İBN-İ BATTUTA (Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah el-Levati et-Tancî)
- Bünyamin Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 128 kez okundu
- rastgele...
Önyargısız, iyi niyetli ve meraklı bir gözlem adamı: Şeyh Battuta
Lâkaplarıyla birlikte tam adı Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah el-Levati et-Tancî olan İbn-i Battuta, edebiyatçı dostu Muhammed bin Muhammed bin Cüzeyy el-Kelbî tarafından ünlü “Seyahatname”sine de aktarılmış olan açıklamasına göre, 24 Şubat 1304 tarihinde (kısmen bugünkü Fas’ın coğrafî alanında kurulu bulunan) Marunî Sultanlığı’nda doğdu. Birçok kadı yetiştirmiş köklü bir ailenin çocuğuydu. Doğduğu kent olan Tanca’da fıkıh ve edebiyat öğrenimi gördü. Daha 22 yaşındayken Mekke yolculuğuna çıktı. Başlangıçtaki amacı Hac görevini yerine getirmek ve Yakındoğu’daki (Mısır, Suriye ve Hicaz) ünlü bilginlerden ders alarak eğitimini ilerletmekti. Tanıştığı bilginlerin ve sufî ermişlerin adlarından ve çeşitli okullara devam ettiğini gösteren belgelerden, bu ilk amacına da fazlasıyla ulaştığı anlaşılmaktadır. “Gezgin” kimliği ona, gelecekte kendisini bekleyen kadılık görevine emin adımlarla hazırlanmanın yanısıra, seçkin İslâm bilginlerinin rahle-i tedrisatından geçmiş bir aydın olarak daha sonraları yeryüzündeki birçok sarayda saygıyla ağırlanma fırsatını da verdi.
İbn-i Battuta, Tunus ve Trablusgarp üzerinden karayoluyla Mısır’a ulaştığında, içinde dayanılmaz bir gezi isteği uyandı ve “hiçbir yoldan iki kez geçmeme” kuralını benimseyerek, dünyanın olabildiğince çok yerini gezmeye karar verdi. Genellikle ticaret, Hac ve öğrenim gibi amaçlarla dolaşan çağdaşlarının tersine, yeni ülkeleri ve halkları tanıma güdüsüyle yola çıktı. Önceleri bir din bilgini oluşundan, zamanla da gezgin olarak elde ettiği ünden yararlanarak, gezginliği aynı zamanda bir geçim kaynağına dönüştürdü. Ki bu bir 14. yüzyıl insanı için son derece yenilikçi bir bakış açısı ve çok da ciddiye alınması gereken sıkı bir cesaret gösterisidir. Ortaçağ’ın tekinsiz dünyasında uçsuz bucaksız bir “milletler okyanusu”na açılan İbn-i Battuta, ilk hareket noktası durumundaki Fas’tan herhangi bir yeni ödenek gelmeksizin, birçok sultan, hükümdar, vali ve yüksek görevliden aldığı cömert yardımlarla gezilerini hiç aksatmadan sürdürme imkânını buldu. Hem de bir sürü karmaşık siyasal oyunun döndüğü, pekçok yerde istikrarsızlığın egemen olduğu tehlikeli bir dünyada, herhangi bir ülkede “kim vurdu”ya kurban gitmeksizin...
“14. yüzyıl Anadolu’su”ndan unutulmaz manzaralar
Kahire’den yola çıkarak önce Yukarı Mısır üzerinden Kızıldeniz’e yönelen İbn-i Battuta, daha sonra geri dönerek Suriye’yi geçti ve orada Mekke’ye giden bir kervana katıldı. 1326’da Hac görevini tamamladıktan sonra, Arabistan Çölü’nü aşarak Irak, Güney İran, Azerbaycan ve Bağdat’a gitti. Bağdat’ta son İlhanlı hükümdarı Ebû Said Bahadır (Hanedan dönemi 1317-35) ve başka yöneticilerle tanıştı. 1327’den sonra Mekke ve Medine’de ibadetle geçirdiği sakin yaşamdan sıkılarak, 1330’dayeni bir yolculuğa çıktı.
