İNSAN HAKLARI VE TÜRKİYE'DE İNSAN OLABİLMEK

Kategoriler:

"Bir tane insan hakkı ihlâli vardır, o da kişiye farklı davranmaktır..."

Ionna Kuçuradi

Bir varlık türü -beşer- olarak dünyaya gelişimiz, içerisine doğduğumuz toplum, doğa, tarih ve ego (ben;nefs)1 tarafından çevrelenişimiz, yaradılıştan gelen özümüzü, insanilîği baltalamaktadır. Doğar doğmaz insanî olmayan, soysuzlaştırıcı (varoluşun kendinde yüceliğine aykırı) bir konjonktür ve sürekli sersemleştirici saldırılarla yüklü süreğen bir statüko içerisine hapsolan insan ve onun farklı-yüce bir tür2 olmaklığı nedeni ile sahip olduğu hakları. Anne karnında başlayan serüvenin anneden ayrı bir varlık olarak açığa çıkması aşamasında hayatın zulmü, kendinde değeri ve gâyesi olmayan niceliksel mücadeleler silsilesi, savaşımlar, harcanmalar, tüketmeler, güdümlenmeler-güdülmeler, iktidar, ideoloji, dayatma, kurallar, yasaklar, korkutma, pasifleştirme, zihin bulandırıcılar, zihniyet belirlemeler, ortak sığ inanmalar, jakoben-tepeden inme devrimler, vatandaşlık kör-bilinci, sürü oluşturmalar ve okul sıraları, ahlâkdışı-moda süslü kutsamalar, putlaştırmalar ve bir yığın güzelim "insan hakları" pazarı haftanın yedi günü hizmet sunmaya başlamaktadır.

İnsanın sadece insan olmasından dolayı sahip olduğu haklar ile devlet, toplum, meslek, grup, cemiyet, aile, sınıf, din vb. mensubu olması sebebi ile sahip olduğu hakları birbirinden özce ayrı düşünmüyoruz. Türkiye’de insan hakları olgusunu –böyle bir olgu var değil aslında pratikte– ele alırken, Türk-İslâm geleneğinin "insan" kavrayışını söyleyeceklerimize dahil etmekle birlikte, herhangi bir kültüre, dine, ırka, topluma, devlete ve her tür sonradanlık olarak bireye eklenen zorunlu ya da istemli kategorileri dışarıda bırakarak salt insan olmaklığı ele almaya çalışacağız.

İnsanın varoluşunu sürdürebilmesi için gerekli temel ihtiyaçları bulunduğunu, bunların, yeme, içme, barınma gibi fizyolojik gereksinimler olduğunu hatırlatarak, insanın temel ihtiyaçları sonrasında düşünme, eğlenme, okuma-yazma, öğrenme-bilme gibi farklı düzeyde ihtiyaçları olduğunu belirterek, Türkiye’de insanların sahip olması, eşit ve adil şekilde yararlanması gereken haklardan yararlanamadıklarını, bu yararlanmayı engelleyenlerce, itiraz ettiklerinde etkisiz hâle getirildiklerini savunuyoruz.

Çağdaş, modern, Atatürkçü, muasır medeniyetler seviyesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin, 21. yüzyılda elektriği, suyu, köprüsü, alt yapısı, yeterli sağlık imkânları olmayan köyleri, ilçeleri, şehirleri olduğunu, teknolojik, bilimsel ve kapitalist açıdan piyasa ekonomisinde geri olduğunu, modern anlamda yetkin olmadığını ve vatandaşlarına her nedense aksi dayatmalarda bulunduğunu, bu durumun aksini savunanlara karşı şiddetle itiraz ederek burada yazmak istiyoruz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti söylenildiği şekilde bir devlet değil, anayasada yazılanların eyleme geçtiği bir ülke de değil; darbe ile değiştirilen 1961 ve 1982 anayasalarının başlangıç kısımlarında yazanlara ise sadece gülüyoruz. Demek istediğimiz, halka sunulan ile dayatılanlar arasındaki devasa kopukluk, ezenler ve ezilenler arasındaki insanlık-dışı kopuklukla aynıdır. Türkiye’de insan hakkı, eşitlik, adalet, özgürlük, kişi dokunulmazlığı ve hürriyeti, sağlık, eğitim-öğretim, ulaşım, iletişim hizmetleri, mülk edinme ve iş kurma, çalışma, emeğinin karşılığını alma, kazanma hakları sadece güçlülere, makam ve mevki sahiplerine, tüm dünyada her şeye hükmeden parası olana göre belirlenir; tüm yasalar çoğunluğa rağmen olan birtakım ezenler sınıfının ve onların kullarına göre çıkarılır; denetleme, söz geçirme, maymunlaştırma adına oluşturularak, halkın etkisizliği ideolojik araçlarla, unsurlarla –medya, okul, tarih, din, moda, teknik ve bilim vd.- birlikte "kendiliğinden" pratiğe geçirilerek sürekliliği sağlanarak hayata geçirilir. Özellikle altını çizmek istediğimiz bir husus da, insanlara karşı oluşturulan, empoze edilen değerler, yasalar, amaçlar-hedefler, modeller, zevkler, uğraşlar, meslekler, belirlenen "insan" anlayışları, kavram budalalığı yapılarak sürekli içi boşaltılıp doldurulan demokrasi, bilim, laiklik, ilerleme, modernlik, çağdaşlık, teknoloji gibi kutsanan, hiçbir kendinde değer taşımayan, bir üst-yüce merkeze dayanmayan kavramlarca süslenmekte, cilalanmakta, tekrar tekrar piyasaya sürülerek savunulmaktadır. Oysa ki, tüm bu kavramlar materyalist, bayağı kurgulamaların farklı tezahürleridir, hepsi aynı lağımdan sızmaktadır.3

