<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <title>  blogs</title>
  <subtitle>anlamak* | Anlayış, hatalar bahçesine ekilse bile yeşerebilir.</subtitle>
  <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/blog"/>
  <link rel="self" type="application/atom+xml" href="http://www.anlamak.com/xbtu/blog/atom/feed"/>
  <id>http://www.anlamak.com/xbtu/blog/atom/feed</id>
  <updated>2008-11-04T08:23:57+02:00</updated>
  <entry>
    <title>AŞK UYANDIĞI ZAMAN</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/ask-uyandigi-zaman" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/ask-uyandigi-zaman</id>
    <published>2008-11-17T07:43:12+02:00</published>
    <updated>2008-11-17T17:55:17+02:00</updated>
    <author>
      <name>Mahmut Sayar</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/ask-uyandigi-zaman.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF">Yedi kat göğü dürüp, aşk diye sundukları gündü...</p>
<p>Acıydı senden önce ve yazıktı gönlüm sen gitmeden önce. Habersiz gelip kurulmak yoktu kalbime, ardına bakmadan gitmekte yoktu kurduğumuz hiçbir hayalde. Gökyüzüne taşınacak, bulutların üstünde bahçeli evimizde yaşayacaktık hatırlasana... Sen bana Mecnun diyecektin, ben sana Züleyha, Varaka gibi yiğit olacaktım ben, Nevbahar gibi güzel olacaktın sen, Tahir gibi bakmak bana, Şirin gibi gülmek sana yakışacaktı... Olmadı, keşke olsaydı...</p>
<p>Şehirlerim griye boyandı şimdi, gözyaşlarım kanıma, kanım gönlüme bulaştı. Hâlbuki zor değildi o kadar, hiç yoksa sevmek vardı uzaktan uzağa... Yalnızlık şiirleri yerine hasret şiirleri yazmak, geceyi değil gündüzü resmetmek, hüzün yerine ümit şarkıları dinlemek. Başını omzuma bırakacaktın, sevdiğin şiirleri fısıldayacaktım, bir şehri bir dünyaya katık edecek, öteler için sözleşecektik. Ulaşılmaz hayallere inat, ulaşılır hayalleri seçecektik... Olmadı, olmadı ya keşke olsaydı...</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/ask-uyandigi-zaman.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF">Yedi kat göğü dürüp, aşk diye sundukları gündü...</p>
<p>Acıydı senden önce ve yazıktı gönlüm sen gitmeden önce. Habersiz gelip kurulmak yoktu kalbime, ardına bakmadan gitmekte yoktu kurduğumuz hiçbir hayalde. Gökyüzüne taşınacak, bulutların üstünde bahçeli evimizde yaşayacaktık hatırlasana... Sen bana Mecnun diyecektin, ben sana Züleyha, Varaka gibi yiğit olacaktım ben, Nevbahar gibi güzel olacaktın sen, Tahir gibi bakmak bana, Şirin gibi gülmek sana yakışacaktı... Olmadı, keşke olsaydı...</p>
<p>Şehirlerim griye boyandı şimdi, gözyaşlarım kanıma, kanım gönlüme bulaştı. Hâlbuki zor değildi o kadar, hiç yoksa sevmek vardı uzaktan uzağa... Yalnızlık şiirleri yerine hasret şiirleri yazmak, geceyi değil gündüzü resmetmek, hüzün yerine ümit şarkıları dinlemek. Başını omzuma bırakacaktın, sevdiğin şiirleri fısıldayacaktım, bir şehri bir dünyaya katık edecek, öteler için sözleşecektik. Ulaşılmaz hayallere inat, ulaşılır hayalleri seçecektik... Olmadı, olmadı ya keşke olsaydı...<br />
<!--break--><br />
Karaya emanetlerim vardı unutmadıysan, döndüğümde hiç birini bulamadığım. Geceye düşler yüklemenin yanlış olduğunu, yanlışlıkla anladığım. Yarım ağız şiirler yazmıştım sen yokken, varken yazmadıklarıma saymayacağını bile bile... Adın Leyla oldu, zindanda Yusuf’un oldum. Gülşah diye satırlarda seslenişim, Süheyl diye yankı buldu, Zühre baş olurken hüzne, aynadaki Ferhat ayrılıkta sondu... Olmadı, yine olmadı ya keşke olsaydı...</p>
<p>Uzaktım, daha uzak olup aklında olmaya razıydım...<br />
Yalnızdım, en büyük derdimin bu olması duasındaydım...<br />
Azdım, çoğul şahısların unutulmuş zamanlarındaydım...<br />
Neden bilmem naif dertlerin umutsuz hastasıydım...<br />
Dilime konuşmama, elime kelepçe yasaklarındaydım...<br />
Issız bir şehrin, sevme suçuyla arananıydım...</p>
<p>(...)</p>
<p>Meğer uykudaymış aşk, kapısını çaldığımda. Sükût tek merhemmiş kapı açılmadığında... Mecnun koşandı, Leyla susan; Yusuf arayandı, Züleyha susan; Varaka sabırdı, Gülşah susan; Süheyl yazandı, Nevbahar susan; Tahir duaydı; Zühre susan; Ferhat yangındı, Şirin susan... </p>
<p>Kapı bir gün açılacak... </p>
<p>Aşk uyandığı zaman...</p>
<p>...</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>ŞAİR VE DÜŞÜNÜR SEZAİ KARAKOÇ SEMPOZYUMU</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/sair-ve-dusunur-sezai-karakoc-sempozyumu" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/sair-ve-dusunur-sezai-karakoc-sempozyumu</id>
    <published>2008-11-14T08:22:34+02:00</published>
    <updated>2008-11-14T11:26:40+02:00</updated>
    <author>
      <name>Naciye Uçar</name>
    </author>
    <category term="duyurular" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><strong>(15 Kasım 2008, Cumartesi, Topkapı Eresin Otel)</strong></p>
<p><strong>AÇILIŞ,</strong> (10.00 - 10.30)</p>
<p><strong>I. OTURUM, GİRİŞ</strong> (10.30 – 11.30)<br />
VAHDETTİN IŞIK (Başkan)<br />
TURAN KARATAŞ (Bir entelektüelin portresi)<br />
HAMİT CAN (Karakoç’un hatıraları ışığında hayatı)<br />
SAADETTİN ACAR (Sezai Karakoç’u düşünmek)</p>
<p><strong>II. OTURUM, ŞİİRİ ETRAFINDA,</strong> (11.40 – 12.50)<br />
ALİ HAYDAR HAKSAL (Başkan)<br />
MEHMET CAN DOĞAN (S.Karakoç şiiri ve ikinci yeni)<br />
HAYDAR ERGÜLEN (Taha’nın kitabı’nda ikinci yeninin belirmesi)<br />
HAYRİYE ÜNAL (Karakoç şiirinin etkileri)<br />
ALİ AYÇİL (Bir şairi bir şiirden okumak)<br />
NECİP YILMAZ (Sürgün özülke şiiri üzerine bir deneme)</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><strong>(15 Kasım 2008, Cumartesi, Topkapı Eresin Otel)</strong></p>
<p><strong>AÇILIŞ,</strong> (10.00 - 10.30)</p>
<p><strong>I. OTURUM, GİRİŞ</strong> (10.30 – 11.30)<br />
VAHDETTİN IŞIK (Başkan)<br />
TURAN KARATAŞ (Bir entelektüelin portresi)<br />
HAMİT CAN (Karakoç’un hatıraları ışığında hayatı)<br />
SAADETTİN ACAR (Sezai Karakoç’u düşünmek)</p>
<p><strong>II. OTURUM, ŞİİRİ ETRAFINDA,</strong> (11.40 – 12.50)<br />
ALİ HAYDAR HAKSAL (Başkan)<br />
MEHMET CAN DOĞAN (S.Karakoç şiiri ve ikinci yeni)<br />
HAYDAR ERGÜLEN (Taha’nın kitabı’nda ikinci yeninin belirmesi)<br />
HAYRİYE ÜNAL (Karakoç şiirinin etkileri)<br />
ALİ AYÇİL (Bir şairi bir şiirden okumak)<br />
NECİP YILMAZ (Sürgün özülke şiiri üzerine bir deneme)<br />
<!--break--><br />
<strong>ÖĞLE ARASI (12.50– 14.00) </strong></p>
<p><strong>III. OTURUM, SANATTA PARLAYAN FİKİR,</strong> (14.00 – 15.20)<br />
TARIK TUFAN (Başkan)<br />
FATİH ANDI (Karakoç ve şehir)<br />
AHMET MURAT (Bir gelenek yaratmak)<br />
ÖMER ERDEM (Sezai Karakoç: Aşktan aşkınlığa)<br />
IŞIK YANAR (Diriliş şairinin öyküleri )<br />
CİHAN AKTAŞ (Monna Rosa’nın 80 kuşağı üzerindeki etkisi)</p>
<p><strong>IV. OTURUM, FİKRİYATININ İLKELERİ,</strong> ( 15.30 – 16.40)<br />
E. NAZİF GÜRDOĞAN (Başkan)<br />
AHMET ALBAYRAK (S. Karakoç’ta ideal insan)<br />
YUSUF KAPLAN (Sezai Karakoç ve medeniyet)<br />
MUSTAFA KİRENCİ (Diriliş akımı:düşüncenin ve şiirin çağrısı)<br />
İSHAK ARSLAN (Ruhun dirilişi’ndeki Sezai Karakoç)<br />
MÜNİRE KEVSER BAŞ (Sezai Karakoç’ta metafizik)</p>
<p><strong>V. OTURUM, DİRİLİŞ’İN SOSYO-POLİTİĞİ,</strong> (16.50 – 18.00)<br />
YASİN AKTAY (Başkan)<br />
KENAN ÇAĞAN (Ulus-devlette büyük bir coğrafya tasavvuru)<br />
ŞABAN ABAK (Karakoç’ta devlet ve siyaset)<br />
MUSTAFA ÖZEL (Sezai Karakoç’ta iktisat ve toplum)<br />
OSMAN BAYRAKTAR (Sezai Karakoç düşüncesinde batının algılanma biçimi)</p>
<p><strong>DEĞERLENDİRME VE KAPANIŞ </strong>(18.00 – 18.20)</p>
<p><strong>Genel Koordinatör: SAADETTİN ACAR<br />
</strong></p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>TELEFON REHBERİ</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/telefon-rehberi" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/telefon-rehberi</id>
