DAS LEBEN DER ANDEREN // BAŞKALARININ HAYATI

Kategoriler:

1973 Köln doğumlu yönetmen Von Donnersmarck’ın filmi, Soğuk Savaş dönemi Doğu Almanyası’nda bir gizli polisin etrafında dönen olaylara yer veriyor. Film, 2007 yazında hayatını kaybeden (Ulrich Muehe ) En İyi Erkek Oyuncu dalında ve En İyi Senaryo dallarında ödüle sahip.

Bu yıl 'Yabancı Dilde En İyi Film' dalında Oscar alan "Başkalarının Hayatı", Doğu Almanya'da, 80'lerin ortasında geçen, aşk-politika-sanat üçgeni üzerine kurulu, etkileyici bir hikâyeyi konu alıyor.

Devlet gözetimi (ve bununla ilişkili olarak muhbirlik, fişlenme, fırsatçılık, konformizm, sisteme karşı mücadele yolları...) sanat-politika ilişkisi, sanatın ve sanatçının insanları değiştirme potansiyeli, geçmişin bellek yüküyle nasıl baş edilmesi gerektiği, filmin değinip geçtiği onlarca tema arasında bir çırpıda sayabileceklerimiz. Ana akım tarihi filmlerin şablonlarına göre örülmüş bir senaryo üzerinden ilerleyen filmde, bu temalar yeterince derinleşmeden, hikâyeye arka plan oluşturacak şekilde senaryoya eklenmiş gibi duruyor.

Öyle ki, bugünkü birleşik Almanya'da yaşayan insanların birlikteliği açısından fazlasıyla hassas bir mesele olan Demokratik Almanya Cumhuriyeti geçmişi filmde, aynı kadına aşık adamların hikâyesine dönüşmüş durumda. Oldukça önemli bir dönemi gündeme getiren filmin sorunu, bu dönemi ve temaları romantize etmesi ve biraz da indirgemeci bir yaklaşımla ele alması.

İnsanı ne değiştirir?

Film, George Orwell'in, insanların, düşüncelerine varıncaya kadar denetim altında tutulduğu, karanlık ve totaliter bir gelecekte geçen romanına atıf yaparcasına, 1984 yılında başlıyor. Filmin ağırlık noktasında yer alan karakter, Doğu Almanya'da, kurduğu gözetim ağıyla, yaklaşık bir milyon kişinin yaşamını, gündelik hayatın önemsiz detaylarına varıncaya kadar kayıt altına alan Devlet Güvenlik Örgütü Stasi'de yüzbaşı olan Gerd Wiesler. Wiesler, karşımıza çıktığı ilk sahneden itibaren, varlığını tamamen devletine adamış, ilkelerinden asla taviz vermeyen, görevini her şeyin üzerinde tutan, soğukkanlı, insan sarrafı bir ajan olarak resmediliyor. Özellikle 80'den sonra iyice paranoyaklaşan Doğu Alman devletinin, insanları gözetleyip kayıt altına alarak denetleme mantığına kendisini kaptırmış, adeta bu denetim ağının işleyişiyle büyülenmiş biri Wiesler. Onun bu özelliklerinin ve sadakatinin farkında olan Stasi'nin başkanı Anton Grubitz'in önemli işler için ilk tercihi de, görevini sorgulamadan kabul edeceğinden emin olduğu Wiesler oluyor. Bruno Hempf'le rejime sadık bir yazar olarak tanınan Georg Dreyman'ın izlenmesi konusunda görüş alışverişinde bulunurken, Grubitz yine, her insanda şüphe uyandırıcı bir şey bulma potansiyeline sahip Wiesler'in altıncı hislerine güveniyor. Bu güveninde haksız çıkmayınca, Dreyman'ın her dakikasını izleme işini de bizzat Wiesler'e veriyor. Dersine her zaman iyi çalışan, tüm olasılıkları hesap eden Wiesler, bunun basit bir gözetleme operasyonu olmadığını, bakan Hempf'in, yazar Dreyman'ın birlikte yaşadığı aktris sevgilisi Christa-Maria Sieland'a göz koyduğu için, onun açığını yakalamaya çalıştığını fark ediyor. Politikanın bu kirlenmişliğine karşılık, izlediği iki insanın sanatla yoğrulmuş yaşamları ve aralarındaki güçlü aşk, böyle bir hayat tarzına fazlasıyla yabancı olan Wiesler'ı yaptığı işi sorgulamaya ve bunun sonucunda da hem değişmeye hem de taraf değiştirmeye zorluyor. Zaten film de asıl gerilimini, Wiesler'ın yaşadığı bu dönüşüm üzerine kuruyor.

