FELSEFE'DEN NE ANLIYORUZ?


[Bu yazıda felsefe’nin ilk zamanlardaki kapsamına ve içeriğine işaret etmeye ve görüşümüzü ifade etmeye çalışacağız.Bizim için önemli olan, felsefenin insanı insan yapan bir etkinlik olarak ele alınması ve felsefecinin de buna riayet etmesidir.]

Felsefe tanımları içersinde,felsefeyi İslâm Felsefesi şeklinde kabul etmek isteriz; ama günümüz açısından bu tam olarak mümkün olmayabilir.Zîrâ felsefe tarihi İslâm filozoflarının yaşadığı asırları bir hayli aşmıştır.Felsefî birikim ve etkinlik daha geniş bir çerçeveye yayılmıştır.Ve bugün için söylüyorum, hatta 18.yüzyıldan başlatsak daha doğru olur,felsefe Batı tekeline girmiş ve batılılaşmıştır.Bu ifademden kasıt,sadece felsefenin seyrini göstermek değil,felsefenin bu seyrine göre algılanıp kabul edildiğini hatırlatmaktır. Daha ileri gidenler oldukça fazladır,bunlar Heidegger’in kabul ettiği gibi felsefenin özünde Grek olduğunu ve günümüze kadar –yani kendisine kadar- Batı’ya ait ve Batılı olduğunu benimsemektedirler.

Hikmet ile felsefeyi bir arada tarif edebilen İslâm filozoflarına bakarak Rene Guenon’un felsefenin hikmet yerine konulmaya başlaması ve felsefe ayrımını,Dr.Ali Şeriati’nin hikmet ifadesi ile tartışacağız.Bugün,Türk-İslâm medeniyeti odaklı değil,Batı medeniyeti odaklı bir ülkede,sunî bir yönlendirmede olduğumuzu görmezden gelemeyiz.Daha eski bir asırda, Osmanlı’da,Selçuklu’da yaşıyor olsaydık felsefe ve hikmet ilişkisini değerlendirişimiz daha farklı olacaktı,İslâm filozoflarının anlayışına yakın belirlenimlerde bulunabilecektik belki de; ayrıca bu asırlarda böyle bir ayrım söz konusu değildir.Türk kültür ve dilinin muhafaza edilip edilmediğini de sadece hatırlatıyoruz.İslâm filozoflarının felsefeleri –her filozof için geçerli- filozofların içinde bulundukları çağdan,kültürden,devlet ve yönetim biçimi(politik ortamından) ile dönemin düşünsel ve gündelik sorunlarından bağımsız değildir.Fârâbî’nin Medinetü’l Fazıla’sı filozofça olması gereken bir devleti, Eflatun’un Devlet’i yine aynı şekilde Eflatunca olması gereken devleti anlatır.İkisi de filozoftur ama belirttiğim bağlamlardan tamamen farklıdır felsefeleri.

Tüm bu nedenler ve burada belirtmeyi unuttuğumuz etkenler yüzünden felsefe ve hikmeti bahsettiğimiz şekilde ilişkilendiriyoruz.Hikmeti felsefeden dışlamaktan ziyade,felsefî etkinliğin hikmete de yer verebileceğini söylemek daha nitelikli olur kanısındayız. Tarihte,Muhyiddin ibnü’l Arâbî gibi felsefî düşünceler ortaya koyup da mevzuya öz itibari ile -temelde- hikemî açıdan bakanlar,sufîler,hakîmler olduğu gibi,işe daha çok felsefî açıdan -salt akla dayanan- bakan Fârâbi, İbn-i Sînâ, İbn-i Rüşd gibi filozoflar da vardır. Hakîm-filozof olan “imam” Gazâlî’yi de unutmamız gerekir.Verdiğim örnekler çok uç noktaları işaret etmektedir,daha basit örnekler için felsefe ve hikmet birlikteliği daha dikkatsiz işlenir ve ayırt etmek zordur; hatta farklı çevrelerce kabul görmeyebilir.Sokrates,Platon daha öncelerden Pythagoras, Herakleitos gibi hikemî düşüncelere sahip antikçağ filozofları da bulunmaktadır.Pythagoras’ın philosophia-philosophos’u ifade ederken “Biz sophos değil, ancak olsak olsak philosophos oluruz” dediği rivayet edilir.Bu ayrım teorik felsefe ile pratik felsefe ilişkisi için önemlidir.Her alanda teorik olanın pratik olan ile çelişkisizliği, bilgin ve bilge ayrımı için dikkat edilmesi gereken en temel meta-felsefe sorunudur.Bilge olmak ya da hakîm olmak değil, bilgeliği,bilgiyi,hikmeti,hakikati seven, arayan, isteyen olmak.Tam da bu açıdan felsefe ile hikmet ve diğer hakikat, bilgi, bilgelik kesişmesi kendini gözler önüne seriyor; görece fark edilmesi zor ve ince,ama görüldüğünde de net bir şekilde zihne yerleşen sağlam bir ayrıma tekâbül ediyor.