Cidde’den bindiği bir gemiyle Kızıldeniz’in iki kıyısına izleyerek Yemen’e indi; Yemen’i karadan geçip Aden’e geldikten sonra yolculuğunu tekrar gemiyle sürdürdü. Bu kez, Doğu Afrika kıyısı boyunca Kilwa’ya (bugün Tanzanya) kadar uzanarak, ticaretle uğraşan kent-devletlerini gezdi. Dönüşünde Güney Arabistan, Umman, Hürmüz, Güney İran ve Basra Körfezi’ni geçerek 1332’de yeniden Mekke’ye ulaştı.
Mekke’deyken Delhi Sultanı Muhammed bin Tuğluk’un (Hanedan dönemi 1325-51) Müslüman bilginlere gösterdiği cömertliği duyunca, bu kez Hindistan’a gitmeye karar verdi. Hindistan’a doğrudan giden elverişli bir yol olmadığından, kuzeye yönelerek yeniden Mısır ve Suriye’den geçti. Lazkiye’de Anadolu’ya giden bir gemiye bindi. Bu sırada çok sayıda küçük beyliklere bölünmüş durumda olan Anadolu’nun çeşitli yörelerini dolaştı. Bütün beyler ve Ahi babaları tarafından dostça ve cömertçe ağırlandı. Bu geziyle ilgili olarak anlattıkları, Anadolu’da Selçuklu egemenliğinin sonu ile Osmanlı hanedanının yükselişi arasındaki dönemin tarihi konusunda çok değerli bir kaynaktır. Bu açıdan, bütün okurlarımıza, Battuta Seyahatnamesi’nin tamamını okuma fırsatı bulamasalar bile en azından -Anadolu’daki Müslüman-Türk kültürünün kökleri üzerine son derece keyifli ve özgün bilgiler edinecekleri- bu bölümü dikkatle okumalarını öneririz. Özellikle, İbn-i Battuta’nın, Ortaçağ’da Arap toplumlarına egemen olan o beylik bakış açısının etkisiyle, “puta tapan ve gittikleri her yeri yakıp yıkan Ortaasyalı barbar Türkler”in İslâmiyeti kısacık bir zaman dilimi içinde ne denli sevip benimsemiş olduklarını gördükçe içine düştüğü o belli belirsiz şaşkınlık duygusu gerçekten de satır satır izlenmeye değer. Çünkü, Araplarda sıkça gözlenen “İslâm’ı ancak Araplar en iyi şekilde yaşar ve yaşatır” biçiminde formüle edilebilecek bu kibir dolu önyargının izlerine -aradan yüzlerce yıl geçtikten ve Türkler bu uğurdaki cansiperane hizmetleriyle tüm dünyada İslâm’ın “simge millet”ine dönüştükten sonra- günümüzde bile rastlamak mümkün...
İbn-i Battuta, oldukça güzel izlenimlerle ayrıldığı Anadolu’yu Sinop Limanı’ndan terk eder. Karadeniz’i aşarak Kırım’a, oradan Kuzey Kafkasya’ya ve Altın Ordu Devleti (Kıpçak Hanlığı) hükümdarı Muhammed Özbek Han’ın (Hanedan dönemi 1312-41) Aşağı Volga yöresindeki başkenti Saray-Berke’den sonra, Yukarı Volga kıyısında Bulgar adlı bir kente ve Kama’ya geçtiğinden söz ederse de, bu noktanın doğruluğu konusunda bazı kuşkular vardır. Öte yandan Özbek Han’ın bir Bizans prensesi olan karısının maiyetiyle birlikte Konstantinopolis’e (İstanbul) gidişiyle ilgili bölümler, bazı küçük kronolojik tutarsızlıklara karşın, bir görgü tanığının izlenimleri gibi görünmektedir, “İkinci Roma”yı anlatışı canlı ve genelde gerçeğe uygundur; ayrıca bu bölüm onun önyargılardan uzak, öğrenmeye tutkun ve oldukça hoşgörülü kişiliğini de yansıtır. Bununla birlikte, samimi bir Müslüman olarak, İslâm ülkelerinde, Hıristiyan, Hindi ya da putperest ülkelere göre çok daha rahat ve mutlu olduğu üslûbundan hemen anlaşılır.