"Başkalarının Hayatı"nda, gözetleme üssünü Dreyman'ın dairesinin üzerinde yer alan tavanarasına kuran Wiesler'ın yaptığı işin, radyo oyunu dinlemeyi andıran bir yanı var. Tavanarasının zeminine, Dreyman'ın dairesinin planını çizen Wiesler, zamanla bu ses tiyatrosuna kendisini o kadar kaptırıyor ki, basit bir dinleyici/izleyici olmaktan çıkıp, o dünyanın içinde yaşamaya, o dünyanın karakterleriyle empati sınırlarını aşan bir özdeşim kurmaya başlıyor. Wiesler'ın bu dönüşümündeki kilit sahne, Dreyman'ın, devletin kara listesinde olduğu için uzun süredir çalışamayan yakın bir yönetmen arkadaşının intihar haberini aldıktan sonra, piyanosuyla 'İyi Bir İnsan İçin Sonat'ı çaldığı sahne. Doğu Almanya'nın 'soğuk' toplu konutlarından birinde, arada evine çağırdığı fahişeyle birlikte olmak dışında yapayalnız bir hayat süren Wiesler'in soğuk ve kapalı dünyası, Dreyman'ın piyanosundan yükselen tınılarla birlikte canlanmaya başlıyor. Sanatla tanışması, Wiesler'in gözlerini açmakla kalmıyor, onu pasif izleyici/röntgenci pozisyonundan çıkarıp olaylara müdahale eden özne konumuna da sokuyor. Her ne kadar bardaki karşılaşmalarında Christa-Maria'ya ısrarla "ben sizin izleyicinizim, bana güvenin" dese de, film Wiesler'in olayları izlediği konumun, hiç de basit ve pasif bir izleyici konumu olmadığını hatırlatacak şekilde ilerliyor. Bu özne konumu, Stasi'deki her şeyi gören/her şeyi bilen kişi pozisyonuyla da birleşince, Wiesler, bu görevi aldığında üstlendiği kâtip melek rolünden yavaş yavaş sıyrılıyor; yazar Dreyman ve aktris Christa-Maria'nın hayatları hakkında onlardan daha çok şey bilen, onların kaderlerini elinde tutan bir tür koruyucu meleğe dönüşüyor. Artık o, tanrısı için değil, gözetleyip günahlarını kaydetmekle yükümlü olduğu kullar için çalışan; tanrısına ihanet etmiş, ama kendi kimliğini bulmuş bir iyilik meleği. Dreyman'ı ve Christa-Maria'yı korumak için, raporlarında onların hayatının kurgusal bir versiyonunu yazmaya girişen Wiesler, işi Dreyman'ın devlet karşıtı çalışmalarını gizlemek için uydurduğu, Doğu Almanya'nın 40. yılı kutlaması için bir oyun yazdığı yalanını sürdürmeye kadar vardırıyor ve raporuna bu oyundan bölümler ekliyor. Bu şekilde Wiesler, yazarın tarafına geçmekle kalmıyor, yazarın ta kendisi oluyor. Sanat politikaya üstün gelirken; politikanın maşası konumundaki ajan da adeta bir sanatçıya dönüşüyor.

Arşivleri açmak...

