BİR HAYATA DOKUNMAK
- Hayat Eylül yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 804 kez okundu
- rastgele...
Özel bir durum olmadıkça, hiç bir msn adresimi açmam. Çok vakit aldığını düşünüyorum msn sohbetlerinin...
'Geyik muhabbet’iyse hele, hepten uzak olmalı benden...
Telefon görüşmesini tercih ederim, msn' de görüşmem gerekiyorsa sesli görüşmeyi tercih ederim.
Yeterince yazdığımı düşünüyorum zaten, fazlası 'doz aşımı' na girebilir, 'antidot' unu da bilmiyorum. : )
Akşam, saat 19.. suları...
Önümde farklı pencereler açık; okuyor, notlar alıyorum.
Hikâyenin devamında, nedenini anlatacağım, msn' de çevrimdışı görünüyor, oturum açanı görebiliyorum.
Evet, işte o... Oturum açtı.
Çevrimiçi olarak durumumu değiştiriyorum.
Aşağıdaki satırların ve bu hikâyenin yayınlanma nedeni nedir? Nedir beni, bunları yazmaya iten sebep?
Benzeri yazışmalarım olmadı mı?
Oldu...
Çok etkileyici hikâyeler benimle paylaşılmadı mı?
Paylaşıldı...
Hepsi bende kalmadı mı?
Kesinlikle...
Gülenaz, ne var sende, ayrıcalığın ne senin? Niye dokundu hikâyen yüreğimin tâ derinine?
Beni bu kadar etkileyecek insanlar az çıkar. Hassas olduğum doğrudur ama bu derecede etkilendiğim insan sayısı çok fazla değildir.
Hikâyen mi yoksa bunları onurla karşılaman mı?
29 yaşa yakıştıramayacağım kadar sağlam bir karakter yapısı, kendimde de olduğunu düşündüğüm çok güçlü onur duygusu mu?
Sende benden bir şeyler var, belki bende senden?
Yazılarınla tanıdım seni, ilk olarak... Sesindeki duyguyla bütünleştirmeye çalıştım sonra, yazdıklarını...
Karakterinin güçlülüğünü, tevekkülü hissettiren, yanılmıyor olduğuma inandıran tonlaman, vurguların...
Şaşkınım, inan...
Önce akşamki görüşmemiz... Sonrasında tanışma hikâyemizi anlatacağım.
Oturum Başlama: 05 Eylül 2007 Çarşamba
Eylül (...............@ hotmail.com )
gülenaz (............@ hotmail.com)
(19:08) Eylül : Merhaba..
(19:09) gülenaz : Merhaba nasılsınız?
(19:10) Eylül : sağolun, iyi olacağız inş.
(19:10) gülenaz : İnşallah. Ne güzel sizinle buluşabilmek
(19:10) Eylül : mikrofonunuz varsa ve müsaitseniz sesli görüşme başlatabiliriz.
(19:11) Eylül : sağolun.. Benim için de öyle..
(19:11) gülenaz : Çok sevinirim
(19:11) gülenaz aranıyor...
(19:12) Eylül : yanıtladınız mı?
(19:12) gülenaz : Yanıtlamaya çalıştım ama açılmadı
(19:12) Eylül : İsterseniz siz davet edin.
(19:13) gülenaz sizi arıyor.
(19:13)gülenaz : Şu anda arıyorum
(19:13) Aramayı yanıtladınız.
(19:44) gülenaz : Şu anda (...özel........... ) çok rahat konuşamıyorum
(19:44) Eylül durumunu Çevrimiçi olarak değiştirdi
(19:45)gülenaz : Ben çok üzülüyorum sizi saatlerce dinleyemediğim için
(19:46) gülenaz : (.............................) Karşımdaki şahsın özeli, boş bırakılmıştır.
(19:46) Eylül : o da olacak inşaallah
(19:46) gülenaz : Ben sizinle karşılaşmamızın hikmetini anlamayı Rabbim nasip etsin diye dualar ediyorum
(19:46) Eylül : hattâ yüzyüze de görüşeceğimize inanıyorum bir gün..
(19:47) gülenaz : Çooooook isterim
(19:47) Eylül : Allah c.c razı olsun.
