CELLÂT
- Mükrime Dilekçi yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 309 kez okundu
- rastgele...
Bir vakit yeryüzünün dilinden gecenin de sargısız yaraları olduğunu öğrendim. Gece, bana o kadar kırılmıştı ki yıldızlar kursağına dizilmişti. Evet, haklıydı. Kaç vakit başımı dizine koymuştum da gecenin hâlinden bi-haber sabahlamıştım. Suçluluğum şakağıma dikilirken alnımı ne kadar ak kabul edebilirdim. Bilmiyorum... Zaten şu soru işaretlerinin ipinden sıyrılabilirsem kaldığım tüm çarmıhlarımdan da tek celse ile boşanacaktım.
Ben ne yapıyordum? Bir mürekkebin düştüğü yerde kalemimle dans ediyordum. Flaş patlatmadan net fotoğraflar çekebilmenin arzusuyla heyecanla koşan harfler ise yeni bir iç muhasebe ile başımda dönüyordu. Ben ise tüm fotoğrafların ucundan el sallamaya çalışırken eski filmleri ateş döken bir ibrikle suluyordum. Su ise perde arkasında senaryo ile oynuyordu. Kalemin bileğinden tutup mekândan mekâna sürüklemek istiyordum. Acı çeken topraklara ne ekeceğini kendisi söylesin diye... Çünkü her sözcük, diken gibi dilime saplanıyor, kalem de acıyı biraz daha derine batırıyordu. Sanki artık aynı cephede savaşmıyorduk. Aniden derdimin kabzasından sıçradım. Sonra sustum. Sessizliklere topuksuz yürürken kalemim de ağzını açmam için beni ikna etmeye uğraşarak şöyle yazıyordu: “Her şey bir arınmanın öyküsü ile başlamış, bulutlar bile ırmaklara dalmıştı. Kelimeler abdest aldıktan sonra bir şiire doğru bakarken öfke, başını eğerek tövbe ile uzlaşıyordu.”
Zamanın dibinden nefesimi tutarak adım alıyordum. Kendimden bile korkarken her şeye yeniden başlamak bir dalâlet değil miydi? İşte yeni bir soru daha tabut gibi önüme dikilmişti. Bu nasıl sessizlik! Çarmıh beni ikiye bölecekse bölsün. Zaten ne sağım kaldı ne de solum... Kıblem de olmasa nerede olduğuma dair bir cevabım da yok. Belki de hayatı yorumladığımı zannederken hayata dair hiç cümlem olmadı.
Bana ne oluyordu? İki çizgi arasına koskoca hayatı devirirken hiçbir harfe sığmamak da ne oluyordu. Bir cellâdın gölgesinde katlediliyordum. Cellâdımın ellerinin titremediğini gördüm. Çünkü gölge kımıldamıyordu. Bu katli affetmeyeceğim. Geceye selam vermeyeceğim bir vakte leş gibi bırakılmamalıydım. Cellât, sabahın tenine gözyaşımı bile sürmeyeceğimi bilmiyor muydu yoksa? Dert, nihân idi. Cellât, onu da öğrenmek için cümlelerimi yardı. Ama o, orada değildi.
Şimdi yazılmış ama yayınlanmamış yeni bir cümlemi köpekler yalıyor. Etlerden sıyırıp da kemiklerimi bir ağacın koltuğuna iliştirip cellâdımı bir defa gülümserken görmek isterdim. Cellâdımı iki çatık kaş arasından kurtarıp biraz tebessüme yakınlaştırabilirsem bana biraz da merhametle bakmayı öğrenebilirdi. Benim de daha az canım yanardı. Ya sonbaharın yaprakları bana kefen olur muydu? Ama kefensiz defnedilmek benim hakkım değil iken neyin talebini dilime söz kılıyorum?
Ana rahminde –karanlıkta- ağlamayı öğrendikten sonra gece doğmuştum. Gidişim aşikâr olmamalıydı. Ağlamadan ölüyorum. Ağlamadan ölmek yokluğa hoşgörülü olmak değil... Ben yokluk ile bunu kastetmemiştim. Bu arada acaba gece, öldüğümün haberini almış mıdır? Yoksa geceler de ölenin ardından küs tutar mı? Karanlıklar ile barışmadan gitmek gözlerimi açıkta bırakır ise de gece, mezarıma gözü kapalı bakacaktı!
İnsan elinde tükeniyor olmanın zahmeti büyüktü. İşte bir cellât ile hayat noktaya ulaşıyordu. Cellât yazdı son cümlelerimi... Ben bile okuyamadım.
...




Son yorumlar
15 saat 34 dakika önce
1 gün 4 saat önce
1 gün 4 saat önce
1 gün 8 saat önce
1 gün 9 saat önce
1 gün 16 saat önce
1 gün 17 saat önce
1 gün 18 saat önce
1 gün 18 saat önce
2 gün 14 saat önce
3 gün 1 saat önce
3 gün 21 saat önce
5 gün 2 saat önce
5 gün 14 saat önce
5 gün 21 saat önce