    <published>2008-11-14T07:05:06+02:00</published>
    <updated>2008-11-14T11:25:32+02:00</updated>
    <author>
      <name>Naciye Uçar</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Şuana kadar hiç dikkatinizi çekti mi telefon rehberlerinizin hayat taşıdığı… Herkesin bir hayat hikâyesi olduğu gibi onlarında onlarca beklide yüzlerce hayat hikâyesi vardır. Her numara bir hayat taşır. Acısıyla tatlısıyla kayıtlıdır defterlerimizde. Var oldukları müddetçe yaşarlar içimizde, yok oluşları ise parmaklarımızın birkaç hareketine bakar…</p>
<p>Bir gün açtı telefon rehberini, amacı bir arkadaşını aramaktır. Belki de mazide kalmış bir dostu… O an bir isme takılır gözleri, gayri ihtiyari ve dalar uzaklara hem de çok uzaklara. Hatırladığı bir çocukluk arkadaşıdır. Ev ödevlerini birbirlerine hatırlatsınlar diye alınmış ev numaraları....</p>
<p>O esnada sınıfın en çalışkan çocuğunu hatırladı, oldu olası sevmezdi onu, kaşları çatılmıştı. Bir gün öğretmeni çok güzel bir kalemle gelmişti sınıfa ve soruyu bilen ilk kişiye bu kalemi hediye edecekti. Kendi kalemi ağaçtan yapılmış klasik tahta kalemlerdendi, öğretmenin getirdiği ise çıtçıtlı dedikleri atlas kalemlerdendi ve onlardan çok az kişide vardı. Öğretmenin sorduğu soruyu biliyordu ama tam cevap verecekken o çocuk kolunu tutmuştu ve kendisi cevaplamıştı.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Şuana kadar hiç dikkatinizi çekti mi telefon rehberlerinizin hayat taşıdığı… Herkesin bir hayat hikâyesi olduğu gibi onlarında onlarca beklide yüzlerce hayat hikâyesi vardır. Her numara bir hayat taşır. Acısıyla tatlısıyla kayıtlıdır defterlerimizde. Var oldukları müddetçe yaşarlar içimizde, yok oluşları ise parmaklarımızın birkaç hareketine bakar…</p>
<p>Bir gün açtı telefon rehberini, amacı bir arkadaşını aramaktır. Belki de mazide kalmış bir dostu… O an bir isme takılır gözleri, gayri ihtiyari ve dalar uzaklara hem de çok uzaklara. Hatırladığı bir çocukluk arkadaşıdır. Ev ödevlerini birbirlerine hatırlatsınlar diye alınmış ev numaraları....</p>
<p>O esnada sınıfın en çalışkan çocuğunu hatırladı, oldu olası sevmezdi onu, kaşları çatılmıştı. Bir gün öğretmeni çok güzel bir kalemle gelmişti sınıfa ve soruyu bilen ilk kişiye bu kalemi hediye edecekti. Kendi kalemi ağaçtan yapılmış klasik tahta kalemlerdendi, öğretmenin getirdiği ise çıtçıtlı dedikleri atlas kalemlerdendi ve onlardan çok az kişide vardı. Öğretmenin sorduğu soruyu biliyordu ama tam cevap verecekken o çocuk kolunu tutmuştu ve kendisi cevaplamıştı.<!--break--> Öğretmen bu hadiseyi görmemişti ve kalemi ona vermişti. İtiraz edemedi, kalemi kaybetmesine mi yoksa arkadaşının yaptığı harekete mi ağlasın bilemedi ve arkadaşının alay dolu bakışları karşısında iki damla yaş ile sitemini belli etti. Şimdi ise elliye merdiven dayamıştı seneler önceki bu hadise yaprakları yırtılmış, yazıları belli belirsiz silinmiş bu küçük telefon rehberinin gönül satırları arasında kayıtlı kalmıştı.</p>
<p>Nerden nereye dedi içinden tam kırk sene olmuş. Parmakları küçük defterin sayfaları arasında dolaşmaktaydı. Çok eski bir defterdi ve eskilere saygısı sonsuzdu....</p>
<p>Birden gözleri sevgiyle takılıp kaldı bir numara üzerinde ve buruk bir acı kapladı tüm bedenini, dünya görüşünü benimsediği, beklide onun bu seviyeye gelmesine en çok katkıda bulunan bir insandı. Derslerini dört gözle beklerdi okuldaki herkes ondan çok korkardı bir o kadar da severdi. Korku ve sevgi arasında ki dengeyi en iyi ayarlayan tek hocaydı. Onunla konuşmaya kimse cesaret edemezdi ama herkesin de onda saklı bir sırrı vardı. Bu hadiseyi hatırlayınca bir hoş oldu onun telefon numarasını alabilen tek kişiydi hocası kolay kolay numarasını kimseye vermezdi. Çok seviyordu onu Allah’ta belki onu bu sevgisiyle imtihan etmişti. Son sınıftayken bir trafik kazasında kaybetmişti hocasını…</p>
<p>Hocasının ruhuna gözyaşlarıyla bezenmiş bir fatiha yolladı. Amacı sadece eski bir dostu aramaktı, gözleri aradığı numarayı buldu ve tatlı bir sohbetin demini tuttular, birbirlerini o kadar çok özlemişlerdi ki yüz yüze görüşmek için gün bile ayarladılar. Görüşme bittikten sonra telefonu yavaşça kapadı ve yanında duran biraz önce kendisine zamanda yolculuk yaptıran o eski telefon rehberini bir daha ki sefere açmak üzere saygıyla yerine koydu…</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>anlamak.com KÜÇÜLÜYOR</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/anlamak-kuculuyor" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/anlamak-kuculuyor</id>
    <published>2008-11-12T11:43:28+02:00</published>
    <updated>2008-11-13T16:08:33+02:00</updated>
    <author>
      <name>anlamak</name>
    </author>
    <category term="anlamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/anlamak-kuculuyor.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF">Değerli anlamak üyeleri,</p>
<p>Belki de hayatta ilk kez bir şeyler karalarken yazmak istemiyor, yazdıklarımızı beğenmeyip cümlelerimize silbaştan başlıyoruz. Üzüntümüz ve tedirginliğimizi nasıl anlatırız bilmiyoruz; ama görev bize düşüyor.</p>
<p>Her ne kadar tercih etmesek de anlamak.com, epeyce büyük bir site oldu. Eh, bu da teknik kimi sorunları beraberinde getirdi; ama şükür dostlarımızın yardımıyla tüm sorunların üstesinden gelmeyi başardık ve 5 yılı aşkın zamandır anlamak* için çalışır olduk.</p>
<p>Bu esnada site editörleri olarak olabildiğince prensipli davranıp mümkün mertebe ortalarda görünmemeye gayret ettik. Tabi bu arada okuduklarımızı, izlediklerimizi sizlerle paylaştık. Kimi zaman "Paralel" aktiviteler yapıp okuduklarımızı ya da izlediklerimizi aynı anda tattık. Tüm bunlar hakikaten leziz tatlardı.</p>
<p>Tabi yalnızca güzellikler yaşamadık. anlamak.com vesilesiyle bazı zamanlar üzüldük; ama yine de prensiplerimizden vaz geçmedik. Yalnızca güzellikleri hatırlayıp yolumuza devam etmeye gayret ettik.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/anlamak-kuculuyor.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF">Değerli anlamak üyeleri,</p>
<p>Belki de hayatta ilk kez bir şeyler karalarken yazmak istemiyor, yazdıklarımızı beğenmeyip cümlelerimize silbaştan başlıyoruz. Üzüntümüz ve tedirginliğimizi nasıl anlatırız bilmiyoruz; ama görev bize düşüyor.</p>
<p>Her ne kadar tercih etmesek de anlamak.com, epeyce büyük bir site oldu. Eh, bu da teknik kimi sorunları beraberinde getirdi; ama şükür dostlarımızın yardımıyla tüm sorunların üstesinden gelmeyi başardık ve 5 yılı aşkın zamandır anlamak* için çalışır olduk.</p>
<p>Bu esnada site editörleri olarak olabildiğince prensipli davranıp mümkün mertebe ortalarda görünmemeye gayret ettik. Tabi bu arada okuduklarımızı, izlediklerimizi sizlerle paylaştık. Kimi zaman "Paralel" aktiviteler yapıp okuduklarımızı ya da izlediklerimizi aynı anda tattık. Tüm bunlar hakikaten leziz tatlardı.</p>
<p>Tabi yalnızca güzellikler yaşamadık. anlamak.com vesilesiyle bazı zamanlar üzüldük; ama yine de prensiplerimizden vaz geçmedik. Yalnızca güzellikleri hatırlayıp yolumuza devam etmeye gayret ettik.<br />
<!--break--><br />
Bu güzellikler öyle güzel ki, anlatırken bile gülümsetiyor, içimizi ısıtıyor. anlamak* için tanıtılan kitaplara denk gelen internet kullanıcıları bu kitapları aldı, okudu. Geri bildirimlerde bihaber olageldikleri bu kitapları kendileriyle buluşturduğumuz için teşekkürler edildi. Ayrıca piyasada bulunamayacak kitaplar tanıtıldı ve bu tanıtımlar sayesinde insanların sahaflarda kitap aramalarına vesile olundu. Okunan kitapların ardından kitapların anlattığına vakıf olan gönüllerle bir cümle paylaşmak bizleri pek mutlu etti.</p>
