KELİMELER VE KEMİKLER
- Nadir Marmara yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 527 kez okundu
- rastgele...
Katip Çelebi’ye göre, Sultan IV. Mehmet 1653 yılında, devletin ileri gelenlerini toplamış ve şöyle bir konuşma gerçekleştirmiş: “babamın ve dedelerimin zamanında devletin gelirleri bütün harcamaları karşılamakta, hatta hazinede bir miktar fazlalık dahi bulunmaktaydı. Şu anda devletin harcamları babamın zamanındaki kadar bile değil; fakat gelirler aynı. O halde devletin gelirleri harcamaları karşılamaya niçin yetmiyor ve donanmaya ve diğer önemli meselelere ayrılan para niçin artırılamıyor?”
Haklı soru! Ama padişah, sadırazamdan başlayıp diğer zevat dahil kimseden sorusuna yanıt alamamıştır. Bunun üzerine bürokratlar tahkikatlara başladılar, ama bir süre sonra olay örtbas edildi.
Belli ki vakanüvistimiz de tartışmalara yakından tanıklık edenler arasındadır. Zira, az zaman sonra kendisi bu hususta bir risale kaleme almıştır. Risalenin en ilginç yönü, Çelebi’nin – belkide yegane Osmanlı müellifi olarak – İbn Haldun’un “devlet teorisini” kullanarak soruna yanıt üretmesidir. Ona göre, devlet ideolojisi “sonsuzluğa” dayanan Osmanlı da insan gibi organik bir varlıktır: doğar, büyür ve bir şekilde ölecektir. Bir farkla, insandan farklı olarak devletlerin yaşam süresi bünyelerinin sağlığına ve dayanıklığına göre dünyaya tepki verirler. Çelebi’nin padişahın sorusuna yanıt şudur: devletin şu durumu onun rahatsızlığının alametidir. İnsan gibi, devlette de bu belirtileri fark etmek ve teşhiz koyup uygun tedavi uygulamak gerekmektedir (Katib Çelebi (Hacı Halife), “Desturü’l-Amel li-İslah il-Halel”, Ayn-i Ali, Kavanin-i Al-i Osman, İstanbul 1280 basılan eserinin ekinde).
Klasik İslam literatüründe siyaset, bir beden tanımına dayalı olarak açıklanıyordu. Bunu en az el-Mes’udî’den (X. Yüzyıl) beri biliyoruz. Muhtemelen, “siyaset beden” deyimi İslam bilim adamlarına Aziz Agustinus’un yazılarından belli idi. Agustinus’a, “devleti, hakiki günahın meşrulaştırması” olarak görmektedir. Ona göre, “beden siyaseti, insan uydurmasıdır ve şeytanî’dit (İlginçtir, İncil’de şeytan ve melek kavramları yer almaz? – n.m.). devlet ise bir cezalandırmadır”. İslam alimleri Agustinus’un bu tanımını geliştirdiler ve “siyaset-beden” tanımı onlar aracılığıyla Aziz Thomas tarafından Hıristiyan Batı literatüründe yeniden canlandırıldı. Anlaşılan, “devlet”, hükümdarın tabiatına bağlı olduğundan, beden en iyi tanımdır.
Hıristiyanlıkta bir “ulema” kesimi yoktur. Batı’da rahip hem icracı, hem de okumuş tek kesimdi. Ancak, İslam’da daha başından beri etkili bir “eğitimli elit” kesim bulunmaktaydı. Bu kesimin adı ulema, katib, mirza’dır. Düşünmek ve düşündükleri doğrultusunda bilgi üretmek bunların tekelindedir. Tanrı “bilgini dilediğine verdiğinden” bu sınıfa katılmanın bir koşulu bulunmuyordu. Onların ürettikleri kalabalık sayıda yazılar “İslam bürokrasisinin” “kelime ve kemik” yapısını bize açıklamaktadır.
Genel anlamd Arapça’da bu eserlere “adab” denilirdi. Klasik Arapça’da bu kelime atasözlerinde “adet, emsal” anlamında geçer. İslam’dan sonra “sünnet” terimiyle yakın anlamda kullanılmaktadır. IX. Yüzyılda “adab” “edebiyat” için kullanılıyordu. Edebiyat sözcüğü ise Osmanlıca bir “uyarlama”dır. “Adab”dan “edebli” anlamında “aydın” terimini karşılamak için “edib” tanımı belirmiştir. Bir diğer karşılaştırma da “adab” ile “ilim” arasındadır. Adab – ilim, edib – ulema. Ulema – ilme sahip anlamındadır. Fıkıh’ı bilen fakih gibi. Bu son terim, İslam siyaset biliminde ancak XX. Yüzyılda Humeynî’nin velayeti fakih teorisiyle siyasal bir güce dönüşmüştür. Daha önce, “halife ve sultan” dışında bir makama İslam tarihinde hiçbir zaman anlam biçilmemiştir. Yani, bu bir kelimenin kemikleşmesidir.
