İyinur Ergün yazıları
RABBIT-PROOF FENCE (Çit)
İyinur Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:06
Rabbit-Proof Fence, Avusturalya'nın yerli halkı Aborjinlerin, 20. yüzyılın başında yaşadıklarını gözler önüne seren bu yılın en etkileyici filmlerinden biri.
1930'lu yıllarda, hükümet kararı ile ülkedeki tüm melez çocuklar (beyaz ırktan biri ile Aborjinlerden birinin evlenmesi ile meydana gelen çocuklar), ailelerinin yanından zorla kopartılarak kamplarda eğitime alınıyor ve ilerde beyazlara hizmet etmeleri için hazırlanıyorlardı. Böylece kendi kültürlerini tamamen unutmaları sağlanarak, hükümetin istediği şekilde büyütülüp topluma katılmış oluyorlardı.
Filme ismini veren Rabbit-Proof Fence, Avusturalya kıtasının neredeyse başından sonuna kadar uzanan ve tavşanların bir taraftan diğerine geçmesini engellemek için inşa edilen, dünya üzerinde insan tarafından yapılan en uzun çite verilen isim. Bu çit, kaçan çocuklar tarafından evlerine dönmek için bir pusula gibi kullanılıyor ve bu şekilde binlerce kilometre uzaktaki köylerinin yönünü belirlemeye çalışıyorlar.
HOTEL RWANDA
İyinur Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:05
Tarihe tanıklık eden filmler yapmak zordur. Hele ki ele alınan konu ‘soykırım’ gibi insanın gelebileceği delilik sınırının çok daha ötesini anlatıyorsa; o filmler her zaman demagoji ve gerçeklik arasında gidip gelen ve sorgulanan, iki yanı keskin bir uçurumda ilerlemek zorundadır. Yıllarca beyazperdede Yahudi soykırımını izleyen, izledikçe de dünyanın başka yerlerindeki bezeri olayları unutan bir seyirciye aktaracak yeni bir duygu yaratmak, tekrar onun yüreğine dokunmak, aklına düşmek, şüphesiz ki iyi bir anlatıcı gerektirir. Neyse ki Ruanda ’da yaşanan soykırımı anlatan Hotel Rwanda, Terry George adında çok başarılı bir anlatıcıya sahip. Böylece film bittikten, ışıklar açıldıktan sonra, hatta aradan haftalar geçmesine rağmen; hala perdede sadece 121 dakikanızı ayırarak seyrettiğiniz görüntüler hafızanızda capcanlı kalabiliyor. Daha da önemlisi Ruanda için, Afrika için, insanlık için endişe duymayı sürdürüp harekete geçme yöntemlerini araştırıyorsunuz.
Ruanda’da Nisan 1994’te yaşananları evimizin güvenliğinde küçük ekranlarımızdan izlerken belki bazılarımız bir an görüntülerdeki vahşetten tiksinip yemek masasından kalkmışızdır.
BACHEHA-YA ASEMAN (Cennetin Çocukları)
İyinur Ergün 18 Ağustos, 2008 - 08:00
Bir çift ayakkabının hikâyesi...
Hayatın gerçek değerinden git gide uzaklaştığımız zaman dilimlerinde belki birkaç küçük ayrıntıda gizli sahip olduklarımızın sırrı. Oysaki ne kadar habersiz yaşamaktayız bize sunulan nimetlerden ve çoğu kez burun kıvırdıklarımıza muhtaç olan kimselerden.
Hayatın masal gibi aktığı bir şehirde, filmde bu bir İran şehri olsa da aslında bizim doğup büyüdüğümüz, sokaklarında koştuğumuz memleketimizden çok da farkı yok esasında.
Daracık sokakların ortasından akıp giden su kanalları, içice hayatların yaşandığı, musluğu dahi olmayan gecekondular, onlarca çocuğun coşkusuna ortak olabileceğiniz mahalle arası maçlar, üç çocuğun ayni sırayı paylaştığı öğrencilik yılları.
Sadece bunlar değil elbette yaşadığımız hayatı bir gün karşımıza böyle beklenmedik anda çıkaran, var oluşumuzu, var olma nedenimizi bizlere sorgulatan.
ÇOCUKLAR ve DİN // AHMET ALTAN
İyinur Ergün 8 Ağustos, 2008 - 08:08Dindar olmak isterdim.
Dini bilmek isterdim.
İsterdim ki bana inanmayacak, benden kuşku duyacak insanlara, onların inanacağı ayetlerle, hadislerle seslenebileyim.
Eminim ki kutsal kitapların, kutsal sözlerin bir yerinde “din adına gösterişi” lanetleyen bir cümle vardır.
O cümleyi bilebilmek isterdim.
Ve, onlara o cümleyi söyleyebilmek isterdim.
Bir dağın yamacındaki bir binaya küçük kızları doldurup onlara Kuran öğretmeye kalkmanın bir amacı vardır.
Nedir o amaç?