<p>Okumalarımız esnasında internet açısından Türkiye'de eksik kalan kimi meselelere de değindik. Okul müfredatlarında murdar bilenen 2. Dünya Savaşı'ndan tutun, Dünyanın tanıdığı, bizim aydınlarımızınsa ellerinden düşürmedikleri Shakespeare eserleri ile ilgili ilk sayfalar, adı her daim "Üstad" olarak anılmasına rağmen internette bir türlü hakettiği ilgiyi görmeyen Necip Fazıl Kısakürek ve Cemil Meriç ile ilgili özel sayfalar, Tolstoy, Ali Şeriati, Engizisyon, Tarih, Edebiyat, Sosyoloji, Psikoloji, Felsefe... Envai türde eser. Şu an bakıyorum, sitede 289 adet kitaba dair tanıtım var. Bu kitapların yalnızca bir tanesi dışında tamamı bizzat editörler tarafından okundu, %99'u da yine editörler tarafından bilgisayar ortamına taşındı.</p>
<p>Bir kitap okuduğunuzu düşünün. Kitabın son sayfasını da okuyup gözlerinizi kapattıktan sonra ruhunuzda demlenen satırlarla dünyanızda değişenleri düşünürken aç zihinlerin bu kitabı anlayabilmesi için olabildiğince rahat bir bölümünü bilgisayar başına geçip yazmak. Yalnızca birilerinin daha bu sayfaları okuma ihtimalini düşünerek bir çok şeyden vaz geçerek mesai harcamak... Keyifli; ama elbette ki yorucu da.</p>
<p>Tabii olarak okuduğumuz her kitabı burada tanıtmadık. Okuyup da nefretimizi kazanan yazarlar da oldu. Aklımızı ve gönlümüzü tırmalasa da "Bunları okumayın" diyemedik, nefsimizi köreltip sineye çekerek bizim istediğimiz gibi değil, aklın yolunda yürüyen kullar görmeyi diledik.</p>
<p>Açıkçası, boyumuzdan büyük iş yaptık ve umduğumuzu etkiyi hiçbir zaman göremedik ama bir an olsun yorulmadık, üzülmedik, sıkılmadık, bunalmadık. Hepsi çok ama çok keyifliydi. İşin en hoş tarafı, ne bir yayınevinden ne de yazardan bir kere tenkit almadık. Bu sessizliği haliyle memnuniyet olarak gördük.</p>
<p><em>Lâkin...</em></p>
<p>Artık birtakım egoist kimliklerle muhatap olmaktan sıkıldık. Eh, dediğimiz gibi bu kitap tanıtımlarına dair umduğumuz etkiyi de hiçbir zaman göremeyince kitap tanıtımlarının tamamını yayından kaldırmayı uygun gördük. Buradan yola çıkınca anlamak.com'u biraz küçültmenin yerinde olacağına kanaat getirdik ve geçmişe dönük olarak kimi eserlerin de yayından kaldırılması hususunu düşünmeye başladık.</p>
<p>İnternet alemi, gerçeğinden oldukça farklı. Arada nefeslenmeyecek kadar büyük bir hızla "Gör, geç!" eylemi akıl almayacak şekilde internet kullanıcılarını sarmış durumda. İnanır mısınız bilmiyoruz; ama sitemizin aylık ortalamasına bakınca, ay içerisinde anlamak.com'u ziyaret eden kişilerin ancak %2,5'i anlamak.com'da kesintisiz olarak yarım saatin üzerinde kalıyor. 5 dakika kalanların oranıysa %40 civarında. Bu oran neredeyse hiç değişmedi. Zannetmeyin ki bu oran bir tek bizim sitemizle ilgili. "Gör, geç!" eylemi ile birleşen "Google", yalnızca ihtiyaç olduğu zannedilene takılıyor ve gerisini hiç sayıyor. Biz bunu önemsemiyoruz; ama hayatını bu şekilde geçiren kişiler olduğunu görmek bizi üzüyor. Dile, edebiyata, imlâya aykırı cümleleri düzeltmek, insanları okumaya sevk etmek hakikaten zor. Artık "Çok okumak istiyorum; ama nereden başlayacağımı bilmiyorum!" cümlesine cevap vermek hakikaten bizi bizden almaya başladı. Eh, çağ isteme zamanı, eyleme zamanı değil...</p>
<p>Mesele elbette bizim üzülmemiz ya da sevinmemiz değil. Ancak itibar edilenin gerçek ve doğrudan uzak olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle bugüne kadar sessiz kaldık. Hatta öyle sessiz kaldık ki, bilsek de, hissetsek de, görsek de sustuk. Çünkü aşikâr ki biz Türkiye ortalamasının üzerinde okuyoruz. Sitemize üye olan kişiler bizi bilirkişi görmesin, ukalâ olduğumuzu düşünmesin, düşüncelerini rahatlıkla paylaşabilsin diye kendi duygu ya da düşüncelerimizden haber vermemeyi doğru bildik. Çünkü bildiklerimiz kimi zaman adımlarını yeni atmaya başlamış olanları incitir, adım atmaz olurlar endişesini taşıdık. Bu sessizlik dahi bizi pek mutlu etti.</p>
<p>Lafı uzattıkça uzatıyoruz, kusura bakmayın.</p>
<p>Bu kararımızı makul karşılamanızı diler, yakın zaman içinde başta kitap tanıtımları olmak üzere bir çok sayfanın yayından kaldırılacağını içimizi burksa da bildiririz.</p>
<p><b><br />
<p align="right">Saygılarımızla<br />
anlamak* [Editörleri]</b></p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>YOL DÜŞ(ÜŞ)LERİ/BOSNA/5</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/yol-dusleri-bosna-5" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/yol-dusleri-bosna-5</id>
    <published>2008-11-10T07:12:12+02:00</published>
    <updated>2008-11-11T02:09:30+02:00</updated>
    <author>
      <name>Meryem Rabia Taşbilek</name>
    </author>
    <category term="anı" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><strong>Ruhumda tınısı susmamış bir yolculuğun geç kalmış notları/Yol Düşüşleri-5</strong></p>
<p><strong>İlk yaz meyveleri gibi olgunlaşmadan…</p>
<p>Sonra kırılıp döküldük…</p>
<p>Yol Düşleri</strong></p>
<p>Meydandaki sebilin yanında bir müddet durup, etraftaki kuşlara birkaç parça ekmek ufalıyorum. Ekmek kırıntılarını yiyişlerini izlemeye koyuluyorum. Bir yandan da, tramvayda tanıştığım teyzeyle geçirdiğim zamanı tefekkür ediyorum tebessümle...</p>
<p>Savaş sırasında önce İngiltere’de bir camide birçok Boşnak muhacirle birlikte kalmışlar daha sonrasında Almanya’ya geçmişler. Tramvaydan indikten sonra birlikte katedralin yakınındaki evine gidiyoruz. Birlikte mutfağa giriyoruz. Ben haşlanan yumurtaları soyuyorum, Rahime teyze aldığı tavuğu temizliyor. Kışa rağmen limonata bile yapıyoruz. Bazen gülüyoruz bazen savaşa dair anlattıkları hasebiyle birlikte ağlıyoruz. Birbirimizi anlamıyorsak anlatabileceğimiz başka bir yol bulmaya çalışıyoruz ve de buluyoruz. İçimden bunun sandığımızdan çok daha kolay olduğunu daha bir kuvvetli hissedip, içten içe tekrarlıyorum bu kanaati. Bir ara Türkiye’den bahsediyorum, okulumdan nasıl ve neden atıldığımdan. Dostlarımın birkaçının bu şehirde okumaya geldiklerinden… “Onları da topla yine gel” diyor Rahime teyze. Henüz geldiğimden haberlerinin olmadığı söylüyorum, gülüşüyoruz. Sonra kızı Morgiyana geliyor, tanışıyoruz. Ve çok ilginç bir tevafuk; aynı gün Türkiye’den hem de memleketim Bursa’dan oğullarının bir misafiri geliyor. Öyle bir tevafuk ki; Saraybosna'ya adımımı atar atmaz tramvayda bir teyzeyle tanışıyorum ve çehresindeki temizliğe itimad edip evine gidiyorum, aynı gün memleketim olan Bursa’dan bir misafirleri daha geliyor. Rabbim hakkındaki hayretim artıyor haliyle…</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><strong>Ruhumda tınısı susmamış bir yolculuğun geç kalmış notları/Yol Düşüşleri-5</strong></p>
<p><strong>İlk yaz meyveleri gibi olgunlaşmadan…</p>
<p>Sonra kırılıp döküldük…</p>
<p>Yol Düşleri</strong></p>
<p>Meydandaki sebilin yanında bir müddet durup, etraftaki kuşlara birkaç parça ekmek ufalıyorum. Ekmek kırıntılarını yiyişlerini izlemeye koyuluyorum. Bir yandan da, tramvayda tanıştığım teyzeyle geçirdiğim zamanı tefekkür ediyorum tebessümle...</p>
<p>Savaş sırasında önce İngiltere’de bir camide birçok Boşnak muhacirle birlikte kalmışlar daha sonrasında Almanya’ya geçmişler. Tramvaydan indikten sonra birlikte katedralin yakınındaki evine gidiyoruz. Birlikte mutfağa giriyoruz. Ben haşlanan yumurtaları soyuyorum, Rahime teyze aldığı tavuğu temizliyor. Kışa rağmen limonata bile yapıyoruz. Bazen gülüyoruz bazen savaşa dair anlattıkları hasebiyle birlikte ağlıyoruz. Birbirimizi anlamıyorsak anlatabileceğimiz başka bir yol bulmaya çalışıyoruz ve de buluyoruz. İçimden bunun sandığımızdan çok daha kolay olduğunu daha bir kuvvetli hissedip, içten içe tekrarlıyorum bu kanaati. Bir ara Türkiye’den bahsediyorum, okulumdan nasıl ve neden atıldığımdan. Dostlarımın birkaçının bu şehirde okumaya geldiklerinden… “Onları da topla yine gel” diyor Rahime teyze. Henüz geldiğimden haberlerinin olmadığı söylüyorum, gülüşüyoruz. Sonra kızı Morgiyana geliyor, tanışıyoruz. Ve çok ilginç bir tevafuk; aynı gün Türkiye’den hem de memleketim Bursa’dan oğullarının bir misafiri geliyor. Öyle bir tevafuk ki; Saraybosna'ya adımımı atar atmaz tramvayda bir teyzeyle tanışıyorum ve çehresindeki temizliğe itimad edip evine gidiyorum, aynı gün memleketim olan Bursa’dan bir misafirleri daha geliyor. Rabbim hakkındaki hayretim artıyor haliyle…</p>