(19:47) gülenaz : Şu an size sarılabilmeyi ne kadar çok isterdim
(19:47) Eylül : sizi bir kat daha sevip bağlandım şimdi..
(19:47)gülenaz : affedin
(19:47) Eylül : sarıldım bile ben size..
(19:47) Eylül : hissedebilirsiniz
(19:47) Eylül : ruhlarımızla sarıldık biz..
(19:48) gülenaz : Benim bu kadar uzaktan yüreğimi okuyabilmenize şaşkınım
(19:48) Eylül : Allah c.c ın bir lütfu..
(19:48) Eylül : bende bir şey yok..sevgiden başka..
(19:49) gülenaz : pek çok iltifat aldım duygularımı yansıtış tarzımla ilgili olarak. Ama inanın hiçbir iltifatın içinde sizin samimi ve dupduru gülüşünüzü hissetmedim
(19:49) Eylül : Birbirimize dua edelim.O' nun rızası için..
(19:49) gülenaz : inşallah
(19:49) Eylül : Yine görüşeceğiz inş.
(19:50) Eylül : benim için özel olduğunuzu unutmayın ltf.
(19:50)gülenaz : İnşallah (.....özel.............)
(19:50) Eylül : âmin..
(19:50) Eylül : cân-ı gönülden, bir tanem..
(19:51) gülenaz : Çok teşekkür ederim, sabrınız, yakınlığınız, içtenliğiniz için...
(19:51) Eylül : hepsi gönülden ve zevkle inanın..
(19:52)gülenaz : Allah razı olsun
(19:52) Eylül : Sizi O' na emanet ettim, görüşmek üzere inşallah..
(19:52) gülenaz : Sizden kopamayarak, görüşmek dileğiyle.. Saygılar...
(19:52) Eylül : Bil mukabele..
(19:53) Eylül : Unutmayın sizinleyim ve unutmayın, Allah c.c bizimle..
(19:54) gülenaz gönderdi : Siz hep benimle olduğunuz sürece unutmayacağıma söz veriyorum
Gelelim hikâyemize...
Önce, bir site kuruyorum. (Nedenlerine değinmeyeceğim burada )
Bu arada farklı sitelerde de yazıyorum.
Yazdığım bir diğer siteye, yeni bir üye kaydoluyor, yazdıkları ve yaklaşımı değişik, oldukça mantıklı, sağlam yaklaşımı var.
Cevap yazıyorum, o da benden etkileniyor.
Yazdıklarımın, kendisini çok yakından tanıyan bir kişisel gelişim uzmanının söyledikleriyle tıpatıp aynı olduğunu belirtiyor.
Bakıyorum ki, üye olup, benim sayfamda da yazmaya başlamış. Ben de onun bölüm yöneticiliği yaptığı sitede, onun bölümünde yazmaya başlıyorum.
Bulimia ve anoreksiya hastalığı ve hastalarıyla tanışmam bu döneme denk düşüyor.
Forumda başka bölümler de var, ancak, bana hitap etmiyor, o kadar bol vakit ayırıp, çok fazla yere bölünemiyorum da zaten.
Bir gün, bir başka başlıkta Gülenaz’ın yazısı çarpıyor gözüme…
Önce, neden bahsettiğini anlayamıyorum.Sonra, bakıyorum ki engelli bir evlâdı olan, gönlünün güzelliği, yazdıklarında da şekillenen bir anne o…
***
Blogda şu anda taslak haline çektiğim bir yazımı, aşağıya alıntıladım. Onunla yazışmamızın gidişatına göre yol haritası belirlemeyi düşünüyorum, birlikte karar vermemiz doğru olacak zannederim. Ya özelde kalacak ve adı bir daha satırlarıma yansımayacak ya da? …
Zaman...
Neler yaşayacağız bakalım?
Hazan Mevsimi...
Makam: Nihâvend
Usûl: Düyek
Beste: Şekip Ayhan Özışık
Güfte: Şekip Ayhan Özışık
Yine hazan mevsimi geldi
Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra gidecek
Yine deli gönlüm, yine bu mevsimde
Hicranını yalnız başına çekecek
Hüsranını yalnız başına çekecek
Geleceksin belki de, o zaman
Ne o yapraklar, ne o rüzgârlar ve ne ben olacağım
Yine deli gönlüm, yine bu mevsimde
Hicranını yalnız başına çekecek
Hüsranını yalnız başına çekecek
Arada bulutlanan havalar, sonbahar esintisi taşıyor...