Her ne kadar tüm bu hikâyeyi oldukça etkileyici bir biçimde anlatsa da, filmin bizi tam olarak ikna etmeyen, eksik, söylenmeyen bir şeyler kaldığını hissetmemize yol açan bir yanı var. Bu da aşka, sanata ve sanatçıların yaşam biçimlerine, kötülüğün tarafında yer alan birinin içindeki iyiliği açığa çıkarma gücünü atfetmesiyle ilgili. Filmin sanatı ve aşkı bu şekilde romantize etmesi, adeta "Doğu Almanya'da insanlar aşka ve sanata kendilerini yeterince verebilselerdi, her şey daha farklı olurdu" gibi naif bir noktaya varıyor. Bunun yanında film, daha makro düzeyde, Doğu Almanya'da devletin kurduğu gözetim ağını ve baskıcı rejimi; iyi insanlar/kötü insanlar klişesiyle anlamaya çalışarak, politik alanda yaşanan tüm mücadeleyi, ana akım bir anlatının gerektirdiği iyi-kötü zıtlığına indirgiyor.

Aksiyon ve gerilimin dozunu düşürmemeye çalışırken taraflar törpüleniyor; baskıcı sistemin failleri sadece işlerini yapan memurlara, sistemin hışmına uğramış olanlar da, zaafları nedeniyle yeterli dirayeti gösterememiş kader kurbanlarına dönüşüyor. Ancak filmin en tuhaf kafa karışıklığı, finalde, duvarlar yıkılıp Stasi arşivleri kamuya açıldığında karşımıza çıkıyor: Dreyman, hayatını zindana çeviren, aşkını ve sanatını elinden alan Bakan Hempf'in kendisiyle aynı tiyatro salonunda bulunup, içli içli geçmişten bahsetmesinde, rahatça karşısına çıkıp pişkince onun da tüm hayatını kayıt altına aldıklarını söylemesinde şaşılacak, isyan edilecek bir yan bulmuyor.

Bakan Hempf'ten aldığı bilgiyle arşivlere girip, Wiesler'in kendisine yaptığı iyiliği fark ettiğinde, 'minnet borcunu' yazdığı yeni romanı ona adayarak ödüyor. Sevgilisi Christa-Maria'yla birlikte sanatını da kaybeden yazar, yeni ilham perisini, iyi kalpli ve yaratıcı muhbirinde buluyor. Böylece, tüm bu gözetleme ağı, yalnızca Wiesler'in kurmaca raporlarına değil, Dreyman'ın romanına da kaynaklık eden, hoş bir ilham perisine, bir tür yaratıcı yazın okuluna dönüşüyor ve bir bakıma aklanıyor. Oysa o arşivlerde hoş kazanımlardan çok, kaybedilen şeylerin, kararan hayatların kaydı var.

(Bu yazı Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2007 sayısında yayımlanmıştir. www.altyazi.net)

Paradoks

Paradoks, yani kısır döngü. Bir döngünün kısır olabilmesi için hep dönmesi gerekir. Örneğin 1/3 bir paradokstur. Zira sonuç 0,3333333... şeklinde gider durur. Halbuki pi sayısı bir sabit bir döngüye sahiptir. Her ne kadar nerede bittiğini bilmesek de, bittiği bir yer olduğunu düşünerek işlem yaparız.

Bu film de benim kimi paradokslarımı tekrar gün yüzüne çıkardı.

Öncelikle filme dair izlenimimi söyleyeyim, sonra paradoks meselesine dönerim.

Filmde bir kadın etrafında dolanan üç erkek var. Bu kişilerin hepsi başrol oyuncusu olmasına rağmen, kanımca hiçbiri diğerini örtmüyor. Tahminimce amaç ortadaki fikrin insanların da üzerine çıkarak ön plana alınmasından ibaret. Bu fikir de "İnsan kötülüğü terk edip iyi insan olabilir". Buraya kadar makul. Yalnız, film bu fikri vermek için yeterli mi? Bence değil.

