<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <title>rayet alterego's blog</title>
  <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/blog/3262"/>
  <link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.anlamak.com/xbtu/blog/3262/atom/feed"/>
  <id>http://www.anlamak.com/xbtu/blog/3262/atom/feed</id>
  <updated>2008-03-27T11:13:16+02:00</updated>
  <entry>
    <title>ÖMÜR AĞACI</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/omur-agaci" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/omur-agaci</id>
    <published>2008-08-27T08:00:50+03:00</published>
    <updated>2008-08-27T06:44:18+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/omur-agaci.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="130">Şu dünya denen mekana yeni bir kök salmıştım. Çok uzak yollardan gelmiştim. Ellerim bomboştu, yüreğim bomboş, gel gör ki varlığım dopdoluydu... Ben ise, bi–haberdim. Elinde değildi insanın yaşamak ve ölmek. Hayat çetin bir cevizdi, kabuğunu kırmak oldukça güçtü. Zaman kökü bir gövdeye, gövdeyi dallara, dalları yaprağa, yaprak da meyveye ulaştıracaktı. Ağaç yaşken eğilecek, sonbaharda yaprak dökecekti. Yolcular gölgesinde konaklayacak, buz gibi soğuk suyu yudumlarken diğer bir taraftan, sımsıcak güneşin ardından vuku bulan terini silecek bir ‘oh’ çekmeyi de ihmal etmeyecekti. Biraz sonra kalkıp da yoluna devam edecekti.</p>
<p>Kışın yapayalnız, yapraktan ve meyveden ayrılık... Kışın, ağacın başını eline dayayıp düşünme mevsimidir. Ansızın kopan büyük bir fırtınada, kendini, ekseninde çember altına alıp muhafaza edecekti. Başka çaresi ya da alternatifi var mıydı ki, rüzgar büyük bir azimle onu sarsmaya, yıkmaya uğraşıyor, yoruldukça dinleniyor, dinlendikçe yeniden başlıyordu. Ama ağaç her şeye rağmen sükut içinde direniyordu. Sükut içinde direniyordu, çünkü o bir yaratılış gerçeği olduğuna inandığı gibi, rüzgarın da bir yaratılış gerçeği olduğunun farkındaydı. O yüzden de serzenişsiz direnişi.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/omur-agaci.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="130">Şu dünya denen mekana yeni bir kök salmıştım. Çok uzak yollardan gelmiştim. Ellerim bomboştu, yüreğim bomboş, gel gör ki varlığım dopdoluydu... Ben ise, bi–haberdim. Elinde değildi insanın yaşamak ve ölmek. Hayat çetin bir cevizdi, kabuğunu kırmak oldukça güçtü. Zaman kökü bir gövdeye, gövdeyi dallara, dalları yaprağa, yaprak da meyveye ulaştıracaktı. Ağaç yaşken eğilecek, sonbaharda yaprak dökecekti. Yolcular gölgesinde konaklayacak, buz gibi soğuk suyu yudumlarken diğer bir taraftan, sımsıcak güneşin ardından vuku bulan terini silecek bir ‘oh’ çekmeyi de ihmal etmeyecekti. Biraz sonra kalkıp da yoluna devam edecekti.</p>
<p>Kışın yapayalnız, yapraktan ve meyveden ayrılık... Kışın, ağacın başını eline dayayıp düşünme mevsimidir. Ansızın kopan büyük bir fırtınada, kendini, ekseninde çember altına alıp muhafaza edecekti. Başka çaresi ya da alternatifi var mıydı ki, rüzgar büyük bir azimle onu sarsmaya, yıkmaya uğraşıyor, yoruldukça dinleniyor, dinlendikçe yeniden başlıyordu. Ama ağaç her şeye rağmen sükut içinde direniyordu. Sükut içinde direniyordu, çünkü o bir yaratılış gerçeği olduğuna inandığı gibi, rüzgarın da bir yaratılış gerçeği olduğunun farkındaydı. O yüzden de serzenişsiz direnişi.<!--break--></p>
<p>Rüzgar artık ağacın idaresine dayanamayıp toparlanıp, derin bir ağırbaşlılıkla yola devam ediyor. Ağaç hafif bir tebessümle rüzgara ‘hoşçakal yine beklerim’ diyor. Zorlukları böylesi bir metanetle karşılayabilmek ve tebessümle uğurlayabilmek, ne mükemmel bir hadise... Bu hadise karşısında bazı kavramlar sükut-u hayale uğruyor... Çocuklar geçerken ağacın yanından, meyvelerine takılıyor gözleri, bir tilki bakışı ile karşılaşıyor iki afacanın gözleri şöyle bir etrafa bakınıp taş arıyorlar, nihayet taş bulup uygun bir pozisyon alıyorlar. Kollar hafifçe arkaya doğru gerilip taş üç dört parmak arasında uçmaya hazırlanıp hedefine yollanıyor. Taş hedefine ulaşır ulaşmaz, bir kaç meyve düşüyor toprağın sinesine. Afacanlar savaştan zaferle çıkış komutanlar gibi... Aralarında gülüşüyorlar. Bu arada ağaç kendini hazırlayıp siper pozisyonunu almıştır bile. Afacanlar meyveleri avuçlarında ovalayıp yola devam ederken, ağaç yine yeni bir tebessümle oluşturacağım diyerek uğurluyor. Yağmur hafif çiselemeye başladığında ağacın halini görmeliydiniz. Gökyüzünde ilk kez kanat çırpan bir kuş kadar heyecanlıydı. Yağmur hızlandıkça heyecanı artıyor, heyecanı artıkça hayatın çetinliğine, zorluğuna rağmen sırf bu anı yaşamak adına “kök salıp yeşerdiğim için sana şükürler olsun” diye mırıldanıyordu. Demek iyi ki yaratıldık diyebileceğimiz bir gerçek mutlaka vardır.</p>
<p>Yağmur diniyor, güneş doğuyor, ağaç ise hüzünkar bir hal içinde yağmuru Allah’a ısmarlıyor, “seni daha büyük bir ümitle bekleyeceğim” diyor. Güneş ağaca hafif bir göz kırpmayla teselli ifadesi arzeden bir tebessüm sunuyor ve “seni anlayabiliyorum, Allah kavuştursun” duasında bulunuyor. Ağaç ise bir mukabele sözüyle karşılık veriyor. Kuşlar ağacın dallarında muhabbet ederken, arada bir ötmeleri ağaca derin bir haz veriyor. Gerçi küçücük kuşların ayakları dalları biraz gıdıklıyordu, ama olsun gıdıklanma da bir gülümseme oluştururdu sonuçta.</p>
<p>Akşam olunca ay ışığı nasihat eder o da ay’ı büyük bir sabırla dinlerdi. Ağacın gölgesinde çok farklı bir görünüm arz ederdi ay ışığı. Sonra yıldızlar, gece şiirleri okurdu ağaca. Ağaç tarifi imkansız bir huzur içinde yaslanırdı boşluğa. Geceler onun için ifadesi zor bir duyguydu. Tan yeri ağarırken bulutların hali ağaca imrenir gibiydi. “Ağaç da aynı mütevazilik içinde, ne kadar hoş bir görünümünüz var, keşke ellerimi uzatıp dokunabilsem pamuk teninize”...</p>