Klasik İslam tarihinde fakih, ne teorisyen, ne de tarihsel bir fenomendir. Fakih’in misyonu, Kur’an, hadis ve töre eşliğinde umumi ilkeleri genel olarak incelemektir. Ancak, Gazzali ve Maverdi’den sonra “fakih”, “devleti ilahi bir araç ve insan için takdiri ilahinin ayrılmaz bir parçası” olarak görmeğe başlamıştır. Onlara kadar, İslam’da devlet’in hukuki temeli oturuşmamıştır. Daha önemlisi, Kur’an’da “dave” (“dönmek” (Kabe çevresinde), “birini izlemek” anlamında Aramice bir sözcük) anlamında geçen devlet terimi, devlet anlamında ilk defa VIII. Yüzyılda Abbasîler döneminde ortaya çıkmıştır. Bu terimin yaygınlaşması Abbasîlerin Sasanî sistemiyle ciddi temasından ileri gelmektedir. Yani, İslam’da ilk “kemikleşen” kelimelerden biri olarak “dave/devlet” terimi karşımıza çıkmaktadır.
İslam’da siyasi söylemin tepesindeki isim “halife”dir. Ancak, bu bir kişiye yapılacak bir atıf değildir. Kur’an’da “insan, yeryüzünde Allah’ın halefi” konumundadır. Yani, müslüman biri “seçilmiş” biridir. Bu yüzden, İslam halifeleri “halifelerin halifesidir”, yani seçilmişlerin seçilmişi. Buna ilk İslam kaynaklarında “emirü’l-müminin”, “müminlerin emiri” derlerdi. Ama, “emir” vermek, “hükümet” olmak için yeterli değildir. Çünkü, hükumet olmak için, hikmet gerekmektedir. Hükm (hkm) Klasik Arapça dışında, eski Sami dillerinde de geçer. Aramice ve İbranice’de “bilgelik” anlamında kaydedilir. Arapça’da “bilgelik” dışında “bilgi” anlamı da bulunmaktadır. “Hakim” ve “hekim” sözcükleri de buradandır. İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren kelime siyasi otorite anlamı kazanmağa başladı. Geniş anlamda “hukema”, yine Osmanlıca’nın bir “uyarlaması” olarak XIX. Yüzyıldan itibaren “hükumet”e dönüştü. Ancak, kelime devlet anlamına gelmez (bundan dolayı Osmanlıca’da “düvel-i Avrupa hükumetleri” terimi kullanılıyordu). Hükumet, devletin yöneticilerini kapsamaktadır. Yani, hükumet olmak için hkm (bilgi) sahibi olmak gereklidir. Ancak bu da tek başına yeterli değildir. Bunun için iki şeye daha gereksinim bulunmaktadır: şavka ve hadra.
Osmanlıca’da “şevket” (şevketlü) biçimini alan “şavka” “meşru, kanuni ve dini tasvibi olmayan fiziki ve askeri güç” anlamındadır. “Hüküm sahibi” emir “iclâl ve ikbâl” yanında şavkat sahibi de olmalıdır. Buna karşılık hadra, hüküm sahibinin dini ve gizemli yönünü ortaya çıkartmaktadır. “Var olmak” fiilinden “varlık” anlamı veren sözcük, “şevketlü hükümdar”ın bedeninde bütünleşmiştir. Böylece, İslam siyasetbiliminde siyaset, bedenle oldukça bağlantılıdır. Tıpkı muhteşem, ulu, heybetli (şvk) bilge (hkm) varlık (hdr)” gibi. Ancak bu beden, insandan daha ziyade “Tanrısal” bir beden motifidir. Bu beden halife olamaz. Çünkü, halife bu denli özelliklerle donanmış bir kelime-kemik değildir. Dolayısıyla bu beden “sultan”dır. Kur’an’da da (sultan mubin – apaçık delil) geçen bu kelime “güç-delil”, “muteber güç”, “güç-iktidar” karşılığındadır. Dolayısıyla, İslam siyaset bedenin “muhteşem bilge varlığı” – “ağaçık delil” olan “sultan”nın kendisidir. Sultan, Allah’ın “müslümanlara verdiği otoritedir” (Halife Muaviye’nin Irak valisi Ziyad, Bağdat halkına şöyle derdi: “Biz, sizi Allah’ın bize verdiği, O’nun sultan’ı (delil’i) ile yöneteceğiz”).