<p><!--break--> </p>
<p>Yemekten sonra eşyalarım arasında Aliya’nın SDA partisinden millet vekili bir ağabeyime hediye mahiyetinde getirdiğim sandukalı rahleyi ve birkaç ufak eşyamı dostumla buluşana dek yanımda ağırlık olmaması için evlerinde bırakıp müsaadelerini istiyorum. Tarif ettikleri gibi Baş Çarşı meydanını kolaylıkla buluyorum.</p>
<p>Nicedir izini kaybettiğim can dostlarımdan Sümeyye’yi Bosnada'ki varlığımdan haberdar etmek için bir telefon kulübesi arıyorum. Dostumun geçen hafta bir Bosna numarasından mesaj çekmesinin ardından zaten uzun zamandır içimde gizliden gizliye yanan Bosna ateşi daha da alevlenmişti. “Böyle bir sürpriz aklının ucundan bile geçmiyordur. İnşeallah müsaittir ve evinde benim kıvrılabileceğim ufak bir yer vardır.” diye dua ederek numarasını çeviriyorum.</p>
<p>Geç de olsa açıyor sağ olsun. “Sümeyye nerde kaldın yahu, bir saattir ağaç oldum ortak, ne zaman geliyorsun” diyorum! Doğal olarak afallıyor, sesin bana ait olduğunu anımsadıktan sonra nerde olduğumu soruyor. Baştan inanmakta zorluk çekse de kardeşiyle birlikte birazdan yanıma geleceklerini söylüyor. Bu “birazdan” kısmı biraz uzun sürüyor. Çarşının girişinde beklerken, sebil çeşmenin etrafında soğuktan titreye titreye yaptığım tavaflardan yorulup yakındaki bir kafeye giriyorum. Bosna’da olmaklığın tadını ruhumun damağında eriyen bir lokum gibi hissedip, tebessüm edip edip duruyorum.</p>
<p>Sümeyye ve kardeşi Musa şaşkınlıklarını atlatmış bir sakinlikle geliyorlar. Dostuma sıkı sıkı sarılıyorum. Oturup sıcak bir şeyler içiyoruz. Ve sanki yaklaşık 5 yıldır yüz yüze görüşmeyen, sadece uzun uzun mektuplarla muhabbeti beslemeye çalışan sonrasında da sesi kısılan biz değilmişiz gibi en son yarım bıraktığımız konulardan, hayattan dem vurup koyu bir sohbete dalıyoruz. Sonrasında Rahime teyzeden bahsediyorum. Birlikte eşyalarımı almaya gidiyoruz. Bir de Boşnak kahvelerini içip, Sultanahmet’ten aldığım işlemeli tabaka kutularından birini kendilerine hediye edip müsaadelerini istiyoruz.</p>
<p>O gece Musa kardeşimizi en hızlısından bir öğrenci evine postalıyoruz, hellalık dileyerek. Dostumun tek odalı ve ufak mutfaklı öğrenci evi bize kalıyor. Sabaha kadar muhabbete muhabbet demiyoruz. Dostum hala yanında olduğuma inanamayıp arada geçekliğimi sorgulayan şakalar yapıyor.</p>
<p>Ertesi gün Sarajevo Üniversitesine gidiyoruz. Aklımıza bir muziplik geliyor, ben Makedonya üzerinden Bosna'ya geldiğimden dostum benim Makedonya'dan geldiğimi söyleyip Türkçe konuştuğumu saklıyor. Okuldaki arkadaşları benimle İngilizce konuşmaya sevkedip bir güzel işletiyoruz. Kırık Türkçemle kendilerinin hayli ilgisini çekiyorum büyük bir iştiyakla bana dillerini öğretmeye çalışıyorlar. Neyseki çok uzatmadan şakamızı ifşa ediyoruz. Okul konusunda fikirlerini alıyorum. Daha yeni oluşum aşamasında olan bir kurumun ilkleri olmanın dezavantajlarından dem vuruyorler. Ve Malesef biraz da amacından uzaklara düşmüş bir halde buluyorum Sarajevo Üniversitesini. Kendi ülkelerinde okumaktan mahrum bırakılan kardeşlerimiz için bir açılım olmasını temenni ederken ticarete dönüşmüş bir çehreyle yüzleşmek üzüyor haliyle. Şimdilerde okulun bir bölümünü Yök'e bağladıklarını öğrenmek elemden öte bir teessüfe dönüşüyor.<br />
<strong><br />
“Yaşayan herşey acı çeker, yalnız insanlar bu acıya fikir giydirebilirler.„</p>
<p>Aliya İzzetbegoviç</strong></p>
<p>Sonrasında okul idaresi misafirleri derse almadığından dostumdan ayrılıp, Baş Çarşıya geri dönüyorum. Dönüş noktam belli olduğu için Bosna sokaklarında kaybolmayı planlayıp herhangi bir sokaktan karlarla kaplı yollarda ilerlemeye başlıyorum. Temiz yüzlü bir esnafa Aliya İzzetbegoviç'i soruyorum. Tarif etmeye çalışıyor sonrasında çareyi da az ileride bulunan İngilizce bilen kardeşinin yanına götürmekte buluyor. Eşref amcayla tanışıyoruz. Dükkanında ikram ettiği çayın eşliğinde biraz sohbet ediyoruz. Gidebileceğim yerlerden bir kısmı tarif ediyor. Saraybosna'da bulunduğum müddetçe ziyarete gelebileceğimi, ailesiyle de tanışabileceğimi ifade ediyor, büyük bir samimiyetle. Küçük gezimden sonra tekrar selam verme sözüyle müsadesini istiyorum.</p>
<p>Bu küçük gezintimde; bilincimdeki Mısır mimarisini ve kale kapısı andıran bir yapıyla karşılaşıp duruyorum. İçeri girdiğimde buranın Saraybosna'nın İlahiyat fakültesi olduğunu öğreniyorum. Biraz dolaşıp, namaz kılıp ayrılıyorum.Hemen akabinde şehitliğe gidiyorum. Karlarla kaplı koca bir tepe baştan başa şehitlik. Toplu mezarları hesaba katıp, mavi kelebekleri takip edersek, zaten Bosna'nın her yeri için aynı şeyi söylememiz mümkündür sanırım. Mezarların üzerinde boyunları bükülmüş, bir kısımlarını kar kaplamış kırmızı güz gülleri... Hala güzeller ama dikenleri yetmemiş boyunlarının bükülmesini engellemeye. Güzelliği dayanıksız baharlarımız gibi dağılmayı bekliyorlar bu güz gülleri de kabirlerin üzerinde. Zaman duruyor. Küçük buzlu patikalarda dolanıp duruyorum ağır aksak adımlarla. Bilge Kral'ın kabri başında durup dua ediyorum uzun uzun. Konuşuyorum. Aliya; bir kitle heykeltraşı, kimliğini yitirip, tecavüze uğramış bir toplumda direnişe önderlik etti... Bir insanın ölüsü bu denli vakarla beni buralara kadar getirebiliyorsa, nasıl ölü diyebiliriz ki kendisinden bahsederken?.. Aliya'nın kabri başında, avuçlarımı açmış Rabbim'e dua eder halde çekindiğim fotoğrafta atmosferde hissettiğim vakar benim bile üzerime sinmiş. Mezarlıkta yaşlı bir teyze gözüme ilişiyor sonra. Mezar taşlarından birkaçını okşayıp, öpüyor. Yazarken bile göz yaşlarımı tutamıyorum. Yanına gidiyorum, çantasından birkaç fotoğraf çıkartıyor. Beden dilinden anladığım kadarıyla hiç kimsesi kalmamış, mezarlardan birinde oğlu yatıyor. Birbirimizin dilini bilmiyoruz. Sarılıyoruz. Birlikte dua edip, ağlıyoruz. Bir müddet sonra selamlaşıp ayrılıyoruz.</p>
<p>Bayır yukarı yol alıyorum. Tabzondan bir yıl önce fethedilen Bosna sokaklarında kaybolurken Metin Önal Megüşoğlu'nun dediklerini anımsıyorum. Yahya Kemal ve annesi de dahil olmak üzere birçok insanımızın aileleri bu topraklara vatan diye gömülmüşler. Yahya Kemal'in annesi Kosova'da, kendisi İstanbul'da... Aliya'nın annesi Üsküdarlı, babası Karamanlı... İçim bir garip oluyor. Soğuğun da etkisiyle çıkmaktan yorulunca bayır aşağı inmeye başlıyorum... Bir yandan yaşanılanları düşünüyorum.</p>
<p>Savaş sırasında Hidrolik santrali Sırplar ellerine almışlardı. Yaklaşık 4 yıl boyunca Boşnakların elektirikleri kesildi. Sırplar sırf Boşnak'ların moralleri bozulsun diye geceleri bir kaç dakika elektiriği açıp kapatıyorlardı. Onlara göre halk birşeylerin yoluna girdiğini düşünüp, umuda kapılacak ve elektirikleri açıp kapatarak umutlarını, dirençleri kıracaklardı. Fakat öyle olmadı. Boşnaklar bu çok kısa süren her elektirikli zaman diliminde radyo istasyonlarına koşup, çoluk çocuk ezan okuyorlardı... Nasıl bir direniş aşısı ki Ya Rabbi, haberdar olduğumdan beri damarlarımda bir başka dolaşıyor umut... Her hatırladığımda ürperiyorum. Örnekleri kendinden olmayan yeni bir direnişin olma imkanı var mıdır zaten bilemiyorum?<br />
<strong><br />
Elbet öğreneceğiz yazılmışlara şerhler, yeni haşiyeler yazmaktan öte yeni hayırlar üretmemiz gerektiğini...<br />
</strong><br />
Savaşın akışını değiştiren 800 metrelik tünel... Her ne kadar dilim savaş demeye varsamasa da... Aynı anda iki uçtan da yaklaşık 80 kişi bismillah deyip kazıyorlar tüneli. Omuzlarında 50 ellerinde 25 kiloluk kazdıkları toprakları taşıya taşıya. Bizlerse sırtımızda utancımızı bile taşıyamayacak kadar aciziz.</p>