A'MÂK-I HAYAL / Hayalin Derinliklerinde Yolculuk // Filibeli Ahmet Hilmi
İyinur Ergün 1 Ağustos, 2008 - 10:43
(...) şehri Türkiye’nin en büyük ve en güzel şehirlerinden biridir. Ben uzun bir süre bu şehirde, şehrin ortasında bulunan mahallede oturdum. Hükûmet konağı ile evim arasındaki yollarda dikkat çekici pek çok şey vardı: Köhne evler, her biri birer perişanlık ve yoksulluk yuvası olan bir sürü virane, yürünemeyecek hâlde sokaklar, pislik içinde caddeler... Fakat hepsinden ilginç olan, evime yakın eski bir mezarlıktı.
Bu mezarlığın etrafı çok sağlam ve sanatkârane yapılmış duvarlarla çevriliydi. Duvarda, onar metre arayla yapılmış pencerelere takılmış olan tunç parmaklıklar gerçekten övgüye değerdi. Mezarlığın kapısı tahtadandı ve sonradan takılmıştı. Eski kapısının, zamana karşı direnemediği anlaşılıyordu.
Bu mezarlık, sadece hatıra ve ölülerin gömüldüğü bir yer değil, aynı zamanda birçok değerli eserin bulunduğu bir hazineydi. Pencerelerden görüldüğü kadarıyla, mezar taşlarında, eski hattatlarımızın kalemlerinden çıkmış bir sürü yazı vardı.
VEFATININ 20. YILDÖNÜMÜNDE CEMİL MERİÇ'İ RAHMETLE ANIYORUZ // Fehmi Yakut
İyinur Ergün 2 Temmuz, 2008 - 14:32Cemil Meriç denince birçoklarının ilk aklına gelen; “Kamus namustur” ya da “Paris evde yoktu. Ben rüyada gördüm Paris’i, gülümsedi ve kayboldu.” (Bu Ülke, s. 44) gibi aforizmalarıdır. Dillere pelesenk olmuş bu cümleler, aslında Cemil Meriç’in bendeki özetidir. Onun lisan konusundaki hassasiyetini bir namus meselesi olarak telakki edişine bakıp da duruşunun önünde eğilmemek mümkün müdür ki; “Kelam, bütünüyle haysiyettir.” “Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla.” “Kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur.”
Peki, Cemil Meriç’i bizim için bu kadar değerli kılan asıl sebep nedir?
Bir toplumun sosyolojisini tahlil etmek, tanımlamak ve prensiplerini ortaya koymak için, o toplumun dilini, tarihini ve dini olgularını irdelemenin gerekliliğine vurgu yapar Cemil Meriç. “Tarihimiz, mührü sökülmemiş bir hazinedir.” “Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanıp uçmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.” “Her toplum bir kitaba dayanır: Ramayana, Neşideler neşidesi veya Kur’an. Senin kitabın hangisi?” “Din, bir susuzluk, sonsuza karşı duyulan özlem. Bilgi değil, aşk.” “Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız.” “Aldatmayan tek sevgili var dünyada: mutlak güzel.” “Bu çökmeye hazır medeniyet üç sütün üzerinde duruyor; süngü, açlık, fuhuş.”
LAİKLİK DEDİĞİMİZ, "DEİZM" OLMASIN? // Alev Alatlı
İyinur Ergün 6 Haziran, 2008 - 08:46
Bir sıfat olarak kullandığımız "laik," bundan türettiğimiz isim olan "laiklik" kelimelerinin Türkiye'nin başına tam bir çorap ördüğünü düşünmeden edemiyorum! "Metropol mit"i derler, insanların topluca yaşadıkları yerlerde hızla yayılan asılsız korku hikâyeleri vardır.
Ne gibi? Meselâ, Kazlıçeşme tabakhanelerinin kaldırılması halinde şehri dev sıçanların saracağı gibi. "Laiklik"e ilişkin söylemler de bunlara döndü. Türkçe'yi kurda kuşa salar mıyız? Oh, olsun bize! Şu kavgaların başından beri meselenin adını Türkçe koysaydık, kavganın ortasında durup kendi halimize kendimiz gülerdik!
Yıllardır, birbirimizin lâfından anlamayan, "afazik"(1) bir toplum olduğumuza dikkat çekmeye çalışırım; şimdi de Türk yazınını okuyan yabancıların bu kavgalarımızdan ne anladıklarını merak eder oldum. Öyle ya, adamlar halimize bakıp, ona göre kendi politikalarını düzenleyecekler! Ve tabii beceremeyecekler, çünkü "laik" ve "laiklik" kelimeleri bizde Frenk armudu gibidir, kimi tatlısına malzeme yapar, kimi limonlu salatasına! Bu durumda, kiminle ittifak yapacaksınız, kimi karşınıza alacaksınız, ne bileceksiniz?