"Tekniğin salt kullanımı değil, bizzat kendisi de(doğa ve insan üzerinde) iktidardır, yöntemli, bilimsel, hesaplanmış, hesaplayan iktidar. İktidarın belirli amaçları ve ilgileri tekniğe ancak ‘sonradan’ ve dışarıdan empoze edilmiş değillerdir-onlar bizzat teknik aygıtın yapısına dahildirler; teknik her defasında tarihsel-toplumsal bir tasarımdır ve onda bir toplumun ve ona hükmeden ilgilerin insanlara ve şeylere yaklaşımları yansıtılmıştır. İktidarın böyle bir amacı ‘maddî’dir ve bu bakımdan bizzat teknik aklın biçimine aittir (Herbert Marcuse)- Marcuse objektif açıdan aşırı baskıyı, ‘bireylerin yoğunlaştırılmış bir şekilde devasa üretim ve dağıtım aygıtının boyunduruğu altına girmelerinde, boş vakitlerin özele ait olmaktan çıkartılmasında, yapıcı ve yıkıcı toplumsal çatışmanın neredeyse birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçmelerinde’ görmektedir. Fakat bu baskı paradoksal biçimde halkın bilincinden yitip gitmiştir, çünkü iktidarın meşrulaştırılması yeni bir karaktere bürünmüştür: yani ‘bireylerin yaşamını da gittikçe daha rahatlaştıran, sürekli artan üretkenlik ve doğaya hakim olma’ya işaret eder." 4

Habermas, Louis Althusser gibi ideoloji üzerine düşünmüş ve yazmış filozof ve düşünürlerin, toplumsallığı oluşturan her öğeyi ideoloji olarak ele almaları ve bunu açımlamaları gösteriyor ki, zihinlerimizden ve gönüllerimizden büyük bir kıyım, kokuşmuşluk sinsice geçmektedir. Buna itiraz etmek ise resmi olarak belirlenen ideoloji ile karşı karşıya gelmek demektir, her tür dışlanmışlık ve karalamaya, insafsız muameleye maruz kalmak demektir. Devletin, maddî olanakları vatandaşlara yeterince sunmaması, eşit ve adil olarak halkın refahını oluşturacak insancıl bir sistem oluşturmaması bir yana, bireyleri bayağı formlar altına sokmak istemesi ve buna karşı gelenleri ortadan kaldırması, susturması, güdümlemesi daha farklı bir insan hakkı ihlâlidir.

Dünya üzerinde, halkının temel ihtiyaçlarını ve sunması gereken hizmetlerini yerine yetkin şekilde getirmeye çalışan, gelişmiş olarak ifade edilen –maddi imkânlar ve birtakım serbestlik açılarından- ülkelere baktığımızda, Türkiye’nin bu konuda oldukça çağdışı ve geri olduğunu görmekteyiz. Yaşam ortalaması 30’lara kadar düşmekte olan Afrika ve benzeri yoksul, çaresiz ülkelerden yaşam ortalaması 70’lerden 90’lara kadar yükselen İngiltere, İsviçre, Japonya gibi ülkeler arasında Türkiye’nin 60 ile 70 arasında anca yer alabilmesi karşısında şu soruyu dile getirmekteyiz: Yaşam ortalaması daha yüksek olan ülkelere nazaran daha düşük olan ülkelerdeki halklara zulüm yapılmış olmuyor mu? Bu soruya cevap vermiyoruz, kendisi gayet açık bir soru. Bu konu ile alakalı değiliz. Dünyada serbest piyasa ekonomisinin, liberalizm ve sömürgeciliğin, ülkelerin kendi içlerinde az bir grubun elinde sermayenin tekelleşmesinin gevezeliğini yapmayacağız. Sadece insanlık dışı olduğuna, insan hakkı ihlâli olduğuna değinmek istedik. Çünkü, burada yönetenler ve her alanda iktidar sahipleri, halktan topladığını, halkın emeğini adaletsizce yemekte, dağıtmakta ve kullanmaktadırlar.

Yoksul ya da ekonomik olarak gelişmekte olan bir ülkede, yönetenler ile yönetilenler arasında gelir dağılımının –kamusal alanda özellikle- tahammül edilemez şekilde kopuk olması hiçbir bahaneyi kaldıramaz. Memurun, işçinin, yardıma muhtaçların, kısacası devletin asıl sahiplerinin geliri ile, devlet yöneticilerinin, hükümetin, millet vekillerinin, bürokratların, orduya ayrılan büyük ölçekli bütçe ile üst düzeyden ere doğru ordu mensuplarının, devlet güçleri ile yakınlık kurarak servetine servet katan büyük burjuvazilerin gelirleri kıyaslanamayacak derecede birbirinden uzaktır. Oysa ki, devleti yönetenler de yönetilenler de vatandaştır.