Rönesans ve Aydınlanma ile felsefenin gelişim seyrinin,bu ikili yönelimden tek bir çizgide ilerlemesi gerektiği anlayışına-hikmetin felsefeden dışlanması ve onun yerine geçmesi- sürüklenmesini benimsemiyoruz.Hikmeti ve metafiziği dışlayan bir felsefe anlayışına taraftar değiliz.Var olandan başlayan felsefe “varlık” kavramı içerisinde yer alan her şeyi-kapsamı- konu edinebilir,soruşturma nesnesi değil de –nesneleştirme ifadesini kullanmak istemiyorum,daha çok bilimin yaklaşım anlayışıdır bu- İlkçağ’daki ifadesi ile “poiesis” olarak sorgulayabilir.

Felsefe yerine hikmeti rahatça kullanamazken,felsefenin hikmete yer vermesi gerektiğini sıkça tekrarlıyorum.Bunu yaparken felsefe ile hikmeti Rene Guenon’un bir giriş olmaklık, Ali Şeriati’nin de farklılık ifadesi ile ayırıyoruz.Felsefe yaparken ya da onu yapmayı öğrenirken, metafiziği ve felsefenin giriş niteliğinin bittiği yerden sonraki hikmete girmeyi bir kenara bırakmayı,onu felsefî etkinliğin dışına itmeyi bir zorunluluk olarak görmüyoruz. Bilimsel bir dayanağı olmama endişesi ile felsefenin bilimsel,daha doğru bir ifade ile olgusal olanı, görüneni incelemesi,felsefe dilinin sınırlandırılarak-örneğin hukuk dili gibi- belirlenmesi ve metafiziğin bırakılması gerektiği safsatasına ve bunun dayandığı tavra karşıyız.İbn-i Sînâ’nın dediği gibi felsefe temelde,en genel anlamda metafiziktir.Felsefenin bilimsel bir dayanağı olmak zorunda değildir;bu tutum bilimin,özellikle de pozitif-modern bilimlerin kendilerini diğer bilgi türlerini hiçe sayarcasına bir bilgi-türü- aracı olan deney ve gözlemi matematikle destekleyerek-(değişmez,kesin sistemle;ideal gerçeklik alanı,sayılar alanı)- tek hakiki ve doğru bilgi kaynağı olarak empoze etmelerine dayanmaktadır.Bilmenin yollarını daraltan bu haksız tutum felsefenin düşünce genişliğini ve felsefecinin ilk zamanlardaki “rahatlığını” daraltmaktadır.Bu rahatlık bağımsızlık anlamındadır.Her türlü düşünülebileni konusu yapabilen felsefenin-ti estin(grek.):bu(her şey) ne’dir?’in- tamamı, “bence” ile başlayarak, öznellikten doğarak,bilimsel bir dayanağı da olmayarak metafiziktir.Felsefe yapmak metafizik yapmaktır.Bilimsel dayanaklar ileri sürülerek felsefe yapılabilir,bunun yapılamaz olduğunu ve yapılmaması gerektiğini söylemiyoruz.

