FRANSA OLMAK FRANSIZ KALMAK

Kategoriler:

Son birkaç aydır Fransa Parlamentosu’nun en hararetli tartışma konusuna dönüşen “Ermeni Soykırımını İnkar Edenlerin Cezaya Çarptırılması” yasa tasarısı Türkiye’de sadece belli çevrelerce önemsenmekte ve konuşulmaktadır. Toplum olarak üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kaderini yakından ilgilendiren bu konu karşısında “Fransız” kalışımız yaşananları bir yerde daha beri baştan kabul ettiğimiz anlamına gelmektedir. Sadece televizyonların ana haber programlarında birkaç dakikalık değinilen bu konular daha ayrıntılı biçimde TRT tarafından işlenilip topluma duyurulmaktadır. Ancak reyting göstergelerine baktığımızda bu türden programların neredeyse seğirici dahi bulamaması, ulusça “Popstar” yarışmalarını, Ermeni meselesinden çok daha fazla ciddiye aldığımızı göstermektedir. Oysa, hemen yan komşumuz Ermenistan’da söz konusu sorun bir “ulusal benlik ve kimlik” olarak milli kader diye algılanmaktadır.

İtiraf etmek gerekir ki son birkaç yılda Türkiye “soykırım” konusu üzerine daha fazla mesai harcamaya başladı. Bunun sonucunda dünya kamuoyunda küçük çapta da olsa bilimsel bakış açının söz konusu “soykırım iddialarının” %100 doğru olmadığı kanısını uyandırdı. Ancak Türkiye kendi gerçeklerini ancak ülkenin belli kurum ve kuruluşlarında açıklama ve savunma şansına sahiptir. Oysa, “Ermeni Soykırımı” herhangi bir Avrupa ve Amerika ülkesinde tartışıldığında Türk tarafının iddiaları hor görülmekte ve Türk bilim adamları alaya alınmaktadır. Çünkü, bu ülkeler adına “Ermeni Soykırımı” tartışması dahi yapılamayacak bir gerçektir; bunun doğruluğu üzerine eğilmek abesle iştigal etmektir. Kuşkusuz bu bakış açısının oluşumunda Ermeni lobisinin dur durak bilmeksizin 80-90 yıl boyunca Türk karşıtı çalışmalarının bıraktığı köklü etkilerin rolü büyüktür. Fransa kamuoyunun meseleyi bu şekilde benimsemesinin faturası Türk dışişlerinin, bilim adamlarının ve kamuoyunun günübirlik yaşam arzusuna kesilmelidir. Aslında konu Fransa’yla da sınırlı değildir. Söz konusu “Ermeni Soykırım” yasası Polonya Parlamentosunda görüşülüp kabul edildiğinde Türkiye’nin Polonya Büyükelçiliği olayı Türk medyasından öğrenme zahmetinde bulunmuştur. Elçiliklerin ve sefarethanelerin en önemli görevi bulundukları ülkenin her şeyini dakikası dakikasına kendi ülkelerine rapor edip aktarmaktır. Bu durumda birçok Türk elçiliği ve konsolosluğu Türkiye’nin diğer ülkelerde kurduğu tatil mekanlarını andırmaktadır. Çok daha çarpıcı bir örnek sunalım Bu satırların yazarı Orta Asya gezisinde olduğu sırada bu ülkelerde diğer ülkelerle birlikte Türkiye elçiliklerinin de çalışmalarını gözlemleme fırsatı buldu. Söz konusu İran bu ülkelerde çok sayıda kültür merkezi, kütüphane açarak kendi devlet bakışını ve kültür değerlerini buralara empoze ederken, Türkiye elçiliklerinin önünde insanlar vize alırken bile azarlanmakta ve hor görülmekteler. Türkiye yetkilileri sözde bu tavırlarıyla onlara “üçüncü dünya” ülkesi muamelesi yaparken, kendileri aynı konuma düşmekteler. Bir Fransız, İngiliz, Japonya, İsrail, İran, Alman sefarethanelerine kültürel anlamda bir proje götürdüğünüzde veya bir konuda destek istediğinizde ertesi gün adresinize konuyla ilgili onlarca yayın, katalog ve kitap geldiğini görmektesiniz. Türkiye’de Rusya arşivlerinde çalışmış birkaç kişiden bir olarak söz konusu Rus arşivlerinde son yüzyılda Türkiye’de yayınlanan bütün gazetelerin birer örneğini gördükte çok şaşırmıştım. Hatta yerel gazete ve dergilerde giden yazıların ve haberlerin kupürleri bile dosyalar halinde arşivlerde yerini almaktadır. Oysa, Türkiye’de İran konusunda bugün televizyonlara çıkarak doğru düzgün bir açıklama sunacak bir uzman bulmak neredeyse imkansızdır. İşte bunlar Fransa karşısında Fransız kalışımızın küçük birer örneğini oluşturmaktadır. Ama yine de kendimizi şanslı saymalıyız. Hiç değilse Fransa bir Avrupa ülkesi olduğundan ve bizde Avrupa hayranı olduğumuzdan bu türden gelişmeleri zamanında duyma olanağına sahibiz. Peki, diğer ülkelerle ilgili şansımız nedir? Sıfır. Örneğin, Ermeni diasporasının en ciddi faaliyet gösterdiği bölge ne Amerika, ne de Avrupa’dır. Güney Amerika ve özellikle de Brezilya, Arjantin’dir. Soykırımla ilgili en fazla yayınların olduğu ülkelerde burasıdır. Son yıllarda burada peş peşe sosyalistlerin yönetime gelmesiyle, Ermeni diasporası da yöntem değiştirip “Ermeni meselesini” Avrupa ve Amerika’da insan hakları ve demokrasi boyutunda savunurken, Güney Amerika’da “emekçi”, “Türk emperyalizmi karşıtı” mücadele kılıfına sokmuştur. Belki bugün için Güney Amerika ülkeleri bizim tarafımızdan önemsenmemektedir, ancak strateji uzmanları yakın gelecekte dünya siyasetinin kaderini bu ülkelerin belirleyeceği konusunda görüş birliği içindeler. Diaspora bugün için kendi bakış açısının tohumlarını bu ülkelerin politikasına ekmekle meşguldür, tıpkı 80 yıl önce Fransa’da yaptığı gibi.

