet anlayışı “bozkır” yasasına dayanıyordu. Selçuklular döneminde bu iktidar biçimi Ortadoğu ve Yakındoğu’ya nüfuz etmiş, İslam’da “devlet” olgusunu pekiştirmiştir. İmam Gazzali ve el-Maverdî sayesinde “İslamî bir söyleme” oturtulan bu hakimiyet anlayışı temelde iki unsura dayanıyordu: dünyevi ve dini hakimiyetin paylaşılması. Başta İbrahim Kafesoğlu olmakla bazı tarihçiler bunu “laik yönetim”in proto-tipi olarak algılamışlardır, ki yanlıştır. Çünkü klasik Türk hakimiyet anlayışında dünyevi iktidarın kökeni de “tanrısal”dır.

***

İslam’da “devlet” oldgusu VIII. Yüzyılın ortalarında Abbasilerle ortaya çıkmış ve Sâsânî modeline dayanmaktaydı. Daha önemlisi, İslam’da ilk siyasal çatışmaların kaynağında da “devletleşme” meselesi yer almaktadır. Hz. Osman, Hz. Ali ve devamında Emeviler’in iktidara gelmesiyle başlayan ve bir dizi siyasi eyilimli mezhebi cereyanların doğmasına yol açan olayların merkezinde Hz. Ömer döneminde (634-644) başlayan “Müslüman devlet oluşumu” politikaları durmaktadır.

KELİMELER VE KEMİKLER

Kategoriler:

Katip Çelebi’ye göre, Sultan IV. Mehmet 1653 yılında, devletin ileri gelenlerini toplamış ve şöyle bir konuşma gerçekleştirmiş: “babamın ve dedelerimin zamanında devletin gelirleri bütün harcamaları karşılamakta, hatta hazinede bir miktar fazlalık dahi bulunmaktaydı. Şu anda devletin harcamları babamın zamanındaki kadar bile değil; fakat gelirler aynı. O halde devletin gelirleri harcamaları karşılamaya niçin yetmiyor ve donanmaya ve diğer önemli meselelere ayrılan para niçin artırılamıyor?”

Haklı soru! Ama padişah, sadırazamdan başlayıp diğer zevat dahil kimseden sorusuna yanıt alamamıştır. Bunun üzerine bürokratlar tahkikatlara başladılar, ama bir süre sonra olay örtbas edildi.

Belli ki vakanüvistimiz de tartışmalara yakından tanıklık edenler arasındadır. Zira, az zaman sonra kendisi bu hususta bir risale kaleme almıştır. Risalenin en ilginç yönü, Çelebi’nin – belkide yegane Osmanlı müellifi olarak – İbn Haldun’un “devlet teorisini” kullanarak soruna yanıt üretmesidir. Ona göre, devlet ideolojisi “sonsuzluğa” dayanan Osmanlı da insan gibi organik bir varlıktır: doğar, büyür ve bir şekilde ölecektir. Bir farkla, insandan farklı olarak devletlerin yaşam süresi bünyelerinin sağlığına ve dayanıklığına göre dünyaya tepki verirler. Çelebi’nin padişahın sorusuna yanıt şudur: devletin şu durumu onun rahatsızlığının alametidir. İnsan gibi, devlette de bu belirtileri fark etmek ve teşhiz koyup uygun tedavi uygulamak gerekmektedir (Katib Çelebi (Hacı Halife), “Desturü’l-Amel li-İslah il-Halel”, Ayn-i Ali, Kavanin-i Al-i Osman, İstanbul 1280 basılan eserinin ekinde).

Doğu Üzerine İlk Doğulu Deneme: Celal Al-i Ahmet ve Garbzedelik

Kategoriler:

Kendisi köken itibariyle İranlı bir Türktür; anadili Türkçeyi sonradan öğrenmesine rağmen. 1923-1969 yılları arasında Doğu düşüncesi fezalarında bir göktaşı gibi görünüp kayboldu. Ama bu ufak parlayış bile düşünceye aç ve düşündürmeye muhtaç XX. Yüzyıl Doğu düşüncesini sarsacak kadar etkin oldu.

