GECİKMİŞ OKUMALAR ÜZERİNE - 1

Kategoriler:

Bilirsiniz işte insanın yüzünde bir tebessüm olur ama içinde hiddet vardır. Hiddetli bir gülümseme ile okudum Thomas More’nin Ütopya’sını. Bana ne verdi, topluma ne veriyor, yazarı bunu yazma ihtiyacını hangi şartlarda hissetmiş, gibi sorulara geçmeden önce beni neden kızdırdığını düşündüm. Elime geçtiği 11\01\2008 tarihinden itibaren kafamda şekillenen fakat bir türlü yazmaya başlayamadığım fikirlerimin –anlamak- platformuna dökülüş gecikmesi, bir aydır evimden ayrı oluşumdan ziyade bu kızgınlığın bendeki engellemesiydi sanırım.

Nedir bu; saçmalıktan öte okurlara her satırında mantık soruları getiren, yeni yürümeye çalışan bir çocuğun adımları gibi sarsak yazı. Yoksa bu eser bir milat oldu da sonra ki filozoflar sosyologlar vs. her cümlesini dine, akla, mantığa uydurdular, açıklayıcı fikirler ürettiler de insanlığa yol mu çizdiler? Küçük oğlumun hanımı bir üniversitenin sosyoloji bölümü mezunu. Bir aydır onlara misafiriz ve 100’e yakın sosyoloji kitabı var. Sosyoloji kısa sürede anlaşabilecek bir kavram değil, bunu anladım. Herhalde fakülte okusaydım bu konunun insani, beşeri, toplumsal yönlerini, sınıflandırmasını, etkilerini, uyandırdığı tepkilerini, reflekslerini bilimsel olarak öğrenebilecektim.

Benim fikirlerimi Müslüman yaşı ilerlemiş, günlük gazete alışkanlığı olan, kitap okuyan, sinemayı öğreten değil gösteren sanat dalı olarak kabul eden, hayatı boyunca antivirüssüz bir bilgisayar gibi her türlü saldırıya açık yaşayan bir birey olarak kabul edin. İyi yi kötü olanı anlatarak, doğru ya yanlıştan varmak gibi en basit beşeri kural üzerinden kurulan, hayatımızın kurallarını ideal bir insan zaviyesinin basamakları olarak bize empoze edildi. Halbuki öyle değil. Ve evet yaşadığım ülke halkının ve Müslüman toplumun, hali hazırda elinde olan özümsediği babadan anadan, oğla kıza, sürekli aktarıldığı muhteşem sosyal zekanın bertaraf edilmesi, yerine başka fikirlerin ikame edilmesi hedefi ile, toplumun köleleştirilmesi, kitle iktidar ilişkisini gerçekleştirmek ve sürdürmektir bu bütün sosyoloji fikirler.

Ütopyanın mutlu insanları, tüm saadetlerine rağmen köle olduklarının farkındadırlar sanırım. Mutluluğun insanca yaşamanın “ütopik değerleri” sosyologların kendi mensup oldukları iktidarların devamlılığını sağlayan empozelerinde değil, 6 çocuğu emzirmiş köylü babaannemin sosyal zekasında var. Hem de öyle bir var ki Sadece emzirdiklerine geçmekle kalmıyor. Emzirmediği çevresindekilere de sirayet ediyor. Bu sosyal zekayı değiştirmeyi, medeniyet, modernlik, çağdaşlık, içi boşalmış insanı beşerileştiren kavramlarla yapmak uzun soluklu da olsa en garantili yoldur.Zira bir ülkeyi savaşla esir edebilirsiniz. Ama elinizde uzun süre tutamazsınız. Bunun yerine akıllarını zihinlerini esir ederseniz artık ölene kadar kölenizdir sizin. Hele ki ellerinden cesareti alırsanız, artık hiçbir tehlike kalmamıştır. Bu satırları okuyan olursa, biz bu cümleleri çok duyduk sözlerine peşin bir savunma ihtiyacı duyarak değil sadece biraz okuyabilen zekaya sahip bir babanın fikirleri olarak bakın.

