MÜHR-Ü SÜLEYMAN

Kategoriler:

Can bedeni ilk yokladığında ayrı düşmüşlerdi,
İlk tın’ladığında kendine ayrışmıştı yerle gök.
Bir nefes boşluğundan kayıvermişlerdi,
Aklın kuytularına gizlenmiş kara deliklerinden varlığın.

Yıldız oyalı zaman perdesi çekildiğinde
Yaratılmışların üstüne,
İçinden geçtiği karanlığa karşı
Aklamalıydı kendini insan
Ayaklandı, dişlerini geçirdiği arzın yırtıklarına
Ellerini yamadı.

İki parçaydı adam ve kadın,
Yamalıklı bir örtü misali
Ayaklarına serili arzın üstünde,
Her biri bir kutbu sabitlercesine.

Yıldızlar sebepsiz, yıldızlar parlamaya üşenirken
Ve ne çizdiklerini bilmezken henüz,
Düşüverdi biri,
Süleyman’ın mahremi sırça mahalin tahtına.
Belkıs’ın saçlarına yakıştırmıştı cismini
Daracık bir halkanın kalbine saplanırken.

Yüzük oldu Süleyman’ın adil ellerinde.
Elin ettiğine katlanmaktı yazgısı artık, çaresiz.
Yüzü değdi, kaydı tutulmuş tüm tebliğlere
O Süleyman’a Süleyman ona dolandı.
Görkeminde saklı sır, bir yıldıza ayandı.

İçinden geçtiği ama içinden geçeni sığdıramadığı
Parmaklarına dolanmış küçük bir yüzük,
Ömrünü geçirdiği süzgeç, sırça bir kafes,
Elinin işlediğinin ispatı; Mühr-ü Süleyman.

Gelmiş geçmiş tüm şahadetlerin şahidi yüzük,
Karanlıkları yarıp kaleme gerilmiş perdeyi kaldıran ışık.
Dilinin eğirip, elinin yoğurduğu Süleyman’ın.
Eşyaya anlam,
Hüthüt’ün süzüldüğü tepelere aydınlık.

Aşk ateşini harlayan karınca nefesi,
Yekpare varlığına içkin insanın mükemmel terkibi.
Yüzük yazgıya emanet,
Bir ömür parmaklarındaki ürperti.