HESAPLAŞMA
- Bünyamin Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 1712 kez okundu
- rastgele...
Sessizlik kendini, dinlemekten usanıp dinlenmeye başlayınca gösteriyor. Dinlenmek, mahpusluk. Hapis ise özgürlük. Hapishane özgürlüğünü yaşayan mahpus gönül yalnızca sessizlikle etrafına çevirdiği duvarların arasında okuyor, yazıyor, izliyor ve nasıl kavuştuğunu anlamadan kendi içine dalıveriyor ve sessizlik, sabırla birlikte, kendini bende bilemeden, bedende kayboluyor. Etrafı dinlerken gösterilen rahatlık ve sabır kendini dinlerken gösterilemiyor. Çünkü sessizliğe kavuşulduğu zamanlarda geçmişin karanlık yollarındaki yürüyüş, kendi canı için çırpınan kulun karşısına yeniden canlanan anıları anlamasını imkansızlaştırıyor; fakat beden yine kendini bilmeden yürümeye devam ediyor. Bu yolculuk zor. Zira bu yolculuk şehirler arası değil, an’lar arası olan, unutulandan bilinmeyen bir yere uzanan ve bir tek kulun seyirci olduğu bir yolculuk. Gören ben, duyan ben, ardına dönmeden yürüyen yine ben. Ben, benim dahi bilmediğim o ben...
Bunları düşünürken oturduğum sandalyede gözlerim bir noktaya kenetlenmiş, nefesim durmuş bir halde kaskatı kesilmişim. Şaşkınım. Şaşkınlığım kendimden. Kendi içimde gördüklerimden. İçime öyle bir dalmışım ki yok olmuşum, hayatı ve hayatta kalmayı unutmuşum. Ben kendimden geçmişim; ama vicdanım dışarıya çıkabilmek, nefes alabilmek, gün yüzü görebilmek için etimi çay kaşığıyla deşiyor. Hissettiğim acıyla yaşaran gözlerim korktuğumu ifade ediyor.
Bu hale çok fazla dayanamam. Çünkü insanın vicdanıyla karşılaşması kolay değil. Hesaplaşması? Düşünemiyorum bile...
Çektiğim acı daha baştan bana iki tercih veriyor. Ya vicdanımı içime hapsedip yaşamaya devam edecek ve böylece normal kalmayı başaracağım ya da vicdanımın beni deşmesine izin verecek ve yarası hiçbir zaman kapanmayacak olan bu doğuma yardımcı olacağım. Böylelikle de vicdanımla hesaplaşabileceğim. Söze gelince kolay; ama icraat çok zor... Hissettiğim acının ötesini bu acıdan kurtulmak için çalışırken yaşıyorum. Kendimden geçip etrafı dinlemek daha iyi. Çünkü dışarıda gördüğüm ya da gördüğümü düşündüğüm çirkinlikler (kin, nefret, yalan, iğrençlik...) İçimdekilerden daha az. Tek başına bu bile benim dinlediklerimden daha iyi olduğumu gösterir.
Nefes alabilmek için güzel bir nokta; ama vicdanım aklımdan geçene uymuyor. Etimi daha hızlı deşiyor. İçim acıyor...
Ahlaksızlık bundan öte olamaz, olmamalı. Günahını aldığım herkesten özür dilemeliyim. “Ben sizden üstün değilim. Beni sizden ayıran tek fark, ben sizden daha az...” Bu sözleri meydanlara inip insanlara bağıra çağıra söylesem bile beni kimse dinlemez. Evet, bunu yaparak belki kendime göre akıllıca davranmış olurum; ama diğer herkes delirdiğimi düşünür ve dediklerim bir kulağa girmeden, diğerinden çıkar gider.