Tarihçiler onun ‘tutarsızlıklarını’ bile sevdi
İbn-i Battuta, Konstantinapolis’ten ayrılarak, Rusya bozkırları üzerinden Saray-Berke’ye döndükten sonra, yolculuğunu Hindistan yönünde sürdürdü. Orta Asya’ya giden bir kervana katılarak Buhara, Semerkand ve Belh’e uğradı; bu eski kentlerin hepsi hâlâ Moğol istilasının bıraktığı izleri taşıyordu. Oldukça dolambaçlı yollardan Horasan ve Afganistan’ı geçti ve Hindukuş Dağlan’nı aştıktan sonra, kendi verdiği tarihe göre, 12 Eylül 1333’te Indus Irmağı kıyısındaki Hindistan sınırına vardı. O çağda Mekke’den Hindistan’a uzanan böylesine uzun bir yolculuğun yalnızca bir yılda alınması imkânsız olduğundan, pekçok araştırmacıya göre bu tarihin doğruluğu kuşkuludur. Dolayısıyla 1348’e değin verdiği tarihler de pek güvenilir değildir. Ancak, bugüne kadar hiçbir tarihçi bu durumu İbn-i Battuta’nın art niyetine yormamıştır. Çünkü, ünlü gezgin, yolculukları sırasında bir kez Hindistan’da haydutlar tarafından soyulduğunda, bir kez de yine aynı ülkenin sularında gemisinin batması yüzünden, yaşadığı olayları sıcağı sıcağı kaleme aldığı notlarının tamamına yakınıra yitirmiştir. Dolayısıyla, bu kitapta verdiği hemen hemen bütün tarihler ve isimler de onun ülkesine döndükten sonra yardımcısına aktardığı “hafızaya dayalı” bilgilerden oluşmaktadır. Kıyaslamalı tarih kayıtlarıyla bu bilgilerin çok büyük bir bölümünün doğru olduğunu gören araştırmacılar, bu yüzden İbn-i Battuta’nın tarzını yeterince dürüst ve hafızasını da yeterince güçlü bulurlar.
İbn-i Battuta kalabalık maiyeti ve haremiyle birlikte Hindistan’a ulaştığında, artık ünü bütün dünyada az çok yayılmış bir kişiydi. Zenginliği ve cömertliğiyle beklentilerini haklı çıkaran Muhammed bin Tuğluk’un sarayında onur konuğu olarak ve armağanlarla karşılandı. Daha sonra Delhi Başkadılığı’na getirildi ve önemli bir gelir getiren bu görevde birkaç yıl kaldı.
Görünürde oldukça rahat bir yaşama ulaşmasına karşın, çok geçmeden bu hassas bürokratik pozisyonun çok ciddi tehlikeler içerdiğini de gördü. Cömert olduğu kadar acımasızlığıyla dikkati çeken Sultan Muhammed, Hindistan’ın büyük bir bölümünü Müslüman ya da Hindu, zengin ya da yoksul ayrımı yapmadan demir bir yumrukla yönetiyordu. Sultanın ve yönetiminin bütün görkemine ve zayıf yanlarına aynı süreçte tanık olan İtbn-i Battuta, birçok dostunun kuşkucu hükümdarın kurbanı olduğunu görerek, yaşamından her an kaygılanır hâle geldi. Seyahatname’de çizdiği “Sultan Muhammed” portresi olağanüstü bir psikolojik çözümleme örneği olmasının yaraşıra, korku ve sempati karışımı duygularını da tam bir açıklıkla yansıtır.
Bu tehlikeli Sultan karşısında davranışlarına son derece özen göstermesine karşın, bir ara İbn-i Battuta da gözden düştü ve canını ancak şans eseri kurtarabildi. Yemden göze girdikten sonra, 1342’de Sultan’ın elçisi olarak Çin İmparatoru’na gönderildi.
Büyük bir hoşnutlukla başladığı bu gezisi de birçok tehlikelerle doluydu. Delhi’den fazla uzaklaşmadan kafilesi Hindu asilerce pusuya düşürüldü ve canını zor kurtardı. Malabar Kıyısı’nda yerel savaşlara karıştı; sonunda bindiği geminin Kalküta yakınında batmasıyla bütün servetini ve Çin İmparatoru’na götürdüğü armağanları yitirdi. Sultan’ın öfkesine uğramaktan çekindiği için, Çin yerine Maldiv Adaları’na gitmeyi yeğledi. Çok sevdiği bu ülkede iki yıl kadılık yaptı; siyasal olaylara etkin biçimde katıldı, Kral’ın ailesine damat oldu ve yazılarından anlaşıldığı kadarıyla “sultan olmayı bile” düşündü.