Severim sonbaharı, buruk bir hüzün duygusuyla, hüzün gezegenine yaraşır...
Yağmuru, kapalı havaları, hafif, orta şiddette rüzgârlarıyla...
Aşağıdaki yazı, onunla yazışmalarımızı içeriyor...Paylaşmak istedim.
Temmuz 10, 2007, 02:01:42
Merhabalar...
Öncelikle, hoş geldiniz Gülenaz...
Son birkaç gündür öylesine yorgunum ki yazınıza rastlamasaydım hiç bir şeye bakmayıp, dinlenmeyi seçecektim. Sonrasında da gönderdiğiniz tüm mesajları taradım, kimlik bilgilerinize de bir göz gezdirdim.
Bunu herkes için yapabiliyor muyum, tabii ki hayır, her ne kadar gücümün son zerresine kadar kullanmayı alışkanlık haline getirmiş olsam da bunun da bir sınırı oluyor..
29 yaş ve bu olgunluk seviyesi... Tebrikler. Gerçekten. İçtenlikle...
Biliyor musunuz, ateş yakar deriz de gerçekten yanıncaya dek havada kalır buna dair tanımlamalar ve her bir ateş de yekdiğerinden farklıdır.Olgunlaşıncaya kadar her birimiz çeşit çeşit ateş sınavlarına tâbi tutuluruz.Sol yanımızda bir yer acır, incede..en bir sızı duyarız.
Bugün oğlumu gönderdim önce, sonrasında da kızımı, kuzenlerinin düğünü için gelmişlerdi.
Ayrılıklara da mı alıştım ne? Bu kaçıncısı hatırlamıyorum bile. Ne kadar hüzün duyduğumu da...
Başka bir yazınızı da ilgili bölümde cevaplandırmak istiyorum. Can alıcı noktalara işaret etmişsiniz. Okuduğumda çok etkilendiğim bir yazıyı alıntılamak, daha doğrusu buraya da kopyalamak istedim. Daha önce kendi web sitemde de yayınlamıştım.
Bu arada kısaca kendimi tanıtayım. Doğup- büyüdüğüm ve tahsilimi yapmış olduğum yer İstanbul. Eczacıyım. Evliyim, üç çocuğum var.
İnsanı olgunlaştırıp büyüten dahası belki yücelten yaşadıkları ve bunlara gösterdiği tepkilerdir diye düşünürüm. Sizi tekrar kutlar, güzel düşüncelerinizle gerçek ve kalıcı güzellikler içinde geçmesini dilerim yaşamınızın...
Selâmlar...
Susmak Üstüne...
Susarız…
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…
Susarız…
Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…
Susarız…
Sessiz bir onaydır susuşumuz… Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…
Susarız…
Sessiz bir bekleyiş olur susmak… Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz… Ya da birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel- git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…
Susarız…
Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak… Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…
Susarız…
Hassas ve kırılgan bir tepkidir… Küçücük bir hatırlatmadır belki… Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…
Susarız...
Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır… Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…
Susarız...
Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz… Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…
Susarız...
İletişimin tıkandığı yerdeyizdir, hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı… Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran… Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna… Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar… Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…
Susarız...
Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir… Korku eşlik eder suskunluğumuza…
Susarız...
Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…
Susarız...
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…
Ynt: Eylülde filizlenen Hayat'a teşekkür
« Yanıtla #55: Temmuz 10, 2007, 08:11:11 ÖS »
------------------------------------------------------------------
Sayın Hayat eylül,
Mesajınızın şahsımla ilgili bölümünü okurken onur duydum. Öncelikle özel mesaj göndermek yerine, bu sayfada güzel yorumlarınızı paylaştığınız için teşekkür ederim.
Sizin gibi üç çocuk ve uzun bir gece boyu yazılarınızı okuduğum kadarıyla tecrübe sahibi bir sözcük üstadından, yaşıma göre olgun olduğumu yazan cümlelerinizi okumak bana büyük mutluluk yaşattı.
Şunu da belirtmek isterim ki, benim sınavım ateşten değil sanırım.