En iyisi susmaya devam etmek; ama dinlenmeyi bırakıp yorulurken susmak ve biraz daha okumak, hatta belki de yazmak... Nihayetinde anlamak ve anlatmak gerekiyor. Hayatımız bu iki kelimenin üzerinde durmuyor mu? Söylediklerimiz, düşündüklerimiz, giydiklerimiz, yediklerimiz, güldüklerimiz, ağladıklarımız... Hepsi ama hepsi anladıklarımız ve anlattıklarımızla şekilleniyor. Bu yüzden başkalarının anladıklarını ve anlattıklarını öğrenmeliyim ki içimdekileri daha iyice anlamalı ve anlatabilmeliyim; ama tüm bunları kime anlatacağımı, hatta birilerine anlatıp anlatmayacağımı bile bilmiyorum. Olur da bir gün birisi bir şey sorar diye tetikte bekliyor ve daha çok anlamak için uğraşıyorum. Belki özür dileyebilmek için, belki aşağılayabilmek, belki de...
Belki de kendime anlatabilmek için uğraşıyorum. Aslında hiçbir zaman hiçbir kimseye üstün gelemeyeceğimi, hiçbir meseleyi layığıyla anlayamayacağımı, bildiklerimi aslında bilmediğimi, dilediğim zaman sessiz kalabileceğimi anlamak için uğraştığımı biliyorum; ama bunu ne kendime ne de bir başkasına anlatıyorum. Oruca, susma orucuna başlasam? Önce sesin ardından dökeceğim bir damla göz yaşı, sonra sessizlik. İnce bir acı. Göz görmez, kulak işitmez, burun koklamaz, ağız tatmaz... Bu oruç böyle bir oruç olmalı. Yalnızca akıl ve kalp yaşamalı. Onların gözü, kulakları, burunları ve ağızları için yaşamak gerek. Peki, orucumu ne zaman açacağım? Açlıktan kudurmak üzere olan bedenimin neye saldırmasına seyirci kalacağım? Yemeye mi, giymeye mi? Aklım karışıyor...
Muhatabım vicdan; ama vicdandan bahsederken ya vicdansız kalmışsam? Olur ya, belki de benim nasibim budur.
Karışık kafamı daha da karıştırmak için hiçbir şeyi esirgemeden düşünüyorum. Düşüncenin de durması gereken yerler olmalı ve ben de o yere gelince durmalıyım. Acaba bu yer orası mı? Düşünmem gereken nice felaketler, savaşlar, fakirler, yetimler ve daha bir sürü mesele varken ben kendimi dünyadaki milyarlarca insandan ayrı tutup saatlerimi vicdanımla baş başa geçiriyorum. Acaba lüks içinde yaşamak diye buna mı denir?
Rahat, bir tek, vakti bol olana batıyor olmalı. Çünkü biliyorum ki yaşadığı durumun zorluğundan dolayı vicdanını düşünemeyecek durumda olan kişiler vardır. Bense hazza doymuş bedenimdeki ruhu da doyurmaya çalışıyorum; fakat biliyorum ki beden aç kalınca ruh hazzı düşünmez. Demek ki ben düşündüğümden de fazla zenginim. Vicdanımla hesaplaşmanın sonucunda neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Zira hesaplarımı neyle karşılaştıracağımı kestiremiyorum. Hayatım ile diğer hayatlar arasında çektiğim kalın duvardan kimsenin geçmesine izin vermeden vicdan muhasebesine giriyorum. Aslında her şeyi biliyorum, anlatmıyorum...
Ses de, sessizlik de benden sonra yaşayacak; ama ben şu fakir ömrüm boyunca ne sesi dilediğim gibi yaşayabileceğim ne de sessizliği, çünkü sese kavuştuğum anda sessizliğin, sessizliğe kavuştuğum anda da sesin tarafına geçiyorum. Korkan yalnızca ben değilim. Herkes korkak. Bu, herkesin bildiği; ama birbirine söylemekten çekindiği bir gerçek. Bir tür danışıklı dövüş. Kahramanlığa soyunmanın alemi yok; ama nereye kadar. Ses de sessizlik de benden geliyor, aynı vicdanın da vicdansızlığın da benden geldiği gibi.
