Bünyamin Ergün yazıları
BARAKA
Bünyamin Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:04
Özgün ve eşsiz bir eser olan bu filmi ABD’nin sıra dışı yönetmeni Ron Fricke, Amerikalı son dönem filozoflardan Joseph Chemple’in “The Power of Myth / Mitin Gücü” adlı eserinden aldığı ilhamla çekti. Tabiat ile ilişkisi ve kainattaki yeri ile insanı sorgulayan ‘Baraka’, yaşam biçimlerindeki çeşitliliği, değişimi ve insanın bunlara etkisini irdeliyor. Bir iç dünya tecrübesinin epik sinemacılık alanına yansıması olan filmde yönetmen, ustalıkla buluşturduğu resim ve sesler aracılığı ile kişisel bir tecrübeyi, her izleyene ilham verecek ve dünya çapında etki yapacak, çok anlamlı bir şahesere dönüştürüyor.
Bu film için, kameraman-yönetmen Ron Fricke, büyük formatlı 70 mm kamerayı 20 yıl aradan sonra yeniden kullandı. Dönen yıldız kümelerini yakalamak için, hareket kontrollü imgeleri çekme kabiliyeti olan özel bir kamera da tasarlanan bu filmin montajı için de özel bir bilgisayar yapıldı. Baraka’nın müziklerini yapan New Age müziğinin önde gelen ismi Michael Stearns, yerel müzikleri özgün bir akustik kompozisyonla dokuyarak, görsel zenginliği tamamlayan bir ses şöleni ortaya koydu.
THE ROAD TO GUANTANAMO (Guantanamo Yolu)
Bünyamin Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:03
Michael Winterbottom’un yönetmenliğini yaptığı, 56. Berlin Film Festivali’nde “Gümüş Ayı” ödülünü alan ve festivale damgasını vuran Guantanamo Yolu, 28 Nisan’ da vizyona girdi.
Adını, ABD’nin Afganistan’ı işgalinden sonra El Kaide ve Taliban tutuklularına yapılan işkencelerle duyuran Guantanamo Hapishanesi’ne tamamen tesadüfen düşen ve işkencelere maruz kalan dört gencin gerçek öyküsünü, arşiv görüntüler ve canlandırmalarla harmanlayarak sunmuş bize Winterbottom ve başarılı bir filme daha imza atmış.
ABD’nin katliamcı, yalancı, iftiracı, işkenceci yüzünü bilmemize rağmen bir kez de beyazperdede görmek tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne. Sinemadan çıktığınızda zihninizi ve ruhunuzu yorgun hissediyorsunuz…
Film, başta bahsettiğimiz dört gençten biri olan Asıf’ın, annesinin seçtiği kızla evlenmek üzere Pakistan’a yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. Asıf’ın yola çıktığı tarih 10 Eylül 2001’dir. Yani 11 Eylül saldırılarından bir gün önce...
Sonrasında herkesin hatırlayacağı gibi Amerika kendi tanımıyla yeni Haçlı Seferlerini başlatacak, Müslüman halklara savaş açacak, Afganistan’da taş taş üstünde bırakmayacak, ortalığı kan gölüne çevirecektir. Öyküyü tam da buradan başlatmış yönetmen. Yani 10 Eylül 2001’den...
NINETEEN EIGHTY-FOUR (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört)
Bünyamin Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:01
Dünya üç kutuplu bir eksene ayrılmıştır. Avrasya, Doğu Asya ve Okyanusya şeklinde... Görünüş itibariyle üç kutuplu gözükse de aslında anlatılan tek kutuplu bir dünyanın yansımasıdır. Film, Okyanusya’nın başkenti Londra’da geçer. Ülke parti oligarşisi altındadır. İktidardaki partinin tek amacı bireylerin bilinçlerini yok etmektir. Parti insanların bilinçlerini yok edip, akıllarını bir disipline sokma çabasındadır. Bu amaçla da, adalet, özgürlük, gerçek, bilgi, duygu ve zaman gibi kavramları kendi istedikleri gibi manipüle ederler. Partinin resmi ideolojisi, Ingsos’un üç önemli sloganı vardır; “SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, BİLGİSİZLİK GÜÇTÜR.” En ağır suç düşünce suçudur. Düşünce polisinin görevi, düşünce suçunu engellemek, parti tarafından saptanan ortak düşünce biçiminin dışına çıkanları yakalayarak, bu suçluları yeniden topluma uyumlandırma çabasına girişmektir.