<p>300.000 top mermisinin dövdüğü, en az 50.000 kadına tecavüz edilen bir beldenin ruhu bu darp izlerine rağmen vakarla kıyam ediyor. Çocukların, Anne-Babasıdan biri Sırp biri Boşnak çocukların da boynu bükük, anlamaya çalışıyorlar olan biteni. Yıllarca birbirlerine komşuluk eden insanların silahlanıp komşularını katletmeye başlamalarını onlar da anlamıyorlar... “Çocuk kokusuna programlı kurşunlar...„ dan tiksiniyorlar! Ve biliyorlar “Onlar ancak kendilerini kirletirler!„ ve “Keşke bir gülün ömründen kısa olsaydı savaşlar!„ diye iç geçiriyorlar. Ve savaşı görmemiş, savaştan sonra doğan çocuklar yeni bir umut oluyorlar insanlık adına. Rahman ve Rahimin bizlerden umudunu kesmediğine birer işaret olmaklıklarıyla...</p>
<p>dilsizmütercim...</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>GÜN GECE &#039;&#039;DÜŞ&#039;&#039; PEŞİME....</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/gun-gece-dus-pesime" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/gun-gece-dus-pesime</id>
    <published>2008-11-07T07:09:50+02:00</published>
    <updated>2008-11-07T08:49:44+02:00</updated>
    <author>
      <name>Selçuk Köroğlu</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Gecedir !</p>
<p>	Renkler hızla kirleniyordu bilincimde.<br />
İkametgahını siyahtan alan ,nihayetinde acıda, hissiyatın karamsarlığında olan rengin selamı ile gün gece.<br />
Siyahın son deminde, düşlerin geceye saplanan noktasında ,mahremiyetini 'ince'den ,sessizliğini geceden alan  pusatsız bir gürültüyle diyorum.<br />
	Gün gece!<br />
	Dip gürültüsü 24.10...</p>
<p>---- 	İnce düşünmek 'ateş-kızmızı'. Düşler bekliyorum tarifi mümkün olmayan renk cümbüşünde. Nedensiz bir siyah-beyaz karşılaştırmasında kaçkın olmuşken siyaha , rengimi söylüyorum 'Düş' peşime!..</p>
<p>Saatlere düşüyorum peşin sıra, sonra düşler, düşüyorum.<br />
Düşmülüğüm düşkünlüğümderdir geceye . </p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Gecedir !</p>
<p>	Renkler hızla kirleniyordu bilincimde.<br />
İkametgahını siyahtan alan ,nihayetinde acıda, hissiyatın karamsarlığında olan rengin selamı ile gün gece.<br />
Siyahın son deminde, düşlerin geceye saplanan noktasında ,mahremiyetini 'ince'den ,sessizliğini geceden alan  pusatsız bir gürültüyle diyorum.<br />
	Gün gece!<br />
	Dip gürültüsü 24.10...</p>
<p>---- 	İnce düşünmek 'ateş-kızmızı'. Düşler bekliyorum tarifi mümkün olmayan renk cümbüşünde. Nedensiz bir siyah-beyaz karşılaştırmasında kaçkın olmuşken siyaha , rengimi söylüyorum 'Düş' peşime!..</p>
<p>Saatlere düşüyorum peşin sıra, sonra düşler, düşüyorum.<br />
Düşmülüğüm düşkünlüğümderdir geceye .<br />
<!--break--><br />
	Yalın-ayak ,kör-kötük sarhoş yapmışken her bir zerresini bilincimin , çift kişilik beş-benzemezler ,yanlı-yansız seslenmelerle ve mayhoş tadında bir sallantı ile uyku halindeyim..  </p>
<p>Bilincime yenik düşdüm.. Sıfıra /1 verdim  deklemimde. Sapa-sağlam işlediğim 'günah'ın farkındayım.Ya farkında olmasam tövbesini yapabilirmiydim. İşlediğin günahın bilincinde olmak ,geriye dönüşleri (tevbeleri) mümkün kılmıyormu. Yalın olmayı daha becememişken hayatta , gühahsız kalabilen varmıdır. Ya bilincinde olmayanlar ....</p>
<p>Düz yolda yürümenin imlasıyla 25 vardığımda ;<br />
	Ömrüm diyorum.<br />
	Düş geçirmiş<br />
	Düşük yapıyor geceye.<br />
	Bilene, bilmeyene<br />
	Yırtık kağıtlar veriyorum.<br />
	Onarılması bir türlü mümkün olmayan<br />
	Yazılarımda.</p>
<p>Nedensiz bir iftihar tablosu içinde değilim . Kaybediş ve kayboluş olan matemin diliyle sesleniyorum gün gece! düş peşime..<br />
	Geleşin yenilgi demiyorum ,<br />
	Gidişlerinize matem.<br />
Gelişlerinizde seyyah ,gidişlerinizde gezgin diyorlar birileri  nedense. Sıfırında 'hayatla' başlayan gezgin ve seyyahtır elbet. 20 sinde  başlayanın  yeniden doğması bir türlü mümkün olmayan geriye dönüşlerinde. Nicesinde  yaptığımız  renklerin ihtişamıyla, her şeyin bir rengi vardır; Hüznün ,kederin ,ayrılığın ,gurbetin ... </p>
<p>Buruk bir matemin andırdığı<br />
Ağlayışın lüksünde ,<br />
İkincil tercihlerin yaşamsal kaynağında<br />
Affetmeye mavi,<br />
Yakarışa yeşil,<br />
Sevinçlerimize ihtilal<br />
Günaha siyah ayrımsadıklarım..</p>
<p>Ansızın bastıran gece işgallerinde,<br />
İhtilaller yaptım tereddütsüz<br />
Renk eşgallerinde.<br />
Filozoflar devirdim,<br />
Bilgeliği olmayan kelimelerimde.</p>
<p>Gündüz hızla kirleniryordu ,<br />
Bir ileri ,bir geri alıyor saatleri<br />
Tutarlılığı yoktu,<br />
Tercihleride.</p>
<p>Kelimeler türetti milyonlarca geriye dönüşlerde .Bir bobanın eve dönmesiyle yenilen yemek, kimi zaman ezanla başlayan akşamın namazında,  ve okuldan eve geriye dönüşlerinde , önlüğünde mavi-beyaz renklerle öğrenciye, öğretiyor kendini siyah beyaz hisler.<br />
Gece ve gündüz ,siyah ve beyaz eşitliğini alışkanlık kazanmasın diye anlatmıyorum.<br />
Bir Anneyle sahiplenilmemiş yaşanmışlıklarımızın rengi ,yetim sözcükler bırakıyor ardında.. Bazen  mutluluk ,sevgi, hüzün keder, ayrılık oluyor<br />
Harf harf devrim yapıyorum,gündüzün yoksunluğunda;</p>
<p>Önsüzünü bitirken yakaladım geceyi,<br />
Binlerce  yaşanmışlığın karamsarlığında<br />
Her şey yapılabilir bir siyah gecede,<br />
Ve şevirisi mümkün olmayan,<br />
ILımlı bir dil kullandım ,<br />
Bir gecenin sözlüğünde.<br />
Mahiyetinde ağır,<br />
Beyazında tanrı,<br />
Siyahın da günah,<br />
Bakışlarıyla ihtiyar genç devrimlerimde.</p>
<p>Gün gece , bütün mesele bu.<br />
Ayrılıkçı siyaha yenik  düştüm .<br />
Yaşanılması mümkün olmayan<br />
Renk cümbüşünde...</p>
<p>..</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>DEĞERE DAİR</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/degere-dair" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/degere-dair</id>
    <published>2008-11-05T08:42:01+02:00</published>
    <updated>2008-11-05T11:04:19+02:00</updated>
    <author>
      <name>Mahmut Sayar</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/degere-dair.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF">Ne var ki, ne zaman içimde buna dair bir kıpırtı, bir mevcelenme hâsıl olsa, kimi zaman kalemimi, kimi zaman defterimi yahut karalayacak bir kâğıt parçasını, bazen bilgisayarımı (klavyemi), bazen kalbimi-özümü, bazı demde benliğimi-hissiyatımı, hemen çoğu zaman samimiyetimi, bazı an kendimde yazacak mecali, bazen yazma cür’etinde bulunma istidadını, bazan da bana ilham kaynağı olacak hatıraları, o güzel günlerden bir kareyi bana yardım eder vaziyette bulamıyorum hemen yanı başımda. Çaresiz bakınıp duruyorum etrafıma şaşkın şaşkın... Bakıyor ve sonra gülüyorum kendi bimecal, aciz halime ve duyguları dile getirmekten olabildiğince uzak kelimelerin ben gibi bîçâre, aciz, aç biilaç kalışına. Ve yine yöneliyorum duygu yoğunluğunun yaşandığı, hissedildiği; gönül tasının kaynadığı, kaynayıp kabına sığmadığı, kalb çanağının dolup taştığı ama bir o kadar da dıyk-ı elfazın çekildiği, kelime kıtlığına maruz kalındığı böylesi durumlarda en çok başvurduğum mısralara: </p>