Bu filmde kadın, ürünsel olarak işlenmemeliydi. Birçok filmde gördüğümüz gibi kadın yine gençliği, güzelliği ve can yakıcı bakışlarıyla ortalarda dolanıyor, dolanıyor ve derken korkularının esiri olup düşünebileceği en kötü hale düştükten sonra intiharı yeğleyerek hayattan vaz geçiyor. Aktristimiz olmadan bu kurguyu anlar mıydık? Bence anlardık.

Tabi meseleyi 1984 Almanya'sı çapında düşünmek gerek. Gençlerin büyük kısmı Berlin Duvarı'nı dahi hatırlamayacaktır. Bir ülkeyi ikiye ayıran ve ölüm kusan bir duvar. Duvarın bir tarafında kapitalist sistem, liberal ekonomi, laik, demokrat ve dindar Almanya; diğer tarafında Sosyalist, dinsiz, düşüncesiz, baskıcı Almanya. Farklı bir düşünceyle hayatı idame ettirme şekilleri farklı olan iki kardeş. Görüşmelerini yasaklayansa bir duvar...

Sosyalist Almanya'da kadının rolü yok gibi bir şey. Elbette "Yoldaş" diye bir tanımlama var; lâkin gerek Komünist Manifesto'da gerekse Marks ve Engels'in teorisini çizdiği bu yeni dünyada kadın yalnızca ortak payda.

"Komünistlerin kadınların ortaklaşalığını getirmelerine gerek yoktur; bu, çok eski zamanlardan beri zaten var."
Komünist Manifesto

Gerek Manifestoya gerekse bu hususa dair tartışma niyetinde değilim. Bu nedenle isteyenin gidip kitabı okumanısını öneririm. Bu arada şunu da belirtmek isterim ki, bir insan Komünist Manifesto'yu okudu diye Komünist olmaz.

Filme tekrar döneyim. Erkek karakterlerin arasındaki ortak payda kadın. Sanatkâr, Bürokrat ve esas oğlan, bu kadın etrafında yaşıyor. Kadın ölünce bütün sorun bitiyor. Sanatkâr olduğunu düşünen zat tam bir düdük makarnası; ama ne yapsın. Ülkesini ve ülkesinde yaşayanları seviyor. Bu nedenle fikirleriyle ülkesindekileri düşünmek için gereken her türlü çabayı (?!) sarf ediyor.

Bürokrat abi, yükselme hırsında. Kimi meselelerin üzeri örtülür, kiminin açılır, kimi yoktan var edilir, kimi de varken yok... Tam bir bürokrat. Bu nedenle bu zatı düşünmeye gerek yok.

Esas oğlan düşünülmesi gereken asıl kişi gibi. Hani burada diyeceğiz ki "Ömrünü paranoyak bir şekilde geçirip insanlara elinde bulundurduğu yetkiyle gerçek dışı olanı itiraf ettirmenin hazzını yaşayan bir kişi bir gün yanlış yaptığını anlar da 'İYİ' olursa..."

Muhtemelen bence takılınacak nokta, yukarıdaki üç nokta (...) bu cümleyi nasıl bitirirsek filmi öyle anlamış olacağız gibi bir kurgu var; ama katılmıyorum. Hani hep sorarlar ya "Ailemiz Hıristiyan olsaydı o zaman da Müslüman olur muyduk?" diye. Fikrimce bu tip bir soru soran kişinin durup düşünmesi ve ağzından çıkanı iyice işitmesi gerek. Allah bu kafayı bize saksı niyetine vermemiş. Düşünün, bulun, tevbe edin ve bana ulaşın diye vermiş. Şayet günah içinde yaşadığını düşünen bir kişi tevbe edip salavat getirirse Müslüman olur, önceki günahlarını tekrar etmez ve geçmişini anlatarak "Bakın ben böyleydim; ama döndüm, şimdi iyiyim" demeden, suskunluk içinde günahından değil yalnızca gelecekte işleyeceği sevapları düşünerek yaşarsa kimse ağzını açamaz. O artık pırıl pırıl birisidir. Hükmü de Allah'a aittir.