Üzülerek söylemeliyim ki bütün bunlar bir yerden sonra Türk insanının ufkunun fazla öteyi görememesinden ileri gelmektedir. Burada “Türk” adı bütün dünya Türklerini kapsamaktadır. Söz konusu Avrupa ve Amerika’da 150’den fazla Türklere ait dernek ve cemiyet bulunmaktadır. Bunların başındaki kesimler ve çevresindekiler en temel konularda bile bilgisidirler. Bundan emin olmak için Paltak’ta şöyle bir tur atmanız yeterlidir. Bu aslında Avrupa ve Amerika’daki Türklerin bu ülkelerde toplum kimliği edinmeden birey kimliği edinmelerinden kaynaklanmaktadır. Hor görülmek ve psikolojik olarak küçük düşürülmek onları kendi toplumsal kimliklerini birey bazında doğru veya yanlış savunmaya itmektedir. Söz konusu bu dernekler bulundukları ülkelerde ve onların dilinde Türkiye hakkında vizyon oluşturacak yılda birkaç kitap çıkartmaları için gereken her türlü maddi olanağa sahip konumda olduklarını da belirtelim. Böyle bir bilimsel kapasiteleri bulunmuyorsa, hiç değilse Türkiye’de basılı olan yayınların tercümesini ve dağıtımını üstlenebilirler. Yabancı ülkede bulunan vatandaşlarımız bulundukları ülkelerde birey oluşlarını toplumsal kimliğe borçlular. Çünkü kendilerini tekil değil bir kimlik içinde tanıtmaktalar. Bu durumda bu ülkelerde bağlı bulundukları toplumun temsilciliğini yapmak da en büyük görevleridir.

Ermeni meselesi ve son günlerde hızla ilerleme kaydeden Kürt sorunu konusunda toplumsal anlamda bir yanlış daha yapılmaktadır. Nedense bu konuları Türkiye’de belli kesimler savunmakta ve benimsemektedirler. Bu konuların bu ve benzeri sitelerde sadece belli kişilerin kaleminden çıkması doğrusu çok üzücüdür. Yer yer karşıt görüşlüler tarafından bu yazarlara ucuz milliyetçilik dangası da vurulmaktadır. Türkiye’de İslamî ve Sol kesimin “Ermeni ve Kürt” sorunlarını pek umursamadıkları ve bunu bir rejim söylemi olarak görmeleri yanlıştır. Söz konusu bu kesimler kendi idealleri içinde bir birlik olgusunu taşıdıkları sürece öncelikle içinde bulundukları ülkenin birliğini korumakla yükümlüler. Gerek Ermeni, gerekse de Kürt sorunu sadece kurulu düzeni değil, İslamî anlayışta Doğudaki Müslüman toplum yapısını, sosyalist anlayışta da Doğu toplumlarının kardeşliğini tehdit etmektedir. Yani bu kesimlerde kendi bakış açılarıyla konuya yaklaşma eğilimi gösterebilirler.