Asıl üzerinde durmak istediğimiz 1923’ten sonra resmi ideoloji ile birlikte, devletçe halka ekonomik, kültürel, siyasî, askerî açıdan yapılan zulümler, ayaklanan ve düzeni değiştirme eğiliminde-isteğinde olanlara yapılan şiddetli engellemeler, insanların hiç uğruna asılması, insanların hiç uğruna derin devlet-mafya saçmalığı ile katledilmesi, kan emici, pislik ülke ABD ve İsrail müttefikliği, düşmanların işlerine yarayan darbeler, hükümet devirmeler, devletin sürekli dışa bağımlılığı, sürekli ileri değil, niteliğin, kültürün, öz değerlerin içinin boşaltılarak yitirilmesi, geriye gidilmesi, halkın irtica, sağ-sol, komünizm, laiklik, demokrasi, Atatürkçülük, Kemalizm, İslâmcılık, Türkçülük, ülkücülük, vatan, millet, Sakarya, bayrak, ordu, inkılap, çağdaşlık, modernlik, türban, devlet düşmanlığı, atan hainliği, muhafazakârlık, özgürlük, liberallik, magazin, medya, resmi eğitim-öğretim gibi sözde kavramlar, sürü aksiyonları ile kitlelerin oyalanarak ahmaklaştırılması, toplumsallıktan uzaklaştırılarak içinde bulunduğumuz 2007 Türkiye’sine gelinmesi sürecidir. Burada unutup da sayamadığımız daha birçok durum ve baskı unsurundan söz edilebilir, elimizden geldiğince derdimizi anlatmaya çalışıyoruz.

Cumhuriyet kurulurken, Osmanlı adı tarihimize kara bir leke olarak düşüldü, Osmanlı hanedanı ülkeden kovuldu-sürüldü, vatanlarına dönmeleri yasaklandı, devralınan medeniyet ve birikim, yeni devletin batıcı, laik, modern ve çağcıl değerlerine uymadığı için yeni bir resmi tarih yazıcılığı ile karalandı, kendini aşağı görme bilinçsizliği ile Osmanlıca sesli harfleri karşılamıyor, zor öğreniliyor gibi yalanlarla kaldırılarak Latin alfabesine geçildi, el yazmaları, matbu Osmanlıca eserler çürümeye ve okunamamaya terk edildi, her alanda devrim olduğu gibi dilde de devrim yapıldı, güneş dil teorisi, öz-Türkçecilik gibi dilin zenginliğine düşman anlayışlar geliştirildi. Geçmişini doğru düzgün bilmeyen, geçmişine küfreden tarihçilik, her türlü gelenekselliğe, geleneksel entelektüeliteye düşmanlık, kültürsüzlük güç kazandı. Gelişmişlik, ilericilik adına halkın benimsediği değerler, giyim-kuşam, eğlence, sanat, din anlayışı hiçe sayılarak, zorla yüreklere kadar el uzatıldı, insanlar sadece imânları sebebi ile aşağılandı, hapsedildi, sürüldü, asıldı. Devrim adı altında, Batı’nın kokuşmuş hayat anlayışı, materyalist ve hayasız edimleri halka empoze edilmeye çalışıldı. Ekonomik bunalım dönemlerinde güzellik yarışmaları, balolar, radyoda ve eğitim-öğretim müfredatında musikiyi kaldırmalar, batı klasik müziği, opera, bale, tiyatro ve diğer unsurları halka benimsetmeye çalışmalar, daha sonra arada kalmışlık ile "lümpen" ve "arabesk" olarak ne idiği belirsiz, dönemlik yaşam oluşumları ile sahip olunan manevî unsurlar karmaşıklaştırıldı, sulandırıldı, unutuldu.5 Atatürk’ün bizzat kendi emri ile gerçekleşen modernleşme-batılılaşma çabaları, tepeden inme dayatmalar tepkilere neden olmakta, halk tarafından sözde kabul edilse de yaşantıda kendiliğinden bir reddedişe neden olmaktaydı, hâlâ da olmaktadır. Ne yazık ki gerici, cahil, görgüsüz, "taşralı" olarak adlandırılan halk kesimini bir türlü istedikleri çağdaşlığa, modernliğe ulaştıramamışlardır.6

Cumhuriyetçilerce, kurtuluş mücadelesine armağan edilen İstiklâl Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy sürgün edilmiş, birçok yazar, şair, düşünür, aydın sürülmüş, sansürlenmiş, tutuklanmış, senelerce hapishanelerde yok yere özgürlüklerinden mahrum bırakılmış, karalanmış, darbeler, sıkı yönetimlerce işkenceden geçirilmişlerdir.

Sağcı-Solcu diyerekten insanlar dışlandı, devleti ortadan kaldırmak suçu ile vatanına, halkına, emeğine, eşitliğe, adalete sahip çıkan, bütün suçu Amerikan emperyalizmine; ama yanlış ama doğru inandığı değerler adına isyan ederek, örgütlenerek karşı çıktı diye cesur, hakkı arayan gençler –Deniz Gezmiş ve arkadaşları- katledildi.7 İrticacı olduğu ve modernist olmadığı için Türk-İslâm kültürüne sıkı sıkıya bağlı kalanlar, hem teoride hem eylemde kırılganlıklarını yitirmeyenler mahkemelerde, cezaevlerinde ömürlerini tükettiler, Necip Fazıl, Said Nursi gibi şahsiyetler suçsuz olmalarına rağmen eziyet gördüler.

Aslında lafı daha fazla uzatmak da istemiyoruz, burada anlattıklarımızı, anlatmaya çalıştıklarımızı bizden daha nitelikli ve kısa-öz şekilde başkaları yazdılar, yazmaktadırlar. Biz sadece her konuda olduğu gibi aktarmacı olarak yazmaktayız.

