MODERN TIMES // ASRÎ ZAMANLAR
- Bünyamin Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 642 kez okundu
- rastgele...
Ekranda beliren jeneriğin ardındaki koca bir saat, modern zamanlara ait yeni bir gününün başladığını haber veriyor ve sonrasında gelen önsözse biraz sonra izleyeceğimiz filmin konusunu özetliyor: “Modern Zamanlar”: Endüstrinin, bireysel teşebbüsün - mutluluk peşinde koşan insanlığın öyküsü”
Film, ağıllarına doğru hızla ilerleyen bir koyun sürüsünün üstten görüntüsüyle başlıyor. Bilinçsizce sürüklenen koyunların hemen ardından da, metro istasyonundan çalıştıkları fabrikaya doğru koşuşturan işçilerin görüntüsü karşımıza geliyor. Bir yanda saatin altı olmasıyla birlikte işbaşı yaparak görev yerlerine gelen işçiler, diğer bir yanda ise gazetenin bulmaca ve karikatürleriyle vakit geçiren “Büyük Birader” (Big Brother) Genel Müdür.
Derken Genel Müdürümüz, önündeki televizyonu açıyor ve kanalları tek tek dolaşarak fabrikanın her bölümünü kontrol ediyor. Çok geçmeden de uyarılarına başlıyor: “Bölüm-5 hızlan!” Hiç şüphesiz işçiler arasında en çok azar yiyen, modern çağın demir çarkları arasında bocalayan serseri kahramanımız Charlie Chaplin oluyor.
Küçük Derby şapkası, koca siyah botları, sarkık pantolonu, dar ceketi ve elinden eksik olmayan bastonuyla sessiz sinemanın sembolü haline gelen paytak yürüyüşlü serserinin yeni bir mecarasını konu alan “Modern Zamanlar” (Modern Times), bir anlamda, Charlie Chaplin’in, sessiz sinemaya veda ettiği bir film.
Chaplin, 1932 ve 1936 yılları arasında yapılan, kendisi tarafından yönetilen, yazılan, kurgulanan ve yapımcılığı üstlenilen filmde, o günkü eşi ve Paulette Goddard’la birlikte kendi tek kişilik gösterisinin yıldızı olmuştur. 1931 yılındaki Şehrin Işıkları (City Lights) başarısından ve konuşmanın ortaya çıkışından dokuz yıl sonra bu konuda kendini serbest bıraktığı ilk filmdir.
Chaplin, her ne kadar “Sessiz komedi, sesli komediye nazaran seyirci kitlesi için daha tatmin edici bir eğlence” dese de, 1936 yapımı “Modern Zamanlar”dan sonra, içinde bulunduğu eğlence dünyasının dayatmalarına daha fazla dayanamayarak, sesli sinemaya geçiş yapmak zorunda kalıyor. Bu da yarattığı karakterin gösterdiği sessiz tepkinin sona ermesine neden oluyor. Bu açıdan bakıldığında, gelişen teknolojiye sessiz bir protesto niteliği taşıyan bu filmin, sesli sinemaya karşı sinemasal bir tepki olduğunu iddia etmek mümkün oluyor.
“Modern Zamanlar”, her ne kadar önceleri “sınıf mücadelesi” temasıyla sınırlı kalarak aşırı politik ve propagandacı bir dil kullandığı gerekçesiyle eleştirilse (Charlie Chaplin, yapılan bu eleştirleri kabul etmemiştir.) ve dolayısıyla Chaplin’in “Şehir Işıkları” (City Lights), “Altına Hücum” (Golden Rush) ve “Büyük Diktatör” (The Great Dictator) gibi filmlerinin gölgesinde kalsa da, daha sonraları pek çok sinema eleştirmeni ve araştırmacısı tarafından, bir dönemin sosyal gerçekliğini ve bu gerçeklik doğrultusunda insan doğasında yaşanan dönüşümü gözler önüne sermesi ve bu sayede “modern insan” kavramının ortaya çıkmasını sağlayan dinamikleri anlamamızı sağlaması noktasında önemli bir film olarak görüldü.