Hiçbir zaman " Beni neden dünyaya getirdin? Benim için ne yaptın ki? Söylesene sana bakmak için mi doğdum ben? Senin istediğin mesleği seçmek zorunda mıyım? Annesin tabi yapacaksın, Benim için değil kendin için yaşa beni rahat bırak, " gibi cümlelerin muhatabı olmam gibi bir ihtimal görünmüyor.
Özel çocukların annelerinin yaşadığı en büyük lütuftur bu.
Nankör evlat olabilmek için, kalbini kaybetmiş bir beyine sahip olmak gerekir. Bizim çocuklarımız ise kayıplarının farkında olmayan sevgiyle dolu bir yüreğe sahiptir.
Bu güzellikleri yaşarken nasıl ateşten bir sınavdan bahsedebilirim?
Cevap yazım:
Temmuz 12, 2007, 12:19:33
Neyi arıyorsan sen o'sundur" der Mevlana…
Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan âşık…
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü… Her askta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerimizdir. Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakin yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size…
Ask denilen kaleydoskopun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda, bin bir camın rengârenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça… Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskopu, cam parçalar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz…
Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız…
Yoksa hâlâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır…
............................................(Alıntı, C.Dündar)
Merhaba arkadaşlar,
Sevgili Gülenaz,
Öncelikle 'sayın' ifadesini kaldıralım mı aramızda, sonuçta makam odalarımızda değiliz, en azından ben daha samimi ifadelere alışkınımdır, tabii sizin için de bir sakıncası yoksa..
Yazılarını alıntıladığım yazarların tüm görüş ve düşüncelerine katıldığımı belirtmez bu tercihim..Yalnızca bana da doğru imiş gibi görünen yazılardır alıntıladıklarım, bu düşünceye katılıyorum demektir amacım.
Neden yukarıdaki gibi bir giriş yapmayı seçtiğime gelince..
Sizde benden bir şeyler varmış gibi hissettim, belki bende sizden... Zaman zaman karşılaştığım insanlara farklı bir yakınlık hissetmişimdir. Şu an itibarıyla böyle hissediyorum, bir 'ruh ikizim' varmışçasına...
Hissettiklerimi dile getirmekten çekinmem, şimdiye kadar da sorun oluşturmamıştır bu özelliğim..
Emin olunuz ki düşüncelerinize hayranlık duymamak elde değil..
Ayrıca güzel duygu ve düşünceler de karşılıklı, buna inanmanızı isterim..: ))
Haklısınız..Eylül' de filizlenen bir 'hayat' ...17 Eylül doğum günüm.Severim Eylül' ü..Kâinat tablosunu oluşturan o yüce ressam ne duygu yüklü renk ve desenlerle donatmış, inceden inceye işlemiştir görkemli bir tabloyu daha..!
Sarıdan kızıl tonlarına, turuncudan yeşile geçişler..ılık yağmurlar ve hazân yüklü bulutlar..Yaklaşmakta olan kış mevsiminin ilk öncüleri, habercileri olurlar, değişen duygular, yaşanılanlar gibi..Ömrün de mevsimleri gibi...
Hayat' a gelince… Beni tanıyan insanlardan ilk duyduğum söz:
'Ne kadar da hayat dolusunuz. ' olmuştur genelde... Bulunduğum ortamı genelde hareketlendirir, canlandırırım. Bu özelliğimi de severim.
'Söz üstadı' yakıştırmasını yapmışsınız, teşekkür ediyorum güzel görüşünüz için…Aklıma bir tanıdığın sözlerini getirdiniz:
'İnsanlar sizi çabucak benimsiyorlar. Ruffles şişmanlatmıyor, deseniz satışlarda patlama yaşanır.' : ))
Ruhumda iyi olana, güzel olana karşı mıknatısvâri bir çekim hissediyorum.
Onlar yaşamalı, yaşatılmalı bence...
Bir tek hayata bile olumlu yönde bir pencere açabiliyorsam bundan çok ama çok mutluluk duyuyorum.
Vermek… Verebilmek inanılmaz güzel bir duygu, yaşamımı anlamlandırdığına inanıyorum.
Ne hayatlar varlıktan ebediyete intikal etmişler, ne götürebilmişlerdir yanlarında işe yarar olarak acaba?
