NAKŞEDEN İZLER - VIII
- Mustafa CİLASUN yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 415 kez okundu
- rastgele...
Huda her yarattığına gerçeği sormuş, akdedip sabredenler, su yüzünde saman olmuş, etmeyenler ise sefalet ve zillette boğulmuş.
Beni yaratıp donatan, en ulvi duyguları mücehhez kılan, her zaman bağışlayan, Rahman ve Rahim olan, Yaratan Rabbime sığındım, sinemi istila eden burukluğumla ona ellerimi açtım.
Ey Allah’ım, biliyorum ki imtihan ediyorsun, fakat sen beni, benden daha iyi bilirsin, kimseye bilerek kötülük yapmadığımı, gözümü kör edecek hırsımın olmadığını, kalbimde hasedin hiç barınmadığını,
Helalinden kazanayım istedim, bunun için hiç vakit gözetmedim, üşenmedim, isyan etmedim, gücümün üzerinde gayret gösterdim ve her zaman sana hamd ettim.
Sinemi bu kadar, harap edecek ne yaptım, yüreğimde kopan fırtınalara, zihnimi felç eden dalgalara, artık göğüs geremiyorum.
Yüküm ağır geliyor sabredemiyorum, takatim kalmadı artık yoruluyorum, sana sığınıyorum, çözümün sende olduğunu biliyorum, öyle inanıyorum,
Beni hiç zorda bırakmadın, lütufta bulundun, hep umudum oldun, ben yine sana geldim, kapına sığındım, bana gönül rahatlığı ver, çözüm bulmam için bir vesile göster, diyerek ellerimin içiyle yüzümü mesettim.
Silkinmiştim, meramımı maksuduma havale etmiştim, rahatlamıştım, bir cengâver gibi hayatta beni bekleyen, yeni imkânlara ümitle kucak açmıştım, yeis’ten arınıp, istikbale yeniden kapı aralamıştım.
Bursa da geçirdiğim bir yıl boyunca, birçok dost kazanmıştım, hayırlı ve güzel hizmetler yapmıştım, gariban insanların sığınağı olmuştum.
Bu insanlara, hayata daha farklı pencereden bakma ufkunu, kazandırmıştım, bunlar benim için çok yeterli sebeplerdi.
Fakat babama, anneme Bursa dan dan böyle habersiz, alel acele niçin döndüğümü, nasıl izah edip, anlatacaktım.
Zihnimden bu içinden çıkılmaz, keşmekeşliği bir türlü atamıyordum, bu düşünceler eşliğinde yol alıyordum.
Değişik senaryolar hazırlayıp, sil baştan yapıyordum, bedenen çalışmaktan çok daha fazla yoruluyordum, sinemdeki dalgalar eşliğinde düşüncelere dalıyordum.
Uyuya kalmışım, öyle derin ki;
Gözlerimi açtığımda, her kez otobüsten inmiş, sadece ben kalmıştım.
Fakat zihnimdeki fırtınalar durulmuş, kuş gibi hafiflemiştim, ufkum açılmış, hem de, karnım açıkmış olarak kendimdeydim, bu ne büyük bir nimet, şükürler olsun.
Bu kadar rahatlayınca, nasıl hamd etmem, yüce Allah’a, hem de hemen, ab dest aldım, çimenlerin üzerinde, iki rekât namaz kıldım.
Okyanusun azametli dalgalarının ortasında alabora olmaktan kurtulmuş, karaya, sahilin o eşsiz güzelliğine, bir anda kucak açmıştım.
Böyle fırtınalara maruz kalarak, birebir yaşayanların, beni daha iyi anlayacaklarını zannediyorum.
Fakat yinede herkesin, farklı bile olsa, böyle duyguların benzerlerini yaşadıklarına veya bir gün yaşayacaklarına inanıyorum.
Evimize geldim, annem ve babamın anlayıp, ikna olacakları biçimde, sizlere, memleketime dayanamadım, kabilinden ifadelerde bulundum ve böylece Bursa hatırama noktayı koydum.
Birkaç gün dinlendim, dost arkadaşım Mehmet Muçhan sağ olsun, beni hiç yalnız bırakmadı, bir yıllık özlemimizi, bir nebzede olsa gidermiştik.
Meğerse daha yeni, kendini toparlıyormuş.
Hastalanmış, günlerce hasta yatağında yatmış, İstanbul dan dan Prof. Dr. Ayhan Songar’a, Ankara dan dan Dr. Emin Acar’a giderek günlerce çare aramış.
Mehmet’in annesi Fatma Hanım teyze, onun olmadığı bir zamanda, sesini kısarak, ah Mustafa bilsen neler çektik diye başını sallayarak, aynı paniği yeniden yaşıyormuş gibi anlatıyordu.