Celal Al-i Ahmet’ten söz ediyoruz. Karışık bir yaşama sahip, Celal. Necef medresesinden molla çıkıp, Sosyalist Tudeh saflarına katılan kafasını taştan taşa vurmayı seven bir tip. Ama tutunduğu her dal kopmuş. Mahşer alevleri gibi avucunda tutuşmuş her ideal. Ne dindar olmayı başarmış, ne de kafir. Bizim gibi, benim gibi; Arafa çadırını kurmuş. Günah ve sevapların birbiri üzerinde denge kuramadığı devasa çöle. Tanrı ne yapsın, kulun cennette gönlü olmayınca.

FRANSA OLMAK FRANSIZ KALMAK

Kategoriler:

Son birkaç aydır Fransa Parlamentosu’nun en hararetli tartışma konusuna dönüşen “Ermeni Soykırımını İnkar Edenlerin Cezaya Çarptırılması” yasa tasarısı Türkiye’de sadece belli çevrelerce önemsenmekte ve konuşulmaktadır. Toplum olarak üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kaderini yakından ilgilendiren bu konu karşısında “Fransız” kalışımız yaşananları bir yerde daha beri baştan kabul ettiğimiz anlamına gelmektedir. Sadece televizyonların ana haber programlarında birkaç dakikalık değinilen bu konular daha ayrıntılı biçimde TRT tarafından işlenilip topluma duyurulmaktadır. Ancak reyting göstergelerine baktığımızda bu türden programların neredeyse seğirici dahi bulamaması, ulusça “Popstar” yarışmalarını, Ermeni meselesinden çok daha fazla ciddiye aldığımızı göstermektedir. Oysa, hemen yan komşumuz Ermenistan’da söz konusu sorun bir “ulusal benlik ve kimlik” olarak milli kader diye algılanmaktadır.

BİLME-İDARE BİÇİMLERİ VE MÜSLÜMAN CEHALETİ

Kategoriler:

Nerede durmalı ve nerede konuşmalıyız? Düşüncelerimin sınırları var mıdır? Benim haklarım nelerdir? Ben, bir varlık olarak neyim? Kimim? İnsan’ın gerçek değerleri ne? Yaratılmış olmak ne demek? Bütün bu soru zincirleri artık çağdaş felsefenin uğramadığı duraklardır. Eski çağa giden dolmuşlar kalkalı çok oldu. Bir uzay çağındayız ve bütün uzamsal bağlarımız bugüne ilişkindir. Bu devasa kurgu içinde, bu tekniksel işleyiş sürecinde ve bu nesnel oyunlar arasında travma geçiren “özne”yi soracağız ve ona vurulan “bilimsel” kamçıları irdeleyeceğiz.

Evet, dostlarım! Benim beynimin “bilgi-idare hastalığının” kurtçuklarını size bulaştırıyorum. Biliyorum ki sizde aynı kan zehirlenmesini yaşıyorsunuz ve günlük yaşam stresi hattının bıkmaz ve usanmaz yolcularısınız. Bir yolculuğunuzda da kafanızı bunlara takıverin. İşte soru şu: İnsan öznenin, bir yandan üretim ve anlamlandırma ilişkilerine girerken, diğer yandan ve aynı etkide çok karmaşık nitelikte olan bilim-idare ilişkilerine de girdiğini nasıl görebiliriz? Ve bunun sonucunda bilimsel ve idari engizisyonu nasıl reddedebiliriz? Ben bu iki soruyu modern düşünce bazında tartışacağım. Çünkü, Batı düşüncesi dışında günümüzde meşru olan hiçbir düşüncenin var olduğunu sanmıyorum.

ÇATIŞMALAR: "TARİH ve KARŞI-TARİH"

Kategoriler:

Tarihçiler, en az edebiyatçılar kadar hayal tutsaklarıdırlar. Bir tarihçi mesleki çalışmalarında iki şeyin izini sürer: Birinci, verileri toplar ve sıralar; ikincisi, verileri belli bir perspektifte yorumlar. Tarihçiği “veri eşeği” ve “laf cambazı” haline getiren bu meşakkatli uğraş sonucunda tarih yazını araştırmalarla şişirilip durmaktadır. Eğer, ölüleri diriltme yarışması yapılsaydı, tarihçiler Tanrı kürsüsünü anında işgal ederlerdi. Hayal zirvesinde tırmanan bu karınca sürüsü çok nadiren doğru taşların altında gezinmiştir. Akıl ordusunun bu saf görünümlü askerleri yazdıkları tarihler kadar tarih canavarıdırlar.