Son olarak üniversitelere dair bir şeyler söylemek yeriden olacaktır. Evrensel bilgi merkezi olarak adlandırılan üniversitelerde yıllardır yüzlerce akademisyen bulunmaktadır. İlim ve fikir adamı olarak, eğitmen ve öğretmen olarak vasıflandırılan bu zat-ı muhteremler, ve diğer üniversite dışı kendilerine hayırları olmayan aydınlar, düşünürler ve diğerleri, devlet kuruldu kurulalı varlarken ne hikmettense ülke sürekli bayağılığa doğru gitmektedir. Düşündükleri ve eyledikleri arasında bağ kurulamaz olan bu çoğunluk –bir kısım sağlam şahsiyet dışında- sistemin kulluğunu, yüksek öğretim kurumu denilen ideolojik cemaat’in işlevini yerine getirmektedirler. İçlerinde, sisteme karşı olup da bunu dile getirmekten korkanların, menfaatlerinden vazgeçemeyenlerin oranı oldukça fazladır. Eyleminin geride bıraktığı kimselerdir bunlar. Oysa ki kendileri aydın ve yüce kimselerdir, okumuş, mürekkep yalamış, master, doktora yapmış, Avrupalarda, Amerikalarda kalmış, kitaplar yazmış, araştırmalar yapmışlardır. İnsan olmaklıkları tavana vurmuş ve yaptıkları ile ortalama insanların da insanlıklarını arttırmışlardır!.. Fakat, gel gör ki, durumlar hiç de istenilen düzeyde değildir. Lise öğretmenlerinden daha niteliksiz kişiler akademisyen olabilmektedirler, öğrencinin yazdığını anlayamayacak kadar sığ olabilmekteler. Böyle akademisyenler olamaz diyenlere cevap vermeyi yersiz ve gereksiz buluyoruz. Denetlenebilirlikten yoksun olarak, öğretim görevlilerinin üniversitelerde öğrenciler üzerinde sadece akademik etiketi var diye iktidar kurabilmesi, her ne yaparsa yapsın haklı çıkması, haklı olsa bile öğrencinin hakkını arayamaz konumda bırakılması, entelektüel fantezilerle uğraşılması, teorinin kutsanması, sürekli bilgi yığını ve eylemsizlik, öğrencilere insanlık dışı bir zorlama olarak dönmektedir. Budala ve ahmak nesiller yetiştiren okullardaki anlayış ve eğitmekten çok gereksiz bilgi ezberletmeye dayanan sözde öğretim en önemli insan hakkı ihlâlidir. Dersine getirilen öğretim elemanından memnun olmayan, üstelik gayri resmi olarak işlerin döndüğünü gören öğrenci, haklılığını ispat edebilmek için bin bir dereden su getirmek zorunda kalırken, bölüm başkanı-öğretim elemanı tarafından yakasına yapışılıyor, seviyesiz ithamlara ve yaptırımlara maruz kalıyor. Üniversite içerisinde dönen bir yığın iğrençliğin tamamına yakını akademisyenlerce bilinirken, umursanmamaktadır. Kız öğrenciler senelerdir takmak istedikleri türban yüzünden insanlık dışı muamele görmektedirler. Evrensel bilgi merkeziymiş... Sefiller arenası desek daha yerinde olur.

Dünya genelinde yaşanan sorunlar ve insan hakları ihlâlleri, kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden binlerce insanın katledilmesi, ırk, din, sınıf ayrımları vesaire vesaire... Tüm bu sorunlar birçok vaizce tekrar tekrar ortaya konmaktadır. Bunların önüne eylemeyen insanlar olarak varolduğumuz müddetçe, yani hiçbir zaman, geçilemeyecektir. Türkiye’de ise insan hakları olgusunu bu şekilde değerlendiriyoruz, değinmek istediğimiz, açıklamak ve temellendirmek istediğimiz yığınla hususu yazmadığımızın farkındayız. Ancak yazmakla, sürekli okumak ve bilgi yüklenerek, "bilgi yüklü merkep" olmakla insan olunamadığı gibi, eyleme dönük bir alan olarak da insan haklarının savunuculuğunu bu şekilde yapamayız. Sadece yazmak için yazmak gâyesinde kalan bu metinler ile elimize geçen, içselleştirmeye çalıştıklarımızı tekrar etmek olacaktır. Temennimiz, eyleminin geri bıraktığı değil, eyleyerek bir varoluş hamlesi koyabilen insanlar olabilmemizdir.

Dipnotlar:

1-Dr.Ali Şeraiti, İnsanın Dört Zindanı , Çev: Prof.Dr.Hüseyin Hatemî,İşaret Yayınları,İstanbul 2005: Doğa, Toplum, Tarih ve Ego; Naturalizm, Sosyolojizm, Historisizm, Egoizm: İnsanın Dört Zindanı.

2-Bir varlık türü olarak insan; beşeri, yani tür olmaklığı insandan ayırarak insan görünümlü olmaklık için kullanıyoruz. İnsan olabilmek-insan olmak ile insan türünün bir mensubu yani beşer olmak oldukça farklıdır, biz, metinde beşeri bu maksat ile kullanmaktayız.

Bkz: Kur’ân’ın beşer ve insan ayrımı.

3-Tarihin başlangıcından beri ezenler ve ezilenler, kötülük ve iyilik mücadelesini, şirk ve tevhid mücadelesi olarak görüyoruz. Hatta, din içerisinde yer alan, dindar-müslüman olarak adlandırılanların da ikiye ayrıldığı kanaatindeyiz. İslâm’ın hükümlerine, tarihe ve peygambere dayanarak; Hz.Ali ile Muaviye hadisesinden örnekleyerek birincisi hakkı, tevhidi, adaleti, iyiliği savunanlar, Hz. Ali ve onun taraftarları, elinde Kur’ânı bulunduranlar, ikincisi ise bâtılı, şirki, kötülük, zulüm ve adaletsizliğin tarafında olanlar ise mızraklara Kur’ân yapraklarını takan Muaviye ve ordusu. (Bkz: Dr.Ali Şeraiti, Dine Karşı Din, Çev:Ali Aydın, Bilge Adam Yayınları,İstanbul 2005).

4-Jürgen Habermas, İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim, Çev:Mustafa Tüzel, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, Sf. 34-35.