Tüm Okyanusyalılar televizyonlar tarafından idare edilip, gözetlenmektedir. Bu televizyonların seslerini kısmak veya kapatmak mümkün değildir. Bu araçlar sayesinde insanlar koşullandırılır. Times gazetesi de aynı amaç için kullanılır. İnsanlar Büyük Birader’in istekli ve gönüllü birer öznesi haline dönüştürülür. Bütün bu iktidarın araçlarında gerçeğe yer yoktur, bu araçlar tamamen propagandaya yönelik işlerler.
TERSTEN PERSPEKTİF // Pavel FLORENSKI
Bünyamin Ergün 30 Temmuz, 2008 - 08:49
I
“Perspektif eğitimi, ehlileştirmeden başka bir şey değildir.”
Pavel Florenski
Tersten Perspektif isimli metnini Florenski, 1920 Rusyası’nda yazar. Aynı yıl Breton Paris’te Philippe Soupault ile beraber hazırladığı Manyetik Alanlar isimli kitabını yayımlar: Gerçeküstücüler farkında değildir ama bu kitap, Doğu Kilisesi ikona geleneğinin rasdelka diye tanımladığı elektriksel ya da manyetik alandaki çekim kuvvetlerini göstermekte kullanılan eğrilere benzer görünmez ikona çizgilerini hatırlatmaktadır. İki kitap arasındaki benzerlik, görmeye ve okumaya dair alışkanlıkların kırılmasından kaynaklanır; nasıl merkezi perspektifin aksine tersten perspektif, resme bakan gözü tekil ve sabit bir odak noktası olmaktan kurtarıyorsa, okuru farklı özne pozisyonları almaya zorlayan ya da en azından bunu amaçlayan bir kitaptır Manyetik Alanlar. Florenski, gerçeküstü bir yenilik anlayışı yerine gerçekdışı bir eskinin savunusunu yapıyor olsa da Yeniçağ’ı belirleyen özne-merkezci anlayış, yirmili yıllarda yavaş yavaş kırılmaya başlamıştır.
BÜYÜK ROMULUS // Friedrich DÜRRENMATT
Bünyamin Ergün 29 Temmuz, 2008 - 08:35
Romulus Augustus: Batı Roma İmparatoru
Julia: Karısı
Rea: Kızı
Isaurialı Zeno: Doğu Roma İmparatoru
Aemilian: Romalı Asilzade
Mares: Harbiye Nazırı
Tullius Rotundus: Dahiliye Nazırı
Spurius Titus Mama: Süvari Kumandanı
Achilles: Uşak
Pyramus: Uşak
Apollyon: Antikacı
Caesar Rupf: İş Adamı
Phylax: Tiyatro Oyuncusu
Odoaker: Germanların Hükümdarı
Theoderich: Yeğeni
Phosphoridos: Mabeyinci
Sulphurides: Mabeyinci
SANATIN ÖYKÜSÜ // E. H. GOMBRICH
Bünyamin Ergün 23 Temmuz, 2008 - 07:54
“Sanat” diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır. Bir zamanlar bu adamlar renkli toprakta bir mağaranın duvarına kabaca bizon resimleri çiziktiriyordu; bugün de bazıları boya satın alıp duvar ya da tahta perdeleri resimliyor ve daha birçok başka şeyler üretiyorlar. Tüm bu etkinlikleri sanat diye tanımlamakta hiçbir sakınca yok, yeter ki bu sözcüğün yer ve zamana göre birbirinden değişik anlamlara gelebileceği unutulmasın ve günümüzde nerdeyse bir korkuluk veya tapınma aracı haline gelen ve büyük S ile başlayan Sanat’ın var olmadığının bilincinde olunulsun. Bir sanatçıya, yapmış olduğu şeyin bir bakıma güzel sayılabileceğini ama “Sanat” olmadığını söyleyerek, onu yıkıma sürükleyebilirsiniz. Aynı biçimde, bir tabloyu güzel bulan herhangi bir kimseye, bu tabloda beğendiği şeyin Sanat değil de başka bir şey olduğunu söyleyerek, kafasını karıştırabilirsiniz.