<p>"<em>Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu, kelimelerinse kifayetsiz.</em>" -O. Veli- </p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><img src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/resimler-2/degere-dair.jpg" align="right" style="border-left: 10px solid #FFFFFF">Ne var ki, ne zaman içimde buna dair bir kıpırtı, bir mevcelenme hâsıl olsa, kimi zaman kalemimi, kimi zaman defterimi yahut karalayacak bir kâğıt parçasını, bazen bilgisayarımı (klavyemi), bazen kalbimi-özümü, bazı demde benliğimi-hissiyatımı, hemen çoğu zaman samimiyetimi, bazı an kendimde yazacak mecali, bazen yazma cür’etinde bulunma istidadını, bazan da bana ilham kaynağı olacak hatıraları, o güzel günlerden bir kareyi bana yardım eder vaziyette bulamıyorum hemen yanı başımda. Çaresiz bakınıp duruyorum etrafıma şaşkın şaşkın... Bakıyor ve sonra gülüyorum kendi bimecal, aciz halime ve duyguları dile getirmekten olabildiğince uzak kelimelerin ben gibi bîçâre, aciz, aç biilaç kalışına. Ve yine yöneliyorum duygu yoğunluğunun yaşandığı, hissedildiği; gönül tasının kaynadığı, kaynayıp kabına sığmadığı, kalb çanağının dolup taştığı ama bir o kadar da dıyk-ı elfazın çekildiği, kelime kıtlığına maruz kalındığı böylesi durumlarda en çok başvurduğum mısralara: </p>
<p>"<em>Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu, kelimelerinse kifayetsiz.</em>" -O. Veli- <!--break--></p>
<p>...</p>
<p>Sahi söyler misiniz kaç çift kelime ya da kelimecik karşılayabilir gözlerdeki derin manayı, aşkı-sevdayı, sevdalanmayı... </p>
<p>Neye tekabül eder bir gülümsemedeki enginlik, kalplerdeki renginlik ve gönüldeki zenginlik kelimeler âleminde. </p>
<p>Ve nasıl bir şeydir yavrusuna dair hissettikleri, içinde besleyip büyüttüğü, hiç toz kondurmadığı ‘şefkat’ dolu aşkın ve coşkun duyguları bir ana yüreğinin. </p>
<p>Ve ne ile ölçülebilir isar hasleti, feragat akabesi, fedakârlık şahikası, diğer gamlık zirveleri, ‘başkaları için yaşama sanatı’, adanmışlık ruhu. </p>
<p>Ve kaç düzine sözcüğe denk gelir, bir öğretmenin öğrencilerine dair düşündükleri, hissettikleri, sevgisi, onlara olan güveni ve hayalinde sevgi ve muhabbetle yeşerttiği umut bahçesi onlar için… </p>
<p>Ve hangi lafızlar kalıp olabilir onca yıl yaşanmış birlikteliklere, dostluklara, karşılıksız sevmelere inadına… </p>
<p>Ve hangi? Hangi beliğane dile gelmiş-getirilmiş kelimeler zarf olabilir ‘sadece O’nun(c.c.) rızası için sevme’ mazrufuna. </p>
<p>Ve hangi şiir resmedebilir zalimin elinde inim inim inleyen mazlumun içinde bulunduğu perişan vaziyeti ve onun arş-ı alayı velveleye getiren ahını. </p>
<p>Ve hangi roman istiab edebilir haddi aşmış zalimlerin, zorbaların, hilebazların yere-göğe sığmayan haksızlıklarını, hayâsızlıklarını, saygısızlıklarını, insafsızlıklarını, iftiralarını, çamur atmalarını. </p>
<p>Ve hangi öykü tasvir ve hangi hikâye yazarı hikâye edebilir ‘yeşeren düşünceleri’, ‘ışık süvarilerini’, ‘ümit neslini’, nevbaharı, baharı, çiçekleri, mest eden rayihasıyla gülleri ve dalında şakıyan bülbülü ve terennüm ettiği sevda şiirini.</p>
<p>Hâsılı dostum, lal-ü ebkem kesiliyor kelimeler, söz ve beyana dair her şey böylesi durumlarda, sesi kısıldıkça kısılıyor ve bir hiçlik deryasına yelken açıyor onlar; coştukça coşan, sel olup akan kimi zaman hasret deryasına kimi de ümit çağlayanına kavuşan duyguların, hissiyatın aksine. </p>
<p>Hatıralar mı? </p>
<p>Onlara da buluyorum bir bahane ‘ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz’ diyerek. Ve şaşkınlığım bir kat daha artıyor, dönüyorum yine başladığım yere ve bir kere daha hayret ediyorum kendi hal-i pürmelâlime ve bencileyin kelimelerin vefasızlığına, kifayetsizliğine, yetersizliğine. Sonra hayıflanıyor, üzülüyor ve sitem ediyorum onlara, sevdiklerime karşı beslediğim duyguları ifade edemiyorsunuz, hissiyatıma tercüman olamıyorsunuz diye. Neden sonra düşünüyorum karşımda ağlamaklı duran kelimelere bakarak. Ve onlardan biri dile gelecek gibi oluyor belli-belirsiz bir iniltiyle ‘içi boş, samimiyetten uzak binlerce tumturaklı laf edeceğine, kalbinin taa derinliklerinden gelen tek kelime merhemdir yarene ve işte bu yeter sana ve sevdiklerine.’ dediğini işitiyorum. Bir başkası ‘ihlâslı bir duruş, bir duyuş, bir bakış müreccahtır edibane, beliğane ifade edilmiş nice kelimeye, destan kesmelere...’ diyor. Sonra ‘iki kaşık hal ver bana, on kepçe kal vereceğine’ sözü geliyor aklıma. Hak veriyorum gözü yaşlı, sinesi dertli, samimiyetten bihaber naehilerin elinde kullanıla kullanıla yıpranmış, renk atmış, pörsümüş, bitab ve bizar düşmüş o talihsiz kelimelere. </p>
<p>Ve gömülüyorum derin bir sessizliğe, kapayıp gözlerimi salıyorum kendimi sessiz-sedasız bir musiki âlemine ve ‘sükûtun çığlıklarını’ dinliyorum ‘sessizliğin sesi’ yerine. </p>
<p>Dostlara gelince, içten bir gülümseme; kucak dolusu ihlas, samimiyet, tevekkül, hilm, teenni, vakar, metanet, haşyet, heybet, emniyet, dua, sekine ve huzur dolu; sevgi ve muhabbetle bezenmiş; sıla hasretiyle süslenmiş; sabır nakışlı bir buket sükunet sunuyorum onlara kendi hayal âleminde, dostluğumuzun hatırası olsun, arkadaşlığımızın remzi olarak kalsın ve kardeşliğimizin resmi olarak bilinsin diye. </p>
<p>Umarım sohbetiniz hep ‘sohbet-i canan’ olur, kalbiniz bir güvercin kalbi gibi tir tir titrerken hep ‘samimiyet, samimiyet’ diyerek ‘ihlâs’ soluklayarak atar. Temenni ederim ki ‘VEFA’ koklamaya doyamayacağınız bahçenizin en güzel gülü olur ve isterim ki biz hep dost kalalım, birbirimizi Allah için sevelim, birbirimizden uzak olsak da. Zira biz inanıyoruz ki, zaman ve mekân birer mânia olamaz buna ve engel teşkil etmesi mevzubahis olamaz mesafelerin buna asla... </p>
<p>Arzu ederim ki, hep huzur sokağında dolaşa; hoşgörü yamaçlarında reftare salına; mutluluk rüzgârıyla serinleye; misk-i amber rayihasıyla sermest ola; sevgi çağlayanında yuna ve yıkana; -hemen ol iki cihanda- saadet yurdunda meskûn ola ve dahi mes’ud ve bahtiyar ola; muvaffakiyet merdiveninde bitevi yüksele, madden ve manen teali ve terakki ede, maddi-manevi mertebeleri tez elden kat ede; uhrevi mülahazalarla hep oturup-kalka; üns esintileri ile dolup-taşa; ötelere dil beste ola; başka sevdalara gönül kaptırmaya, ‘ballar balını bula’ ; ‘rıza’ ufkunda dolaşa, ‘ihlâs’ iksirini hemişe yudumlaya; yümünlü, bereketli bir ömür süre; emaneti teslim edeceğiniz ana kadar emanette emin ola; emn-ü eman içinde yaşayasınız.</p>
<p>Diler ve dilenirim ki; Zamanın ve hadiselerin çıldırtıcılığı karşısında ‘dua’ kalkanıyla mücehhez ola ve ‘sabır’ tiryakiyle her daim merhem bula; sahip olduğunuz ve olacağınız nimetlere karşı ‘şükür’ kadirşinaslığı ve nimetiyle karşılık vere; haktan, adaletten ayrılmaya; hep hakkı konuşa, hakkı dinleye, Hakka dil beste ola, Hakkın katında muteber ola; muhabbet fedaisi ola; gözlerin görmediği kulakların işitmediği nimetlerle serfiraz ola; cennetin o bayıltan nimetlerine kavuşa ve o insanı sermest eden kokusuyla kendinden geçe; o baş döndürücü, mübarek, müzeyyen, mutahhar memlekette misafir edilirken şu fakiri de unutmayıp yanına davet ede ve hemişe buram buram sevgi, buhur buhur şefkat, burcu burcu merhamet ve elvan elvan dostluk, kardeşlik ve arkadaşlık soluklarıyla soluklanasınız...</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>YALNIZLIĞIN SUSKUN ÇIĞLIĞI</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/yalnizligin-suskun-cigligi" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/yalnizligin-suskun-cigligi</id>
    <published>2008-11-05T07:02:14+02:00</published>
    <updated>2008-11-05T10:59:31+02:00</updated>
    <author>
      <name>hüseyin özbay</name>
    </author>
    <category term="Türk edebiyatı" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Damarlarıma şırınga ile vurulmuş yalnızlık. Kanımda dolaşan ince bir sızıdır Bütün vücuduma yayılırken sessiz, sedasız. Ben üşürüm hasretin doruklarında, bir kum fırtınasına dönüşür yokluğun, gönlümün çöllerinde. Söyle sen giderken ben yokluğunda nasıl mutluluğu avuçlarım. Benim yalnızlığım senin suretindir duvarlarımda, içimi eriten mum ışığında tutuşan sensizliktir. Yalnızlık, yokluğunun tırnaklarımla kaldırımlara kazıdığım ismidir. Yalnızlık, suskunluğun ateşten gömleğidir ve yar giderken susmanın en acı bedelidir.<br />
Şimdi acı bir ağıta dönüşür türküler.</p>
<p><em>Akar gözyaşım seller gibi<br />