<p>Zaman olur günler geçer yıllar eriyip biter, bizim ağacın hayata veda etme vakti gelir. Kalbinde kendini ötelere salmış bir burukluk olsa da, gerektiği ölçüde zaman sürecini geçirmenin rahatlığıyla dünyaya elvedasını çeker. Hangimiz böyle bir rahatlıkla hayata elveda diyebiliyoruz. Ey güzel ağaç, sen tatlı bir örnektin, hikayemi renklendirdin, sana teşekkür ederim. </p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>SEN</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/sen" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/sen</id>
    <published>2008-07-03T08:00:17+03:00</published>
    <updated>2008-07-03T08:45:08+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="şiir" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/kuran.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">ey!<br />
gözlerinde boncuk boncuk olan hasret<br />
gönülde hasretten bir çığ var ama, sabret</p>
<p>ey!<br />
umudu filiz gibi yetiştiren bahçivan<br />
umutlar diriliş olurda şahlanır her an</p>
<p>ey!<br />
ölüp ölüp dirilen cümlede kelam<br />
ruhumu kanatlayıp,uçuran sevdaya selam</p>
<p>adını besteleyip destan yaptım sevgili<br />
alaca karanlıkta yola düştüm sevgili</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/kuran.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">ey!<br />
gözlerinde boncuk boncuk olan hasret<br />
gönülde hasretten bir çığ var ama, sabret</p>
<p>ey!<br />
umudu filiz gibi yetiştiren bahçivan<br />
umutlar diriliş olurda şahlanır her an</p>
<p>ey!<br />
ölüp ölüp dirilen cümlede kelam<br />
ruhumu kanatlayıp,uçuran sevdaya selam</p>
<p>adını besteleyip destan yaptım sevgili<br />
alaca karanlıkta yola düştüm sevgili<br />
<!--break--><br />
ey!<br />
bir deli aşık olup, aşk için aşka yanan<br />
kalbini katık edip, bal niyetine duaya banan</p>
<p>ey!<br />
Musab'ın ruhuyla, O'nun rüzgarında savrulan çılgın<br />
ufka firar edipte, bakarsın dalgın dalgın</p>
<p>ey!<br />
yüreğinde kendini, kendinsiz kaçıran hırsız<br />
resulu görmeyen göz, gönülle olmuş mu arsız?</p>
<p>sen!<br />
ak sütün içinde, ak kılı farkeden akıldın<br />
seni aşka yar edene, kaç şükür namazı kıldın?</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>AŞK İLE HEMHAL OLMAK</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/ask-ile-hem-hal-olmak" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/ask-ile-hem-hal-olmak</id>
    <published>2008-06-11T08:30:54+03:00</published>
    <updated>2008-06-11T12:41:22+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>   İnsan yaratılışı itibari ile yaratılışında yaratıcısının ona verdiği bir ünvan vardır. İnsan eşref_i mahlûktur, yaratılanın en hayırlısıdır. İnsan bazen öyle bir safhaya gelir ki kendini esfelin safilin kalıbına sokar. Oysa Allah'ın insana verdiği vasıf cinleri bile kıskandırmamış mıydı?</p>
<p>   Kul bir gemidir, tabiri caizse yaratıcıda bir limandır. Her halükarda da geminin dönüp dolaşıp sığınacağı yer limandır. Aksi takdirde açık denizde kalan gemi deryanın hayat şartlarına ne zamana kadar ve ne kadar mücadele verebilecektir. Gemi her şart ve ortamda limana dönebiliyorsa kurtuluş kapılarına merhaba der. Yok, eğer her şeye rağmen açık denizde kalmaya inat ederse kaçınılmaz gerçek geminin akıbetini hazırlayacak ve sona erdirecektir. Liman ise öyle mi, her zaman ne olursa olsun yerinde mukimdir. Gelecek gemileri kabul etmektedir. Fırtınadan yorgun çıkmış, hırçın dalgalardan darbeler almış gemileri hiç ayrıt etmeden kabul eder liman.</p>
<p>  Kul sevdalı olarak yaratılmıştır, Allah sevdalanılan yar olarak vardır. Ve kulun sevdalısına karşı duyduğu deruni bir aşkla bağlanışı, muhabbeti karşısında Allah onu derecelere ulaştırır. Ulaştığı derece nispetince değer kazanır. O zaman kulun mana boyutunda asla adem yoktur.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>   İnsan yaratılışı itibari ile yaratılışında yaratıcısının ona verdiği bir ünvan vardır. İnsan eşref_i mahlûktur, yaratılanın en hayırlısıdır. İnsan bazen öyle bir safhaya gelir ki kendini esfelin safilin kalıbına sokar. Oysa Allah'ın insana verdiği vasıf cinleri bile kıskandırmamış mıydı?</p>
<p>   Kul bir gemidir, tabiri caizse yaratıcıda bir limandır. Her halükarda da geminin dönüp dolaşıp sığınacağı yer limandır. Aksi takdirde açık denizde kalan gemi deryanın hayat şartlarına ne zamana kadar ve ne kadar mücadele verebilecektir. Gemi her şart ve ortamda limana dönebiliyorsa kurtuluş kapılarına merhaba der. Yok, eğer her şeye rağmen açık denizde kalmaya inat ederse kaçınılmaz gerçek geminin akıbetini hazırlayacak ve sona erdirecektir. Liman ise öyle mi, her zaman ne olursa olsun yerinde mukimdir. Gelecek gemileri kabul etmektedir. Fırtınadan yorgun çıkmış, hırçın dalgalardan darbeler almış gemileri hiç ayrıt etmeden kabul eder liman.</p>
<p>  Kul sevdalı olarak yaratılmıştır, Allah sevdalanılan yar olarak vardır. Ve kulun sevdalısına karşı duyduğu deruni bir aşkla bağlanışı, muhabbeti karşısında Allah onu derecelere ulaştırır. Ulaştığı derece nispetince değer kazanır. O zaman kulun mana boyutunda asla adem yoktur.<!--break--></p>
<p>  Allah bütün kullarına adalet ile muamele eder ve rahmet bulutlarını her zaman üzerinde tutar. Düşünün milyonlarca insan var, bu milyonlarca insan içinde biri sizi daha derin bir muhabbetle, aşkla seviyor. Milyonların arasındaki o salt kişi sizin için daha kıymetli olmaz mı? Helede beklediğiniz sevgiyi size sunuyorsa...</p>
<p>    İnsan bazen bir dostun omzuna yaslanıp ağlamak ister ama bulamaz... Kimsenin merhem olmadığı, olamadığı muzdariplikte son durak olarak duada bulur kendini. Bir lahzada lahuti bir lezzetle huzura şahlanır. Ve Allah “bana dua edenin duasına icabet ederim “ buyruğunu yerine getirir. Peki, insanda bu inanma duygusu yoksa ne yapardı?</p>
<p>   Esasen hiçbir insana inançsız diyemeyiz, sıhhatli ve ya bozuk bir inanç sistemini benimsemiştir. Fakat bu ölçüde inanmış insan hayatın karmaşıklığında kendini kaybettiği gibi kendi içinde de kendini kaybetmiştir. Çünkü en muzdarip anlarında bile sığınacak bir yaratıcısı yoktur onun. Bunalır... Bunalır... Bunalır... Ve çareyi intiharda bulun.</p>