Doğru, tamamıyla tercih meselesi; ama ben kimi zaman doğruyu tercih etmiyorum, aynı herkesin yaptığı gibi ve bunu bile bile vicdanımla muhasebeye tutuşuyorum. Aklımı bir kenara bırakıp gönlümle düşünmeliyim. Çünkü aklım yetmiyor. Aklım beni aldatıyor ve gönlüm diyor ki, doğru, senin tercihindir. Bunun ötesi var mı? Vicdan sonra geliyor. Vicdan, doğrudan sonra geliyor ve ne hikmettir ki ben doğruyu değil vicdanın hesabını tutuyorum. Hesabımın karışmasının sebebi de bu olmalı. Zira hamallığını yaptığım vicdanım kimi zaman doğru görünüp yanlış işleyebiliyor; fakat bu demek değil ki vicdanı bilmeden yaşamalı. Vicdan muhasebesi tutulmalı, ama ondan önce yaşayan doğruların olduğu bilinmeli. Çünkü ancak o zaman insan, insan oluyor. Aksi halde insanın hamalın taşıdığı yükten bir farkı kalmıyor.
O zaman benim hesabım vicdanla değil doğruyla. Şayet böyleyse, içine düştüğüm yanlış da önce vicdanımı kullanmamdan dolayı oluşuyor olsa gerek. Halbuki önce doğruyla hareket etsem hem akıllı olurum hem de vicdanlı; fakat ben (ve herkes) önce vicdanla hareket ediyor ve böylelikle de insani hatalara düşüyor. Çünkü ilk önce vicdanla yürüyen akılsızca hareket edebiliyor ve yanlışa düşebiliyor.
Hamallığın verdiği yorgunlukla bunları daha fazla muhasebe etmekte zorlanıyorum. Küfemi yere indirip içindekilerin bir kısmını bıraktıktan sonra yürümekte fayda var; fakat biliyorum ki eleyeceklerimin içinde benim olmayanlar var. Benim olmayan vicdanlar. Doğruluk adına taşıdığım vicdanlar.
Kastım vicdansızlık değil. Vicdan olmalı; fakat vicdan, doğrudan ve hatta akıldan sonra gelmeli. Çünkü ancak o zaman yürüdüğüm yol asıl yol, taşıdığım yük safi yük olur. Ben şu hayatta hakikaten bir hamalsam, bu küfe benim en ağır yüküm. Benim yorgunluğum doğru sayesinde olmalı, küfe sayesinde değil. Bunları doğru yaşayarak yürümeliyim.
Şimdiden çok fazla vakit kaybettim...
Selametle.




Geçen iki yılın muhasebesi
İki yıl insan ömrü için çok uzun bir zaman. Bugün itibariyle 1321 kere okunan bu yazı tek bir zihinde bile kendini bulamamış. Görünen o ki hâlâ tek başımayım...
Ne büyük ve de ne bilinmez bir savaşa dalmışım. Hâlâ savaştığıma ve sağ kaldığıma göre düşmanıma galip geliyorum; ama bu savaş ben hayatta olduğum sürece bitmez.
Kalemi elimden bırakalı çok oldu. Galiba silahımı gömdüğüm yerden çıkarmanın zamanı geldi.
Nefes almanın gereği gibidir
Nefes almanın gereği gibidir, silahı saklanılan yerden çıkarmanın gerekliliği.
Ertelendikçe ertelenen hayatta bu düşünce, bir urun varlığıyla yaşatır olur insanı. Ne yapıp edip kurtulmalı bu parazitin varlığından, aksi halde var olmanın endişesi ve acısı, var olanı eritip zamanla yok edecektir.
Geç olabilir, lakin nefeslenecek hava, yürünecek yol varsa, var olmak için halâ umudumuz var demektir.