İyilik, yalnızca iyilik… Geride bırakılan en güzel miras ve insanoğlu için en değerli 'yol azığı'...
Tüm kötüler ve kötülüklere inat iyilik tohumlarını yaymaya, yeşertmeye çalışmak yeryüzünde. Hayatıma anlam katabilecek, varlığımı değerli kılacak en güzel davranış biçimi...
Bir gece boyu yazılarımı okuma lütfünde bulunmanız da çok ince bir davranış, umarım güzelliklere açılmış olan ufuk pencerenize minik de olsa pırıltılar yansıtabilmişimdir.
Sizinle karşılaşmaktan mutluluk duydum, inanıyorum ki benim de sizden öğreneceğim güzellikler olacaktır.
Sevgilerle kalınız...
Çok sevdiğim bir yazı, alıntıdır:
SEVGİ ÜZERİNE
Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış bu yazıyı. Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir diye başlıyor. Ama sevgi nedir, nerede bulunur,
Biliyor muyuz diye soruyor. Sonra anlatmaya başlıyor: Sevgi üç türlüdür. Birincinin adı "Eğer" türü sevgi. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar. Örnekler veriyor: eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
Birinci tür: Bir şarta bağlı sevgi.
Toyotome en çok rastlanan sevgi türü budur diyor. Karşılık bekleyen sevgi… Sevenini, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür bu diyor yazar.
Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır. Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları
başlıyor. Sevgi nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor.
Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına
Gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin? diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba vaktiyle sende bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına
gittiğini anlatmıştın diyor. Baba daha çok kızarak delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu
olduğunu söylediler, yanılıyorlardı diyor yazar. Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı.
İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı
içindeler aslında.
Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek bu genç adamın yaptığı gibi yaşamı sürdürmekle ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir diyor Masumi Toyotome. İlginç değil mi?
İkinci tür: "Çünkü" türü sevgi
Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örnek mi? Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın). Seni seviyorum. Çünkü o kadar
popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki. Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun. Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki.
Yazar, Çünkü türü sevginin Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan, büyük ve ağır bir yük haline gelebilir.
Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz hoş bir şeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün Eğer türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki bu tür sevgi de, yükler getirir insana. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar.
Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.
Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfının en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler. O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi diye soruyor Toyotome. Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var. Birincisi; acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz korkusu. Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa
gösterdikleri, öteki yalnızca kendilerinin bildiği. İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar. İkincisi de, ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa endişesidir.
Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terk etmiş. Daha acısı, aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne kurulmuş olduğundan bir günde
ölmüş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş... Japon yazar toplumlardaki sevgilerin çoğu "Çünkü" türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor.
Peki, o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne? Ve işte sevgilerin en gerçeği:
Üçüncü tür sevgi: "Rağmen"
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için, Eğer türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için Çünkü türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan Bir şey olduğu için değil, Bir şey olmasına rağmen sevilir. Güzelliğe bakar mısınız? Rağmen sevgi. Esmeralda, Quasimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına Rağmen sever.
Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene
olmasına rağmen tapar. Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara rağmen sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılanması şartı ile. Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine rağmen olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar yüreklerin en çok susadığı sevgi budur diyor. Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir. Bunun böyle olduğundan nasıl emin olursunuz?
Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor. Şu soruma cevap verin diyor. Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz? Kendi kendinize
yaşamamın ne yararı var diye sormaz mıydınız? Devam ediyor Toyotome:
Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmez miydi? O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?
Diyelim sıradan bir yaşamınız var. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatinizi nasıl yaşardınız? Diye soruyor ve yanıtlıyor: Öyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar. Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor Rağmen sevgiyi. Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni Rağmen türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır. Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome. Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var. Kimsede başkasına verecek fazlası yok? diye açıklıyor. Anlatıyor:
Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da aynı şeyi başkasından beklemektedir. Peki bu dünyada sevgi ne
kadar var. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.
Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz. Hani nerede? Hepsi o. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.
"DÜNYADAKİ EN BÜYÜK KITLIK, RAĞMEN TÜRÜ SEVGİNİN YETERİNCE OLMAYIŞIDIR."