<p>   Kul ile yaratıcısının arasındaki muhabbeti ifade etmek pek kolay olmasa gerek. Derler ya anlatılmaz yaşanır diye. Bütün çıkmazlara yolum çıktıda karşımda derman diye tek seni buldum diyerek de mısralandırabiliriz duygularımızı. Hallacı Mansur’un “ben hakkım” sırrında da bu ilişkiyi daha ince hatlarıyla anlayabiliriz. Dikkat edilmelidir ki hallacı Mansur ‘Hakk benim’ dememiştir ‘ben hakkım’ demiştir. Arif olmayanlar burada i muhabbeti anlayamadı. Ya da İslam tarihinin ilk aşk şehidi olan Salebe’de(zekâtını vermediği için helak olan Salebe değil) de bu hikmeti görebiliriz.</p>
<p>  Kul ile yaratıcı arasında bir Hallacı Mansur bir Salebe vasfını taşımak iktiza ediyor. Her an yanında olabileceğiniz ve her an onu yanında hissedebileceğiniz salt bir hakikattır bu duygu. Hiç bir engel sizi ondan ayrı koyamaz ve siz istemediğiniz müddetçe sizi ondan kimse ayıramaz. Yeryüzünde aranıza set çekilmeyecek tek güçtür bu...</p>
<p>                            “seni bekledim ilkin<br />
                              Ölüm çıktı karşıma<br />
                              Ne güzel şeymiş ölüm<br />
                               Seni çıkardı karşıma”</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>BEN GELDİM</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/ben-geldim" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/ben-geldim</id>
    <published>2008-06-02T08:15:15+03:00</published>
    <updated>2008-06-02T11:44:20+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="şiir" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>ben geldim<br />
üç boyutlu dünayanın kanatlarından sıyrılıp<br />
özgürlük adına göze aldığım her şey...<br />
ve gidemediğim diyarlar<br />
aşamadığım dağlar<br />
hepsini göze alarak geldim<br />
gözüme çöp kaçtı deyip de ağlayanların<br />
ağlama nedenlerini saklayanların<br />
devirlerinden kopup da geldim<br />
neydi bilmiyorum geçen zamanın serüveni<br />
hangi çağa baksam aynı koku geliyor<br />
ürperiyor içim<br />
ürperiyor hislerim<br />
şu ateşi yakan kim?</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>ben geldim<br />
üç boyutlu dünayanın kanatlarından sıyrılıp<br />
özgürlük adına göze aldığım her şey...<br />
ve gidemediğim diyarlar<br />
aşamadığım dağlar<br />
hepsini göze alarak geldim<br />
gözüme çöp kaçtı deyip de ağlayanların<br />
ağlama nedenlerini saklayanların<br />
devirlerinden kopup da geldim<br />
neydi bilmiyorum geçen zamanın serüveni<br />
hangi çağa baksam aynı koku geliyor<br />
ürperiyor içim<br />
ürperiyor hislerim<br />
şu ateşi yakan kim?<!--break--><br />
kim kavruluyor o ateşlerde<br />
soran kim!<br />
ellerim titriyor<br />
gül tutmaya alışmamış ellerim<br />
oysa ne çok severdim gülistanı<br />
buralarda, gülde yetişir mi bir gün?<br />
Kudus'ün bağrında öter mi bülbül?<br />
söyle be anne<br />
biz doğarken savaşın çocukları mı olduk?<br />
ya barışın cocukları<br />
bize de uğrar mı anne?<br />
beynimde, güm güm diye patlayan ses cümbüşü<br />
bir gün kuş cıvıltısına dönüşür mü annem?<br />
her bakan, ürkek bir ceylan gibi bakıyor burada<br />
gözler parıl parıl ne zaman bakar, anne?<br />
ölümü tanıyorum da yaşamak nedir anne...</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>HAYATIN İÇİNDEN ESPRİLER</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/hayatin-icinden-espriler" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/hayatin-icinden-espriler</id>
    <published>2008-05-21T08:35:55+03:00</published>
    <updated>2008-05-21T08:33:42+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>
    Nuran Hanım Anadolu’nun bağrından kopup gelmişti İstanbul adlı bu metropol şehre. İstanbul’u televizyondan ve de resimlerden tanımıştı. Birçok insanın hülyalarını süslediği gibi; Nuran Hanım içinde bir hayal şehirdi.<br />
   Anadolu kültürü ile yetişmiş yiğit, atılgan cengâver gibi bir kadındı. Aha şurada yirmi kiloluk bir mermi var, hele bir sırtlayıver desen; gözünü kırpmadan Çanakkale yiğitleri gibi sırtlayıverirdi. Eskilerin tabiriyle Osmanlı kadınıydı.</p>
<p>   Altı çocuğu birde eşi etti yedi, fedakâr sadık bir kadın Nuran Hanım. İçinde cevherlerini sakladığı yaralı Anadolu kadını, İstanbul’da bir yaşam seferine çıkıvermişti. Öyle ki yüreğini avuçlayıp bende varım diyerek. Zaman akıp giderken ne olduysa Nuran Hanıma, içler acısı hastalıklara gark oldu. Öyle bir dert ki, biri bin<br />
dert olur ciğerinizi tarumar eder. Öyle dertler peyda olmuş saf, temiz Anadolu kadınına!</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>
    Nuran Hanım Anadolu’nun bağrından kopup gelmişti İstanbul adlı bu metropol şehre. İstanbul’u televizyondan ve de resimlerden tanımıştı. Birçok insanın hülyalarını süslediği gibi; Nuran Hanım içinde bir hayal şehirdi.<br />
   Anadolu kültürü ile yetişmiş yiğit, atılgan cengâver gibi bir kadındı. Aha şurada yirmi kiloluk bir mermi var, hele bir sırtlayıver desen; gözünü kırpmadan Çanakkale yiğitleri gibi sırtlayıverirdi. Eskilerin tabiriyle Osmanlı kadınıydı.</p>
<p>   Altı çocuğu birde eşi etti yedi, fedakâr sadık bir kadın Nuran Hanım. İçinde cevherlerini sakladığı yaralı Anadolu kadını, İstanbul’da bir yaşam seferine çıkıvermişti. Öyle ki yüreğini avuçlayıp bende varım diyerek. Zaman akıp giderken ne olduysa Nuran Hanıma, içler acısı hastalıklara gark oldu. Öyle bir dert ki, biri bin<br />
dert olur ciğerinizi tarumar eder. Öyle dertler peyda olmuş saf, temiz Anadolu kadınına!<br />
<!--break--><br />