5- "Birkaç yıl önce 1929 ekonomik kriziyle ilgili bir araştırma yaparken, dönemin gazetelerinde Türkiye'de ilk güzellik yarışmasının o yıl yapıldığı haberine rastlamış ve müthiş etkilenmiştim. Düşünsenize, Cumhuriyet henüz 5 yaşında, dünya iktisadi bir krizin pençesinde ve İstanbul'da Cumhuriyet Gazetesi bir güzellik yarışması düzenliyor. Bu ilk yarışmalar, eğlence olsun diye değil, Cumhuriyet'in yeni yüzünü cümle aleme göstermek için bizzat Atatürk'ün talimatıyla başlatılmıştı. Bu anlamda ilk kraliçeler birer misyoner gibiydiler. "Misyon", dünyaya "yeni Türk kadını"nın değişen çehresini tanıtmaktı." Can DÜNDAR, 28.09.1995, (Bkz: -->)

6- "Türk müziğinin yasaklanması"
"...Cumhuriyetten sonra Batılılaşmak sevdasıyla, Türk müziği önce okullardan kaldırılmış ve müzik derslerinde Türk müziğinin öğretilmesi yasaklanmış. Bunu yapan Türk Milli Eğitim Bakanlığı... Arkasından, "İstanbul Belediye Konservatuarı" adını alan "Dârülelhân”ın Türk Müziği Bölümü 1926’da kapatılmış. Böylece Türk müziği gençlere öğretilmediği gibi, öğretecek olan öğretmenlerin veya icra edecek olan sanatkârların yetişmesinin de önü kesilmiştir.

Buna karşılık, Batı müziğini öğretecek öğretmenler yetiştirmek üzere, 1924 yılı sonunda "Mûsikî Muallim Mektebi" açılmış: 1925’te Avrupa’ya bu iş için on genç gönderilmiş; 1927’den sonra Anadolu’da şehir bandoları teşkil edilmiş; 1932’den sonra ise bütün Halkevleri’nde Batı çalgıları öğretilmiş, orkestralar, korolar kurulmuştur. Bir taraftan, bütün okullarda da mandolin, muzıka, keman gibi batılı âletlerin öğrenilmesi mecbur kılınmıştır.

Bu hazırlıklardan sonra yeni yetişen Batıcı genç müzikçilerin yazıp sahneye koydukları Türk ve İran uluslarının kardeşliğini işleyen – "Özsoy", daha sonra "Bayönder" ve "Taşbebek" operaları 1934 yılında temsil edilmiş; ancak fiyasko ile neticelenmiştir.
Bu başarısızlık üzerine, Batıya has nağmelere yer açmak için, Türk halkının kulağından ve hâfızasından Türk müziği alışkanlığını ve zevkini yok etmek, sevgisini gönlünden silmek gerektiğine karar verilmiş ve 3 Kasım 1934 günü, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı’nın emriyle, o sırada sadece iki merkezden yayın yapan Türkiye Cumhuriyeti Ankara ve İstanbul radyolarında Türk müziğinin çalınması yasak edilmiştir."
FAHRİ GÜVEN, Milli Gazete, 07.10.2007, "Türk müziğinin öldürülmesi ve Ziya Gökalp gibi birkaç cahilin dahli..." başlıklı yazısından.

7-Deniz Gezmiş: 1965'ten sonra, Türkiye'de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)'nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş, 12 Mart darbesinin ilk günlerinde Yusuf Aslan ile birlikte Sivas'a gitmekte iken motorsikletleri bozuldu. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Aslan ile birbirlerini kaybettiler. Aslan o esnada, Gezmiş ise 16 Kasım 1971 salı günü Sivas'ın Gemerek ilçesinde yakalandı ve Kayseri'ye getirildi. Buradan Ankara'ya zamanın İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu'nun makamına götürüldü.
Mahkemesi 16 Temmuz 1971 günü Altındağ Veteriner Okulu binası'nda Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığında Baki Tuğ savcılığında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 no'lu Mahkemesi'nde başladı ve 9 Ekim 1971 günü bitti. Deniz ve arkadaşları 16 Temmuz 1971'de başlayan THKO-1 Davası'nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasına çarptırıldı.

Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 1:00-3:00 arası, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde idam edildi. İdama giderken imam istemedikleri bilinmektedir. Günahı olan imam ister, günahı olmayan neden imam istesin ayrıca gömülürken imam gelmiştir.

Düşüncelerimizdeki vurgular

Cümlelerdeki vurgular önemli olduğu kadar düşüncelerimizdeki vurgular da büyük bir ehemmiyet taşımaktadır. Çalışmanızı bu bağlamda başarıı bulduğumu belirtiyor ve yönlendirici yazınız için teşekkür ediyorum.

Bu arada bağlaçlarla birbirine düğüm attığınız her kelimenin önemli olduğunun da farkındayım. Ancak virgüllerle çok örnek vermeniz bazı yerlerde biraz yorucu ve boğucu olmuş.

Saygılarımla...

teşekkür ederim ve yazı üzerine

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğrencisi

"Bir kehanet yaz şu benlik kargaşama,
Bir kelâm nakşet ahvâlimi tanımla..."

Oğuzhan

Rica ediyorum.Bu yazı, bu yarıyılda almış olduğum "uygulamalı redaksiyon dersi"nin vize notu olarak geçecekti.Yazıyı bilgisayarın başına oturup bir akşamda yazdım.Yazının sonunda da belirtmiş olduğum gibi yazı sadece yazılmak için yazılmıştır.Başka bir gâyesi var değildir.
Selam ve sevgi ile.

