BÜYÜK DÜNYA SEYAHATNAMESİ // İbn-i Battuta // DÜNYADA BİR EŞİ DAHA BULUNMAYAN BİR CEMİYET: AHİLER


Yolculuğumun bu bölümünde “Ahiler” denilen toplulukla tanıştım. Bilâd-i Rûm’a yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her vilayette, her şehirde ve her köyde bulunan Ahiler, bekâr ve sanat sahibi gençlerin oluşturduğu bir tür cemiyetti. Bunlar birbirleriyle çok sıkı bir dayanışma içindedirler. Her birinin halk içinde muteber birer mesleği vardır. Memleketlerine gelen yabancılara yakın bir ilgi gösterir; onların yiyecek ve içeceklerini temin eder; konuklarının insanî ihtiyaçlarını karşılamakta ellerinden gelen bütün itinayı gösterirler.

Öte yandan, yaşadıkları yerlerdeki zorbaları da yola getirir, herhangi bir sebeple bunlara iltihak eden kötüleri tek tek ortadan kaldırırlar. İşte, bu gibi hususlarda Ahilik cemiyetinin dünyada eşi ve benzeri yoktur.

Ahilerin biraraya gelerek oluşturduğu bu cemiyete “Fütüvve” (Gençlik) adı verilir. Reis seçilen kimse bir zaviye yaptırarak içini halı, kilim, kandil ve diğer lüzumlu eşyalarla donatır. Arkadaşları gündüz çalışarak kazandıklarını ikindiden sonra reise getirirler. Bu para ile yiyecek-içecek ve zaviyede sarfolunan diğer ihtiyaç maddelerini satın alırlar. O gün yörelerine bir misafir gelirse onu zaviyelerinde ağırlar ve ortak sermayeleriyle aldıkları bu yiyeceklerle kendisine güzel bir ziyafet çekerler. O kimse yöreden gidinceye kadar da onların misafiri olur. Konuklarını uğurlarken arkasından raks eder ve nağmeler söylerler.

Ahiler, yörelerine yabancı bir misafir gelmediği zamanlarda da birbirlerinden kopmazlar, yine zaviyelerinde toplanıp yemek yerler. Sabahleyin düzenli olarak işlerine gider, gün içinde kazandıklarını ikindiden sonra getirip reislerine verirler. Bunların reislerine verdikleri paraya “fityan” denilir. “Ahi”, cemiyetin olduğu gibi aynı zamanda reisin de ismidir.

Ben İbn-i Battuta, dünyada bunlardan daha güzel ve daha hayırlı işler yapan kimseler görmedim. Şiraz ve Isfahan halkının hareketleri bunlarınkine biraz benzemekte ise de. Ahiler, memleketlerine gelen ve giden yolculara yakın ilgi göstermek, şefkat ve iltifatta bulunmak bakımından onları bir hayli aşmış durumdadırlar.

Antalya’ya geleli henüz iki gün olmuştu ki, bu Ahiler’den biri Şeyh Şehabeddin-i Hamevi’nin yanına gelerek onunla Türkçe konuştu. O zaman hiç Türkçe bilmiyordum. Üzerinde eski ve yıpranmış bir elbise, başında da keçe külah vardı. Şeyh bana, “Bu adamın ne dediğini biliyor musun?” diye sordu. “Ne söylediğini anlayamadım” dedim. “Seni ve arkadaşlarım yemeğe davet ediyor” demesiyle hayrete düştüm, ama o an için teklifi de kabul etmek zorunda kaldım. Ahi çıkıp gittikten sonra Şeyhe. “Görünen o ki bu adam fakirdir. Bizi ağırlamaya gücü yetmez. Kendisini rahatsız etmek istemeyiz” dedim. Bunun üzerine Şeyh tebessüm etti ve “Bu konuda tereddüt etmene hiç gerek yok. Seni davet eden kişi Ahilerin reislerinden biridir. Kendisi kunduracıdır ve cömertliğiyle tanınmıştır. Yöredeki sanat sahiplerinden aşağı yukarı iki yüz arkadaşı vardır. Bunlar onu reis seçtiler ve bir zaviye inşâ ettiler. Şimdi gündüz kazandıklarını geceleri sarfetmektedirler” cevabını verdi.

Akşam namazım edâ ettikten sonra bu adam tekrar yanımıza geldi. Hep beraber zaviyesine gittik ki, burası nefis Bilâd-ı Rûm halı ve kilimleriyle döşenmiş, Irak camından yapılmış birçok avizelerle süslenmiş çok hoş bir yerdi. Misafir odasında beş adet “beysus” vardı. Beysus, bakırdan yapılan üç ayaklı bir çeşit şamdana denir ki, baş tarafında yine bakırdan mamul bir nevi kandilin ortasında fitilin çıkması için bir boru bulunmaktadır. Bu kandil erimiş iç yağı ile doludur ve yanma yine yağ ile dolu bakır kaplar konur. Ayrıca fitili düzeltmek için bir makas da vardır. Ahilerden biri bu kandile bakar ve kendisine “çıracı” denir.

Zaviyenin oturma odasında, sırtlarına kaba giymiş ve ayaklarında mest bulunan bir grup genç yer almıştı. Her birinin belindeki kemere iki arşın uzunluğunda birer hançer asılıydı. Başlarında softan yapılmış beyaz sarıklar olup, her sarığın tepesinde bir arşın uzunluğunda ve iki parmak eninde bir taylasan vardı. Bu gençler biraraya toplandıkları zaman sarıklarını çıkarıp önlerine koyarlardı ki, o zaman da başlarında “zerdhani”den ya da benzeri ipekli kumaşlardan yapılmış, görünüşü pek güzel olan bir başka takke kalırdı. Toplantı yerinin orta kısmında misafirlere ait bir peyke vardı. Meclislerine girince bize her çeşidinden bol bol yemekler, tatlılar ve meyveler ikram ettiler. Ondan sonra da raksa başladılar.

Ahilerin yabancılara yönelik bu dostâne tutum ve davranışları, şahsıma yönelik içten ikramları beni hayretler içinde bırakmıştı. Gecenin geç saatlerinde onları zaviyelerinde bırakarak oradan ayrıldım.

Büyük Dünya Seyahatnamesi
ana sayfa