Rabbim'den isterim ki
Eliniz bir an elimden, gönlünüz bir an gönlümden, gözleriniz bir an gözlerimden ayrılmasın.
Allah sizden razı olsun ve cümle alem de buna şahit olsun.
Ezelden ebede
Dileğiniz, ezelden ebede bu aciz varlığımın yegâne arzusudur.
Yaradan, kendisinin razı olacağı anlarla yaşatsın bizi.
Ben razıyım, rabbim de sizden razı olsun.
Günlüklerimi melekler okur diye düşünürdüm...
Nasıl bir hesaplaşmadır bu böyleki oturup yazılabiliyor? Cidden akıl işi değil. Yormadı mı tüm bu düşündüklerinizi bir de yazıya geçirmek? Kendimle hesaplaşırken kaldıramadığım onca yükü rahatlarım diye döktüğüm yaşlarla kuruttuğum günlüklerimi melekler okur diye düşünürdüm. Büyük cesaret. Sukut halindeyim...
Asıl yoran
Asıl yazmamak ya da yazamamak yormaz mı insanı? diye soru peyda oldu içimde. Zira kafa yoran, düşünen insan için dillendirilemeyen, kalemle kağıtla vücuda erdirilemeyen düşünceler; insanı her geçen gün eritmeye muktedir birer kezzap gibi değiller midir?
...
Sanırım, satır satır "Hesaplaşma"kta olan yazar buna daha isabetli cevabı verecektir.
Mahçup ediyorsunuz
Engin bey kardeşim,
Sanıyorum yazılarımı takip ediyorsunuz. Beni mahçup ettiniz.
Yorumunuza dair bir şey yazmayacağım. Zira tahliliniz yeteri kadar güçlü.
...
İyinur hanım,
Aklımın manivelası,
Yazmamak da, yazamamak da insanı yoruyor.
Kimi zaman ezan sesini duyduğum halde dünyevi işlerden başımı kaldırıp namaza koşamıyorum. Koşsam, rahatlayacağım; ama nefs işte. Her dakika aklımın bir köşesinde namaz döner durur ve aklım daha çok yorulur. Bu da o hal. Ama biraz sabır. Bir koltukta iki karpuz taşınmazmış. Doğru burada dururken eğrilerle uğraşmaya ne hacet.
Allah izin verirse, az kaldı.
Cümlelerde, kendimle gözgöze gelmekten KORKUYORUM
Sevgili İyinur Ergün,
Aslında benim vurgulamak istediğim şu: Bu öyle bir hesaplaşma olmuşki çok derin, çok da ağır. Hani insan düşünürken bile bazen dayanamayacağını düşünür ve o an biraz düşünmemek için canını bile verir. Daha fazla düşünmek çıldırtabilir bazı anlarda. Yazı o kadar iyi ki bazen ben de okuduğum bu yazılarda kendimi zor tutuyorum, aklı selim olmaya çalışıyorum. Çünkü direk kendimi görebileceğimi düşündüğüm cümlelerde, kendimle gözgöze gelmekten KORKUYORUM.
Yazmak çoğu zaman bir terapiyken, bazen de yazdıklarınla yüzleşmek cesaret istiyor. Ben uzun yıllar günlük tutan biri olarak geçmiş yıllarda yazdıklarımı okumaya korkuyorum. Çünkü çoğu zaman isyan, inkar kokan cümlelerle dolu. Hesaplaşabilmek, içsel muhasebe yapabilmek ve bunlarla yüzleşebilmek kolay bir durum değildir bana göre. Sanırım daha anlaşılır olmuşumdur.
...
Sevgili ERGÜN Bey,
Eskimeyeceğini düşündüğüm yazılarınızı en eski tarihe göre takip etmekteyim. O zaman ANLAMAK daha kolay olacaktır diye düşünüyorum.
Yüreğinize sağlık. Rabbim kalbinizi, kaleminizi ve sevdiklerinize olan sevginizi kuvvetlendirsin.