Bunun yanında doğadaki nedenleri, işleyişi açıklayan bilimin ifadelerine ters bir felsefe yapılması gerektiğini de savunmuyoruz. Biz sadece, felsefeyi genel olarak ifade etmeye çalışıyoruz,ilk zamanlarda olduğu gibi sınırlandırmadan,hikmeti inkâr etmeden.Bu felsefe özgürlüğü edası ile felsefenin aklîliğin sınırları dışında bir dile sahip olabileceğini,teolojinin veya başka bir alanın felsefe adı altında “olduğu gibi” ortaya konulabileceğini de kastetmiyoruz.Felsefî olan ile olmayanın durumunu değil,felsefenin ilk zamanlardakinden -bilimlerin felsefeden ayrılmaya başladığı dönemlere kadar uzanır- daha sınırlı ve farklı anlamda bir çerçeveye oturtulması durumunu anlatıyoruz.

Felsefeyi rasyonel bir soruşturma olarak değerlendirdiğimizde,aklın diğer melekeler karşısındaki konumunu,yeterliliğini ve îmân ile olan birlikteliğini -karşıtlığını göz önünde bulundurmalıyız. Bize göre akıl ile îmânın uyumu iki farklı alan arasındaki uyum değildir,bir doğru ile başka bir doğru arasındaki uyumdur.İslâm ve Batı Ortaçağ Hıristiyan felsefesinde, felsefe vahyin içeriğini anlama çabası olarak da karşımıza çıkabilir,bunu inkâr edemeyiz. Ayrıca tüm bilgilerimizin,anlamalarımızın temelde “inanma-inanç” ile alakalı olduğu kaçınılmaz bir gerçektir.-Burada inanç-inanma ile îmân’ı birbirinden ayırıyoruz.- Etienne Gilson’dan verdiğimiz ifade felsefe ile felsefeci algılayışımızı bu bağlamda gâyet doğru ifade etmektedir.Türk âlimi,ehli sünnet kelâmcısı Matûrîdî’nin dediği gibi “akıl ile vahiy çelişmez”. Ortaçağ felsefesine ait olan görüşe göre, bizce de “îmân aklı çağırır” .Felsefeyi pratik olarak değerlendirmek gerekirse de temel olarak şunu kabul edebiliriz: “Îmânın doğruluğuna bağlı felsefe doğrudur.” Buna aykırı bir felsefeyi benimseyemeyeceğimiz gibi buna aykırı bir eylem alanını(pratiğini) da, bu eylem alanına ait pratik felsefeyi -ahlâkı- de benimseyemeyiz. Görüşümüze aykırı bir felsefe kendi içerisinde ele alındığında tutarlı ve doğrudur,ama başka bir sisteme göre yanlıştır,tutarsızdır.Bu sebeple doğru felsefe dediğimizin felsefe olabileceğini,bize göre gerekçelendirdiğimiz açıdan doğru olmayan felsefenin felsefe sayılamayacağını düşündüğümüz zannedilmesin.Her felsefe birbiri ile uyuşmak zorunda değildir,bu bir matematik,fizik de değildir (ki örneğin geometride yeryüzü için Öklit ve uzay için Riemann olmak üzere iki farklı geometri vardır,birbirinin yerine uygulanamazlar). Her felsefe aklîliğini kendi kendisinden,kendi sisteminden alır.

Belirttiğimiz tutum söz konusu olursa felsefe yine daraltılmış olacaktır.Herkes kendine göre doğru olanı rasyonel sınırlar içinde gerekçelendirebilir,belirtebilir.Bu rasyonellik analitik felsefenin,mantıkçı pozitivizmin anladığı tarzda olmak zorunda da değildir.Bizim asıl endişemiz felsefe ile onu yapan arasındaki tutarlılıktır,bildiği ile eyleme marifetine sahip olmadır.Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’nin “uyumsuz-absürd ve intihar” kısmında “Nietzsche’nin istediği gibi,bir filozofun saygımızı hak etmek için,başkalarına öğütlediğini önce kendisi yapması gerektiği düşünülürse…” olarak belirttiği teori-pratik birlikteliği bizim felsefe anlayışımızın, felsefenin de en temel konusu olan insan anlayışımızın başlangıç noktası,mihenk taşıdır, şüphesiz felsefe yapma gâyemizdir.Bu gâye de yaşamın ne için yaşanması gerektiği,yani yaşamın nasıl bir gâye taşıdığı sorumuz ile doğrudan alakalıdır.Burada Nietzsche’den bir alıntı yapmanın ne demek istediğimizi daha geniş ve örneklendirilebilir tarzda ortaya koyacağını temenni ediyoruz:

“ ‘Entelektüel vicdan’ üzerine: Bana öyle geliyor ki, bugün sahici ikiyüzlülükten daha az rastlanan bir şey yoktur.......İki yüzlülük, inancın güçlü olduğu çağlara özgüdür: Bu çağlarda, başka bir inancı sergileme zorunluluğu olduğunda bile, sahip olunan inanç bırakılmamıştır. Oysa bugün bırakılıyor; ya da daha yaygın olarak, ikinci bir inanç elde ediliyor- her durumda da namuslu kalınabiliyor.......Kendine karşı hoşgörü, daha çok sayıda kanı’nın yolunu açar: Bugün bütün dünyanın yaptığı gibi, birlikte geçinip gidiyorlar, kendilerini tehlikeye atmaktan sakınıyorlar.Bugün nasıl tehlikeye atınılabilir? Tutarlı olunduğunda.Dosdoğru bir çizgi izlendiğinde.Ne yaptığı bilinmez olunmadığında.Dürüst olunduğunda...Korkarım ki çağdaş insan, bazı kötülüklere karşı fazla rahattır: Öyle ki bu kötülükler neredeyse yok olup gitmektedir.Güçlü istencin koşullandırdığı tüm kötülükler(belki de istenç güçlü olmadan kötülük var olmuyor) bizim ılımlı atmosferimizde yozlaşarak erdeme dönüşüyor...Tanımış olduğum az sayıda ikiyüzlü kişi, ikiyüzlülüğün taklidini yapıyorlardı: Günümüz insanının onda birinin olduğu gibi, onlar da oyuncuydu.-” Nietzsche;Putların Alacakaranlığı, Morpa Kültür Yayınları,Çev:Regaip Minareci,İstanbul 2005, s.69-70)
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.Bu ergin olmayış durumu ise,insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür;bunun sebebini de aklın kendisinde değil,fakat aklını kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.” (Kant).Kant’ın “aydınlanma nedir?” başlığı altında verdiği bu cevap pratik felsefenin,daha özel bir ifade ile ahlâk alanının içerisinde yer almalıdır. “Bilgi yüklü merkep” anlayışına karşı aklın ahlâk ile büyüyüp olgunlaştığı düşüncesini Türk-İslâm geleneğinde -tüm doğu geleneklerinde- benimsendiği şekli ile biz de benimsiyoruz.Hakikati,bilgiyi,bilgeliği,doğruyu,erdemi seveceksek hakikate uygun, doğru davranmak doğal olacaktır.

Çıkarlardan,gelip geçici türe ait anlık hazlardan -insan olmaklık değil,insan türünün mensubu olma bağlamında ;beşer olma- bağımsız bir eylem alanı ve bunu inceleyen bir pratik felsefe, olması gerekene göre olması gerekendir. Fikirler yanlış da olsa insan düşündüğü gibi,ilkelerine uygun yaşadığında tutarlılığını koruyabilir.Düşüncelerimizin bireylere ya da topluma göre yanlış olup olmaması değildir burada önemle belirtmeye çalıştığımız,tutarlılığın korunmasıdır,teorik olan ile pratiğin birlikteliğidir.

Felsefe’de yaşamın kendisi, yaşamın ne’liği sorgulanmaya değer en önemli konudur. “Sorgulanmayan yaşam, yaşam değildir”, diyen Sokrates her şeye dair olan yaşamın, yani yaşama dair olan her şeyin sorgulanabilirliğini belirtmiş olmaktadır.Bu bağlamda Aristoteles’in felsefe için belli bir yetenek,belli bir istek ve belli bir çaba gerektiği anlayışını da hatırlatmak istiyoruz ve Kant’ın başka bir sözü ile bu hususu sonlandırıyoruz: “Ahmaklara yardım etmek boşa harcanan bir çabadır,dahiler ise nasıl olsa kendi başlarının çaresine bakarlar.”