Kendi gönlünde çaresiz kalmış, etrafına bakınmış, kendinden başkada yanan yokmuş, ne yapsın zavallı kadın, dalyan gibi oğlu gözünün önünde, gün geçtikçe kötüleşiyor, harap oluyormuş.
Öyle ki, kim bir tavsiyede bulunsa, vakit geçirmeden uygulamaya koyuluyormuş, çoğunu da Mehmet ten saklayarak yapıyormuş, sıkıca da tembihliyor beni,
Aman ne olur, sakın ola ki Mehmet’e söyleme emi diye tembihliyordu.
Onunla geçmiş olsun çok çileler çekmişiniz, merak etme teyzeciğim inanın ki, söylemem kimseye dedim ve mi sade alarak oradan ayrıldım.
Şu satırları yazdığım an ve zaman itibarı ile tam yirmi üç yıl geçmişti, ben hala sizlerden başka kimseye de, söylememiştim bu sırrımı, artık sakıncası olmadığına inanıyorum.
Günler geçiyor, zaman mevhumu kendi ölçeğinde, sormadan, bizatihi alacaklı gibi, derinden, hissettirmeden bir şeyler alıp götürüyordu bizlerden.
Tasavvuf ve tarikat söylemi nereye gitsek karşımıza çıkıyordu, sanki o günlerde gündemi o oluşturuyordu.
Mehmet durmuyor beni sürekli zorluyordu, ben senin kadar kararlı ve cesaretli değilim, önce tarikata sen gir, sonrada ben gireyim diyordu.
Fakat anlaşılamayanlar haddinden fazla çoktu, içine girenler Allah ve Peygamberden çok şeyhlerinden ve kerametlerinden bahsediyorlardı.
Onunla da yetinmeyip mürşitlerinin kutbu cihan veya gavs olduklarını söyleyerek, onlara makam tayin etmeyi ihmal etmiyorlardı.
Akıl, mantık zaviyesinden, sorgulamaya fırsat vermiyorlar ve içine girip yaşamayınca anlayamazsın diyorlardı.
Denize düşüp’te, yüzmeyi bilemeyen bir insanın, haleti ruhuyesi ne ise, bende o günlerde, gönlümün derinliklerinde, öyleydim.
Siyasi arenada, İslâm’i söylemde, dikkatimizi çeken, o günkü koşullarda, bizlere cazip gelen,
Tüm mazlumların, saf, samimi, manevi duyarlılığı olan, dar gelirli insanların, çıkış kapısı olarak gördükleri,
Bir amaç, hedef olarak ileri sürdükleri, kendilerinin, diğer partilerden üstün ve farklı olduklarını, ilan ettikleri,
Bizlere yabancı olan parlâmento, yasama, yürütme ve yargı organlarını, daha yakından tanıtarak ve öğreterek,
Ufkumuzda olmayan, hiçbir zaman tasavvur etmediğimiz, devleti tanıma ve sahiplenme olgusunu kazandırmışlar,
Kısıtlı olan televizyonlardan takip ederek, tavrımızı ve katkımızı netleştirmeye çalışıyorduk, bunlar bizlerden isteniyordu.
İlk defa bir parti binasına gittim.
Yusuf Bozkurt tan sonra il başkanı olan, Kenan Mutlu ve yönetim kurulu üyeleri ile kiçikapı da ki o eski, millet caddesinin arkasından girilen, mütevazı binada tanıştığım,
Ve o gün, bu insanların çoğunda gözlemlediğim, mütereddit halin, yani zihninde teşekkül eden,
Fakat zaman içinde, çözüleceğine inanılan, rahatlıkla herkese sorulamayan, tefrika girmesinden korkulan, soru ve ünlem işaretlerinin olduğudur.
Artık bende, çevremin oluşturduğu koşullar nedeniyle, arkadaşım Mehmet’in bitmeyen ısrarı nedeniyle,
Ve içimde ki, birçok mevhumun barınağı olarak, meçhule doğru, daha iyi bir kul olmak düşüncesiyle, yok sandığım,
Fakat belki de kendimi avuttuğum, enaniyet ve tekebbür virüslerinden, arınmak heva ve heveslerimi, daha iyi disipline etmek niyetiyle, kararımı vermiştim.
Girecektim artık, kararlıydım, tanıdığım herkesin, kurtuluş yolu olarak gördüğü ve gösterdiği,
İlahiyatlısından, mühendisine, doktorundan, öğretmenine,
İş adamından, yayıncısına kadar, tanıdığım her kesin, tavsiye ettiği,
Ve fakat benim için, iks kümelerinden oluşan,denklemi düşünürken, kendime sürekli sorduğum,
Bu insanların, tahkiki, araştırması yok muydu, elbette vardı, akıl ve mantık açısından noksan değillerdi, öyleyse kandırılmış olamazlardı.
Benim bu insanlardan, daha kapsamlı bir araştırama yapmadığıma göre ve dolayısıyla bunlardan, çok daha akıllı olmadığım kanaatiyle, tereddütlü davranmanın bir gereği ve manası yoktu.