Vurgulardaki düşünceler

Oğuzhan bey,

Sizi bu yazıyı yazdığınız için, kendimi de okuduğum için kutluyorum. Siz bir koltukta bir kaç karpuz taşımışsınız, sağolun bize de taşıttınız.

Mükrime hanımın dediği gibi yorucu bir yazı olmuş. Araştırma yapmışsınız; ama araştırma yazısı mahiyetinde değil, zira bir kısım cümlelerinizin ucu açık.

(Örn: "... itiraz ettiklerinde etkisiz hâle getirildiklerini savunuyoruz.")

"Biz sadece her konuda olduğu gibi aktarmacı olarak yazmaktayız." demişsiniz. Buradan kastınız kendinizi vakanüvist görüşünüz mü? Aslında bir soru değil benimki. Cevap vermeseniz de olur.

Diyeceğim o ki, bu zahmetinize karşılık söylenecek çok söz var. Hem de o kadar çok ki sizin söylediklerinizi kat be kat aşıyor. Tabi altını çizmek isterim ki söylenecek meselelerin büyük bir kısmı söylediklerinizi yalanlamıyor; lâkin anlamak var, anlamak var. Hani demişsiniz ya "Türkiye'de insanlar ... haklarından yararlanamıyor" diye. Yararlanıyor. Meseleyi bir hukukçu ve maliyeciyle birlikte tartışacak olursanız insan haklarını kimlerin kullandığını çok iyi anlarsınız. Örneğin size çok küçük bir bilgi vereyim. Acaba neden Türkiye'deki büyük A.Ş. ya da Holding'lerin yönetim kurullarında ya da bölüm başkanlıklarında Maliye'den geçmeş kıdemli kişiler bulunur?

Dedim ya, söyleyecek çok söz var. Yalnız şunu da kısaca belirtmek isterim ki, Türkiye'de Avrupa'dan daha çok İnsani hak var. Avrupa medeniyetlerinin hukukunda insana düşen hak neredeyse bir hayvanınkiyle eş düzeyde. Tabi -her ne kadar zannetmesem de- sizin buradaki medeniyet kavramından anladığınız teknolojik gelişme ya da ekonomik güçse bu durumun da ayrı bir izahı mevcut.

Bir önceki yumruklaşmamızda söylediğim ve sizin dikkate almadığınız cümlemi tekrar ediyorum: "İnsan ne yerse o olur". Sizden istirham ediyorum bu cümleyi dikkatlice düşününüz.

Bir çok aydın, aydınlığı yani düşünceyi Batı medeniyetlerinden öğreniyorlar. Bu anlaşılır bir durum, zira düşüncenin metodunun en basit izahı Batı medeniyetlerinde hazır bir şekilde mevcut, yani elimizin altında. Fakat Batı medeniyetlerinin tahlilini kendi evimizde kullanmamız, yakıtı benzin olan araca dizel yakıt koymaya benzer.

Bu kadar açık olan bir meseleyi aydınlanamamış aydınların nasıl olup anlayamadığını anlamakta güçlük çekiyorum.

Son sözünüz "Temennimiz, eyleminin geri bıraktığı değil, eyleyerek bir varoluş hamlesi koyabilen insanlar olabilmemizdir." takdire şayan; lâkin dikkatinizi çekerim, eylemek hem hareket etmek, hem de durmak anlamlarına gelmektedir.

Bizler yani şu coğrafyada yaşayan gafiller, hareket etmekten durmaya vakit bulamamışız. Bir dursak, düşünsek, anlasak o zaman İnsan olduğumuzu da düşünürüz; ama haldır haldır düşünmek, yaşamak, hareket etmek ve bir koltukta beş karpuz taşımak varken durmayı düşünemiyoruz.

Netice itibariyle o kadar çok söz söylemiş ve o kadar çok meseleye girmişsiniz ki, sizinle birlikte düşünebilecek en kısa satırlar sanıyorum benimki kadar olacaktır...

Bu haliyle pek bir işe yarayacağını düşünmesem de bunları düşünen birilerinin olduğunu bilmek güzel.

Eksik olmayın.

Teşekkür ederim Yusuf Bey

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğrencisi

"Bir kehanet yaz şu benlik kargaşama,
Bir kelâm nakşet ahvâlimi tanımla..."

Oğuzhan

Yusuf Bey,

Ben her nedense galiba size derdimi an-latamayacağım.

