İNTİHAR
- dogukanguney yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 720 kez okundu
- rastgele...
Saat sabah dokuz sularındaydı. Cadde henüz olağan hareketine kavuşmamıştı. Geniş ve alçak kaldırımda, insanlar acele ederek yürüyorlardı. Ama Feridun’un hiç acelesi yoktu. Sokaktaki insanlara bakıp, "bu kadar insanın ne acelesi var" diye geçiriyordu içinden. Bu şık ve güzel cadde onun tüm hüznünü alıyordu. Bu caddede yürürken, düşünmeden edemiyordu. Bu cadde, insanı, hayatı sorgulamaya itiyordu.
Zaten Feridun’da o önemli kararını bu caddede yürürken almıştı. O anı hafızasından hiç silemiyordu. Tam düşüncelerden sıyrılıp kesin karara varmıştı ki karşıdaki yaya geçinde bekleyen insanlar sanki savaş ordusu gibi üzerine yürümeye başlamıştı. Bu basit ve olağan hareket, ona, kararına karşılık verilmiş bir işaret olarak göründü. "Evet" dedi o anda "bu kararıma karşılık tüm insanlar az önce olduğu gibi üzerime yürüyebilirler çünkü onlar derinliği olmayan ve korkak insanlar" diye düşündü ve bir insan yeni bir sonuca vardığında nasıl sevinirse, onun da içini tarifsiz bir mutluluk kapladı.
Önceki gün okula geldiğinde planını yapmıştı artık. Aldığı kararı uygulamaya geçirmenin vakti gelmişti. Beklemenin bir yararı yoktu. "Eğer beklersem vazgeçebilirim ve bundan sonra kendime olan hiçbir saygım kalmaz" diye düşünüp acele ediyordu.
O sırada, yanına en iyi arkadaşı Ahmet geldi. Gelir gelmez "Feridun dün hocayla bir konu üzerine tartışmışsınız, bana söyledi." dedi.
Feridun:
Evet, ben dedim ki; "Eğer bir insan ben bilgeyim diyorsa, o zaman hayvani dürtülerini zekasıyla terbiye etmeyi bilmelidir. Bizi hayvanlardan ayırtan zekamızdır, öyleyse içimizdeki Allah’ın verdiği dürtüleri bastırıp, yenmeliyiz’ dedim, o da tabi ki karşı çıktı ama beni kararımdan döndürecek bir şey söyleyemedi." dedi.
Ahmet:
"Nasıl yani! Ama içimizdeki dürtüleri bastırdığımızda, kendimizi kandırmış oluruz. İnsan bir şeyden zevk alıyorsa, o dürtüyü bastırmak bilgelik mi oluyor. Bence çok saçma, bende hocaya katılıyorum." dedi.
Feridun:
"Bak, ben diyorum ki: Allah, insanlara hırs vermiş, adaletsizlik vermiş, kendini düşünme duygusu vermiş. Biz bu duyguları zekamızla yenip, medeniyete ulaşmalıyız. Bak hayvanlara, sadece iç güdüleriyle hareket ediyorlar. Yani medeniyetten uzaklar. Bana göre Allah’ın insana verdiği dürtüleri yenebilen insanlar üstinsandır. Mesela Allah insanlara ölüm korkusu vermiş. Bir insan bu duyguyu bastırmayı becerebilirse zekasının ve bilgeliğinin doruğuna ulaşmış demektir." Dedi. Bu son cümleyi söylerken midesini bir acı bastı. Ahmet:
"Madem öyle sanıyorsun. Tanrı’nın bahşettiği duyguyu yen ve git intihar et. " Dedi kurnazca. Ahmet karşısındakini zekasıyla kıstırmanın tadını çıkartıyordu.
Feridun bu söze acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Caddede yürümeye devam ediyordu kahramanımız. Aklına dünkü Ahmet ile konuşması geldi. Bu onu son görüşü olduğunu bilmiyordu. Bir haftadır gözüne kestirdiği binanın her zaman ki gibi kapısı ağzına kadar açıktı. İçeriye bakınca kalbi sıkıştı Feridun’un. Apartmanın içi o kadar karanlıktı ki sanki içeri giren bir daha çıkamayacakmış gibi geliyordu insana. İçeri adımını attığında heyecandan nefesi kesilecekti neredeyse. Binanın içinden belli olmayan keskin bir koku vardı. Yukarı doğru eski merdivenlerden çıkmaya başladı. Her basamak çıkışında, geri dönüp kaçmak istiyordu, sonrasında kendini tutup devam ediyordu çıkmaya. Ayakları öyle ağırlaşmıştı ki daha ikinci katta yorulmuştu. Çıktıkça basamaklar zorlaşıyordu. Sanki birisi arkasından ayağına yapışmış, onu geri çekiyordu. Basamakları tırmanırken etrafına fazla bakmadan sadece merdivenlerin desenlerini inceliyordu. Her basamak da aynı desenin olması sinir bozucu geliyordu. Basamakların üzerindeki beyaz taşlar, gittikçe bulanıklaşıyordu. Başı dönmeye ve midesini yine o tanıdık acı basmaya başlamıştı. Artık o hale geldi ki başını neredeyse hissetmiyordu. Robot gibi ne yaptığını bilmeden basamakları arşınlıyordu.