------------------------------
Sayın, Hayateylül ( Lütfen siz kırmızı yazıyı görmezlikten gelin, bu ifade benim açımdan samimiyetimi etkiler nitelikte değil, aksine yazılarını okumak için bozuk modemimle boğuştuğum ikna üstadına sevgi ifadesidir.)
"Hayranlık" kelimesini kullandığınız duygu ve düşüncelerimi bir kez daha okumama vesile oldunuz. Gerçekten hayranlığa layık olan bir tek "anne" sözcüğüne rastladım yazılarımda. Bakışınızdaki güzellik için teşekkür ederim.
Bende, kendinize ait bir şeyler, ya da sizde bana ait bir şeyler olabileceğini ifade etmişsiniz. Bir kez daha anladım insanların sizi neden okumakta yarıştığını. Ben böyle bir şeyi düşünemedim. Sadece dalıp gittim alıntılarla kendi düşüncelerinizi harmanlayışınıza.
Merak etmiyor da değilim, eğer duygularım size hitap etmeseydi bana cevap yazmaz mıydınız? Ya da bana cevap yazdınız çünkü her şeye rağmen hayat dolu bir ruh ikizinizle karşılaştığınızı düşünüyorsunuz. Belki de dümdüz, ikincil anlam içermeyen cümlelerim ve edebî yetersizliğime rağmen beni kendinize yakın hissettiniz. Bana kalırsa siz, Toyotome'yi çoktan aşıp Yunus'un dilini kullandığınız için duygu ve düşüncelerime cevap yazma inceliği gösterdiniz.
Bu siteye, benim yaşadıklarımı yaşayan ebeveynlerin neler yaptıklarını araştırırken ulaştım. Aradığımı henüz tam olarak bulamadım ama aramadığım eksik olan yanımı keşfettim. Benim hayatımda her şey tamam; kabullendim; çözüme gittim; pekiştiriyorum; hislerim duygu dünyamı erozyona uğratacak kadar birikmiş ama ben bunları elektronik âlemle paylaşmıyorum. Böyle yaşamak yük değil, bunu herkese anlatmalı söylemeliyim. Özürlü yakınlarının olduğunu en iyi arkadaşlarından bile gizleyen insanların varlığını öğrendikçe yanlışımı daha iyi fark ediyorum. Kâinat tablosundaki rengimizi setretmeye çalışmak, eşsiz resme ihanet olmaz mı? Değil mi? ( Kelimelerinizi çalmama umarım kızmıyorsunuzdur )
Ben Haziran ayının en sıcak gününde üstelik hafta sonu dünyaya gelmişim. Sahneye çıkışım maalesef sizinki gibi romantik ifadeler kullanmaya müsait değil. Ama en çetin hastalıklarımı sonbaharda yaşamışım. –hatta yaşadım çünkü acılarımı hala hatırlıyorum- Her ziyaret edenin getirdiği dolu dolu çikolata paketlerini de Bunun için ben sonbaharı çocukluğumda yağmurlu çikolata diye resmetmiştim. Okula herkesten bir yıl önce başladım, müthiş bir hevesle. Hayatımın en heyecanlı günü bakıyorum yine sonbahar mevsiminde! Biraz daha büyüdüğümde, sonbahar benim için annemin ellerindeki pekmez kokusu, dedemin yaptığı çöpe dolama -ki bağbozumunun en güzel ödülüdür- oluverdi. Lise yıllarında radyoda "Eylül'de gel" şarkısı çaldığında beğenmeyerek değiştirdim. Üniversite 2. sınıfta bu şarkıyı zorla âşık olmaya çalıştığım çocuk için dinledim. Çalışma hayatına Eylül'de başladım. Kızımın babasıyla ne hikmetse Bir sonbahar akşamında tanıştım. Vücudumda bir odacıkta kara gözlümün kendine bir hayat kurduğu haberini sonbaharda aldım. Kara gözlü Çiğdemimin bugün yaşadığı bir takım zorlukların nedeni olan talihsiz olayı yine Sonbaharın tam ortasında haber aldım. Çok uzun ve zorlu uğraşların ardından ilk adımlarını sonbaharın sonunda atmaya başladı Çitlembiğim. Yine iki yıl önce sonbaharda yeni ve güzel bir iş ortamına sahip oldum. ( tüm bu olayların sonbahara denk gelişini ben de yazarken fark ettim. Daha nicelerini de sizi sıkma endişesiyle yazmıyorum)
Velhasıl, çocukluğumda belliymiş benim için sonbaharların ne anlama geleceği. Hastalıkların verdiği geçici acıların sonunda tadacağım muhteşem "Damak" çikolata.