Artık onlar kanunun kendilerine verdiği haklar çerçevesinde kendileri için en küçük fedakarlık, hoşgörü noktasında aslan gibi kükrerken yerde kıvranan bir yaralı veya ihtiyaç sahibi fakir karşısında taş gibidirler. Kölesi oldukları düzenin sosyolojik düzenin fanatik holiganlarıdır. Bir çocuğun anlama idrak etme yaşı 11- 13 ise onun önüne konacak model insanın kimlik, fikir, görüntü olarak (önünde konabilmesi) fertten topluma giden bir anlayışta mutluluk ve refahın dönemeç taşları olarak önemlidir. Bu modeli siz tespit edebiliyorsanız amacınıza ulaşırsınız. Ama başkaları sizin namınıza sizden olmayan bir sunuş yapıyorsa kuşaklar arasında ki yabancılaştırmayı başarmış, kendinizi bile reddeder hale getirmiş demektir. Okuduğum kimi sosyoloji kitaplarında göz attıklarımda dahil ülkende bu konunun çok dış kaynaklı olduğunu sezmekte gecikmedim. Benden olan yazarların tüm görüşleri, özümsediğim anladıklarımdı. Bir fakülte de okutulan sosyolojinin o ülke kaynaklarına zıt konumda bekletilip adım adım köle uygarlığını üreten pis fabrikanın makineleri olarak geldi bana. Ütopya haliyle olmasa da hayatımıza girmiş bir kelime. Karşılığı idealimdeki tarz, düzen, hayat gibi iki kelimelik bir deyim olsa gerek. Ama Cihan Aktaş Hanımefendinin başörtülü kızların ütopyasını anlamam için kitabını okumak gerek. Ya da senin ütopyan benim ütopyam vs..

İnsanların minnet duyma, teşekkür etme şükranlarını sunma kadar, ümitle bağlanmaya, ümit etmeye, sığınmaya da ihtiyacı vardır. Ümit ettiği sebepler birer birer ortadan kalkınca ümitler Allah (c.c)’e doğru gider. Ne kadar çaresizseniz çare sizsiniz. Sığındığınız Allah (c.c) vereceği çare ile sizi kesin bir mutluluğa kavuşturacaktır. Çocukluğumdan itibaren,başkalarını elinde doldurulan su kovası gibi, büyüyen gelişmeye çalışan(!) Yaşayan(!) bir şahsın beşerilikten kurtulabilmesi insanlık çizgisini geçmesi ona ancak her devrinde verilebilecek korumalı bir eğitimle olabilir. Namaz kılmak bu yüzden çok önemlidir. Günde 40 defa tekrar edilen her rekatta aynı dua ve zikirlerin yapıldığı yeri doldurulamaz, sürekli olan bir “eğitim” aracıdır. Aynı zamanda sosyolojik bir vakadır. İyiyi kötü olanı anlatma doğruyu yanlıştan bulma, sıtmayı ölüme tercih etme gibi basit beşeri kural üzerinden kurulan benim hayatımı ideal insan zaviyesinin basamakları olarak dikte edildi sürekli. İş dünyası ve kültürler arası anlayışın geliştirilmesi konulu panelde konuşma yapan Mustafa Koç uluslar ve anlayışlar arasındaki dinsel, kültürel ve ekonomik farklılıkların günümüzün siyasi ve toplumsal liderlerinin çabası olmadan aşılamayacağını söylemiş ve eklemiş.Küresel barışa hizmet etmesi gereken bu çabaların inançlar idealler başka ya da farklı olanı anlama çabası tolerans ve öncelikli olarak yaşam hakkına saygı eksenin de odaklanması gerekliliğinin altını çizmiş. Ne dersiniz bu da “Global ütopya”mı?

Sosyodrama ve Ütopya!

"Bilirsiniz işte insanın yüzünde bir tebessüm olur ama içinde hiddet vardır. Hiddetli bir gülümseme ile okudum Thomas More’nin Ütopya’sını." demişsiniz... Benzer bir halet-i ruhiyeyle okudum ben de Ütopya'yı. Ülkemden ayrılmak üzere olduğumdna ve sonrasında yeni bir düzen kurma çabalamalarım da üzerine eklenince tüm yorumları da yazdırıp herbirinin üzerinde uzun süre tefekkür edip hazırladğım notları paylaşma fırsatım olamadı henüz. Aslında birbaşka açıda sizin de değindiğinize benzer bir hiddetin bana da tesirini gözardı edemem.

Sosyolojiye dair düşündüklerinize kekre bir tebessümle sonuna kadar katılıyorum.
"Bir fakültede okutulan sosyolojinin o ülke kaynaklarına zıt konumda bekletilip adım adım köle uygarlığını üreten pis fabrikanın makineleri olarak geldi bana."

Cemil Meriç'in de Jurnal'inin 2. cildinde bu konuya dair şöyle bir değinizi var;
"Cemil Meriç Jurnal Cilt 2: 29 Aralık 1971