Çağdaş kütle üretiminin giderek gelişmesiyle birlikte, insan doğasında belirmeye başlayan tektipleşme ve makinalaşma unsurlarını çarpıcı bir şekilde ortaya seren “Modern Zamanlar”, akıl, bilinçlenme (aydınlanma) ve otonomiye sahip birey gibi kavramları temel alan modernitenin, zamanla bu unsurları insanların elinden birer birer aldığını gösteriyor. Bantlarda ve dev makinalar arasında çalışan insanların, sistemin işlemesi adına birer makina parçası haline gelmesi, filmin ana temasını teşkil ediyor.
Teknolojik gelişmenin toplumsal düzenin şekillenmesinde belirleyici bir etmen olduğunu gözler önüne seren “Modern Zamanlar”, modern çağın, “sürekli ve düzenli akış” temelinde gündelik yaşamı, insan doğasını ve toplumsal yapılaşmayı dönüştürdüğünü vurguluyor. Bu zamansal ve mekansal dönüşüm, kaçınılmaz olarak pratik hayatın ana dinamiklerini (kent, ulaşım araçları, aile, vb.) etkileyerek birey üzerine baskı uyguluyor. Gündelik hayatın idamesi için de bu baskıya boyun eğmek kaçınılmaz oluyor, çünkü aksi taktirde dışlanma ve dolayısıyla yok olma tehditi baş gösteriyor.
İşte bu noktada, Charlie Chaplin’in yarattığı lümpen serseri karakteri, anarşist kimliğiyle ön plana çıkıyor. Nitekim, toplumsal düzenin ana çarkları olan kurumlarla ve altında yatan egemen ideolojiye boyun eğmeyen Chaplin, sürekli bir yalnızlığın içerisine hapsoluyor. Chaplin’in pek çok filminde olduğu gibi, “Modern Zamanlar”da da, sisteme gösterilen karşı duruş, temelde sisteme kanalize olmanın başlıca etkeni olan mülkiyet kavramını ve dolayısıyla konformizmi reddetmesinde şekilleniyor.
Bu açıdan bakıldığı vakit, sessiz sinemanın Charlie Chaplin için ne kadar önemli ve can alıcı olduğunu görmemiz mümkün. Nitekim, sessizlik, uzam ve ve zamanda sürekli bir hareketliliği dayatan moderniteye karşı önemli bir direniş aracı olabiliyor. Chaplin, sakarlığı, rasgele yaşamı ve gezginci olmasıyla, aslında modern yaşamın ölçülülüğüne, önceden bilinebilir kılma kaygısına ve dolayısıyla da kuralcılığına karşı çıktığını söylemek mümkün. Kısacası Chaplin ve “Modern Zamanlar”, gerek yarattıkları karakter gerekse de sinematografik diliyle modern yaşamın inşa ettiği konformizm-hapishanesinin modernist firarileridir.
Kaynak: Muhtelif internet siteleri.








Şarlo’yu komünizme
“Şarlo’yu komünizme yakıştırıyorlar. Hatalı teşhis... Aynı yakınlaştırmayı ruhçular da yapabilir. Bugünün en büyük problemi makine meselesidir. Şarlo’nun makine ile alayı, o kadar zariftir ki, ancak ruhçu telakkiye yakışabilir. Mesela: Bir filminde, bir fabrikada iş tasarrufu için her şey alete dökülmüştür. Amele, soframsı bir yerde oturur. Makine gelir bir kolla ağzına yemek verir, sonra başka bir kolla da ağzını siler. Makine esasta ahmak... Yemek veren kolu bozulur, havada işler ve yemekler yere dökülür. Fakat diğer kol tarafından aç adamın ağzı silinir. Şimdi bu komiklik midir, yoksa ağlatıcı fikir mi?”