Yanar yüreğim küller gibi<br />
Kanar ellerim güller gibi<br />
Susar sazımda türkülerim</em></p>
<p>Geceler hasreti tetikler, ay düşerken saçlarıma yorgun bir şarkı gibi. Sigara küllerinde biterken ömrüm, karanlığın sesi duyulur ruhumun dehlizlerinde. Hayallerim kar taneleri gibi erirken, yağmur sonrası bir akşam vaktinde. Saatleri sensizliğe ayarladım, suskunluğa kilitledim dilimi. Anahtarını sende bırakmışım, kilitlediğim kapıların.</p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Damarlarıma şırınga ile vurulmuş yalnızlık. Kanımda dolaşan ince bir sızıdır Bütün vücuduma yayılırken sessiz, sedasız. Ben üşürüm hasretin doruklarında, bir kum fırtınasına dönüşür yokluğun, gönlümün çöllerinde. Söyle sen giderken ben yokluğunda nasıl mutluluğu avuçlarım. Benim yalnızlığım senin suretindir duvarlarımda, içimi eriten mum ışığında tutuşan sensizliktir. Yalnızlık, yokluğunun tırnaklarımla kaldırımlara kazıdığım ismidir. Yalnızlık, suskunluğun ateşten gömleğidir ve yar giderken susmanın en acı bedelidir.<br />
Şimdi acı bir ağıta dönüşür türküler.</p>
<p><em>Akar gözyaşım seller gibi<br />
Yanar yüreğim küller gibi<br />
Kanar ellerim güller gibi<br />
Susar sazımda türkülerim</em></p>
<p>Geceler hasreti tetikler, ay düşerken saçlarıma yorgun bir şarkı gibi. Sigara küllerinde biterken ömrüm, karanlığın sesi duyulur ruhumun dehlizlerinde. Hayallerim kar taneleri gibi erirken, yağmur sonrası bir akşam vaktinde. Saatleri sensizliğe ayarladım, suskunluğa kilitledim dilimi. Anahtarını sende bırakmışım, kilitlediğim kapıların.<!--break--> Sen gelmeden açılmaz dilim. Gelde konuşsun dilim, ağzımda paslanmadan kelimeler.</p>
<p><em>Şiir yüzündür, suretindir<br />
Bakışın sudan daha serindir<br />
Yalnızlık yaram kanar derindir<br />
Ağlar gözümde türkülerim</em></p>
<p>Şimdi düşünüyorum da gecenin yalnızlığa çalan mavisinde, yıldızlara bakarak açılıyor gönlümün kapıları. Sende bir yıldız gibisin. Hani yıldızları sevmezsin yıldızlar hep sana yaklaşır. Sanki onlar gökyüzünde değil, pencerendedir. Elini uzatsan tutarsın yıldızların saçlarını. Ama bir gün gelir yıldızları seversin, tutmak istersin bir yıldızın elini. Elini uzatırsın ama sen elini uzattıkça yıldızlar senden uzaklaşır, kaçıp giderler ansızın. İşte sende onlar gibi sevmediğin müddetçe sana yakın, sevince sana uzak bir yıldız gibisin. İçimdeki acının sebebisin.</p>
<p><em>Yıldıza benzer hayallerim<br />
Geceye düşer susmak şimdi<br />
Bir eylüldür mor güllerim<br />
Şafağı bekler uykum şimdi</em></p>
<p>Doğmamış kelimelerim kirpiğimde asılı kalırken, dilimde dağların yükü. Mısralarda kan var, Gün aşırı yorgunluğum sığınır karanlığın kuytusuna. Kuşlar dallarında uyurken ben uyanırım yokluğunun ayazında. Pencerem açık duruyor hala bir gün rüzgâr niyetine odama sen girer misin? Karanlık ne kadar koyu olursa olsun güneş olacağım doğmamış yarınlarıma. Sensiz olmama rağmen güleceğim. Ve ufuklara adından önce şunu yazacağım:</p>
<p>"Ve öyle bir doğ ki, güneş gibi yalnız kendini değil, tüm âlemi aydınlat."</p>
<p>Vakit yürek adlı güneşi uykusundan uyandırmaktır. Öyleyse doğ yüreğim sevdanın karanlığı aydınlansın.</p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>İÇİME AŞK KAÇTI</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/icime-ask-kacti" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/icime-ask-kacti</id>
    <published>2008-11-04T07:29:49+02:00</published>
    <updated>2008-11-04T08:26:58+02:00</updated>
    <author>
      <name>GülnazEliaçık</name>
    </author>
    <category term="yaşamak" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p><strong>Mihrabına geldim ey aşk!<br />
Tut beni harf harf</strong></p>
<p>  <em>Kıblesiz bir aşkla recmetme beni. Üç harfe sığdır ömrümü, felaha çıkar gönlümü. Kapından çevirme beni, Taptuk misali. Kırk yıl, gönlüne yüz sürmeden kapına odun taşımaya hazır bu yürek, Yunus misali. Aşkının dervişliğine kabul et beni.<br />
 </em><br />
<strong>Gece. </strong></p>
<p>   <em>Suskun çığlıklar bastırıyor kör karanlığı. Bir mum misali aydınlat karanlığımı. Nurunu saç damla damla suretime. Alma beni senden, verme beni bana. Hep sende kalayım ben. Rükûlarda sevdim seni ben. Kıyamlara sığdıramadım gönlümü. Secdelerde boşalttım ömrümü. Bir hüzün yükledim heybeme. Karşılığında seni verdim ben! Üstü sende kalsa ne çıkar, alacağımı aldım ben.<br />
 </em><br />
   <em>Aşkın iç ceplerine bak, beni bulmak istersen. Dar vakte saklanmış iki sarı lira gibiyim ben. Darlığını ferahlatmak adına binlere bozuldum. Tümlüğümün işe yaramazlığı parçalanınca farklılaşırdı belki. Hâlbuki kaç parçaya ayrılırsam ayrılayım üzerime seni aldım ben.<br />
 </em></p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p><strong>Mihrabına geldim ey aşk!<br />
Tut beni harf harf</strong></p>
<p>  <em>Kıblesiz bir aşkla recmetme beni. Üç harfe sığdır ömrümü, felaha çıkar gönlümü. Kapından çevirme beni, Taptuk misali. Kırk yıl, gönlüne yüz sürmeden kapına odun taşımaya hazır bu yürek, Yunus misali. Aşkının dervişliğine kabul et beni.<br />
 </em><br />
<strong>Gece. </strong></p>
<p>   <em>Suskun çığlıklar bastırıyor kör karanlığı. Bir mum misali aydınlat karanlığımı. Nurunu saç damla damla suretime. Alma beni senden, verme beni bana. Hep sende kalayım ben. Rükûlarda sevdim seni ben. Kıyamlara sığdıramadım gönlümü. Secdelerde boşalttım ömrümü. Bir hüzün yükledim heybeme. Karşılığında seni verdim ben! Üstü sende kalsa ne çıkar, alacağımı aldım ben.<br />
 </em><br />
   <em>Aşkın iç ceplerine bak, beni bulmak istersen. Dar vakte saklanmış iki sarı lira gibiyim ben. Darlığını ferahlatmak adına binlere bozuldum. Tümlüğümün işe yaramazlığı parçalanınca farklılaşırdı belki. Hâlbuki kaç parçaya ayrılırsam ayrılayım üzerime seni aldım ben.<br />
 </em><!--break--></p>
<p><strong>İntiharını yaz harf harf.<br />
Cümleleştir beni ve kendini as.<br />
 </strong><br />
   <em><strong>Ölümün soğukluğu üzerine düştüğünden beri, toprağına kokumu sürdüm. Bensiz olamazdın ya hani. Ney deva eylese içime. Her tınıda seni çeksem gönlüme. Neyzen üflese, sen hep sussan ben seni dinlesem kulaklarımca. Dudaklarımaysa hiç dokunma!  </strong><br />
 </em><br />
<strong>Yâd eyle ellere beni!<br />
Sor sonra aynalara kendini.<br />
 </strong><br />
   <em>Kendine bakmaktan korkardın sen. Bana sen bak derdin, kendi gözlerim bile değmesin bana! Değmedi hiçbir göz sana. Nazar nedir bilmedin sen. Bir çift mavi gözdü nazarlığın senin, ezelden. </p>
<p>   El açtım şimdi sana, cümleleştin dilimde, kendini astığın harflerle. Sakın dönme gittiğin yerden, geleceğim ben sana, herkesin dönüşü oraya! </p>
<p> </em><br />
<strong>İçine çek beni tek nefeste<br />
Sana doğayım ben.<br />
 </strong><br />
   <em>Dünya soğukluğunu hisseden, cenin misali, ortalığı inletmeli ağıtlarım. Erken doğdum ben sana. Cümlelerimin hafifliğini küvezlerde bıraktım. Yaşam ünitesine bağlı damarlarımdan sen geçtin hep. Ritmik kalp atışlarıma inat, düzensiz bir sevda yaşadı gönlüm. Neresinden tutsam elimde kalıyor bu sevda. Ritmik hale sokmak bir ömür istiyor adeta. </em></p>
<p><strong>Ellerimi bağladım göğüs hizamda<br />
Kurşun sıkılmış söz söz satırlarıma. </strong></p>
<p>   <em>O'na varabilmek adına önümde koca bir taştın sen. İmtihanım olman hep bu yüzden. Yolumdan kaldırmam lazımdı seni. Sen beni kaldırdın gönlüne doğru, taşlaştım şimdi ben. Yüreğimi geri ver senden.  Ya da boş ver sende kalsın içimin diğer yarısı da.<br />
 </em></p>
<p><strong>Uzletime ortak et kendini<br />
Ve kus beni içinden.<br />
 </strong></p>
<p>   <em>Gidiyorsun şimdi,  her adımına bir harf düşüyorum karalama kâğıtlarıma. Anlamlı cümleler yazdıracak şekilde at adımlarını. Önce 'A' sonra 'Ş' ve son adımını 'K' ya doğru at. Aşk olsun gidişinin adı. </p>