CYRANO DE BERGERAC // Edmond ROSTAND
Bünyamin Ergün 9 Temmuz, 2008 - 08:03
XIX. yüzyılın son yıllarından 1914 şemaetine kadar, önce Fransa’yı ve tedricen bütün garp edebiyatı âlemini en ziyade meşgul eden sima, Edmond Rostand olmuştur. 27 aralık 1897 gecesi, Porte-Saint-Martin tiyatrosunda Cyrano de Bergerac’ın kazandığı misli görülmemiş muvaffakıyet, genç şairin bir gün öncesine kadar pek mahdut kalan şöhretini, bir anda, bütün Fransa’ya, hatta bütün cihana yaymıştı. Zamanın en müşkülpesent münekkitlerinden biri olan Emile Faguet, ertesi günü, büyük bir şairin doğduğunu cihana müjdeliyordu: “Göz kamaştırıcı bir zaferle XX. Yüzyılı açan bu şaire, Avrupa gıpta ile, Fransa gurur ve ümitle bakıyor”. Piyes yüzlerce defa oynandı, bütün dillere tercüme edildi ve yüz binlerce nüsha satıldı. 1900’de oynanan L’Aiglon, Rostand’ın şöhretini büyük bir şaşaa içinde XX. yüzyıla nakletti. Bir an geldi ki, bütün Fransız ve hatta dünya matbuatı, mütemadiyen genç şairin hayatı, eserleri, projeleri, serveti, akademi azalığı, nişanları ve meşhur Arnaga malikânesiyle uğraşır oldu. Fakat mecmua sahiplerinin, tiyatro müdürlerinin, hatta bazen siyasî partilerin, türlü türlü maksatlarla, her gün biraz daha cilâ verdikleri bu şöhret, pek insanî olarak, edebiyat ve tenkid âleminde muhtelif aksülâmeller uyandırdı.
BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // BİLÂD-I RÛM’A YOLCULUK
Bünyamin Ergün 3 Temmuz, 2008 - 12:55
(“Çevirenin notu: İbn-i Battuta’nın yaşadığı ve yolculuklarını gerçekleştirdiği 14. yüzyıl itibarıyla, ülkemizin Asya’daki topraklarının bugün kullandığımız o sıcak ve sevimli ismi “Anadolu”, henüz ne yerel ne de uluslararası düzeyde yaygın bir şekilde kullanılmıyordu. “Anadolu” sözcüğünün bu toprakların değişmez ismine dönüşmesi, Battuta’nın döneminden daha sonraki çağlara dayanır. Bu nedenle gezginimiz, o döneme kadar yaygınlıkla kullanılan “Rum diyarı” -Bilâd-ı Rûm- ismini salt coğrafî bir tanımlama olarak tercih ederken, bu coğrafyada yaşayan insan unsuruna yönelik pek çok gözlem ve iltifatında ise özellikle Müslüman Türkleri kastetmektedir. Tarihsel bir gerçekliği saptırmamak için, biz de bu ismin geçtiği yerleri “Anadolu” olarak değiştirmemeyi uygun gördük.)
Lazkiye’de Martalomin adında bir Cenevizli’nin gemisine binerek, “Bilâd-ı Rûm” diye anılan ve eskiden Kûmların memleketi olduğu için onlara nisbet edilen Türk ülkesine doğru yola çıktık.
