GALATADAN YANKILANAN

Kategoriler:

Otuz adım öteden duymaya başlıyorum sesini her sabah 07:50’ de. Biraz tiz, biraz uğultulu ara ara kesilerek yankılanan bu sese daha da yakın olmak için adımlarımı hızlandırıyorum. Her sabah o ılık sesi duymaya başladığımda, daha yaklaşmadan, anlam veremediğim bir biçimde yüzümde çiçekler açıveriyor... İlerliyorum. Yağmurluğa benzer ince bir montla başı dahil tüm vücudu örtülü, gözlerinde güneş gözlükleri, önünde oturduğu taburesine telle tutturduğu sadaka kutusu ve elinde mavi eski bir flütü...

Sabahları saat tam 07:50’de tam yerinde; galata köprüsünün altında, yanından gelip geçen insan güruhuna nağmeler bağışlayan bu insan muhtemelen 60 yaşlarında.

Şaşıyorum her görüşümde gülüşümle birlikte. Önünden her gün daha fazla para kazanmak için gelip geçen insanlardan birisi olan ben, arkamdan beni takip eden sesin düşündürdüklerinden de kendimi alamıyorum.

Neden her gün aynı saatte burada flüt çalar bu insan?Ne yer? Ne içer? Nerede yaşar? Ailesi, sevdikleri, istekleri yok mudur acep? Altmış yaşlarında gösteriyor, mutlaka hayata dair bağlandığı bir şeyler vardır? Olmalı diyorum içimden..

Beni bunca soruyla başbaşa koyan bu yaşlı adama yanından her geçişimde “günaydın amca” demek istiyorum. Ama diyemiyorum. İçimizdeki hayvani muhterislik buna engel oluyor diye düşünüyorum. Diyemiyorum!..yalnızca yanından geçerken bir müddet başımı arkama çevirip, öylece duruveren, habire flütüne üfleyen bu insana sıcak tebessümümü gönderebiliyorum, yapabildiğim yalnızca bu işte.

Oysa kendimi köprünün altına gelmeden az önce öyle bir hazırlıyorum ki “Evet, bugün insanlar görmeden bari, günaydın de” diye telkinlerde bulunuyorum kendime. Günler,haftalar geçti. Bir türlü yanına yaklaşıp şu Allah’ın selamını veremedim kendisine.

Ah! nasıl da dert oldu içimde!

Sonunda hazırlandım. Evet! bugün ne olursa olsun yüzüme bağışladığı çiçekten doğan selamımı kendisine verecektim. Otuz adımdan geriye doğru saymaya başladım, ilerledikçe daha da duyacağımı düşündüğüm sesi alamadım bir an. İstanbul’un sisli havasında kaybolan araçların gizlenemeyecek sesleri mi engel oluyor yoksa duymama diye aklımdan geçirirken, meraklı adımları mı giderek hızlandırdım.

Olamazdı! Amcanın her sabahki yeri boştu! Saatini şaşmayan insan nerelerdeydi bugün. Nasıl da heyecanlıydım oysa. Kendisine selam verecek, her sabah varlığının ve namelerinin bir insanda neler hissettirdiğini anlatacaktım bir selamla dahi olsa.

Ama yoktu işte!

Bir hafta, tam bir hafta adımladığım o yollardan yüzüm güneşsiz geçtim. Nerelerdedir acaba? Diyerek, cevapsız sorular biriktirdim...

Yine her sabah ki iş koşuşturmamın olduğu gündü. Hayatın ne kadar da göreli olduğu düşünceleriyle fersizleşen adımlarımla. otobüsüme yetişebilmek için yine o köprünün altından geçecektim.

Unutmuştum! Ne de olsa hepimizin en iyi yapabildiği şeydi unutmak. Ben de unutmuştum işte. O’nu, varlığını, gülümsetmesini, belki de çektiği fakat aklıma dahi getirmediğim onca ızdırabını unutmuştum. Daha güçlü gelen sesi ancak yanına varınca farketmiştim bu kez. İnsandım ya hani, nisyandı özüm ne de olsa! Hemen tüketiyordum, hepimiz gibi kazandığım bir gülücüğü bile, unutarak.

Yanına geldiğimde, tiz ses veren mavi flütü yoktu artık. Bir haftaki yokluğunda bir kavalı olmuştu. Boynuna sıkı sıkı bağladığı kavalı belli ki çok değerliydi onun için. Sevindim... Gülümsedim... Gülümsetti yine. Başım arkamda yoluma devam ettim bir süre...

Dün, bugün derken haftalardır artık daha da gür çıkan kavalının sesi mutluluğumu da artırıyordu. Ama bir türlü selam veremiyordum ki..neden veremiyordum? Küçücük, masum bir “merhaba” da ne gibi bir sakınca olabilirdi ki?

Ona acıyor muydum? Sakınca o’nda mıydı? Beni tersler miydi?

“Haydi, git işine, sen her günkü telâşına düş, ben daima nerede olduğumu bildiğim yerde, buradayım! hayatta benim olan tek şey kavalımla birlikte”...mi derdi?

Neden demesin ki? Orada duruşuyla bile bunu demiyor muydu?

Hayatın hiç görmek istemediğimiz diliyle konuşarak diyordu üstelik. Önünden akıp giden “insanlar”ın hiç öğrenmek istemediği bir dildi bu belki de. Öyle ya her birimizin birbirinden büyük, ihtişamlı arzuları yok muydu? Bunları “o yaşlı”nın dilini anlamaya çalışarak nasıl sekteye uğratırdık. Kazanacak daha çok paramız vardı ilerleyen adımlarımızın sonunda. Son ha? Evet son! Ama hangi son? Sonu gelecek mi bunların? Daha kaç kez geçeceğim o acıyarak baktığımız, belki de fark etmeksizin önünden geçip gittiğimiz “kaval çalan amca”nın önünden? Ne zaman duracak ve düşünmeye başlayacağız? Kayıplı olanın sabahın 07:50’sinde aynı yerde aynı konumda, kimsesiz, “zavallı bir yaşlı” olduğu fikrini ne zaman kazıyıp atacağız şu dimağlarımızdan?

Sorular... sorular... bitmemeli değil mi?

Sahi o yaşlı amcanın kavalı bir gün tamamen susarsa, kimin umurunda?

...

Unutmadan,

Sahi biz de ölür müyüz bir gün?