Tarih, asla masumiyet yanı olmayan bir bilimdir. Eğer bilimi modern iktidarın bir gölge düzeni olarak kabul ediyorsak -ki, etmeyen bu düşünceyi henüz edinemediğine yansın- tarih de bu düzenin boğazını doyuran mutfaktır. Bu mutfağın besinlerini etnikler, halklar, toplumlar, insanlar, söylemler, yalanlar, inkarlar ve doğrular oluşturmaktadır. Tarihçi ele mahkum bir aşçı gibi kendisinden beklenen menünü en güzel hazırlamanın telaşıyla çalışır. Mutfağın sahibi iktidar; her gün, her saat ve her an beslenmeyi alışkanlık edinmiş insanlarla psikolojik bir aldatmaca içinde geçmişi bugün uğruna tüketmektedirler.

ÇATIŞMALAR: BİR KARŞI TARİH OKUMASI - MOĞOLLAR

Kategoriler:

Bazen Müslümanlarda hata yapabilir; abartabilir; niyetlerini fena biçimde bozabilir ve gerçeği yalanlarla boyayabilirler. İnsan psikolojisi söz konusu olduğunda dinler ve kimlikler arasındaki sınır kolayca aradan kalkmaktadır. İslam tarihi bu türden sahneleri bolca canlandırmaktadır. Tarihçinin hükmüne güvenmek saflığa eşdeğer olduğundan, fütursuzca sarf edilmiş bir ifadenin bazen yılara yayılan araştırılması yapılmaktadır. Bu yazı böyle bir arayışın yolcusudur. Zaman sahipsizler adına konuşma yetkisini çoğu zaman kısmıştır. Resmedilen tarih Batı dünyası ve ona az buçuk adapte olmuş Avrupa çevresindeki ülkelerin tarihidir. Biz, İslam Tarihinin kaynaklarının tamamını Batı metodolojisi üzerinden yeni baştan kritik edilmiş baskılarından öğrenmekteyiz. Bu yüzden bu kaynakların ne denli İslamî söylemleri taşıdıklarını da sorgulamanın sırası gelmiştir.

Bir “karşı-tarih” okuması olarak Moğolların seçilmesinin birden fazla gerekçesi bulunmaktadır. Moğollar, tarihi rüyalarımızın vahşet saçan barbar yüzleri olarak hafızalarımıza kazınmışlardır.

HETEROTOPYA

Kategoriler:

XIX. yüzyıl modern bilginin doğduğu yüzyıldır. İnsana ilişkin, insanla irtibatlı ve insan hedefli bu bilgi ‘tarihsel zaman fikrini devreye sokarak’ mümkün hale gelmiştir. Bu; ağ içinde saplantıya dönüşen tarih; insana dönük hesaplar yapan, insan varlığını irdeleyen, insansal kimlikler yaratan, tehdit eden, düşündüren, yöneten ve bütün alanları kapsamaktadır. XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın büyük bir dönemi, insan, kendisi de bilme konusu olarak ‘tarihsel zaman’ eşliğinde yeni baştan yaratılmanın deneği olmuştur. Kaçınılmazlığın koşulu altında insan buraya kaçırılarak kapatılmıştır. İnsanın kaçırıldığı mekan: ‘Tanrının yarattıklarına kendi yasalarını kabul ettirmesinin’ mekanıydı. Soyut olguların dile gelmeyen gizemli dünyasından alınarak ‘hiçbir yerde bulunmayan’ bir yere yapılan yolculuğun ardından zincire vurulan insan, hapis olduğu ortamın görsel tutarsızlıkları içine konulmuştu. Bu meşakkatli, çetin, savaşıma dayalı, kesin sınırlarla örgülü ve örgütlü mekan ‘heterotopialar’ alanıdır.

İçeriği paylaş