Ama böyle bir siyaset-beden ve kelime-kemik, ilk dönem İslam toplum yapısında gözükmez. Hkm sahibi (bilgili kişi) “imam”dır. Genelde “rehber” olarak açıklanan bu kelime “önünde” anlamındadır, ki bu da “namazda önde bulunan” manası verir. Bu kelime daha sonra kemikleşme geçirmiş biçimde “imamet” anlamı da kazanmıştır ki “imamın makam ve göreviyle” bütünleşmesini içermektedir. Bu yüzden klasik İslam fakihleri “halife” termini hiç kullanmamış, bunun yerine “imam”ı tercih etmişlerdir. İmam’ın önünde durduğu “icma” “ümmet”tir. Ümmet, “İslam icmaasının” adıdır. Çok ilginçtir, günümüzde İslam literatüründe kullanıldığının tam tersi iki kelimeden biridir: ümmet (diğeri millet’tir). Ümmet, İslam’dan önce Sami dillerinde de geçmektedir. Aramice’de “grup” anlamındadır. Bizzat Kur’an’da “Arap ümmeti” tanımı geçer ki, burada kelimenin klasik anlamına yakın biçimde “etnik” bir manaya gönderme yapılmıştır. Ama Kur’an’da “Hıristiyan ümmeti” kavramı da bulunmaktadır. Bunun dışında “iyi ve kötü insan ümmet”lerinden de söz edilir. Güney Arap kabileleri kendi kabile federasyonlarına “lumiya” derlerdi ki, bu da “ümmet”e yakın bir terimdir. Ama, “ümmet”in “millet” kadar kapsayıcı olmadığı görülür. Yani, “millet” yanında “ümmet” biraz dar ve “bir veya birkaç topluluk” anlamındadır. Osmanlıca’ya “millet” biçiminde uyarlanan sözcüğün eski biçimi “milla”dır. Aramice’dir ve “bir söz” demektir. Bunda mana, “bir sözü (vahy(logos) kabul eden topluluk”dur. “Umma”dan daha kesin ve net biçimde “milla” aynı dini kabul eden toplulukların tamamını kapsamaktadır. Kur’an’da da “milla” – dini cemaat anlamındadır (Hıristiyan, Ateşperest milleti). Böylece, birçok Müslüman ümmetleri olduğu halde, bir tek Müslüman milleti söz konusudur.
İşte, sultan’ın boy gösterdiği yer, ümmet değil, milla ve milla’lardır. Milla ve onun başındaki sultan’ın hüküm (hkm) alanı ise memlaka’dır. Çoğulu memalik olup, “sahip olmak veya idare etmek” anlamındadır. Dolayısıyla sultan, “malik ve melik”, yani “sahip”tir. İslam’da iki türlü memleketler vardır: “İslam memleketleri” ve “İlahî muhafaza altındaki memleketler”. Her ikisi de “darü’l-İslam”dır. Bunların dışında kalanlar, yani “İslam milletinin melikine” bağlı olmayan alanlar ise “darü’l-harp”tır. Müslüman olup, melikliği “meşru” olmayan memlekette bazen “darü’l-harp” olabilir (Gur, Gazne için “darü’l-harp” olmuştur).
Ama memleket “vatan” değildir. Vatan, Arapça’da daha bireysel bir kelime olup “kişinin doğduğu ve ikamet ettiği yer” anlamındadır. Eski Türkçe karşılığı “yurt”dur. Yürt ise, “çadır direğinin dikildiği yer” manasındadır. Bu alan “yurtluktur”. “Vatan”ın bir siyasi çağrışıma, siyasi bir yapıya temel oluşturduğu yolundaki ilk adım Osmanlıcılık akımının öncülerinden (Namık Kemal gibi) gelmiştir. Bunun nedeni Fransızca “patrie” olmuştur. “Patriot” da “vatanperver” (vatansever) olmuştur. Tıpkı Fransızca “nasion”un “millet” olması gibi.
Böylece, kelimelerin siyasal literatürdeki yerine “kemik” denilmektedir. Kemik, bedeni ifade eden bir sözcüktür. Eski Türkçe’deki karşılığı “sümük”dür. Kemik veya sümük, soy'u belirtir. Soyun kemiği “tamğa” (damga)sıdır. “Tamğa” ise sembolik bir işater (sihirli sözcük)’tir. İslam literatüründe siyasetin damgası bedendir.