Bu paragrafı Necip Fazıl’ın Batı tefekkürü ve İslam Tasavvufu kitabında okumuştum. Filmi merak etmiş ve anlatılan olaya hem gülmüş hem de üzülmüştüm. Film sessiz sinema olmasına rağmen oldukça iyiydi. 1936 yapımı olduğu halde hala izlenebilen bir film. Çünkü değişen hiçbir şey yok. Aslında var. Gittikçe daha dibe çöken insanlık var. Yazık halimize, üzüldüm. Sanayi İnkılabı ile birlikte gelişen makineleşme sonucu her şey maddeyle örtüşüyor. İnsanlar da koyun sürüsü gibi insan vasıflarından soyutlandırılıp birer makine parçası haline dönüştürülüyor. Güç arayışı ve güç egemenliği içerisinde olan kapitalist görüş sahiplerinin insanı ne hale getirdiğini çok iyi ifade etmiş film.
Batı insanı aklı kullanarak tüm sınırları aşacağını zanneder vaziyette. Ruhtan yoksun... Değerler bütünün pragmatizm çerçeveli olduğu Batı’da insan hiçten ibaret. Batı “Amaca giden yolda her şey mübahtır.” anlayışı ile yok etmekte tüm insanları ve insanlığı yavaş yavaş. Kapitalizm çarklarına kurban olan biz insanların çaresizliğini görmek gerçekten ürkütücü. En önemlisi bu durum karşısında öz bilincimizi muhafaza etmek olsa gerek. Somut şeylerle başkaldırı gerçekleştiremese dahi bilinciyle kapitalizm çarklarına çomak sokmayı bilebilmeli insan.
Necip Fazıl’la başladım onunla bitirmek istiyorum. O çok daha güzel özetliyor.
“Batı’nın bütün eserini sıfıra indirici eksiği ruh, asl olarak Doğuda, ahiretin tarlası olan dünya fethine memur akıl da Batıda...
Bu iki kutbu birleştirip bir ark lambası parlayışına vücut vermeden, yaşanmaya değer hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir.”
Film, modernitenin
Film, modernitenin eleştirisini içeriyor. İnsanın makinalaşmasını...
Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.
Filmin teması belli; artı
Filmin teması belli; artı ve eksileri ile makineleşme serüveni.
Annemin teknolojiye karşı her zaman bir mesafesi vardır. Kullanır, istifade eder ama haddini aşmasına da izin vermez. “Her teknolojik gelişmenin faydası kadar da zararı vardır.” der de, başka bir şey demez.
Teknoloji çoğu zaman kolaylık getirir. Bu sayede zamandan, enerjiden tasarruf sağlanılabileceği düşünülür. Bu fikir bile insanı sevindirmeye yeter aslında. Kolaylığın mutluluk getireceği sanılır. Ama gelin görün ki, sonuç hiç de böyle değil. Zaman ne kadar bizlere daha iyi imkânlar sunsa da; beraberinde her zaman mutluluk, huzur getirmiyor. Bu da sanırım modernite ve teknolojinin insanı sadece maddî boyutta doyurması ile ilgili. Oysa insan, bir de ruh taşıyor. Gönül gözlerimiz de çoğu zaman kapalı olduğundan, karşımızdaki insanların sadece bedenlerini görüyoruz ve bu bedenin ardındaki “can”ı göremiyoruz.
Bugünkü Zaman Gazetesi`nde Ekrem Dumanlı`nın bir yazısı vardı. O da insanın ruhî yapısının es geçilmesinden dem vuruyordu: “Öteden beri itiraz ettiğim hatalardan biri bu; bizde hastanın ruh hali hep ihmal ediliyor. Sağlık sistemimiz, hastayı verilerden ve testlerden oluşan, bir obje ya da denek gibi görüyor.(…) Hastayı sadece kan değerlerinden, nabız ölçümünden, idrar tahlillerinden, röntgen filmlerinden ibaret sanmak insan gerçeğini en arka plana atmak demektir.”