Son olarak teorik ve pratik olarak ayırma gereksinimi duyduğumuz felsefe için Kindî’den iki ayrı tanıma değineceğiz.Kindî, “felsefe, insanın gücü ölçüsünde ebedî ve küllî olan varlıklarnı hakikatini,mahiyet ve sebeplerini bilmesidir”, derken teorik felsefeye ,”felsefe, insanın kendini bilmesidir” - (‘ilim kendin bilmektir’,Yunus Emre)- derken de pratik felsefeye delalet etmektedir.Devam edersek Kindî’nin açıklamalarına; “filozofun bilgiden amacı gerçeğin bilgisini yakalamak,davranışının amacı ise o bilgiye göre davranmaktır.” Nitekim bilgelik(el hikme), küllî varlıkların hakikatini bilme ve bu bilgiyi hakikat doğrultusunda gerektiği gibi kullanmadan, hakka göre eylemekten ibarettir. Ayrıca tüm faziletleri sağlayan,felsefî bilginin kendisidir. Zaten “düşünme gücü” de fazileti tamamlamak için vardır.”

Hakikatin, yani insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatinin bilinmesi ve buna göre eylemde bulunulması, teorik ve pratiğin,bilmek ile ahlâkın birlikteliği şeklinde bizce felsefeyi ifade etmektedir.Felsefeci de bu anlayışı şahsında barındıran bir şahsiyet olmalıdır.Teorik felsefeyi bu bağlamda kabul etmese de tutarlı olmalı, tutarlılığını sisteme, insanlara karşı çıkarları, zaafları için görmezden gelerek çiğnememelidir.Çelişik bir nicelik ürünü, bir varlık türü yani beşer değil, Emanuel Mounier’in dediği gibi bir şahsiyet-nitelikli bir insan- olmalıdır. İşte en önemli felsefe bizce budur.

“Mü’mîn bir kimse, kendi kabullerini îmândan gelen kanaatlerine dayandırıyorsa salt mü’mîn olup felsefenin eşiğine adım atmamış demektir.Şayet inançları arasında, bilimin nesnesi olma kapasitesine sahip olan şeyler bulunuyorsa ancak o zaman filozof olabilir.Bu yeni felsefî görüşleri, İslâmiyet’e ait olduğu ölçüde de İslâm filozofu olarak kabul edilebilir.”

Dipnotlar:

.Martin HEIDEGGER,Nedir Bu Felsefe,Çev:Dürrin Tunç,Logos Yayıncılık,İstanbul 1990, s.12

. “Felsefe her şeyden önce, hikmete ulaşmak için önceden çözülmesi gereken bir durumu belirtir.Ayrıca çok doğal bir anlam genişlemesiyle,gene aynı durumdan doğarak,bilgiye ulaştıracak araştırmayı da belirtir.O hâlde felsefe,giriş ve hazırlık niteliğinde bir aşamadır.Daha sonra meydana gelen sapma,bu geçiş düzeyini amaç olarak almış ve felsefeyi hikmet yerine koymuştur.Bu da hikmetin gerçek niteliğinin unutulmasına veya tanınmamasına neden olmuştur.Böylece “dindışı” diyebileceğimiz felsefe,yani tamamen aklî,sözümona tamamen insancıl bir bilgelik doğmuş oldu;ve gerçek geleneksel,akıl üstü ve “insanî olmayan” bilgeliğin yerini almış oldu.Böyle olmakla birlikte gerçek hikmetin bazı parçaları bütün antikite boyunca varlığını sürdürmüştür.Bunu da ilkin öz itibari ile “inisiyatik” özelliği tartışılmayan “misterlerin” sürüp gitmesi ve sonra filozofların öğretilerinin de çoğu kez hem zahirî hem de Batınî bir yönü olması kanıtlamaktadır. Felsefenin akılcı düşünceye verdiği aşırı önem,oradan yine “akılcılığa” yani akıl üstü alanı sadece bilmemekle kalmayıp, o alana ait ne varsa hepsini bile bile inkâra giden modern tutuma varmak için daha bir belirginleşecekti.Antikitede, her şeye rağmen entelektüel ve ruhsal alanda eş değerlerini modernlerde bulamadığımız çok şey mevcuttur.”
Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı,Çev:Mahmut Kanık,Hece Yayınları,Ankara 2005,s.44-45