Sonunda tepeye varmıştı. Açık hava ve güzel manzara, acısını biraz da olsa alıp götürdü. Kararlılıkla terasın kenarına doğru yürüdü. Kafasından binlerce görüntü geçiyordu. Kendini yere çakılmış kanlar içinde hayal ediyordu. Etrafa doluşan insanların düşüncelerini hayal ediyordu. "Şimdi inandığım şeyi yapacağım" diye geçirdi içinden. Artık yükseğin de etkisiyle başı öyle hızlı dönüyordu ki neredeyse etrafını göremiyordu. Kendini iyice bırakmıştı. Dizlerinin bağı kopmuştu ve vücudunu hissetmiyordu. Her tarafı kırılıyordu. Kendini aşağı bırakınca sanki bir şey olmayacakmış gibi geliyordu. Kendini kaybetmişti iyice. Öyle bir durumdaydı ki vazgeçmekten korkuyordu.
"Buradan atlayacağım ve öleceğim" diye kendi kendine konuşuyordu ama içinden düşündüğünü sanıyordu. "Ondan sonra insanlar arkamdan aptalca konuşacaklar. Olsun, beni başkalarının ne dediği değil kendi düşüncem ilgilendirir. Ben bu işi kendime olan özsaygımı korumak için yapıyorum. Hayat boyu insanlar içinde ezik olarak yaşayamam." dedi.
Düşüncelerindeki zehir, vücudunu öyle sardı ki kendini uyuşmuş gibi hissediyordu. Sonunda etraf yavaş yavaş karanlığa gömülmeye başladı. Vücudunda ki ağırlık nerdeyse bir ton olmuştu. Bu uyuşukluğa karşın, zihninin canlılığına hayret ediyordu. Bedenini neredeyse hissetmiyordu ama beyni o kadar hızlı çalışıyordu ki kafasından geçen görüntüleri durduramıyordu. Halsizlik etkisini gösterdi ve genç adam olduğu yere yığıldı kaldı. Bayıldığı zaman bile bayıldığının farkındaydı.




...
Hayat yaşanılanlar nisbetinde cüz'i bir seyir izler.. lakin hakikat noktasında ise ebediyet arz eder..
yaşamak anlamak ise..
anlamak..!
intihar ettim
bu yazıyı okuyunca yaşadıklarımı hatırladım bu ve buna benzer düşüncelerdi netice:ölmedim heval yada ölmeme izin verilmedi.henüz bulamadım dünya mı ahiret mi yoksa hiç biri mi..bilmiyorum bilmek de istemiyorum çünkü artık bu düşüncelere ayıracağım zamanı sevmeye ve sevilmeye harcıyorum.boş zamanlarımda da çalışıyorum:)
Ahh insanı delirten anlaşılmazlık!
İnsanlar sahip oldukları kötü hisleri bastırmak yerine onları ortaya çıkarıp, çözüm aramaları gerekir. Zaten en büyük sorun var olan bir sorunu yokmuş gibi üstünü örtmeye kalkışmakla, yani bastırıp yok saymakla başlıyor. Neden bütün psikologlar hastalarına hep çocukluğunu soruyor çünkü bütün sorunlar geçmişte yaşanılanlarla alakalıdır. Ve biz o zamandan bu zamana bastırdığımız tüm duyguları/bastırdığımızı sandığımız tüm duyguları aslında daha da kötüsü içimizde büyütüyoruz. İntihara kalkıştım çünkü içimdekiyle dışımın farklı olmasından sıkılmıştım. Ya içimdeki olmalıydım ya da dışımdaki içimdekine benzemeliydi. İkisi de olamıyordum. Araftaydım.
Doktor değilim psikolog da değilim ama onca okuduğum şey sonucu içimdekiyle dışımdakini denkleştiremediysemde birbirine yakınlaştırabildim çok şükür. Nasıl mı? Okumaya başlayarak ve sonrasında anlamaya çalışarak. En büyük sorunlardan biri de anlaşılamamazlık duygusu. En kalabalıklarda kendini en yabancı/yabani hissetme duygusu kadar sinir bozucu bir durumu yaşamak ölümü daha da arzulatıyor insana. Bu arada, ölüme bu kadar arzuluyken ölümü tanımak içinde ölümü okumak gerekir. Tanımadığın ölümü arzulamak tanıyınca çok daha farklı pencereden bakmana sebep oluyor. Ölüm diye bir şey yok. Zaten ölüyüz. Ölüm olmayan bir şey değil onu tatmayı bekliyoruz sadece. Elmayı herkes bilir ama elmadan bir ısırık alınca ancak o zaman tadını anlayabiliriz.Biz ölümü tatmaya geldik. Kuran-ı Kerim'de de böyle yazıyor. "Her canlı ölümü tadacaktır." Belki de biz öldük ve yaşadıklarımızı izliyoruz. Tıpkı bir film izler gibi. Kendi filmimizi. Ve filmin sonunda bir bakmışsınız ki onca kalabalık ve siz yine yalnızsınız. Yine herkes konuşuyor ama siz anlamıyor ve siz yine anlaşılmıyorsunuz. Ahh insanı delirten anlaşılmazlık!
Anlamak ve anlaşılmak ümidiyle...