1-Biz sadece aktarmaycıyız derken ne demek istediğim oldukça açık,çünkü cümlenin devamı olması gerekiyor,bunların hepsini yazdılar,yazıyorlar.Benim orjinal fikirlerim değiller demeye getiriyorum,yani bu yazıyı yazmanın bir anlamı var değil.Sadece eleştirdiklerim okusunlar onlara laf gelsin birazcık hayâ duyguları varsa alınsınlar şeklinde olabilir.Yazıyı yazma amacım sadece yazmak içindir.Bir vize notu yerine geçecekti, oturdum bir solukta yazdım. Ve bölümünde yaşadıklarımı da bu şekilde dile getirmiş oldum ayrıca.Araştırma falan yapmadım, dipnotlarım hep , bildiklerimin ürünüdür, ben sadece bilgisyarımda kayıtlı olan notlardan ve bir okuduğum kitaplardan aldığım notları tekar bularak yazmamdan ibarettir.Gerisi aklımda ne varsa yazdıklarım. Anlık bir rasyonel sezgi ile yazdım,yazdım ve yazdım.
2-Türkiye'de insan haklarından mustazaflar-sermayedarlar- makam sahipleri vb.leri yararlanıyorlar diye zaten belirtmemiş miyim? Çıkan tüm kanunlar birtakım kimseler içindir Türkiye'de.Yazımdan bunların anlaşılması gerektiğini düşünüyorum.İnsan Hakları falan da var değil. O zaman peygamber öncesi, cahiliyede Ebu Süfyan,Ebu Cehiller de insan haklarından yararlanıyordu, her çağda ,her devlette olduğu gibi güçlüler yararlanırlar zaten.Bunla ne alakası var...
3-Türkiye'de Avrupadan daha çok insan hakkı var değildir demedim ve Batı'yı da övmedim. Dikkat ederseniz ikiye ayırarak dedim ki. Maddî ihtiyaçlar vardır. Biz kapitalist bir devletiz,1923te bu devlet böyle kurulmuştur.Ne diyorum biz kapitalist bile değiliz ki,yani halkımız maddî olarak, yaşam standartları,sağlık vb. hizmetleri olarak da Avrupa gibi değil.Sonra da ne diyorum bu sömürgeciiğin ve sermayedarlığın ürünüdür, bunu tartışmıyorum diyorum.Ben hep derim ki, Türkiye ahlâksal olarak, genelek karşıtı olarak bozuk, tamam ama şu insanlarımı bari aç bırakmasınlar, sağlık vb. tüm hizmetler herkese aynı şekilde ve düzgün verilsin son teknoloji ve bilim imkânları ile birlikte.Dünyada yaşam ortalamasının neye dayandığını biliyoruz hepimiz.Bu da bir zulümdür.Sömürülenler refaha kavuşurken , sömürtenler yüzünden sömürülenler de düşük seviyede kalıyorlar. Bundan bahsediyorum, yani tamam resmi ideolojimiz saçma, gidişhat insanlıkdışı ama bari maddî olarak üstün olalım.Teknolojimiz olsun güçlü, bilim sahibi olalım,yani hem kapitalist, materyalist,demokrat, çağdaş devletiz ama beş kuruşluk güç var değil bu açıdan.Yani bunlar da var değil diyorum. Ben Batı'yı yazımda övmedim, diğer tartıştığımız yazımda medenî olmanın ne demek olduğunu oldukça iyi belirttim, EyüP Yıldırım Bey'e bakın o da gayet iyi anlamış.
3-Ben Batı medeniyetini savunmadım, olmasını istediğim yanları varsa "Batıcı" açıdan bakarsak onların dahi olmadığını söyledim.Ayrıca bunun da nasıl elde edildiğinin ve bunu da tartışmadığımı belirttim. Yazım daha çok ülkede serbest düşünen bir insan olmanı kısıtlandığıdır.
4-Durup düşünmekten bahsediyorsunuz da zaten biz duruyoruz,eylemiyoruz hiç.

Bana göre yazım oldukça açıktır, ne demek istediğim çok fazla ucu açık cümle, yoğun ve sıkıcı ard arda gelişler olsa dahi aşikârdır Yusuf Bey. Yazım bir işe yaramaz, zaten umurumda da değil, ben bu yazıyı üniversitede iki ders için verdim, ağzıma geleni söyledim, söylüyorum zaten hep. Akademisyenler karşı çıkabiliyorlar ise çıksınlar, bu memleket kurtulmayacak, her geçen gün daha da kötüye gidecek,yaşanmaz bir dünya büyük bir hızla yeni nesillere açılacak... Ben hep derim, Allah vahiy gönderse, "ne yaparsanız yapı bu düzen değişmeyecek, kurtaramayacaksınız".diye, farketmez. Bu insanın nasıl yaşaması ve davranması gerektiğini değiştirmez, peygamber sana zarar vereceğini bilsen bile doğruyu söyle diyor. İnsanlar çok fazla rahatlar kendi hayatları için, herkes gibi karışmadan yaşamak işlerine geliyor.Ama Allah böyle bir âyet bile gönderse, hiçbir zaman boşuna mücadele ediyorsunuz demez, insan din için değildir,din insan içindir ve insan olabilmek adınadır her yapılan ve bu aynı zamanda Allah rızası için yapılan olmuş olur.Hakkı bâtılla karıştırmadan hakka göre eylemek. Yazım bir işe yaramaz bir takım aklı başında kimselerin bir şeyleri farketmeleri dışında, ben de başkaları aracılığı ve Allah'ın hidayeti ile farkediyorum zaten. Peygambere ne deniyor, "Sen istedin diye inanacak değiller, sen bir aracısın ve görevini yerine getir, hidayet Allah'tandır..." ve başka bir yerde de, "...şimdi Muhammed ölecek olsa,siz davanızdan geri mi deneceksiniz..."
Yazım oldukça açıktır, demediğim şeylerin bana dedirttirilmesi anlamsızdır. Ama, anlamak ve anlamak var doğru diyorsunuz. Herkes istediğini anlar, ve ben pek önemsemiyorum. Ben genelde büyüklerim ile takılırım ve benim dediklerimi anlayan ve paylaşan tanıdıklarım dışında birçok düşünen kimsenin de görüşlerine tamamen onay veririm.Bu adam tıpkı ben derim mesela.Anlamak farklıdır tabiî, siz de kendinize göre haklısınız.
Teşekkür ederim.
Selam ve Sevgi ile.

Yazının yorucu olduğu

Yazının yorucu olduğu konusunda hemfikirim sizlerle.Evet bazı cümlelerde başı ve sonu arasında ufak tefek kopukluklar da olması hasebiyle biraz gerid dönüp düşünmek zorunda kaldım,yorucuydu.Ama önemli olan içerik elbette.Fikir yazılarında bu detayları çok önemsememek lazım.

Yazınıda bu denli realist bir bakış açısına sahip olmanızın Felsefe okumanızdan ileri geldiği kanaatindeyim Sayın Özdemir.Bakış açınız benim için biraz fazla realist aslında.