tebrikler
Yazınızı can-ı gönül(üm)den şükranla karşıladım.Kavram çalıştayına katkılarınız olabileceğini düşünüyorum.
Selametle
Bu kadar güzel etimolojik
Bu kadar güzel etimolojik cümbüşü birarada görmemiz, kelime hazinemizin derununa bir yolculuk yaptırdı. Çok etkileyici ve merak uyandırıcı bir yazı. Yazıyı okurken, bir arkeolog misali, kazdıkça daha neler çıkacak diye sabırsızlıkla bekledim. Kelimelerin geçirdiği süreçler, metamorfozlar... Dağarcığımızı geliştirici yazılarınızın devamının gelmesi ümidi ile.
Bol mürekkep ve kalemli günler...
Uzun bir aradan sonra
Kaleminizin tozunu koklamayalı epey zaman oldu. Kendinizi özlettiniz.
Sizi tekrar görmekten mutlu oldum Nadir Marmara.
Yazınızı olabildiğince rahat bir dönemde okumak üzere heyecanla bekliyorum.
Samimiyetle
Sadece teşekkür etmeye
Sadece teşekkür etmeye gücüm yetiyor.
Allah cc razı olsun.
Millet ve Ümmet
Bu güzel çalışmayı bizimle paylaştığınız için teşekkürler. İzninizle "ümmet" ve "millet" kelimeleri ve çağrıştırdığı kavramlar üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Etimolojik yapısını ve tarihsel sürecini belirtmişiniz zaten. Anlam bakımından birbirine benzemesine rağmen; millet, ümmet kavramından daha geniş bir anlatıma sahip olduğu tespit edilmiş. Kur'an'da "İbrahim'in Milleti" derken aynı noktaya temas edilmesine karşın, günümüzde kullanılan anlamı biraz daha farklı bir boyuta yerleşmiştir.
"Millet" kelimesi daha ulusal bir yapıyı anlatmak için yeniden uyarlanarak, dilde yeniden "kemikleştiğini", izanda "kalıplaştığını", devletleri oluşturan toplulukları anlatmak için kullanılmaya başlanıldığını görebiliriz. Örneğin Alman Milleti ya da Fransız Milleti gibi. (Oysa Almanlar ve Fransızlar Anglo-Saksonlar olarak aynı kökene sahiptirler) Bu örneğe bakarak millet kelimesinin anlam açısından, bir bakıma etimolojik ve tarihsel yapısındaki geniş ve kapsayıcı anlatımını devam ettirdiğini görebiliriz. Ama aynı zamanda ulusçu anlatımı daha baskın bir hal almış olması ise bu kapsayıcı anlatımı, bir yönüyle keskin bir daraltmaya götürdüğünü tespit etmiş oluruz. Buna mukabil "ümmet" daha dar bir anlatıma sahipken, günümüz "dil"i için daha derleyip-toparlayıcı bir anlatıma sahip hale gelmiştir. Kısacası günümüz dili için millet, bir toprağın bağımsız ve egemen yapısını vurgulamak, bu toprağın üzerindeki farklı kavimlere ait topluğunu birleştirmek için kullanılırken, takındığı ulusal anlatım ironik şekilde ayrıştırıcı bir konum almıştır. Ümmet ise yaşanan süreçte daha dinsel anlatıma sahip olarak bir kemikleşme sonunda daha geniş bir coğrafyaya sahip, toparlayıcı bir anlatım hali almıştır.
Muhabbetle.
Mutmain Muhalif...
Çalıştaydan (?!)
Öncelikle, değerli dostum Bünyamin Engin'e yazıyı yayınlayacak düzeyde bulduğu ve yayınladığı için teşekkür ediyorum. Sayın M. Münzevi'nin değerli açıklaması içinde şükranlarımı dile getirmek isterim. Görüş belirten sayın Teralif ve Suphibayram'a da sonsuz saygılarımı iletmekten onur duyarım.
Sayın Hümeyra Göçebe'ye teşekkür etmekle birlikte "çalıştay" kavramından dolayı da hem teşekkür ediyorum, hemde ironik buluyorum. "Çalıştay" sözcüğünü daha önce duymadım. Ama sanırım Moğolca "tay" eki eklenerek yapılan kurumsal bir içeriğe sahiptir. Yargıtay, kurultay, sayıştay gibi. Ama bendeniz, acizane bir mercii hükmünde olmadığımdan bu "yüklem"i üzerime alamayacağım. Yine de saygılarımı arz ederim.