Bizde Sosyoloji

Sosyoloji bir buhranın çocuğu. Çağdaş batı düşüncesi 3 başlı: ekonomi politik, sosyalizm, sosyoloji. Burjuvazi, yaptıklarını anlamak, yapacaklarını programa bağlamak istiyor. Sosyoloji bir bakıma mistifikasyon ( olumsuzlama. kitlelerin bilincini manipule etmek, yanilsama.  gizemselleştirme), bir bakıma jüstifikasyon (haklı çıkarma, aklama), nihayet mevcut düzenin müdafasını üzerine alan yeni bir teoloji. Fransa 1958’e kadar liselere almıyor sosyolojiyi. Bizde 1914’den beri kürsüsü var. Neden? Comte’un, Le Play’in Durkheim’ın herhangi bir sorumuza cevam vermesi beklenebilir mi? Comte kilisenin çöküşünden bir türlü teselli bulamayan ve uzun uğraşlardan sonra Katolikliği insanlık dini diye hortlatan bir yarı deli. La Play kilisenin taarruzu. Dava insanı şer kuvvetlere kaptırmamak. Şer kuvvetlerine yani sosyalizme. Durkheim, ihtilalin sarstığı bir düzeni, burjuva rasyonalizminin rayına oturtmak isteyen bir haham torunu. Yani tecessüslerin konusu tek: Hristiyan batı toplumunu yeni bir temel üzerine oturtmak, dördüncü sınıfın ataklıklarını önlemek, sürüyü kurda kaptırmamak. Bu düşüncenin kaynağında Endüstri Devrimi var.

Bizde sosyoloji kürsüsü, aynı programın başka bir tarzda ve başka bir planda uygulanışıdır. /.../Hristiyan batı burjuvazisi, imparatorluğun istikbalini kontrol altına almak ve onu kendi meseleleri üzerinde düşünmekten alıkoymak arzusundadır. /.../ temsil ettiği sosyoloji bir tek hedef güder. Türk zekasını kendisini zerre kadar ilgilendirmeyen konularla meşgul etmek, gelecek nesillerin uyanmasını önlemek. Bu sosyoloji beşinci bir koldur. Bir ihanet mihrakıdır. Bugün de aynı habis emelleri sadakatla gerçekleştirmektedir.

Amerika büyük sanayideki sürtüşmeleri önlemek için sosyodramayı icad eder. Sosyodrama şu peşin hükme dayanır: Sanayileşmiş Amerikan toplumu mümkün dünyanın en iyisidir, bununla beraber işletmelerde bazı aksaklıklar görülmektedir, bu oyunun kaidesidir, yani normaldir, makinanın yağlanması lazımdır. Aksaklığa sebep olanlar ruh hastalarıdır, psikodrama veya sosyodrama ile afiyete kavuşturulurlar. Ne zaman sanayileşeceği belli olmayan bir ülkenin çocukları neden Moreno üzerine kafa yormak mecburiyetinde bırakılırlar? Sosyoloji talebesi, Sorokin’den aktarılmış bir sosyoloji tarihinde, yüzlerce isimle karşılaşır. Gerçekte hiçbirinin kendi davasıyla alakası yoktur. Çoğunun ise hiçbir dava ile ilgisi yoktur. Sersemler, afallar ve karşısına çıkan ilk ideolojiye iffetini teslim eder. İdeoloji sıcaktır, vaitkardır, insanidir."

Bizim kendi panzehirimizi üretmemiz gerekiyor. Neslimize bizden önce başkaları misyonlar, örnek insanlar, ütopyalar aşılıyor. Zaten 8 yıllık zorunlu eğitim de bunun bir kolu. Motasyona uğramış, şuuru bulanmış, kimlik bunalımının bir tezahürü olarak melankolik buhranlarla zamanı törpülenen bu nesil için bizlerin, herbirimizin elimizden geleni hiçbir şekilde azımsamadan yapıp gereken bedelleri ödememiz gerekiyor. Bu yakazalık hayli uzun sürdü...

Ütopya'da geçen sistem az çok komunizmi andırıyor bu nedenle zamanla ütopya olmaktan çıkmış diyebiliriz. Lakin kimsenin satırlada okurken ruhumu kasvetle sıkan o şartlarda Thomas More'un dediği gibi mutlu olabileceği söylenemez. Hele ki böyle bir kölelik siteminde ayrıca bir alt sınıf olarak kölelerin olaması bana hayli trajikomik geldi. Bir de vaktiyle insanlar en azından köle olduklarının bilincinde olup içinde bulundukları durumdan kurtulmanın yollarını arıyorlardı, çağımızda ve Ütopyada insanlar özgür olduklarına inandırılmış birer köle olduklarından durum daha da vahim bir hal alıyor. Rabbim bunun farkına varıp mücadele, tenkit ibadetlerinin hakkını verebilmeyi nasib etsin bizlere.

"Benim fikirlerimi...hayatı boyunca antivirüssüz bir bilgisayar gibi her türlü saldırıya açık yaşayan bir birey olarak kabul edin." diye bir de latif bir tasvirde bulunmuşsunuz kendinize dair. Şahsım adına üslubunuzu hem akıcı hem de çok samimi buldum ve de benim için istifadeli bir paylaşım oldu. İmkan olursa sayfamda da paylaşmak istiyorum. Ayrıca Ütopya'ya dair notlarımı geç de olsa anlamakta paylaşmam için beni de teşvik ettiniz. Paylaşımız için müteşekkirim...

Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri...
Sesini yükseltme sözünü yükselt...