İnsan hakları konusunda biraz siz de haksızlık etmişsiniz bence.Bazen insan hakları hukuki düzenle, kurallarla değil toplumsal normlar ve çevreyle şekillenir.Yusuf Ateşinde dediği gibi Avrupa'daki İnsan Hakları anlayışı acaba ne kadar mukayese kabul eder Türk-İslam kültüründeki İnsan Hakları anlayışıyla?

Yusuf Ateş'in dediği hareketten durmaya vakit bulamadığımız durumuna katılmıyorm.Çünkü bizler hareket ediyoruz ama bilinçsizce.Durup düşünsek dahi önce doğruyu ve gereken hareketi göstermemiz için bilinçlemeye ihtiyacımız var.Bu nasıl olacak, eğitim şart!!Ve köklü, temelli bir eğitim.Biraz hareketten de yoksunuz yani gerekli ve etkili hareketten.Çünkü biz susmayı seven, bir şeylere karşı koymaktan, belaya bulaşmktan kaçan bir milletiz.İstemeyince olmuyor hasılı...

Teşekkür ederim Fatma Hanım

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğrencisi

"Bir kehanet yaz şu benlik kargaşama,
Bir kelâm nakşet ahvâlimi tanımla..."

Oğuzhan

Fatma Hanım, yazımın yazılış sebebi sonunda belirttiğim gibi,yazmak içindir, ve ne işe yarayabileceğini de belirtmişim,sadece düşündüklerimi hatırlayıp tekrar etmiş ve daha fazla içselleştirmiş olmuş oluyorum ve hemfikir olduklarımız da böyle yapmış oluyorlar okuyunca.Ben de, birçok şeyi aklıma geldiğince virgüller koyarak belirtmek istedim.Ve yazı bir anda birçok şeyi kastetmek isteyen bir yazı oldu elbette ki bunu istiyorum zaten.
Ben realist bir idealist desek iyi olur kanısındayım. Yaşam hareketten ibarettir, - tasavvufî bakarsak, vahdet-i vücudçu açıdan- ve Hakkın tecellileri ya da sıfatlar âlemi bir hakikattir aynı zamanda var olan hiçbir şey aslında "varlık" ismine sahip değildir.Çünkü aynadaki yansımadaki gibi, aynadakilerin varlığı nereden yansıdı ise oraya bağlıdır,Bunlar çok spesifik ve çetrefilli konular, giriyorum, yanlış anlaşılacağım yine,bu nedenle daha fazla değinmek istemiyorum. İdealizm insana kendi insalığı üzerinde bir kutsanmış değer sunuyor, yani Hak'tan farklı, tevhide aykırı bir şirksel putlaştırma sunuyor.İnsan şartlara, gerçeklere bakarak "olması gerekeni yani ideal olanı" yapmalıdır diye düşünüyorum.
Yusuf Ateş'in görüşleri hakkında söylediklerinize de katılıyorum, zaten biz olduğumuz yerde dilsiz şeytanlar gibi duruyoruz. Durmasak, birlik hâlinde hakkı savunsak söylem ve eylem olarak böyle olur muydu acaba? Kitle olarak ideolojik saplantılar ile bağırmak kitlelere öğretilen ve onlardan istenendir, Jean Baudrillard'ın dediği gibi kitleler gösteri isterler.
Teşekkür ediyorum.
Selam ve sevgi ile...

Realist dememin sebebi

Realist dememin sebebi sizinle -yazılarınızdan takip ettiğim kadarıyka- görüşlerimiz birbirine yakın olması ve beni çevremde realist olarak değerlendiriler.Ama bu yazınızdaki benim penceremden olan bakış açınız da benden daha geniş bir alana bakmışsınız.Tamamen kendimle kıyastır sebep...İdealist evet doğru idelaist aynı zamanda.Öncede belirtmiştim fikir yazılarında çok da takılmıyorum uzun ve yorucu anlatımlara sadece daha çok düşündürüyor bu da iyidir bir yerde.Uğraşınızın sonucu oldukça güzel benim açımdan.Zannediyorum ki herkes benim kadar takkesini önüne koymuş hem kendisini hem yazınızı eleştrimiştir.Teşekkürler tekrar...

Özdemir'in söylediklerinin

Özdemir'in söylediklerinin altına imzamı atabilirim. Tanzimat, meşrutiyet, cumhuriyet aynı çizginin devamı. Cumhuriyet bile, bir darbenin neticesinde kuruldu. Cumhuriyet bile bir darbeyle kurulmuşsa gerisini siz düşünün.

Bu konuda Fikret Başkaya ve Kemal Tahir okunmasını tavsiye ederim. Kanaatimce Kemal Tahir, Başkaya'ya öncülük etmiştir. Başkaya'nın düşünceleri daha keskin.

Yazıdaki düşüncelere katıldığımı söyledim. Dil ve üslup konusunda Özdemir'in daha dikkatli davranması gerekirdi. Çünkü, cümlelerin uzunluğu hem yoruculuğu hem de bozukluğu getirmiş. İfadelerin daha da damıtılması gerekirdi.

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.

Teşekkür ederim Eyüp Bey

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğrencisi

"Bir kehanet yaz şu benlik kargaşama,
Bir kelâm nakşet ahvâlimi tanımla..."

Oğuzhan

Teşekkür ederim Eyüp Bey, an-lamlandırmalarınız için. Uyarılarınızda haklısınız, böyle bir yazmalık yazıdan zaten böyle bir sonuç beklenirdi denilebilir.Herkesten özür diliyorum dil ve yazım kullanımı konusunda.
Selam ve Sevgi ile.