Bu ülke, vaktiyle eski Rûmiar ve Yunanlılar’m elindeydi. Daha sonra Müslümanlar bu topraklan adım adım fethetmişlerdir. Orada halen Müslüman Türkmenler’in idaresi altında yaşayan bir hayli Hıristiyan vardır.
BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // ALANYA SULTANI KARAMANOĞLU YUSUF BEĞ
Bünyamin Ergün 3 Temmuz, 2008 - 12:54
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Alanya, deniz kıyısında büyük bir şehirdir. Ahalisi Türkmendir. Mısır, İskenderiye ve Şam tüccarları alışveriş yapmak üzere buraya gelirler. Burada bol miktarda kereste imâl edilmekte olup, İskenderiye, Dimyat ve diğer Mısır şehirlerine ihraç olunur. Beldenin üst tarafında sağlam ve dehşet verici bir kale vardır ki, Büyük Sultan Alaaddin-i Rûmî’nin eseridir.
Alanya’da şehrin kadısı Celaleddin-i Erzincanî ile görüştüm. Cuma günü benimle birlikte kaleye çıktı, orada namaz kıldık. Bana ikramda bulundu ve bir ziyafet verdi. Bu şehirdeyken, babası vaktiyle Sudan şehirlerinden Mali’de vefat etmiş olan Ruceyhani’nin oğlu Şemseddin’in verdiği bir yemekte de bulundum.
Cumartesi günü Kadı Celaleddin ile birlikte atlara binerek, Alanya Sultanı Karamanoğlu Yusuf Beğ’i ziyarete gittik. “Beğ”, Türkçede melik, yani hükümdar demektir.
BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // ANTALYA
Bünyamin Ergün 3 Temmuz, 2008 - 12:53
Buradan Antalya’ya doğru yola çıktım. Bu şehit, yüzölçümünün genişliği, nüfusunun çokluğu ve planının muntazamlığı itibariyle bölgenin en önde gelen şehirlerindendir. Her fırka diğer fırkalardan tamamen ayrıdır. Hıristiyan tüccarları “Mina” adıyla bilinen mahallede oturmaktadırlar. Mahallenin etrafı bir surla çevrilmiş olup, geceleri ve cuma vakti kapıları kapanır. Şehrin eski sakinleri olan Rûmlar, diğerlerinden ayrı olarak başka bir mahallede otururlar. Bunların mahallesi de bir sur ile çevrilmiştir. Aynı şekilde Yahudiler’in de sur içinde ayrı bir mahallesi bulunur. Şehrin hâkimi. ailesi ve devlet ricali de yukarıda açıkladığımız şekilde, şehrin öteki mahallelerinden ayrı olarak etrafı surlarla çevrilmiş bir kalede oturmaktadırlar. Müslümanlar ise asıl şehirde ikamet ederler.
Bu beldede bir cami ve medrese ile birçok hamam, gayet tertipli ve geniş çarşılar vardır. Şehrin etrafı, yukarıda zikrettiğimiz mahalleleri de ihtiva eden büyük bir suda kuşatılmıştır. Buranın bağ ve bahçeleri çoktur. Meyveleri ise pek nefistir. Özellikle “kamereddin” denilen bir çeşit kayısısı vardır ki; bu pek lezzetli olduğu gibi çekirdeği de tatlıdır. Bu meyve kurutulduktan sonra, çok makbul sayıldığı Şam ve Mısır gibi memleketlere gönderilir. Şehrin, yazın en sıcak günlerinde bile buz gibi soğuk olan lezzetli su kaynakları vardır.








Son yorumlar
1 saat 24 dakika önce
5 saat 26 dakika önce
5 saat 53 dakika önce
6 saat 23 dakika önce
18 saat 22 dakika önce
1 gün 17 saat önce
3 gün 7 saat önce
4 gün 20 saat önce
4 gün 20 saat önce
5 gün 2 saat önce
5 gün 11 saat önce
5 gün 19 saat önce
5 gün 19 saat önce
5 gün 20 saat önce
5 gün 22 saat önce