İnsan gerçeğini arka plâna atmak… Düşünebiliyor musunuz, insan gerçeğini görmezden gelen, yine bir insan, bir başka varlık değil… Makinelerle birlikte insan da robotlaştırılmak isteniyor. Yani insan da bir makine hâline gelsin isteniyor. Yeter ki işler aksamasın, insanın kolları işlemekten bir an bile durmasın diye; bir başka insan kalkıp, insana yemek yediren bir makine yapıyor. Elbette sonuç olumsuz…
Bunun arkasında yatan sebep acaba teknolojinin insan fıtratına uygun hâle getirilemeyişi olabilir mi? Biliyoruz ki insan “üns”ten, “ünsiyet”ten gelir. Birilerine muhabbet duyar, birileri ile muhabbet etmek ister. Ama filmde gördüğümüz trajikomik sahnelerden biri de, iş esnasında bir an arkadaşına bir söz söylemeye kalkışması ile işlerin hemen aksamasıdır. Dolayısıyla kahramanımızın işi, insanlarla diyalog kurmasına fırsat vermez. Çevresindekilerle iletişimi engelleyen bir anlayış da, beraberinde duyarsızlığı getirecektir. Bu da bizlerin yabancı olmadığı bir insan modelidir. Günümüz sokakları böyle insanlarla dolu değil mi? Komşusunu tanımayan apartman sakinleri, aynı asansörü kullanıp da birbirlerine selam vermeyi düşünemeyen iş arkadaşları, çevresindeki insan bağırışlarına kulak vermeksizin yoluna devam edenler, kim aç, kim susuz, kim dertli, kimin evinde cenaze var diye merak etmeyen, akıp giden zamanın peşine düşüp gözü başka şey görmeyen insanlık…
Filmin insanı güldüren ve ağlatmayan tek yanı da, kahramanlarımızın tüm aksiliklere rağmen yüzlerinin gülmesi. Bu da galiba maddiyatın peşinde olmamalarından kaynaklanıyor. Tek gayeleri bir evlerinin olması. Elbette bununla birlikte, onlar da hayattan kolaylıklar bekliyorlar ve bunları hayâl ediyorlar: Bir elma ağacının pencereden sarkarak meyvelerini evin içerisine kadar sunması, ineğin bir ıslık ile kapının önüne gelerek sütünden ikram etmesi gibi… Ne hayâl ama değil mi?..
filmleri alamadım daha
Her gün kargoyu aramama rağmen daha benim adıma kargo var demedilerne yazık ki.
Yarın Allah kerim.
Filmin başında koyun sürüsü ve fabrika işçilerinin toplu olarak işe koşuşturmaları ile başlıyormuş okuduğum kadarıyla.Bir de kocaman saat.
Hayalimde canlanan şu oldu bir anda.Koyunlar sadece kendilerine yüklenen proğrama göre hareket ederler.Tam manasıyla, insanlar için de bazan kullanılan ve "cuk" diye yerine oturabilen "sürüdürler".En baştaki koç uçurumdan atlasa bütün sürü peşinden atlar,tarihte görülmüştür(!)
Ama insanlar öylemi?
Onların akılları ,sorumlulukları,memleket meseleleri ve unutulan yok farzedilen gönüllü olmak lıkları vardır.
Bu gönül meselesine dikkat çekmek istedim.
Eğer flimler elime geçerse tahmin ettiğim gibi insana dayatılan istekler mi çıkacak karşıma göreceğim.
Çocukken gülerek
Çocukken gülerek izlediğim şeyleri hayatımın ilerleyen yıllarında aynı şekilde izleyemedim. Gülmeler yerini düşünmeye bıraktı.Düşünceler sorgulamaları getirdi, sorgulamalar hükümleri getirdi peşinden. Buna göre dünyam bölünmeye başladı... bir yanda iyiler, bir yanda kötüler, bir yanda doğrular bir yanda yanlışlar...
Dün güldüğüm şey beni bugün düşündürüyor ve üzüyorsa bu anlamda özlenilen aslında genel anlamda "Geçmiş" değil... insanın kendi gönül dünyasının geçmişidir.
