CELLADIN SEÇİMİ / SDY'LE İLE GÖRÜŞME // Simon Jones

Kategoriler:

Bir insan nasıl infaz memuru olur? Niye bu mesleği seçer? Özyaşamöyküsü The Hangman’s Tale’de (İnfaz Memurunun Öyküsü), Syd Dernley şunları yazıyor:

“İnsanları öldürmek istediğimden değil; bir yolculuk ve macera duygusu uyandırdığı, kötü ünlü canileri göreceğim ve ünlü detektiflerle karşılaşacağım için.”

Neden polisliği seçmediğini sordum.

“O zamanlar, ruhsatlı, susturuculu 22 kalibrelik bir tüfeğim, bir de susturuculu 22 kalibrelik bir tabancam vardı; Sherwood Ormanı’na yalnızca 6 mil uzaklıkta yaşıyorduk ve sülünlerle kekliklerden hoşlanıyordum,” diyor Syd, muzip bir sırıtışla.

Syd belli ki heyecanlı öldürmelerden zevk duyuyor. Sordum: Başka infaz biçimlerine -sözgelimi, kafa keserek idama- katlanabilir miydi?

Syd bu öneriyi bir süre düşünüp sonra gülerek ekliyor: “Kahrolasıca kelleleri uçuruvermek! Elbette yapabilirdim bunu. Vicdanım, bir vicdanım varsa şayet, rahat olurdu. Kömür madeninde çalışırken çekiç kullanmakta ustaydım... uçuruver kellesini!”

Daha sonra, Syd son Fransız infaz memurunun birkaç yıl önce onu ziyaret ettiğini söylüyor ve anımsatıyor: Kan bıçaktan birkaç metre öteye sıçradığı için, celladın giyotinden epey uzak durması gerekiyormuş. Bu tatsız olguyu anlatırken Syd’in yüzünde muzip bir sırıtış var.

Tahmin edebileceğiniz gibi, Syd Dernley hâlâ idamın ateşli savunucularından. Konu hakkında belli ki pek çok şey bilmesine karşın, gerekçeleri oldukça basit. Ölüm cezasının yeniden yürürlüğe sokulması için o bildik, basmakalıp gerekçeleri yineliyor; geçerli bir yanıt veremediği bir soruya büsbütün uygunsuz bir karşılık vermeye çalıştığı hissi doğuyor. Doğruyu söylemek gerekirse, sinir bozucu bir durum.

Ne var ki, bir konuda -idamı en çok kimlerin hak ettiği konusunda- çok net görüşleri var:

“Özellikle, küçük çocukları öldürenler. Yasa ne derse desin, onların bugün de idam edilmeleri gerekir ve birçok kimse benimle aynı görüşte.”

Syd, 1950’de Norwich Hapishanesi’nde son derece kötü infaz edilen bir idama katılmış. İdama mahkûm edilen Norman Goldthorpe asılırken başlığı ilmeğe sıkışmış. Syd açıklıyor:

“Bence kötü bir işti – adam ipte can veriyordu. Boynu kırılmamış, ama birkaç dakika sonra ölmüştü. İdamı infaz eden Harry Kirk’e başka bir infaz görevi verilmediğini biliyorum.”

“Cesedi” incelemeye gittiğinde, idam mahkûmunun hâlâ yaşıyor olduğunu görse ne yapardı Syd?

Yanıtı basitti: “Bilmiyorum.” Bu konuda açık kurallar yoktu.

İnfazların daha karmaşık olduğu A.B.D.’e, kötü idam kâbusu zaman zaman gerçek oluyor. “Ölüm şırıngası” gibi sözde “insani” yöntemlerle, insanların yaşamsal organlarının işlevleri sona erdiği için, on beş dakika boyunca büyük bir acı çekerek öldükleri biliniyor.

Gaz odasında infazlarda, idam mahkûmuna, gaz odaya girer girmez, sıkça ve derin nefes alması söyleniyor. Ama mahkûmun yaşamak için verdiği irade dışı mücadele yavaş ve acı verici bir ölümle sonuçlanabiliyor.

Daha da kötüsü elektrikli sandalye; yanlış bağlantılar ve iletkenler insanların sözcüğün gerçek anlamıyla kızararak ölmelerine yol açmış. John Evans’ın Alabama’da idam edildiği 1983 yılında, Evans nefes almaya çalışırken yüzündeki maskeden alevlerin çıktığı görülmüştü. Mahkûmun öldürülmesi on beş dakika sürmüş ve Evans’ın bedeninde ağır yaralar oluşmuştu.

Bu korkunç olaylara rağmen (ya da bunlar yüzünden), A.B.D.’de idamların televizyonda canlı olarak gösterilmesi yönünde girişimler oldu. Syd’de bunun iyi bir fikir olup olmadığını sordum.

“Doğrusu, hayır, hâlâ idamlara yönelik büyük ilgi olsa da. Ruth Ellis ölüm cezasına çarptırıldığında, bir hafta içinde 234 kişi İçişleri Bakanı’na ya da İçişleri Bakanlığı’na mektup yazmış, infaz memuru ya da yardımcısı olmak ya da infazı seyretmek istediğini bildirmişti.

Halkın gerçek infazı seyretmesine izin verilmemesi gerektiği kanısındayım, ama bazı infazlar filme çekilip insanlara gösterilse iyi olurdu bence.”

cogito
Sayı: 34 - 2003
Sf. 160-161

Bünyamin bey,

Bünyamin bey,

Aşk konusundan sonra doğrusu bu konuda yazmak ve okumak biraz irkiltici gibi... : )
Aklıma bir filmi getirdiniz ve oradaki bir infaz sahnesini; Güzel bulduğum bir filmdi: Yeşil Yol

Şu anda daha fazlasını yazamayacağım.Dileğim, insanların güzel yaşamaları ve güzel ölmeleri yönünde..

Teşekkür ediyorum, efendim.

Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."

Sözler bazen maksadı

Sözler bazen maksadı aşıyorlar sanırım, kendi yorumumdan rahatsız oldum, yazarken de olmuştum.

Mark Twain'in bir mektubuna başladığı ünlü cümle geliyor aklıma:
'Kusura bakma, kısa yazacak vaktim yok'

İki ruh halinin, geçişlerin ardarda gelmesini, kıvrak bir manevrayla gerçekleştiremedim.
Ilık-sıcak bir odadan, soğuk bir mekâna geçmiş gibi oldum bir an, sevgi konusundaki yorumdan, infazın soğuk yüzüne geçişte..
Oysa ki sıcak-soğuk, hayat-ölüm, acı-tatlı, ne varsa her şey zıddıyla var değil midir?
Ölüm olmadan hayatın, acı olmadan tatlının,kedersiz sevincin kıymeti bilinir miydi?
Baharı güzel kılan, belki biraz da içinden çıkılan kış değil miydi?

Sizi ve eşinizi, saygı, hayranlıkla izliyor, beğeniyorum.
Paylaşımlarınız, varlığınız, katkılarınız daim olsun, efendim.

İlginç bir tanıtımdı, psikolojik çözümlemeler ilgimi çekmiştir genelde...
Tekrar teşekkürler, saygı ve sevgiler...

Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."

cellad gülümsemeleri

Bir celladın gülümseyişlerini anımasattı.Öldürürken bunu bir zevk haline getirmek! ölümüne zevk ile öldürmek. Enteresan ve iç bunaltıcı. Ama yazıya bir diyecek yok. Öldürmenin tekniklerine yoldur bu sanırım. Eyvallah

edebiyatın yeni baharı Filbahar