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p> Bir ara, süslü başörtü hastalığı ile uğraştı durdu. Dolabını açtığınızda rengârenk, çeşit çeşit marka başörtüler ile donatılmıştı. Halil Bey, Nuran hanıma kıyamaz ama ‘hatun bir başın var yüz başörtün, aha şuracıkta dükkânını açsak bari’ demekten de alı koyamazmış kendini. Nuran Hanımda bu hastalıktan kurtulmak istermiş lakin kurtulamazmış. Eskiden Anadolu’nun falanca köyündeyken bir yazması vardı, yıkardı takardı... Şimdi hangisini takacağım diye düşünmeyi geçin, bazısını kıyıp da takamazdı; dolabında dekor rolünü üstlenirdiler. Ama Nuran Hanım kararlıydı, bu hastalıktan kurtulmalıydı. Bir gün dolabından bütün başörtüleri toplayıp dağıtmış, sadece ihtiyacı kadarını bırakmış. Komşuları Derya Hanımla Rabia Hanıma da sıkı sıkı tembih etmiş ’ alırsam bana engel olun’ diye. İrade çok önemliydi ve Nuran Hanım bunu başarmalıydı. </p>
<p> Bu mevzuda kendi ile bocalarken, bu seferde temizlik maddeleri ve de bezlerini alma hastalığına yakalanmıştı. Hastalık o denli ilerlemişti ki halini görseniz acırdınız. Öyle ki alamasa da onlara dokunur, koklar dururdu. Bütün parasını bu sefer temizlik maddelerine yatırıyormuş. Birde son zamanlarda çıkan pratik temizlik ürünlerinin de fiyatı malumdu. Bir cam bezi otuz, bir yer bezine seksen, yüz milyon verebiliyordu. Evde bu iş artık gırgır şamataya dönüşmüştü. Halil Bey eline geçen bir bezin ne olduğunu soruyor eşine, heyecanla ‘a o cam bezim, bir sürü para verdim ona’ diyiverdi Nuran Hanım.</p>
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>   Halil Bey elini nereye atsa, ya cam bezi ya toz bezi ya yer beziyle donatılmış bir evle karşılaşıyordu. Halil Bey takılmadan edemedi Nuran Hanıma ‘hatun televizyonun özel bezi yok mu, ona da özel bez almak lazım’ bu arada büyük oğlu karışıyor lafa ‘babacığım bütün bunlar para mı istiyor: oğlum bunlar daha ne ki, hele bir evlen masraf bitmez: yok ben o zaman evlenmekten vazgeçtim’ derdi. Halil Bey alışverişe çıkarken de eline bir yığın temizlik maddesi tutuştururdu.</p>
<p>   Nuran Hanım eskiden eski çarşafları, fanilaları cırt diye yırtar toz bezi yapardı. Ah, Nuran Hanım! Hastalığı hat safhaya ulaşmıştı. Halil Beye ‘üstümde giyecek kıyafetim kalmadı, bey yeni şeyler alsak iyi olur’ der demez Halil Bey durur mu, ‘amanım bre hatun o bezlere yatırdığın paraların yarısını üstüne harcasaydın ya’ diyiverirdi. Zavallı Nuran Hanım çilekeş günlerini doldururken zamanda akıyordu... Nerede çeşit çeşit başörtüler, değişik değişik deterjanlar görse kanadı kırılmış serçeler gibi buruk bakıverirdi. Arada dayanamayıp gizli kaçamaklarda yapardı. ‘Yahu bu kadın hiç mi doktora gitmez2 der gibisiniz. İyide tabip buna çare bulur muydu dersiniz.?</p>
<p>  Buğulu gözleriyle dışarıya dalıvermişti, yeni aldığı temizlik maddeleriyle yapacağı temizlikleri hayal etmeğe koyulmuştu. Heyecanı hat safhadaydı...</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>İSTANBUL TİRYAKİLİĞİ</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/istanbul-tiryakiligi" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/istanbul-tiryakiligi</id>
    <published>2008-05-15T08:40:31+03:00</published>
    <updated>2008-05-15T11:39:34+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>İstanbul tiryakiliği... buna insaflı olup İstanbul hastalığı desek de olur. İptilanın bir derecesi vardır ki artık bize zevk yerine ıstırap verir. Fakat bu öyle bir ıstıraptır ki, bedelini hiç bir zevkin dudağında bulamayız. Belki de bu yüzden bir İstanbul tiryakisi, içinde doğup büyüdüğü bu şehrin heyecanı afetine yakalanmış samimi, bir İstanbul divanesidir.</p>
<p>Onun için acaba, bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde... diye tıpkı bir masala başlar gibi, böyle bir İstanbul tiryakisi ağzı ile geçmiş zamandan konuşmaya âğâz etsek nasıl olur? Gerçi bu geçmişin, efsane ve esatirle alakası yoksa da, görünmez bir buyruğun keyfi üzere tasarruf edilmekte olan biz insanların birer masal kahramanından ne farkımız vardır? Başlangıcı bilinmeyen uzun ve ezeli dünya hikayesinin zincirine kendi masalını ekleyerek geçip giden insanoğlu...” (S. Ayverdi. İstanbul Geceleri).</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>İstanbul tiryakiliği... buna insaflı olup İstanbul hastalığı desek de olur. İptilanın bir derecesi vardır ki artık bize zevk yerine ıstırap verir. Fakat bu öyle bir ıstıraptır ki, bedelini hiç bir zevkin dudağında bulamayız. Belki de bu yüzden bir İstanbul tiryakisi, içinde doğup büyüdüğü bu şehrin heyecanı afetine yakalanmış samimi, bir İstanbul divanesidir.</p>
<p>Onun için acaba, bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde... diye tıpkı bir masala başlar gibi, böyle bir İstanbul tiryakisi ağzı ile geçmiş zamandan konuşmaya âğâz etsek nasıl olur? Gerçi bu geçmişin, efsane ve esatirle alakası yoksa da, görünmez bir buyruğun keyfi üzere tasarruf edilmekte olan biz insanların birer masal kahramanından ne farkımız vardır? Başlangıcı bilinmeyen uzun ve ezeli dünya hikayesinin zincirine kendi masalını ekleyerek geçip giden insanoğlu...” (S. Ayverdi. İstanbul Geceleri).<!--break--><br />
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>Hiç İstanbul’u Çamlıça tepesinden ya da Yuşa tepesinden seyre daldınız mı? Üsküdar sahilinde geceler boyu yürüdünüz mü? Ve tarihin derin havasını soludunuz mu? Haydarpaşa iskelesinde bir dostunuzu hasretle beklediniz mi? Ya Kız Kulesi’nde dolaşan fantezileriniz olmadı mı? Eyüp’te Piyer Loti’yi hiç gezdiniz mi? Süleymaniye’yi içinizde yeşerttiğiniz hangi duygularla yaşadınız, yoksa hala o duygulardan mahrum musunuz? Emirgan koruluğunu bir kez olsun gezemediniz, Sarıyer sahilinde yürürken sağanak bir yağmurda ıslanmadınız mı?</p>
<p>Surlarda kalan tarihî bir burukluk ve insanlık vicdanında kapanmaz yaralar var. Baykuşlar hep senin başında ötmekte, bir tarihî mezarlıkta kavaklar yeşermekte. İstanbul tiryakileri fatihalar gönderir ruhuna ve yeniden şahlanabilmen için hep niyazda. Bir de ıstırapla derin bir soru düşüyor akıllarına, ölenin dirilişi ne zamandır diye...</p>
<p>Üsküdar, Çamlıca taraflarına doğru uzandığınız zaman, yediveren güllerle döşenmiş bahçeli evlere rastlarsınız. Anadolu yakasında yeşillik hakimdir. Avrupa tarafına uzandığınız zaman da taş duvarlar arasına serpilmiş bir kaç fidan. İstanbul tiryakileri için hüzünlü bir sonbahardır bu manzara. İki hayal kalır hatıralarında, geçmişten geleceğe doğru uzanan...</p>