Buradaki paradoks, filmi benim izlediğim şekilde filmi kadın etrafında görenlerle, esas oğlan etrafında görenler arasından çıkar kanaatindeyim. Lüzumsuz, devamsız ve kısır bir sonuç.

Tabi gönül isterdi ki teni gösteren bir film olmasın; ama bir Alman filminden başka bir şey zaten beklenmez. Şükür ki görmek istediğimizden ötesini görmemeyi başarabiliyoruz.

Hasılı, film, Almanya'nın o rezil günlerini hatırlattığı için beğenerek izledim. Duvar yıkıldıktan sonra yaşanan çarpıklıklar (Uyuşturucu, porno, hırsızlık vs.) Almanya'yı Almanya yapan esas unsurlardan birisi.

Tüm bunların içinde ve fakat en uzağında dikkatle düşünmemiz gereken meseleyse İkinci Dünya Savaşından tam bir hezimetle çıkan Almanya'nın bunca çile çekmesine, Büyük Ekonomik Buhran'la (1929) parasının yaklaşık %30.000.000.000 değer yitirmesine rağmen şu an Dünya'nın en büyük ilk on ekonomisine sahip olması.

Gel de anla*

Sonda söyleyeceğimi başta

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Filmi beğendim. Filmin sonunda Dreyman'ın Bakan Hempf'e söylediği, sizin gibi insanlar da bu ülkeyi yönetti cümlesi vurucu bir cümleydi. Çok etkileyici.

Pislik herifler. Bir pislik de, Wiesler'in arkadaşı. Yükselme hırsında olan arkadaşı.

Komünist yönetim; baskıyla özdeşleşmiş. Hüzün var, aşk var. Düşüncenin baskı altında olması var.

Berlin duvarının yıkılması, iyiliğe evrilen Wiesler ve yazar Dreyman'ın kurtuluşu demek. Onların şahsında iyiliğin ve özgürlüğün kurtulması demek.

Anlamak ekibine teşekkürler...


Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.

"İzlemeler" kelimesi bana

"İzlemeler" kelimesi bana en baştan beri çok manidar gelmişti.anlamak.com 4 farklı tarzda film bizlere sunarak sadece bu filmleri değerlendirmemizi istemiş olamaz diye düşündüm.

İzleyenleri izlemek. Onlar izlemiş, kaydetmiş biz de onları izledik. Bİrbirinden değerli emek ve para harcanıp bize sunulan bir şeyleri izlemek. Ben bu yapımlardan sadece "başkalarının hayatını" izlemedim, izleyemedim. İzlerken izlendiğimin de, birilerinin beni kaydettiğini bildiğimden izlemedim. Elhamdulillah.

"İmparator un yolculuğunda" gözlerimden kalbime bilgi,huzur,içimizdeki ve hayattaki hakiki güzelliklere ne kadar da hasret kaldığıma dair hissiyatlar akarken,diğer filmlerde bu atmosfer dağıldı,karıştı,kayboldu.

İşte hayatı "bizleri izleyenlere" göre izlemek,hem kendimize hemde çevremize hem de ebedi alemde harikalıklar getiriyor.Rabbim bizlere lütfetsin.