Sizde de hayatımdaki sonbahar hikâyelerinin tadı var bence. Tokat gibi çarpan gerçekçi insan tabloları sonunda insanı sıcacık saran anne şefkati... Bana bunu hissettiriyorsunuz.
İyi ki hissettiriyorsunuz.
İyi ki varsınız Yağmurlu Çikolata.
İyi ki…
(Sürecek)




ne anlayamadım
aslında okuduklarımı anlarım ama.saygısızlık kabul etmeyin ama heralde yarım kaldığı için mi.yada ne amaçlanmış.bi daha okuacağım .
Sn.fadlan,
Haklısınız, efendim.
Yazıldığı kadarıyla bir bütünlük oluşturup, sonuç çıkarabilmek mümkün gibi görünmüyor.
Çok uzun olması hasebiyle, yazıyı bölümlere ayırmak durumunda kaldım.
Bu da dikkati dağıtıp, okuyucuda soru işaretleri oluşturabilir.
Yazının devamını blogumdan yayınlayacağım ve buraya da linkini ekleyeceğim az sonra inşaallah...
Yine de tüm yaşadıklarımın getirdiği duygusal ve düşünsel etkileşimleri, burada, bu kadarıyla hissettirebilmem, takdir edersiniz ki pek mümkün olamayacaktır, muhtemelen...
Yalnızca bir pencere açmak istiyorum, hayat yolunda karşıma çıkan, beni etkileyen kimi olaylara ve insanlara, onların yaşadıklarına ve bu sıradaki hissiyatımıza...
Yalnızca kendimize yoğunlaşmayıp, mümkünse, başka insanların yaşamlarına da bir tutam ilgi ve sevgiyle dokunabilmemize...
Derin yalnızlık ve yaralanmışlık duygusunu; paylaşabiliyor, anlaşılabiliyor olmanın büyüsüyle aşabilmeye...
Yazı hazır olduğunda, gerekli düzenlemeyle, buradan duyuracağım, efendim.
Esenlikle kalınız...
Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."
Bir Hayata Dokunmak (Yazının tümü)
Aslında bu yazıyı gönderirken tereddüt ettim, benim yazım tarzıma alışkın olanların hoşlanabileceğini ancak, alışkın olmayanların zihinlerinde soru işaretlerinin oluşabileceğini düşündüğümden...
Anlamak, tanımak, sevmek... Zaman işi biraz da...
Herhangi bir iddiam yok... Yalnızca seven bir yüreğim ben, duyarlı olduğu da söylenebilecek... Yazdıklarım, yaşadıklarımla düşündüklerimin harmanlanmış şeklidir yalnızca...
Zamanla birbirimizi, söylediklerimizi daha da iyi anlayabileceğimizi ümidediyorum.
Selâm, saygı, sevgi, esenlik dileklerimle...
Hayat
Yazının tümü için, lütfen 'Üyelerimizden' bölümünde 'hayat eylül' linkine ya da buraya tıklayınız.
Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."
Rağmen türü sevgi
Sevgi,sevenin özüdür.Demiş,eski bir ermiş.Sevgi özümüzse,sevelim sevilelim,her şeye rağmen.Kutlarım çalışmanızı.Sevgilerimle...
İlim ALLAH'a götürür...
fıskıye gibi
Sevgili Hayat Eylül yüreğinizin içinden taşan sevgi sanki bir fıskıye oluşturmuş ve çekim alanınıza giren tüm şanslı kişelere can suyu oluyor...
Elinize ve gönlünüze sağlık. Rabbim razı olsun.
Yaşam bir iyilik yarışıdır ve SEVMEK tir...
Yazabilsem, ah bir fırsat bulabilsem...
Evde netim yok henüz ve ev yerleştiriyorum, kızımın okuluyla ilgileniyorum.
Çok hoş gelişmeler var yine, kim bilir, belki sonradan yazabilirim.
Sizleri SEVİYORUM.
Selâm, saygı ve sevgiyle...
Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."