<p>Üstad Necip Fazıl: “Ruhumu eritip de, kalıpta dondurmuşlar</p>
<p>Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.</p>
<p>İçimde tüten bir şey, hava, renk, eda, iklim</p>
<p>O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim” diyor mısralarında.<!--break--><br />
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>İstanbul’la hemhal olabilmek, onu süzgeçten geçirip kalbe, kalbin derinliklerine süzebilmek... Bahçeden göze çarpan kan kırmızı bir gül. Gül bülbül için ne ifade ediyorsa, İstanbul tiryakileri için de İstanbul onu ifade ediyor. İstanbul ki, ötelerden bu zamana getirdiği tarifsiz bir mana taşımakta, bu mana bin dörtyüz yıl öncesine kadar uzanıyor diyebiliriz.</p>
<p>“Tarihin gözleri var, surlarda delik deşik</p>
<p>Servi, endamlı servi, ahirete perdelik</p>
<p>Bulutlar şaha kalkmış, Fatih’ten kalma kır at,</p>
<p>Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat”...</p>
<p>İstanbul’un hangi köşesine bakarsanız bakın, eskiden arta kalan güzellikleri muhakkak bulursunuz. ‘Tarihin gözleri var, surlarda delik deşik’ ifadesi, İstanbul’u izleyen tarih, neydin ne oldun tavrı ile “surların” tarihin seyri içerisinde gizlenmiş ve İstanbul’u kolaçan eden bir gözle ruhlara işlemektedir.</p>
<p>“Boğazı gümüş mangal, kaynatır serinliği<!--break--><br />
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği</p>
<p>Oynak sular yalının alt katına misafir</p>
<p>Yeni dünyadan mahzun, eski resimde sefir...</p>
<p>İstanbul, İstanbul...”</p>
<p>Artık Fatih’in İstanbul’u eski resimlerde kaldı, eski resimlerde İstanbul’u anımsamaktan başka ne kaldı İstanbul aşıklarına. Sersefil İstanbul’sun, gözlerin ağlıyordur. Yüreğin perişandır, tarih de yağmalanmış. Zamana ok gibi saplanmış eski bir hatırasın. Ah İstanbul!.. Aşk denizinde rüzgar, boşlukta aksisedalanan hüzünkar bir bestesin, İstanbul tiryakileri hep bu besteyi sazın tellerinde yankılatırlar. Tarihin yosun tutmuş gözlerinde eriyip gidiyorsun ve aşıkların sana yanıyorlar kendileriyle beraber İstanbul... </p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>LİMANI TARUMAR OLMUŞ GEMİLER NE YAPSIN?</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/limani-tarumar-olmus-gemiler-ne-yapsin" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/limani-tarumar-olmus-gemiler-ne-yapsin</id>
    <published>2008-05-01T08:35:41+03:00</published>
    <updated>2008-05-01T08:09:25+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/limanitarumarolangemilerneyapsin.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Yitirilmiş her düşünce bir insanı kaybetme ile eş değerdir. Birer birer insanımızı kaybediyoruz. Can çekişen her sevdanın sesini duymamak için kulaklarımızı tıkıyoruz, bin gönlün ardından yanıyoruz. Küllerimiz savruluyor. Toplum kendini kaybetmiş, aile kavramı darmadağın olmuş. “Aile bir limandır, limana yanaşamayan gemiler açık denizde, mustarip kalırlar.” Limanı tarumar olmuş gemiler ne yapsın.</p>
<p>“Harabeye hor bakma ey, yıkılmış yürekler şahlanmak ister. Nebbaşlar mezarlıkları basmış, ölüler ürkek... İman–ı Billah tuğlaları harçsız gariplik lisan–ı mahsus anlatır durur, anlayan ya üç kişidir, ya beş, tiryaklar kaybedilmiş, eczaneci hasta, insan yasta... Ey insan, böyle mahkum olmamalıydın.</p>
<p>Kaç zaman geçti bilmem, kendini kendinle mahkum ettiğin günden bu yana, eslihalar beyninde tetikte durmakta. Korkma ve unutma “ölüm saatiniz tayin edilmiştir, ne bir dakika erken ne bir dakika geç” ve hatırla...</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/limanitarumarolangemilerneyapsin.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Yitirilmiş her düşünce bir insanı kaybetme ile eş değerdir. Birer birer insanımızı kaybediyoruz. Can çekişen her sevdanın sesini duymamak için kulaklarımızı tıkıyoruz, bin gönlün ardından yanıyoruz. Küllerimiz savruluyor. Toplum kendini kaybetmiş, aile kavramı darmadağın olmuş. “Aile bir limandır, limana yanaşamayan gemiler açık denizde, mustarip kalırlar.” Limanı tarumar olmuş gemiler ne yapsın.</p>
<p>“Harabeye hor bakma ey, yıkılmış yürekler şahlanmak ister. Nebbaşlar mezarlıkları basmış, ölüler ürkek... İman–ı Billah tuğlaları harçsız gariplik lisan–ı mahsus anlatır durur, anlayan ya üç kişidir, ya beş, tiryaklar kaybedilmiş, eczaneci hasta, insan yasta... Ey insan, böyle mahkum olmamalıydın.</p>
<p>Kaç zaman geçti bilmem, kendini kendinle mahkum ettiğin günden bu yana, eslihalar beyninde tetikte durmakta. Korkma ve unutma “ölüm saatiniz tayin edilmiştir, ne bir dakika erken ne bir dakika geç” ve hatırla...<br />
<!--break--><br />
<table style="float: left">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>Hep melal kuşları ötüyor pencerende, haydi haber ver artık bülbüle. “Deniz fırtınasız olmaz. Kaptanın mahareti fırtınalı havada belli olur. Bilhassa felaket anlarında, İslamiyet kurtarıcıdır. Yoksa durgun denizde çocuklar da kaptandır... Denize yağmur ne ise, Müslüman için de güzel ahlak odur. En sakin havanın sonunda, en müthiş fırtınayı bekle. Allah’ın kanunu bu. Korku kurşun yükünden daha ağırdır. Dalgalar yükselir yükselir, belirli bir irtifaa gelir. Bunun enini, boyunu ölçen var. En yüksek noktasından dönüş başlar. Fırtınanın sonu selamettir. (Yokuş, H. İsmail)</p>
<p>İnsan neyi ister, daha doğru bir cümle kurmak gerekirse, insan ister mi, istemekten bî –haber mi? Kendini kaybetmiş insanın, kaybedecek başka nesi kalmıştır. Hep, oturup gökten zembille inecek, yol göstericiler mi beklenir oldu, neden yola bizzat kendi düşmüyor. Neden hep birilerinden bir şeyler bekler olduk. Düşünceyi hep başkalarına sipariş verdik.</p>
<p>“En modern vasıtada mutlaka insandan kaçan bir insan vardır. Kur’an caddesinde yürüyen Müslümanlar asfalt yollarda ilerleyen şoförlerden daha dikkatli olmalıdır (a.g.e)</p>