DAS LEBEN DER ANDEREN / ÖTEKİLERİN HAYATI

DAS LEBEN DER ANDEREN/ÖTEKİLERİN HAYATI

Filmin cümleleri ve benim anladığım kadarıyla Das Leben Der Anderen

-Hiç bir şey yapmamış olsanız bile insanlığa zarar vereceğinize inanmamız, sizi tutuklamak için yeterli bir sebeptir.
-Anlamak için görünene çok başka açılardan bakmak gerekiyor.
-İnsanlar vicdanlarını dinler,görevlerinin izin verdiklerini değil.
-ÜMİT, EN SON ÖLÜRMÜŞ
-Çocuklar her yerde aynı masumiyette oyun oynuyor.
-İnsanların takıntılarının olması büyük bir sorun oluşturur.
-Sanatçıların olmazsa olmaz denilecek verdiği partiler.En pahalı şaraplar, her çeşit alkollü içecekler, şık giyimli bay ve bayanlar.Kulağı tırmalamayan müzik.
-Komşunun gözü hep karşı komşunun kapısında mıdır
-Brecht’in kitabını merak ettim.
-“İnsanlar arasında kendimi harf gibi görüyorum.” Filmdeki en iyi cümlelerdendi.
-İnsanlar arasında kendimi yabancı/yabani hissediyorum.
-Sanatçıların beğenilme, alkışlanma isteği hep var olacaktır.
-Tam hatırlayamıyorum ama bir yerde okuduğumu sanıyorum Allah kendinin bilinmesi istediği için insanları yarattığı diye bir şeyler hatırlıyorum.Daha dikkatli okumalıyım:)
-Hediyeleşmek ne güzeldir.Hem de sünnettir.Ki hediye kitap olunca kim hayır diyebilir.
-Olmazsa olmaz sevişme sahneleri.
-Yabancı oyuncuların oyunculukları daha mı gerçekçi yoksa onlara yabancı olduğumuz için mi?
-Paralı ve kişilikten mahrum adamların kadınları kullanması.Kadınlar yine cinsel obje.Bu her memlekette aynı demekki.
-Neden müstehcen sahneler bu kadar göze sokulur ki!
-Can alıcı bir cümle “Bir yazar gerçeklerin farkında olmalıdır.” Ama hangi gerçeklerin? Kime göre gerçek?
-Brenct’ten buluttan cümleler…
-Piyano ne güzel haykırır içimizde sessizlikleri…
-Dedektif, yapılanları konuşulanları duyuyor,hayal ediyor ama göremiyor.
-Bizi gören, duyan, her halimizi, her anımızı bilen Allah’ımız var.O’nsuz bir yer var mı?.
-Çocuk sahibi olmak insanları daha mı merhametli yapıyor? Anne olmak, baba olmak…
-Oyunculuk; kendi gibi oynamak mı, başkası olmak mı?
-Olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamak!.
-Sanat için insan kendini satar mı?
-İntihar: Ümitlerin ölümü müdür?
İnsan neden ölmek ister ki diye sormak geldi içimden ama çok kez ölmek isteyen “ben” buna sadece acziyet diye cevaplayabilirim. Ölmeyi istemek Allah’a isyan mıdır? Yoksa insanın tükenmişliği, güçsüzlüğü, yorulmuşluğu, ümitsizliği ve malum acziyeti midir? Hepsi bir arada olunca neden ölmek istemesin ki insan? Sorularına cevap bulamayıp, o soru ve sorunlarla başa çıkamayacağını düşünüyorsa ve kimseye de anlatamıyorsa neden ölmek istemesin ki?
İsyan mı acziyet mi?

-Ben bir yazarım diyen muhakkak daktiloyu kullanmalıdır.En azından herhangi bir yazısını daktiloda yazmalıdır.
-Evi alt üst edip mahvettikleri yetmiyormuş gibi kitaplara da zarar vermiyorlar mı!
-Ben bu dedektiften bir şey anlayamadım. Kimin tarafında? Kadına mı tutuldu? Yazık! İşine duygularını karıştırdı ve sonuç hüsran.
-Siyasetten hiç anlamıyorum. Anlamak da istemiyorum. Ben 5 yaşındayken Berlin duvarı yıkılmış.

-Filmin sonu harikaydı.Bana da ithaf edilecek bir roman, bir şiir kitabı istiyorum:)

16 Mart 2008. Saat 03:24. Filmi ikinci kez seyredişim. Filmi bir kaç kez daha izleyebilirim çünkü beğendim.Filmden benim anladığım bu kadar. Teşekkür ederim.

Beni İLAHİ aşka ulaştıracak bir Şems'e hasretim.