Beni davet ettikleri yol, yalanlara, entrikalara, fırsatçılara, yalakalara ve her türlü mel’a netin işlendiği mekânlara, kapı aralamıyordu.
İnsanı tek başına sadece kendiyle müteşekkil, serbestiye ti, ve keyfiyetini vermiyordu.
Halife veya şeyh denen zat, müridin kalbinden geçen her şeyi bildiğini ve o bakımdan,
Çok dikkat edilmesi gerektiğini söylüyorlardı, yanına giderken kalbine sahip ol, tembihinde bulunmayı ihmal etmiyorlardı.
Anlatılanlar öyleydi, dolayısıyla benim gibi;
Yıllarca Allah demiş, Peygamber demiş, Kur’an demiş fakat sadece taklit etmiş birini!
Doğurup dünyaya getirmiş, baba, anne olgusunu öğretmiş, yeme, içme, giyim, kuşam, yanlış, doğru öğretisinden ileriye gidememiş,
Ufkumu açmamış, bilgilerle donatmamış, hedef göstermemiş, ilke ve prensip konusunda duyarsız kalmış, bunlardan ellerinde olmayarak, bizleri mahrum bırakmış olan, canım annem ve sevgili babam.
Kime, nasıl, ne şekilde, hangi koşullarda, nereye kadar, hangi tavizlerle diye, hiç bir ölçü öğretilip, sorulmamıştı, şimdiye kadar!
Nasıl sorsunlar biçareler, onlara da babalarından, annelerinden miras kalmış, çünkü o yıllarda, her tarafı geçim sıkıntısı sarmış,
Harf inkılâbından dolayı herkes, bir çırpıda cahil kalmış, kim Allah’tan bahsediyorsa, gerici, yobaz sanılmış.
Gariban babam, kırk üç buçuk ay askerde kalmış, okumayı dahi öğrenememiş, fakat suçlu bulamamış, hiç kimseye bir şey soramamış, zira çoğu insan o yıllarda, aynı ahenkteymiş.
Geçinebilmenin en büyük dert olarak görüldüğü, aile ortamlarında şefkatin akıbetini bir düşünün, kim buluyor ki onu, hangi ölçülerle kime taksim etsin.
Benim en değerli varlığım olan annemi, sevgili babamı suçlamam, haddim değil, ama onlar gibi kimleri suçlayacağımdan ve nasıl hesap sorulacağından, habersiz ve de mahrum değilim.
Her şeye rağmen, hamd ederim Allah’a ki, Müslüman bir ailede ve İslam diyarında dünyaya gelmeyi, bizlere nasip etti.
Akidemiz, amellerimiz, taklitte olsa, gönlümüzde her zaman, hakikate kapı aralanmış, tahkike giden yolunda, taklitten geçtiğinin zeminini hazırlanmış.
Yalnızca bu dahi, şükretmek için, yeterli sebep değil mi?
Ya batıl olan dinlere iman edilen, bir aile ortamda dünyaya gelseydim, Müslüman kimliğinden uzak ve mahrum kalsaydım daha mı iyi idi.
Yine de, onlar sürekli;
Allah devlete ve Millete, zeval vermesin diye, dua ederlerdi.
Ben maalesef böyle dua edemiyordum.
Devlet denen olgu, halkının hizmetinde, emrinde ve bu görev bilincinde değil de, halkına tahakküm özentisinde olursa,
Devletin, devlet olabilme vasıflarına, haiz değilse ve bunları yerine getiremiyorsa,
Halkının refahını ve mutluluğunu, artırmak yerine, onları sürekli perişanlığa, mahkûm ediyorsa,
Adına Parlâmento denilen, ve bu milletin temsil yetkisi verdiği, millet vekillerinin bulunduğu mekan, her on yılda bir, tedavülden kaldırılıp, tasfiye ediliyorsa,
Bunu da, millet adına yaptık, milletin ve devletin bekası için diyorlarsa, temsil yetkisi olan nice mümtaz şahsiyetleri, hiç suçları olmadığı halde, mahkûm ediyorlarsa,
Kendi kuvvet dengelerini, korumak ve kurtarmak adına, kanun çıkartıp, milletin âli menfaatlerini, hiçe sayıyorlarsa,
(devamı Nakşeden İzler 9 da)




Son yorumlar
1 gün 23 saat önce
2 gün 15 saat önce
3 gün 4 saat önce
3 gün 4 saat önce
3 gün 9 saat önce
3 gün 9 saat önce
3 gün 17 saat önce
3 gün 18 saat önce
3 gün 18 saat önce
3 gün 19 saat önce
4 gün 14 saat önce
5 gün 1 saat önce
5 gün 21 saat önce
1 hafta 2 saat önce
1 hafta 14 saat önce