<p>   Üzeri tozlanmış sandık gibiyim. Ara sıra açılıp yâd edilmek istiyor kalbim. Sahi, uğrak verir misin tozlu benliğime. Kapağımı kaldırmayı kaldırabilir mi yüreğin. Ağır gelirdim sana ben, hâlâ öyle miyim?<br />
 </em><br />
<strong>Rüzgârlar getirsin ağıtlarımı sana<br />
Es bana senden yana, es bana! </strong></p>
<p>   <em>Gözlerindeki yaşları sal rüzgârlara, bir fısıltıyla gelsinler bana. Yanaklarım alıştı nasılsa tuzlu yağmurlara. Kulaklarım sesine doysun rüzgârlarla. Bedenini al, ruhunu bırak bana.  </p>
<p>   Dilimde tekilleşen bir cümleydin sen, ünlü düşmesine uğramış şimdi kalbim, rüzgârlar düşürmüş ismini yüreğimden. Eğilip almaya mecalim yok yerden. Üzerimde pot duran bir elbisesin şimdi, gidişlerini ne kadar içeri alsam da bana hep bol geldin sen!  </p>
<p>   Gülüşlerimi arıyorum nicedir, sende kalan bir kalbim var biliyordum, gülüşlerimi de paketleyip koymuşsun bavuluna. Kilit vurduğun dilim konuşmaz belki sana, bakışlarım yeter mi isteğimi anlatmaya. Geri ver gülüşlerimi, sana ait olmayanları geri var bana.<br />
 </em><br />
<strong>Gelme bana<br />
Bıraktığın yerde değilim! </strong></p>
<p>   <em>Biletimi kesti bu sevda senden yana.  Gitmek istese de kalanlığa yazgılanmış yüreğim, çarmıhlara çivilenmiş bıraktığın yerde benliğim. Elini sürdüğün her yerim yıkılıyor bedenimde. Toprağa doğru yol almakta senliğim. Gel bana, bıraktığın yerde çivilenmiş yüreğim!<br />
 </em><br />
<strong>Sağıma dönüyorum hayalin<br />
Solumaysa çoktan yazgılanmış yüreği</strong>n! </p>
<p>  <em> Ne saplantı, ne bağımlılık, ne alışkanlık kelimeleri sıralayabilir yazgımızı. İmkânsızlıklar içinde vurgun yese de her yerinden bu sevda, sürgün bitecek elbet, geleceksin yine bana.<br />
Bıraktığın gibi bulacağını sakın sanma. Her gidişinde daha çok örselendi ruhum.<br />
O'na varabilmek adına seni geçebilme yetisine sahip olabilseydim ben, Yunus misali kırk yıl odun taşımaya hazırdım kapına. Taptuk misali kırk yıl yüzüme bakma, gam yemem ben.  </em></p>
<p><em>Haddini aşmasın boyundan büyük cümleler<br />
Geçtim seni, geçeceğim bu yeter. </em></p>
<p>   <em>İçine düştüğüm cümleler hep seni anlatıyor belki, dilime sürdüklerimde sen varsın, ne kadar kaçsam da adım adım,  durduğum yerde seni arıyor gözlerim. Her nefeslenişimde içime çektiğim senmişsin gibi, boğuluyor cümlelerim. Ah unutmak bu kadar zor olmasaydı keşke. Yükü omuzlarımı bunca çökertmeseydi, duruşu sensizlikten bozulmuş bir tümceyim şimdi dillerde. Rezil rüsva ettin beni âleme. İsmim gezdi hep hayâsız dillerde.  </p>
<p><strong>İçime sen kaçtın<br />
Çıkarabilene aşk olsun!<br />
 </strong></p>
<p>   Uyu şimdi bir masal yorgunluğuyla. Cüce devler korkutmasın seni rüyalarında! Üç nokta koy isminin başına, seninle hayat bulduğuna inanan benliğim senden öncesi olduğunu da kabullensin. Senden öncede vardım ben, senden sonra da hüküm süreceğim. </p>
<p>   İçimde tarif olunmaz bir acı, sayfalara sürgün yese de kalemim, yine de anlatmaya yetmez ucuna asılan cümleler. Başka bir lügatte acıyor kalbim.  </p>
<p>   İçime, silinmez mürekkeple yazılmışsın sen, hiçbir silgi silemez artık seni benden. </p>
<p>   Çizgimi çektim sana, silinmez oluşun üzerini karalamama engel değildi. </p>
<p>   Geldiğin gibi gittin benden. Bense seni geçip menzile ulaşma yolunda divaneliğe büründüm hepten. </p>
<p>        İçime kaçan seni hiçbir cümle çıkaramıyor benden!<br />
 </em><br />
GÜLNAZ ELİAÇIK<br />
5 AĞUSTOS 2008 </p>
    ]]></content>
  </entry>
  <entry>
    <title>TOPLAYICI OLMA KÜLTÜRÜNDEN VAZGEÇMEK!</title>
    <link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.anlamak.com/xbtu/toplayici-olma-kulturunden-vaz-gecmek" />
    <id>http://www.anlamak.com/xbtu/toplayici-olma-kulturunden-vaz-gecmek</id>
    <published>2008-11-04T07:01:42+02:00</published>
    <updated>2008-11-04T08:23:57+02:00</updated>
    <author>
      <name>Şükrü ÇOBANOĞLU</name>
    </author>
    <category term="düşünmek" />
    <summary type="html"><![CDATA[<p>Modern toplumlarla geri kalmış ya da gelişimini henüz yeterince tamamlayamamış toplumlar arasındaki en belirgin fark: </p>
<p>Ekonomik parametreler ve bunun sonucunda kişi başına düşen milli gelir seviyesine bağlı olarak sahip oldukları refah düzeyleri nedeniyle modern toplumlarda temel ihtiyaçlar (iş, barınma, eğitim, sağlık, ulaşım …) büyük oranda karşılandığı ve sosyal güvenlik sistemi sağlıklı işlediği için bu toplumlarda yaşayan insanlarda kendileri ve nesilleri için gelecek kaygıları, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlara nazaran  oldukça azdır.</p>
<p>Yaşamımızda toplayıcı olma kültürü; tarih öncesi döneme dayanmaktadır. İlk insanoğlunun tarih sahnesinde yerini almasından bu yana bu duyguyla beslene beslene bugünlere gelindi. Ve bu özellik gelişimini, hayat standardını yeterli düzeye çıkaramamış toplumların karakteristik özelliği halini almıştır.</p>
<p>Bu analiz bağlamında düşünecek olursak; </p>
    ]]></summary>
    <content type="html"><![CDATA[<p>Modern toplumlarla geri kalmış ya da gelişimini henüz yeterince tamamlayamamış toplumlar arasındaki en belirgin fark: </p>
<p>Ekonomik parametreler ve bunun sonucunda kişi başına düşen milli gelir seviyesine bağlı olarak sahip oldukları refah düzeyleri nedeniyle modern toplumlarda temel ihtiyaçlar (iş, barınma, eğitim, sağlık, ulaşım …) büyük oranda karşılandığı ve sosyal güvenlik sistemi sağlıklı işlediği için bu toplumlarda yaşayan insanlarda kendileri ve nesilleri için gelecek kaygıları, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlara nazaran  oldukça azdır.</p>
<p>Yaşamımızda toplayıcı olma kültürü; tarih öncesi döneme dayanmaktadır. İlk insanoğlunun tarih sahnesinde yerini almasından bu yana bu duyguyla beslene beslene bugünlere gelindi. Ve bu özellik gelişimini, hayat standardını yeterli düzeye çıkaramamış toplumların karakteristik özelliği halini almıştır.</p>
<p>Bu analiz bağlamında düşünecek olursak;<br />
<!--break--><br />
Ülkemizde yaşayan ailelerin zamanlarını/mesailerini kendisinden çok gelecekte çocukları daha iyi bir hayat yaşasın diye servet edinme /toplama kaygısıyla sürekli çalıştıkları görülür.</p>
<p>Oysaki: </p>
<p>Anne babanın çocuklarına karşı en önemli vazifesi; onları hayata en iyi şekilde hazırlamak değil midir?</p>
<p>Bu düşünceyi biraz açalım…</p>
<p>Çocuk eğitiminin ilk adımı ailede başlar. Aile bebeklik sürecinden itibaren çocuğu sevgi çemberine almalı, çocuğun; zihinsel, bedensel, kişisel, dilsel özelliklerinin farkında olarak, ilgi ve yeteneklerini geliştirmesine, sosyalleşmesine yardımcı olmalı, ahlaki eğitimine dikkat ederek, gelişimini sağlıklı bir şekilde sürdürmesi için imkânlarını kullanmalı…</p>
<p>Sonraki aşamada:</p>
<p>Çocuğun akran gruplarla iletişiminde/etkileşimde yardımcı olarak, örgün eğitim çağına ulaştığında okulla gerekli iletişimi kurarak çocuğunu imkanları dahilinde en iyi eğitimi alma fırsatına kapı aralamalıdır. </p>
<p>Fakat toplumumuzdaki aile hayatında görünen manzara genel manada bu anlatılanların dışında görülüyor…</p>
<p>Nedense; bizler çocuklarımızın geleceğe hazırlama konusunda<br />
en önemli unsuru; onlara maddi kaynak hazırlama/toplama çabası olarak anlamaktayız.</p>
<p>Ahlaki değerleri içselleştirmek başta olmak kaydıyla, çocuklarımıza iyi bir eğitim imkânı sağlama düşüncesinin önemini kavramadan…</p>
<p>Kim çocukları için daha çok mal (ev, araba, servet) hazırlayabiliyorsa kendisini bahtiyar saymaktadır.</p>
<p>Bu pahallı ve zahmetli kaygıyı özümsediğimizden dolayıdır ki; kendi hayatımızı heba etmekten çekinmeden, toplayıcı olma kültürüne sahip olma ilkesi ile hayatı, mutluluğu/sevinci gelecek günlere erteleyerek, bu günümüzü hayallere yelken açarak geçirmekteyiz... </p>
    ]]></content>
  </entry>
</feed>