İbn-i Battuta, Maldiv Adaları’ndaki siyasal durumun giderek tehlikeye girmesi üzerine, Seylan’a (bugün Sri Lanka) doğru yola çıktı; Ada’nın hükümdarını ve ünlü Hz. Adem (AS) Dağı’nı ziyaret etti. Doğu Hindistan’ın Koromandel kıyısında gemisi battı. Kayınbiraderinin giriştiği bir savaşa katıldı ve yeniden Maldiv Adalarına, oradan Bengal ve Assam’a gitti. Çin’deki elçilik görevini üstlenmeye karar vererek Sumatra’ya doğru yelken açtı. Orada Müslüman Sultan’ın verdiği yeni bir gemiye binerek Çin’e doğru yola çıktı. Bu gezisine ilişkin anlatımlarında da bazı tutarsızlıklar vardır.
Çin’in büyük limanlarından Zeytun’da (Chuanzhou, Amoy yalanlan) karaya çıkan İbn-i Battuta, su yollarını kullanarak Pekin’e ulaştı ve aynı yolla geri döndü. Yapıtında gezisinin bu bölümünü çok kısa geçer. İzlediği yola ilişkin olarak verdiği bilgi ve tarihler, henüz çözülememiş birçok kronolojik sorunlar ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle Çin’deki gezinin gerçekliği konusunda bazı kuşkular vardır. Sumatra, Malabar ve Basra Körfezi’nden geçerek Bağdat ve Suriye’ye ulaşmasının öyküsü de aynı ölçüde kısadır.
İbn-i Battuta, Suriye’de 1348’deki büyük veba salgınının yol açtığı yıkıma bizzat tanık oldu. Bu ülkede ve Mısır’da birçok kenti yeniden dolaştı. Aynı yıl Mekke’ye son Hac ziyaretini yaptı. Sonunda yurduna dönmeye karar vererek, gemiyle İskenderiye’den Tunus’a, oradan Sardunya ve Cezayir’e gitti. Kasım 1349’da Marunî Sultanı Ebû İnan Farisî’nin başkenti Fez’e vardı.
O tarihte, İbn-i Battuta’nın henüz görmediği iki Müslüman ülke kalmıştı. Bu nedenle dönüşünden kısa bir sonra İspanya’daki son Mağrip hükümdarının bulunduğu Gırnata’ya (Granada) gitti, iki yıl sonra da (1352) Sultan’ın isteği üzerine Sahra Çölü ve Ban Afrika üzerinden Batı Sudan’a doğru gönülsüz bir geziye çıktı. Sahra’yı geçerek, o sırada Mansa Süleyman’ın yönetiminde en güçlü dönemini yaşayan Mali İmparatorluğu’nda bir yıl kadar kaldı. Bu geziyle ilgili olarak verdiği bilgiler, bölgenin tarihi açısından en önemli kaynaklardan sayılır.
1533’ün sonuna doğru Fas’a döndü. Sultan’ın isteği üzerine, anılarını Muhammed bin Muhammed bin Cüzeyy el-Kelbî adlı bir edebiyatçıya yazdırdı. İbn-i Cüzeyy onun yalın anlatımına genelde sadık kalmakla birlikte, eserin bazı bölümlerini süslü bir üslûpla ve şiirlerle bezedi (İbn-i Cüzeyy’in kendi sözleri ve görüşlerini dile getirdiği blok bölümler, kitabın akışı içinde koyu harflerle dizilmiştir).
İbn-i Battuta’nın bu tarihten sonraki yaşamı konusunda tek bilgi, tahminen 1369’da Fas’ta bir şehrin kadılığını yaparken öldüğü ve doğduğu Tanca’da gömüldüğüdür.
Bu dünyadan göçüp gittiğinde, en üstünkörü bir hesaplamaya göre bile dünya üzerinde karadan ve denizden 120 bin kilometreden fazla yol yapmış rakipsiz bir gezgindi o....
60 ayrı hükümdar ve 200’ün üzerinde devlet adamıyla bizzat tanışma, 2 bin dolayında âlimin mezarlarına ziyaret...