<p>İkinci Sultan Mahmud zamanında İngilizler padişaha buharlı bir gemi hediye etmişler. Tair–i Bahri ismi verilen bu tekneye tayin edilen süvari kaptanlık vazifesini kabul etmemiş “Ben arabacı değilim, gemiciyim, böyle makine ile yürüyen gemiye süvari olamam!” deyip istifa etmiş. Bu cevabı yorumsuz düşünce ufkunuza bırakıyorum.<br />
<table style="float: left">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>“İnsan otururken topal mı değil mi anlayamazsın. İnsan uyurken şaşı mı, değil mi anlayamazsın. İnsan susarken yalancı mı doğru mu anlayamazsın” diyor Resul Hamzatov. Yanan kül olan sadece zaman ve ömür müdür. Ömür bir zincirdir ve ömrün içinde vuku bulunanlar zincirin halkalarıdır. Dolayısıyla da, ömürden arta kalan ne varsa onunla birlikte tükenmekte, erimekte, tabidir ki hükmünü kaybetmektedir. Ömrü bakileştirmek çok önemlidir. İbkalaşmış bir ömür tükenen zamanı aşar ve geçer. Ömrümüz üç kutu içinde geçiyor. (ev, araba, iş yeri) Dar karanlık ve soğuk olan dördüncü kutuda son buluyor, kutuyu ya huriler açıyor ya da zebaniler.</p>
<p>Artık yarım yamalak insanlar görmek istemiyorum hayatımda. Bütünleşmiş insanlar istiyorum. Gönlünüzün dibacesini hiç gözden geçirdiniz mi, neler yazılmakta, çizilmektedir. Kendinizi bulmaya karar verdiniz mi, ama özünüzle beraber. Ne edip etmeli kaybolmuş insan, hepsinden öte mümin bulunmalıdır. Onu da ancak kendi içinde bulabilirsin. Yeter ki aramasını bil.</p>
<p>“Kanmak için yandım aşka</p>
<p>Özü sana feda ettim</p>
<p>Seni gördüm senden başka</p>
<p>Gözü sana feda ettim</p>
<p>Ayrılık çetin, yaredir yüreğim</p>
<p>Pare pare kelimeler bî–çaredir.” </p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>HASRETİN ÇOCUKLARI</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/hasretin-cocuklari" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/hasretin-cocuklari</id>
    <published>2008-04-18T08:40:39+03:00</published>
    <updated>2008-04-18T13:53:26+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/hasretin cocuklari.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200"><br />
Hasret, bir yayın ucunda bekleyen okun hedef tayininde şaşırmayandır. Yürek dehlizlerin de sıkışıp kalan duygunun adıdır hasret. Kimi yanındakiler için çeker çilesini, kimi kilometrelerce bir mesafeye santim santim işlemiş vuslat anını. Kime sorsan farklı farklı duygu ve düşünceler ile anlatır hasreti, içinde yaşadıklarıyla kaim değil midir, o zehir zemberek yudumladığımız şerbet?</p>
<p>    Bir annenin kucağına alma heyecanı ile beklediği bebeği; bir kadının, eşinin ne zaman yuvasına sahip çıkar diye beklediği o anı; bir sevenin gurbet elde bıraktığı rehin yüreğinin adıdır hasret.</p>
<p>    Bir aça sorsanız donatılmış bir sofradır. Bir kan davası belasına düşmüş adamın, kanlısının hapisten çıkacağı günü beklemesidir hasret.</p>
<p>    Hasretlerimiz... Biz nelere ve neye hasretiz?</p>
<p>    Dal yaprağa; çiçek bahara; sevgi riyasız yüreğe hasret. Kalem kâğıda; söz doğruya hasret...</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/hasretin cocuklari.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200"><br />
Hasret, bir yayın ucunda bekleyen okun hedef tayininde şaşırmayandır. Yürek dehlizlerin de sıkışıp kalan duygunun adıdır hasret. Kimi yanındakiler için çeker çilesini, kimi kilometrelerce bir mesafeye santim santim işlemiş vuslat anını. Kime sorsan farklı farklı duygu ve düşünceler ile anlatır hasreti, içinde yaşadıklarıyla kaim değil midir, o zehir zemberek yudumladığımız şerbet?</p>
<p>    Bir annenin kucağına alma heyecanı ile beklediği bebeği; bir kadının, eşinin ne zaman yuvasına sahip çıkar diye beklediği o anı; bir sevenin gurbet elde bıraktığı rehin yüreğinin adıdır hasret.</p>
<p>    Bir aça sorsanız donatılmış bir sofradır. Bir kan davası belasına düşmüş adamın, kanlısının hapisten çıkacağı günü beklemesidir hasret.</p>
<p>    Hasretlerimiz... Biz nelere ve neye hasretiz?</p>
<p>    Dal yaprağa; çiçek bahara; sevgi riyasız yüreğe hasret. Kalem kâğıda; söz doğruya hasret...<!--break--></p>
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>     Bir annenin, ziyan olmuş yavrusunun ardından ağıtlar yakıp, sağ elini sol göğsüne vura vura ‘yavrum, ne ettin’ diyen sesin, ucunda boğulmuştur hasret. Ve hasreti kaplayan koca bir kasvet...</p>
<p>     Anadolu’nun yiğit delikanlısının cengâver yüreğinin, temiz, saf ve masum Aişe’nin gönlünde soluklanmasının diğer bir adıydı hasret. Yanaklarına al al hayâ düşmüş, pembe bakışlarında saklanmıştı, ince uzun yolun yolcusu.</p>
<p>     Tandırını harlayıp, ekmeğini ‘bismillah’ deyip yoğuran anaların, avuçlarından akıp gitmiştir hasret. Türkülere konu olmuş, yağız delikanlıların sazının telinde titremiş; nazenin kızların nakış nakış işlediği kasnağından geçmiştir hasret. Ve her bir hasretin içinden sabret diyen bir ses, ahenkle dans etmiştir. Cilvesini de buradan almıştır hasret.</p>
<p>    Ütopik senaryolar saklanmıştır maceralarında. Mavi gökyüzünün enginliğine seferlere çıkılmıştır,derya bakışlarının derinliklerinden süzülüp gitmiştir de, bir türlü net anlatılamamıştır hasret.</p>
<p>    Yüreği hasret ile işlenmiş sevginin çocuklarıyız. Biz, büyük bir haz ile hasret çekmeyi de biliriz.</p>
<p>    Alparslan’ın atında, atının şahlandığı denizde heyecanla vurmuştur, vuslat anında. ‘Sen kavuşmak nedir bilir misin, hiç hasret çekmedin ki’ sualine şaşırıp kalan, donuk yürekliler anlatamazdı hasreti.</p>
<p>    Ne bir kuşum, kanatlarını özgürce çırpan; ne saraylarda bir sultan, sadece hasret çektiklerini içinde arayan...</p>
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>    Sessizce süzülmüş zamanın yollarında, öyle metruk ve perişan, bigane kalamazsın. Hep yayların ucunda mı kalacaktın? Ey hasret!</p>
<p>  Gönül rüzgârının baharını bir başka estirdin<br />
  Düşünce afakımda beni biraz gezdirdin<br />
  Neyleyim gönül dört mevsim gibi<br />
  Mevsimlerden hazana erdirdin<br />
  Öyle bir hal aldın ki, canımdan da bezdirdin</p>