Bunu, haklı olarak;
"İnsanda, geçmişe bir özlem var esasında. Mutluluğu ve huzuru geçmişte arıyor insan. Geçmişte böyle bir şey yaşandı mı?(Hemen asr-ı saadeti hatırladınız değil mi?)Bakılan şeyde görülen herkes için aynı değildir." diyen Eyüp Bey'in satırlarına istinaden söylüyorum.
Doğrudur bakılan şeyde görülen şey herkes için aynı değildir. Hatta kişinin kendisi için bile baktığı şey aynı olsa bile gördüğü şey zamanla değişmektedir demek adına söylüyorum.
Bu izlediğimiz filmin değelendirmesi filmdeki gibi bir yöneticinin gözünden çok farklı olurdu mutlaka. O kişi, dehasına hayran olduğu bir müteşebbis görürdü bu filmde yalnızca.Onun için başını kaşımaya bile vakit bulamayacak kadar makineleşmiş hale getirilmek istenen insanların durumu hiç dert olmazdı.
"İmparatorun Yolculuğu" isimli belgeselde sürüler halinde bir araya gelen, hareket eden penguenlerin bu durumu bizde hayranlık uyandırırken koyunların sürüsünü gördüğümüzde aynı şey canlanmıyor zihnimizde, temelde durum aynı olmasına rağmen. Koyun sürüsü bir teslimiyetin ifadesi anlamına geliyor her yerde.
Koyun sürüsü görüntüsü... ardından fabrikaya, işinin başına koşturan işçiler...
Bu aslında olanı değil, olması isteneni yansıtan bir görüntüdür. Eski çağlardan beri birileri daima insanı bu hale getirmek istemiştir.Bunun için uygulanan baskı, şiddet ve zulümün yerini artık başka şeyler almıştır. İnsan için zorunlu olan beslenme barınma gibi ihtiyaçları koz olarak kullanan ve yeşil(Dolarların) peşinde koşarken önüne gelen herşeyi ezen sürülerin hali ise koyunlara benzetilemez.
"Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.- Araf Suresi 179"
(Allah (cc) nebiler, resuller göndererek yeniden hatırlatmıştır insanın değerini.
Anlamayanları yerin dibine geçirmiş, çeşitli felaketler yağdırmıştır tepelerine.)
işçisine köpek muamelesi yapanlar köpeğine gösterdiği şefkatle insan olduğu izlenimini vermek isterler çevrelerine.Dişlileri arasına aldığı Charlie Chaplin'in insan olmasının o makine için ne anlamı varsa bu kişiler için de insanın ancak o kadar bir anlamı vardır. Oysa ki koyun sürüsü haline getirilmek istenen o işçi (Charlie Chaplin) hala insandır, zayıfa yardım etmeye çalışmakta, sevgiyi bilmektedir. Bu da aslında niye birisinin işçi, niye diğerinin öyle bir işveren olabildiğini açıklayan en bariz delildir.
Kim daha fazla insansa doğru olan odur.
İnsanca yaşayacağımız bir dünya dileği ile, sevgi ve selamlar.
Halim Bey'in yorumu çok
Halim Bey'in yorumu çok hoşuma gitti. Çok güzel yerinden yakalamış. Koyun sürüsü-makina- iş veren -işçi-düşüküne yardım...
Teşekkür ediyoruz Halim Bey'e...
Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.
Eyüp Bey,
Efendim, ben de sizlere teşekkür ediyorum.
Hem bu yorumunuz hem de önceki yorumuma kaynak oluşturan sözleriniz için.
Selam ve sevgilerimle.
Filmi 6,9,15 ve 17
Filmi 6,9,15 ve 17 yaşlarındaki yeğenlerimle seyrettim.Onlar güldü,ben de güldüm.
Verdiği mesajla,aldığımız mesaj toplandı ve bölümü elimizde kalanlardı.
Anladıklarımıza üzüldük ama gördüklerimiz komikti...
Beni İLAHİ aşka ulaştıracak bir Şems'e hasretim.