THOMAS MORE // UTOPIA
İyinur Ergün 7 Ocak, 2008 - 09:00
"Utopia adası, ortalarına düşen en geniş yerinde iki yüz mildir. Bu genişlik adanın iki yanına doğru bir hayli sürüp gider, sonra uçlara doğru azalmaya başlar. Öyle ki ada beş yüz millik bir yarım-çember olur ve iki ucunun arası aşağı yukarı on bir mil çeken bir hilal biçimini alır. Hilalin ortası geniş bir körfezdir. Toprak hilalin sırtına doğru yükselir ve rüzgârları keser. Onun için de körfez dalgasızdır ve az çok durgun bir gölü andırır. Bu körfez her yerine gemilerin yanaşabileceği bir tek geniş liman gibidir. Körfezin girişi tehlikelidir. Çünkü, bir yanda kumluk sığlar, öbür yanda, neredeyse suyun yüzüne çıkan sarp kayalar vardır.
Tam ortada, çok uzaklarda gözüken ve gözüktüğü için de tehlikeli olmayan bir kayalık vardır. Utopia'lılar bu kayalığın başına bir kale yapmışlar ve içine bir alay asker yerleştirmişlerdir. Öbür kayalar su altında olduklarından gemiler için birer tuzaktır. Bu kayalar arasındaki yolları yalnız Utopia'lılar bilir. Bir Utopia'lı kılavuz olmadan hiçbir yabancı gemi buradan içeriye giremez. Kaldı ki, kıyılarda fenerler olmasa kendileri bile zor girerler. Bu fenerlerin yerini değiştirecek olsalar, en kalabalık düşman filosu yolunu şaşırıp kayalara çarparak batabilir.
DAS LEBEN DER ANDEREN // BAŞKALARININ HAYATI
İyinur Ergün 27 Aralık, 2007 - 10:00
1973 Köln doğumlu yönetmen Von Donnersmarck’ın filmi, Soğuk Savaş dönemi Doğu Almanyası’nda bir gizli polisin etrafında dönen olaylara yer veriyor. Film, 2007 yazında hayatını kaybeden (Ulrich Muehe ) En İyi Erkek Oyuncu dalında ve En İyi Senaryo dallarında ödüle sahip.
Bu yıl 'Yabancı Dilde En İyi Film' dalında Oscar alan "Başkalarının Hayatı", Doğu Almanya'da, 80'lerin ortasında geçen, aşk-politika-sanat üçgeni üzerine kurulu, etkileyici bir hikâyeyi konu alıyor.
Devlet gözetimi (ve bununla ilişkili olarak muhbirlik, fişlenme, fırsatçılık, konformizm, sisteme karşı mücadele yolları...) sanat-politika ilişkisi, sanatın ve sanatçının insanları değiştirme potansiyeli, geçmişin bellek yüküyle nasıl baş edilmesi gerektiği, filmin değinip geçtiği onlarca tema arasında bir çırpıda sayabileceklerimiz. Ana akım tarihi filmlerin şablonlarına göre örülmüş bir senaryo üzerinden ilerleyen filmde, bu temalar yeterince derinleşmeden, hikâyeye arka plan oluşturacak şekilde senaryoya eklenmiş gibi duruyor.
THE FOUNTAIN // KAYNAK
İyinur Ergün 26 Aralık, 2007 - 09:30
Kendisini henüz iki filmle tanıma fırsatı bulduğumuz ve ilk iki filminde de birbirinden çarpıcı konulara yer veren Pi ve Requiem For a Dream'ın yönetmeni Darren Aronofsky'nin son çalışması. Yaklaşık bin yıla yayılmış hüzünlü bir aşk hikayesi ve insanın ölümle olan yüzleşmesi...
Darren Aronofsky "pi"yi borçlanarak ve sadece 60 bin dolara çekip bize iyi bir yönetmen olduğunu ve anlatacak ciddi meselelerinin olduğunu gösterdi. "requiem for a dream" de ise sonuna kadar derin bir sarsıcı ve rahatsız edici üslupla kendine dünya çapında bir hayran kitlesi oluşturdu ve Darren Arronofsky beyazperdeden yansıtılabilecek belki en güçlü filmi yaptı: The Fountain! Yani, Kaynak...
Kaynak (Ab-ı hayat) konusu, kurgusu ve müzikleri ile ama hepsinden önce görselliği ile sıra dışı bir film. Darren Aronofsky’nin üçüncü filmi. Daha önce çektiği Pi ve Bir Rüya İçin Ağıt filmleriyle izleyicilerin gözünde çok özel bir yere sahip olan yönetmen, bu son filmiyle de yine denenmemişi denemeyi göze almış. Üç farklı zamanda geçen bir hikayeyi birbirine oldukça karmaşık bir kurguyla bağlayarak anlatmış.








Son yorumlar
41 dakika 33 saniye önce
4 saat 43 dakika önce
5 saat 11 dakika önce
5 saat 40 dakika önce
17 saat 39 dakika önce
1 gün 16 saat önce
3 gün 7 saat önce
4 gün 19 saat önce
4 gün 19 saat önce
5 gün 1 saat önce
5 gün 10 saat önce
5 gün 18 saat önce
5 gün 19 saat önce
5 gün 20 saat önce
5 gün 21 saat önce