<p>   Ah gönül! Susmaz oldun, sitemlerden yoruldum. İzbe köşelerde sıkıştırıp durma beni; halimi bilmiyorsan, bari yokuşlarda yorma beni. Münzevi akşamların şahidi ben olmuşum. Beni kimden sorarsın, ben hasretin kendisiyim.</p>
<p>   Gittin mi, gördün mü? Bir sapanın ucunda saklanmış hasret, intifada diye inliyor. Tankların ardın sıra, muştulara selam verdin mi? Dalgalanmayan bayrağın, rüzgâra nasıl hasret çektiğini, Çanakkale şehitlerine sordun mu?</p>
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>Savaş esnasında, bağırsaklarına saplanan kurşunun acısıyla, bir eliyle bağırsaklarını içeri sokmaya çalışıp diğer eliyle kurşunu çıkartıp, yanındakine ‘al arkadaşım sağ kalırsan, bu kurşunu oğluma götür, aynı şekilde oğluna aktarmazsa hakkımı helal etmem’ diyen şehidin, çektiği ıstırabın ucunda kaldı hasret.</p>
<p>   Geceleri sırtladığı çuvalları, gizli gizli fakirlerin kapısına bırakan, Medine sokakları, peygamber torunu Hasana hasret. Ne zaman ki Hasan teRk-i dünya eylemiş.O zaman anlamışlar, gecelerin gizli yiğidi kimmiş? Nasıl hasret yakmasın...</p>
<p>  Nene hatunların arandığı, Yusuf iffetlilerin yoklandığı, bu çağın adıdır hasret.</p>
<p>  Bazen çok uzaklarda... Bazen yanında... Yanı başında el pençe divan durur. Hayatın adıdır hasret.</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>SİZ NE DERSİNİZ DOSTLAR</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/siz-ne-dersiniz-dostlar" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/siz-ne-dersiniz-dostlar</id>
    <published>2008-04-14T08:25:59+03:00</published>
    <updated>2008-04-14T07:50:48+03:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/siznedersinizdostlar.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Küçük Mehmet, televizyondan izlediği filmlerden, bilgisayarda oynadığı silahlı oyunlardan etkilenir; oyunlarını hep silah ve savaş üzerine oynardı. Büyüklerinin yasaklamasına rağmen onları kaçamak izlerdi. Ve bunu yaparken de büyük bir haz duyardı.</p>
<p>Onun bu zevkini tarif etmek, biraz zor olur.</p>
<p>     Oyuncaklarını tank ve silahtan yana seçerdi. Sokakta yürürken bile elinde hayali bir silah oluşturur, nişan alır dururdu. Arabaların arkasına saklanır, arada birde ortaya doğru çıkıp ateş ederdi. Annesine;’ bana tüfek alır mısın’, atkıyı boynuna dolayıp’ bak ben peşmerge oldum ‘derdi.</p>
<p>     Arada bir polis olur hırsızları yakalar, bazense kötü olur iyileri öldürürdü.</p>
<p>     Televizyonda yayınlanan Mehmetçik filmlerini de ailesiyle izler; şehit olan askerleri görünce üzülür:</p>
<p>     ‘anne ben askere gitmeyeceğim’, diye ağlardı.</p>
<p>Annesinin 'neden' sorusuna da, ‘çünkü askerler hep ölüyor, ben ölmek istemiyorum’ yanıtını verirdi.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/siznedersinizdostlar.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Küçük Mehmet, televizyondan izlediği filmlerden, bilgisayarda oynadığı silahlı oyunlardan etkilenir; oyunlarını hep silah ve savaş üzerine oynardı. Büyüklerinin yasaklamasına rağmen onları kaçamak izlerdi. Ve bunu yaparken de büyük bir haz duyardı.</p>
<p>Onun bu zevkini tarif etmek, biraz zor olur.</p>
<p>     Oyuncaklarını tank ve silahtan yana seçerdi. Sokakta yürürken bile elinde hayali bir silah oluşturur, nişan alır dururdu. Arabaların arkasına saklanır, arada birde ortaya doğru çıkıp ateş ederdi. Annesine;’ bana tüfek alır mısın’, atkıyı boynuna dolayıp’ bak ben peşmerge oldum ‘derdi.</p>
<p>     Arada bir polis olur hırsızları yakalar, bazense kötü olur iyileri öldürürdü.</p>
<p>     Televizyonda yayınlanan Mehmetçik filmlerini de ailesiyle izler; şehit olan askerleri görünce üzülür:</p>
<p>     ‘anne ben askere gitmeyeceğim’, diye ağlardı.</p>
<p>Annesinin 'neden' sorusuna da, ‘çünkü askerler hep ölüyor, ben ölmek istemiyorum’ yanıtını verirdi.<!--break--><br />
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>   Garipsenen şey odur ki; izlediği şiddet içerikli filmleri zevkle izlerken, şehit olan Mehmetçikleri korkuyla karşılıyor olması. Demek ki medya şiddet içerikli filmleri vatan için ölenlerden daha sempatik sergiliyordu, o tılsımlı aynasından.</p>
<p>    Mehmet bu asker silah oyunlarını oynarken ve de savaşa dair senaryolar üretirken, dört yaşın boyunu aşardı. Böylece nihayet büyüyü verdi. Ve bir gün büyük bir çatışmanın ortasında buldu kendini. Ölenler, yaranananlar, ağlayan feryat edenler. Neye uğradığını şaşırmıştı küçük Mehmet, bu manzara filmlerdeki kadar zararsız ve de mahzun değilmiş. O an anlamıştı, sihirli aynanın onu hep kandırdığını ve aldattığını.</p>
<p>    Ama, Mehmet bu duygularla büyümüştü ve geriye dönüş gibi bir sihir yoktu. O gün karar almıştı Mehmet. Bu kargaşa biterse ve ben sağ kalırsam, sihirli aynanın Mehmetleri daha fazla kandırmasına izin vermeyeceğim, diye.</p>
<p>    Ne dersiniz Mehmet bunu başarabilir mi? Ya da Mehmet’e yardım etmek ve mücadeleyi vermek isteyenlerde, atılır mı meydanlara? Küçücük yüreklerde silahlar mı, çiçekler mi derilsin? </p>
<p>                      Çiçek bakışlı yavrum</p>
<p>                      Yakışmıyor silah eline</p>
<p>                      Yüreği sevgiye akışlı yavrum </p>
<p>                       Savaşı alma diline</p>
<p>                       Ey yüreği ezgiler söyleyen yavrum</p>
<p>                       Nefreti, kini salma gönlüne<br />
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>                       Sevgi ve muhabbeti döşe ömrüne</p>
<p>                       Sen gülüşünle bahar getiren yavrum</p>
<p>                       Halis duyguları derle gönlüne</p>
<p>                       Adalet ve sevgiyi nakşet özüne</p>
<p>                        Biz seni böyle görmek isteriz</p>
<p>                        Biz seni böyle sevmek isteriz</p>
<p>                        Bizi baharsız koyma be yavrum</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>DÜŞÜNMEDEN DÜŞMEM YOLA</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/dusunmeden-dusmem-yola" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/dusunmeden-dusmem-yola</id>