İbn-i Battuta’nın, dostu İbn-i Cüzeyy tarafından bu yapıtının sonuna da eklenen “İslâm’ın seyyahı” olma iddiası tümüyle haklıdır. Sırf, buharlı gemi çağından önce hiç kimsenin aşamadığı uzun bir yolculuğu gerçekleştirmiş olması bile, bu sıfatı alması için yeterlidir. Öte yandan Orta Iran ve Kafkasya dışında bütün Müslüman ülkelerini ve Müslümanlar’ın elinde olmayan komşu bölgeleri ayrıntılı biçimde gezmiştir. Yeni ya da bilinmeyen topraklar keşfetmemesine ve bilimsel coğrafyaya oldukça sınırlı bir katkıda bulunmasına karşın, ortaya koyduğu yapıtı -en öncelikle belgesel değeriyle- kalıcı bir tarihsel ve coğrafi önem kazanmıştır. En az 60 hükümdar, çok daha fazla sayıda vezir, vali ve devlet adamıyla tanışan İbn-i Battuta, yapıtında kişisel olarak tanıdığı ya da mezarlarını ziyaret ettiği 2 binden fazla kişiden söz eder. Bu kişilerin çoğu başka kaynaklarda da belirtilmektedir. Ayrıca verdiği ad ve tarihlerde şaşılacak derecede az hata vardır.
Daha çok “Rihle” adıyla tanınan yapıtı, İslâm dünyasının büyük bir bölümünün toplumsal, kültürel ve siyasal tarihine birçok yönden ışık tutan önemli bir belgedir. Çeşitli ülkelerin yaşam biçimleriyle ilgilenen meraklı bir gözlemci olarak, gördüklerini, resmî tarih yazımında pek ender rastlanan insanî bir yaklaşımla anlatmıştır. Yapıtın Anadolu, Doğu ve Batı Afrika, Maldiv Adalan ve Hindistan’daki gezilere ilişkin bölümleri, bu bölgelerin tarihi açısından çok önemli bir kaynaktır. Yakındoğu’nun Arap ve Acem yöreleriyle ilgili bölümler ise, bu ülkelerin toplumsal ve kültürel yaşamının çeşitli yönlerine ilişkin zengin ayrıntıları kapsaması bakımından değer taşır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, İbn-i Battuta’nın seyahatnamesi büyük ölçüde güvenilir bir tarihsel kaynaktır. Yalnızca “Bulgar” adını verdiği kente yaptığını iddia ettiği gezinin gerçek olup olmadığı anlaşılamamıştır. Gezilerinin Uzakdoğu’ya ilişkin bölümü hakkında da kuşkular vardır. Fakat, onun tarafsız üslûbunu ve anlatımlarındaki içtenliği çok sevmiş olan araştırmacılar, verdiği tarihlerde görülen bazı tutarsızlıkları, hayâl ürünü anlatımlardan çok unutkanlıklara bağlamaktadırlar. Nitekim, son çeyrek yüzyıla dek belirsizlik taşıyan bazı noktaların (Örneğin, Anadolu’daki gezileri ve Konstantinopolis’i ziyareti) yakın zamanlarda yapılan ayrıntılı araştırmalar ve yeni kaynakların keşfedilmesinden sonra tamamen doğrulanması, ünlü gezgine duyulan bu sezgisel güveni daha da artırmıştır.
“Seyahatname”nin bir başka ilginç yanı, okundukça yazarının kişiliğini de ortaya çıkarmasıdır. Yapıttan 14. yüzyılın ortalarında yaşamış orta sınıftan bir Müslüman’ın görüş ve tepkileri kolayca anlaşılabilir. İbn-i Battuta Müslümanlığa derinden bağlı bir mümin olmakla birlikte, birçok çağdaşı gibi yerleşik inançlara uyma ile tasavvufa yönelme arasında bocalamış ve sonunda her ikisini de ruhunda bağdaştırmayı başarmışa. Derin bir felsefe ortaya koymaksızın yaşamı olduğu gibi benimsemiş, gelecek kuşaklara kendisinin ve döneminin gerçeklere uygun bir görüntüsünü bırakmıştır.
Ebedî mekânının cennet olmasını ve onun 14. yüzyılda açmış olduğu bu cesur çığırdan hareketle, İslâm dünyasında gelecekte daha nice İbn-i Battuta’lar yetişmesini dileriz.









Son yorumlar
2 gün 7 saat önce
2 gün 10 saat önce
2 gün 21 saat önce
3 gün 5 saat önce
4 gün 9 saat önce
5 gün 10 saat önce
5 gün 14 saat önce
6 gün 7 saat önce
6 gün 12 saat önce
1 hafta 2 gün önce
1 hafta 4 gün önce
1 hafta 6 gün önce
2 hafta 10 saat önce
2 hafta 1 gün önce
2 hafta 1 gün önce