. “Hikmet peygamberlerin getirdiği,insanlara kazandırdığı bir “bilinç”tir.Bu bir felsefe veya bilgi değildir.Hikmet,olguların ve kuralların ortaya koyduğu bir zihni anlatım değildir.Allah’ın dilediği kişinin kalbine ilham edeceği bir nur olan bilgidir.Yolbilim ve Hidayet.”
Dr.Ali Şeriati, Hacc,Çev:Mustafa Çoban,Özgün Yayıncılık,İstanbul, s.100
. * İlkçağdan itibaren ,felsefenin hikmet olarak ele alınmasını ,hikemî bir anlam dünyasının bulunduğu tüm devirlerde iyi ile güzel’in, iyi ile doğru’nun, güzel ile doğru’nun birbirinden ayrı ele alınmadığını okuyucuya önemle hatırlatmak istiyoruz.
. Poiesis(Grekçe): Açığa vurmak-çıkarmak,ifade etmek, yaratmak, kavramak, üretmek, aydınlatmak, yabancılaştırmadan ele almak.
. Felsefenin bağımsızlığı ifademiz, felsefe nedir?’e cevap olarak “felsefe olmayan ne var ki ya da felsefe konusu edilemeyecek olan ne var ki?” verilerek daha yerinde ve kolay anlaşılabilir.
. Akıl kavramını gönül, sezgi, düşünme, algı, duyu, zihin kavramlarından apayrı bir yeti-unsur olarak görmüyoruz.Böyle bir parçalanma hem hikemî değil hem de insanın fizyolojik,sosyolojik,psikolojik,entelektüel vd. açıdan bir kompleks varlık oluşunun göz ardı edilmesine sebep olmaktadır,sağlıklı bir ele alış tarzı değildir.
Bkz: Dr.Sait Başer’in “Kutadgu Biligde Kut ve Töre” ve “Toplumsal Aklı Anlamak” eserlerine bakılabilir.

. Etienne Gilson, Ortaçağ Felsefesinin Ruhu ,Çev:Şamil Öcal, Açılım Kitap, İstanbul 2003
. Etienne Gilson, Ortaçağ Felsefesinin Ruhu, Çev:Şamil Öcal, Açılım Kitap, İstanbul 2003

. Albert Camus, Sisifos Söyleni, Çev:Tahsin Yücel, Can Yayınları,İstanbul 2007, s.15
. Immanuel Kant, “KANT” ,Çev: Nejat Bozkurt, Say Yayınları, İstanbul 2005, s.263

. Ömer Mahir Alper,İslâm Felsefesinde Akıl-Vahiy,Felsefe-Din İlşkisi,
. Ömer Mahir Alper,İslâm Felsefesinde Akıl-Vahiy,Felsefe-Din İlşkisi, s.37, 14 no’lu dipnot: Kindî, Felsefî Risaleler,Çev:Mahmut Kaya, İstanbul 1994, Giriş, s.68
. Ömer Mahir Alper,İslâm Felsefesinde Akıl-Vahiy,Felsefe-Din İlşkisi, Kindî,a.g.e. ,s.1
Ömer Mahir Alper,İslâm Felsefesinde Akıl-Vahiy,Felsefe-Din İlşkisi, Kindî,a.g.e., s.71
. Ömer Mahir Alper,İslâm Felsefesinde Akıl-Vahiy,Felsefe-Din İlşkisi, Kindî,a.g.e., s.120
. Ömer Mahir Alper,İslâm Felsefesinde Akıl-Vahiy,Felsefe-Din İlşkisi, Kindî,a.g.e., s.121

. Emanuel Mounier, PERSONALiZM, Çev: Bilal Dindar, Değişi Yayınları ,İstanbul 2002

. Etienne Gilson, Ortaçağ Felsefesinin Ruhu, Çev:Şamil Öcal, Açılım Kitap, İstanbul 2003, s. 51

Yazı biraz uzun ve beyni

Yazı biraz uzun ve beyni yorucu açıkçası.Konusu itibariyle tabi.

İman-felsefe ilişkisi islamda çok fazla tartışılan bir konudur.Çünkü fazla düşünmek akla mukayyet olmayı zorlaştırdığından yanlış yollara saptırabilir insanı.Ben bu kanıda değilim doğrusu.İslamda tefekkürün arz ettiği önemi felsefeye giydirebiliriz bence.Çünkü felsefe özneldir, öncelikliği olarak varlığı, var oluş nedenini ve dahi varlık ve alemler hakkında birçok hakikati düşünmeyi ve insanın kafasında birçok şeyi oturtmayı sağlar.Aynı Allah-u teala'nın bizlere yapmamızı önerdiği tefekkür gibi.