    <published>2008-03-27T08:10:27+02:00</published>
    <updated>2008-03-27T11:13:16+02:00</updated>
    <author>
      <name>rayet alterego</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-1/dusunmedendusmemyola.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Sabahın alaca karanlığının yalnızlığıyla, bir defter bir kalem birde kendimi alarak yola revan olmuştum. Yürümek kavramıyla tapanlarıma ‘yorulmak yok çıkılan bu yolda ’komutunu vererek ayak seslerinin senfonisi ile ilerliyorduk. Sonradan öğrenecektim yolların yürüdükçe ucunun ömrün sonunda nihayet edeceğini.</p>
<p>  Dimağımın denizlerinde düşünce küreklerini çekerken, bu yolların, yolcuları bir talebe misali eğiteceğini sonradan kavrayacaktım. Yollar bana bir mürebbi olurken iman pusulasını yanımdan hiç ayırmamalıydım ki sıratı müstakim üzeri yol alabileyim. Aksi takdirde yollar kayabilir ve ben beyhude bir yolculuğun iflah bulmaz bir sarhoşu olabilirdim.</p>
<p>  Bu yolların yolcusu olurken son derece dikkat kesilmeli ve bir radar misali feraset ve basiret alıcılarımı iyi kullanmalıydım. Bir Mimar Sinan gibi matematik hesaplarımı akıllıca yapmalı hayatımın mimarisine pür dikkat kesilmeliydim ancak bu hassasiyetle telafi edilmez pişmanlıklar yaşanmazdı. Yollardan bir santimlik sapmayla ilerlendiğinde yolun ilerisinde ölçümlerin sonucunda müthiş bir fark görülecektir. Hiç bir şey görüldüğü kadar önemsiz değildir. Gün gelecek, yaşım kadar değil de yaşadığım tecrübelerden ders aldığımı kadar olgunlaşacağımı anlayacaktım. Bu tecrübelerin insanlığın nazarına sunulduğu zaman önem arz ettiğini görecektim. Bazen insanın yaşadığı hadiseler, başkalarına yol tayinde bir azık olması babında çok önemli olabilir.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-1/dusunmedendusmemyola.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF" width="200">Sabahın alaca karanlığının yalnızlığıyla, bir defter bir kalem birde kendimi alarak yola revan olmuştum. Yürümek kavramıyla tapanlarıma ‘yorulmak yok çıkılan bu yolda ’komutunu vererek ayak seslerinin senfonisi ile ilerliyorduk. Sonradan öğrenecektim yolların yürüdükçe ucunun ömrün sonunda nihayet edeceğini.</p>
<p>  Dimağımın denizlerinde düşünce küreklerini çekerken, bu yolların, yolcuları bir talebe misali eğiteceğini sonradan kavrayacaktım. Yollar bana bir mürebbi olurken iman pusulasını yanımdan hiç ayırmamalıydım ki sıratı müstakim üzeri yol alabileyim. Aksi takdirde yollar kayabilir ve ben beyhude bir yolculuğun iflah bulmaz bir sarhoşu olabilirdim.</p>
<p>  Bu yolların yolcusu olurken son derece dikkat kesilmeli ve bir radar misali feraset ve basiret alıcılarımı iyi kullanmalıydım. Bir Mimar Sinan gibi matematik hesaplarımı akıllıca yapmalı hayatımın mimarisine pür dikkat kesilmeliydim ancak bu hassasiyetle telafi edilmez pişmanlıklar yaşanmazdı. Yollardan bir santimlik sapmayla ilerlendiğinde yolun ilerisinde ölçümlerin sonucunda müthiş bir fark görülecektir. Hiç bir şey görüldüğü kadar önemsiz değildir. Gün gelecek, yaşım kadar değil de yaşadığım tecrübelerden ders aldığımı kadar olgunlaşacağımı anlayacaktım. Bu tecrübelerin insanlığın nazarına sunulduğu zaman önem arz ettiğini görecektim. Bazen insanın yaşadığı hadiseler, başkalarına yol tayinde bir azık olması babında çok önemli olabilir.<!--break--><br />
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = "250x250_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>Yapılan hatalar karşısında kişiye hatasını anlatmak çoğu zaman imkânsızdır ve de nafiledir. Kişinin odaklandığı duygu ve düşünce ‘hata ya da doğru mu bu’ kaygısından daha çok beni hoş görmeli ve anlayışla karşılamalılar dürtüsünden başka bir şey pompalamaz kalbe ve beyne. İsteği üzerine yoğunlaşmış adeta ağır bir hasta misali gibidir. Muhatabının yapacağı ona yaptığının yanlışlığını anlatmak yerine dikkatini daha farklı yönde odaklaştırılmasıdır.                Ancak bu minval üzeri kendisinin aynanın gölgesinde dahi olsa görebilir.</p>
<p>   İçindeki yangınları rüzgâr ile söndürmeye çalışanlar ateşi ancak körüklerler. Çaban nafiledir. Kuru bir yaprağın rüzgârın önünde hükmü neyse, senin beyhude yola düşüşün odur.</p>
<table style="float: right">
<tr>
<td>
<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-6315246411134974";
google_ad_width = 125;
google_ad_height = 125;
google_ad_format = "125x125_as";
google_ad_type = "text_image";
google_ad_channel = "";
google_color_border = "FFFFFF";
google_color_bg = "FFFFFF";
google_color_link = "000000";
google_color_text = "000000";
google_color_url = "000000";
//--></script><script type="text/javascript"
  src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></td>
</tr>
</table>
<p>   “ Evlerimize acil ihtiyaçlarımızın ekonomik olduğunu düşünmüyorum... Temel ihtiyaç: ahlak, adalet, şefkat, ihsan ve ülfettir.”(R. Kayan-vahiyle var olmak)  gerçeğiyle çarpışınca neye uğradığımı şaşırmış bir şekilde donakaldım. Hakikatten toplumumuzda kaç kişi var açlıktan ölen. Kaç kişi var ahlaksızlıktan, sevgisizlikten v.s. kendini, yolunu ve canını yitiren? Hangisinin sayısı daha baskın çıkar dersiniz.</p>
<p>   Elimi düşünmekten ağırlaşmış başıma doğru yönlendirip ve düştü düşecek korkusuyla avuçlayacaktım. İşte o anlarda düşünce yükünü taşımanın zorluğunu anlayacaktım. Bir düşünce hamalı gibi kafamın içinde taşıyacaktım bin bir soru çemberini. Bu yolların yorgunluğu ile bir denklem bulacaktım. İhlâs + sebat + dua = mutmainlik, huzura eriş ve bu denklemi iyi yapabildiğim nispetçe ruhun enginliğini hissedecektim. Ve bütün bitmişliğime, acizliğime rağmen huzura erecektim. Tek yapmam gereken istemek ve hissetmek olacaktı. İşte o zaman anlayacaktım “bir adım atabilmek için bin adımı göze alanlar yolların hükümdarıdır”(N.Gürbüz dostlara mektup) neden ve nasıl hükümdar olunduğunu...</p>
    ]]></content>
  </entry>
</feed>