“Îmânın doğruluğuna bağlı felsefe doğrudur.”

yazınızdan aldığım bu cümle aslında iman-felsefe ilişkisi çok doğru bir yere oturtuyor.Zaten iman etmiş olan bir kimse imanı doğrultusunda düşünür.Çünkü kalp ile iman akla da hükmeder.Evet din ve metafizikte akıldan ziyade gönlün daha açbuk kabullenebileceği şeylerden oluşur.Ama insan kalbine kabul ettirdiklerini kalpte iyice hazmettikten sonra muhakkak ispatlarıya akla da kbul ettirebilir.Çünkü Rab Teala tefekkürü tavsiye ediyor ve tefekkürün de kısıtlaması yok.O halde yaradan zaten her şeyi aklî bir çizgide yaratmıştır muhakkak.En azından vakıf olduklarımızı.

Beşer-insan ilişkisi mevzusunda yazdıklarınız Ali Şeriati'nin // okumalar kapsamında sitece okuduğumuz "İnsanın Dört Zindanı" kitabını hatırlattı.Bu mevzuda son noktayı bu kitapta koymuş bence Şeriati.

Emekleriniz ve uğraşlarınızın neticesi yadsınamaz.Elinize sağlık beyin cimnastiğine birebir yazınız..

vesselam...

Oğuzhan

Oğuzhan Özdemir/Gladio
Felsefe için yolda olan...

Öncelikle teşekkür ederim.

Kur'ân'da da dendiği gibi "kalbi ile düşünenler..." Biz akıl ve gönül ayrımı yapmamaktayız...Dediklerinize katılıyorum.

beşer-insan ayrımı Ali Şeriati'dekinin aynısıdır,oraya baktım.Ben 4 senedir Ali Şeriati'yi tanırım ve okudum.İnsanın Dört Zindanı'nı da yaklaşık 2 defa okudum,bir Şeriati hayranıyım ve İnsanın Dört Zindanı ile ilgili bölümde zaten Şeriati hakkında yazdım.

Saygı ve sevgilerimle...

Oğuzhan Özdemir

Felsefe

Çok nitelikli ve akademik bir çalışmayı kaleme almışsınız. Ama dipnotlarınızı neden numara vererek dipnot geleneğine göre yazmadığınızı anlamadım.

Felefenin hikmet ve metafizik boyutuyla olan ilişkisine dair vurgularınızı çalışmanızın en önemli tesbitleri olarak gördüm.

Felsefeyi çok seven birisi olmakla beraber sizin kadar felsefenin içinde olmama rağmen müsaadenizle kendime göre felefenin tanımını yapayım. Felsefe, düşünmeye başlamak ve başkalarının görüşlerini aktaran beyinler olmak yerine düşünmeyi, alınterlerimiz arasında sancıyla ortaya koymaktır.(Umarım doğru bir felsefe tanımına yakın olmuştur)

Akıl, kalp ve fiil alanlarını dolu dolu yaşayan kullardan olmamız niyazıyla...

Saygılarımla...

teşekkür ederim

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğrencisi

"Bir kehanet yaz şu benlik kargaşama,
Bir kelâm nakşet ahvâlimi tanımla..."

Oğuzhan

Ben aslında bu yazıyı word'ta dipnotlarla metin içerisinde numaralar vererek yazdım.Fakat buraya kopyalayıp yapıştırdığımda, nedense metin içerisindeki numaralar kayboldu ve yazı bu hâle geldi.
Felsefe benim için o kadar da abartılacak bir şey değildir; bir felsefeci olmayan Sait Başer hocamın da belirttiği gibi felsefe faydalı olan (fayda gelmeyen ilimden sakınan peygamberin duası gibi...) konularla ilgilenmek ve "kendi üzerine düşünme cesaretidir".
Benim 4.senem felsefede, ama bizim bölümden benim devremden, bir tane bile felsefeci çıkmayacak,ben dahil-böyle bir niyetim var değil zaten-.Sebebine gelince, düşündükleri ile eyledikleri bir olmayan beşerler hepsi, bölüm başkanı profesör doktor rahmi karakuş dahil.www.sausozluk.net'e girip rahmi karakuş yazarsanız orada nasıl bir bölümden bahsettiğimi anlarsınız.Felsefe bölümünde, konuştukları ile yaptıkları bir olmayan kişiler hoca olmuşlar, bir de kendilerini adam olarak gösteriyorlar. Anlayacağınız felsefe okumak ve ilgilenmek bir eylem gerektirir. Eleştiremeyen,suratlarına tükürsen yarabbi şükür diyen kişilerden felsefeci olmaz, bırakın her şeyi önce insan olmak gerekir.
Kısacası mühim olan eylemektir, ayrıca insan ancak yapa yapa öğrenir, insan aklı biz doğulular için(tüm doğu medeniyetlerinde) ancak ahlâk ile yükselir.Harvard'ta prof olsanız, islâma aykırı iseniz, ya da insan değilseniz,eyleminiz yoksa beş para etmezsiniz. Kurân'da Allah, çok bilenler için "onlar bilgi yüklü merkeptirler" der ve islâma aykırı oldukları için aptallardır.Ama genelde felsefe ya da entelektüel olmak böyle olmuyor,çok bilmek adamlık oluyor.
Lafı uzatıyorum ,kusura bakmayın. Teşekkür ederim. Ama mühim olan eylemde bir şeyler yapmak...Bir sürü islâmcı var bu memlekette ki bana göre hiçbiri değil islâmcı, hepsi kapitalist, cemaatler de öyle, fethullahtan diğerlerine...gördük akpyi, fazileti, " altın ve mal yığanlara acı bir azabı müjdele" diyor Allah...Sistemle işbirliği yapan islâmcılar. Zaten ideoloji değil mi hepsi aynı, islâmi de olsa,ideoloji her zaman insanlık dışı formatlar. Ali Şeriati var benim örnek verebeileceğim mücadeleci aydın-entelektüel.Sonra Vahdet-i şühudçu olsa da(ben vahdet-i vücudçuyum, ibn arabi-mevlana-yunus emre çizgisi) Said Nursi var. Che Guevara benim için hakkı savunan insan olarak daha muhteremdir müslüman geçinenlerden.

Çok teşekkür ederim okuduğunuz için.
Saygı ve sevgilerimle.

Oğuzhan Bey maşaallah

Oğuzhan Bey maşaallah herkesi İsmet Özel gibi silmiş süpürmüş...

Evet, eylemek, eylemek...

Söylem kolay, eylem zor...

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.

ben bu kadar adamım, onlar muhteremler

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğrencisi

"Bir kehanet yaz şu benlik kargaşama,
Bir kelâm nakşet ahvâlimi tanımla..."

Oğuzhan

Ben Sakarya Üniversitesi,felsefe bölümü öğrencisi olarak kendileri profesör olmuşlara çok laf söylüyorum ama kendileri ağızlarını açıp bir şey diyemiyorlar. İki akademisyen uyarı aldı, şuan ben bölüm başkanı ile papazım, beni görünce sinir oluyor. Bu sene okulu bitirmiyorum ,son senem. Bölümde uyarı alan İbrahim Daşkaya ve bir de samimi olmadığımızdan Hüseyin Aykut hocam ile kendini bir halt sanan araştırma görevlisi Taşkın Erol dışında tüm hocalarımla aram oldukça iyidir. Ama üniversiteler beş para etmeyen akademisyenlerle dolu...Rektörümüz beni iyi bilir. Hiç değilse ben sevmediğim orduya, hükümetlere, yöke, diyanete lafımı söylüyorum, eylemim var.Ama doğru ama yanlış eyliyorum doğru bildiğimi.Benim umurumda değiller. 80 seneden fazladır ülkede o kadar aydın,düşünür,akademisyen var memleket sürekli geriye gitmiş, gidiyor. Beni ilgilendirmez. Ben hiç değilse ne mal olduğumu söylüyorum, biliyorum. Bilenler de beni biliyor. Onları da biliyor.
Saygılarımla.