Buraya kadar Fransız oluşumuzun kabataslak genel bir profili çizilmek istendi. Konunun birde Fransa ayağı vardır. Fransa’nın Ermeni meselesinde bu denli etkin olmasının gerekçesi nedir? 1. Kafkasya’nın geo-stratejik olarak dünya siyasetinde merkeze oturmasıdır. Eski Sovyetler birliğinin elinde olan bu coğrafya bugün üç ülke tarafından temsil edilmektedir: Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan. Son on beş yılda burada meydana gelen darbeler, savaş ve iç savaş gibi gelişmeler aslında dünya güçlerinin buradaki konumlarını belirlemesinin bir parçasıdır. 1992 yılında Türkiye bölgede üç devletten bir konumunda olduğu halde bugün için 23 devletten bir haline gelmiştir. Bu Türkiye’nin bölgesel açıdan Kafkasya’nın politik gündeminde gerilediğini göstermektedir. Oysa bu ülkelerin Avrupa’ya açılmasında Türkiye bir köprü konumundadır. Bu köprüyü en iyi şekilde değerlendiren Azerbaycan olmuştur. Bunun yokluğunu hissedecek olmalı ki Gürcistan bile Rusya gibi güçlü devleti karşısına alarak Türkiye üzerinden Avrupa’ya açılmayı yeğlemektedir. Bu Türkiye’nin nedenli etkili konumda olduğunun en iyi göstergesidir. Ama Kafkasya bir bütün olarak görülmelidir. Bu bütünlüğü bozan Ermenistan’dır. Ermenistan kendi varoluşunu Rusya olmadan sağlayamayacağı inancı içindedir. İşte, Fransa’nın politikası Ermenistan’ı Rusya etkisinden kurtarmak için bir girişimdir. 2. gerekçe de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Fransa, Ermenistan ve bütün bir Kafkasya’yı kazanmak için Türkiye’yi göz ardı etmeye razıdır. Bu Fransa’nın gelenekselleşmiş politikasıdır. Çünkü Fransa, Türkiye’yi bir merkezi güç olarak görmekte ve Türkiye üzerinde siyasi bir denge oluşturamayacağının farkındadır. Bu yüzden Kafkasya ülkelerini kendi safına çekmek için onların gözünde Türkiye’ye karşıtı gözükmek istemektedir. Peki, bu durum Türkiye’nin Azerbaycan’la ikili ilişkilerini kullanarak Fransa’nın politikasını bozmasına neden olamaz mı? Olamaz! Çünkü, Türkiye Karabağ sorunu konusunda Azerbaycan’ın güvensizliğini kazanmıştır. Nasıl? Çünkü Türkiye, Karabağ sorunuyla ilgili AGİT’in Minsk Grubundaki yerini Fransa’ya devretmekle politik anlamda Türkiye’nin Kafkasya’da ilgili olmadığını ortaya koymuştur. Azerbaycan ise kendi toprak bütünlüğünü korumak için kendisine el uzatacak her devleti dostça karşılamaya hazırdır. Bugün için Fransa Azerbaycan’a Karabağ sorununda dost olmak istediği mesajını vermektedir. 3. Başta Fransa olmakla Avrupa ve Amerika “soykırım” konusunda Ermenistan’ın gönlünü alarak Güney Kafkasya’yı tümden Rusya ve İran’ın etkisi alanından çıkartmak istemektedirler. Azerbaycan ve Gürcistan konusunda bunu başarmış sayılıyorlarsa da Ermenistan hâlâ Avrupa ve Amerika’dan daha çok Rusya ve İran’a kendisini yakın hissetmektedir. Ermenistan’a güven vermenin yolu ise Türkiye’ye karşı baskı uygulamaktır. 4. Türkiye cumhuriyet olarak kuruluşundan bu yana Rusya’nın Kafkasya’daki politikalarının önünde yer almak istememiştir. Daha 1921 yılında Fransa, Sovyetleri Kafkasya’dan atmak için Ankara’ya bir teklif götürmüş, ama öneri TBMM hükümeti tarafından geri çevrilmiştir. Benzer öneriler Polonya, Büyük Britanya’dan da gelmiştir. Bu gerçekleşmeyince Büyük Britanya 1925 yılında İran’da bir darbe yaparak hiç değilse Sovyetlerin İran’a ulaşmasını engellemek istemiştir. Türkiye’nin Kafkasya politikasında Rusya’yı bu denli önemsemesi Avrupa devletlerini rahatsız etmektedir. Hatta o denli ki Rusya’nın Kafkasya’da kalmasının en büyük nedeni Türkiye olarak görülmektedir. Soykırım ideolojisinin en büyük mimarının ve Ermenistan’ın en büyük müttefikinin Rusya olmasına rağmen söz konusu “soykırım” yasasının Rusya Parlamentosuna gelmemesini Türkiye’nin Kafkasya’da Rusya’nın siyasi haklarına saygısına bir jest olarak görmek gerekir. Bu da başta Fransa olmak üzere Avrupa ve Amerika’yı rahatsız etmektedir. 5. Avrupa petrollerinin 11 yıl bir ömrü kalmıştır. Dünyanın en büyük enerji tüketen coğrafyası konumunda olan Batı Avrupa doğal olarak yeni enerji kaynaklarının peşinde koşmak zorundadır. Hazar kaynakları bu anlamda kaçırılmaması gereken bir fırsat sunmaktadır. Bakü-Ceyhan Petrol Boru hattı bu fırsatın bir değerlendirilmesi olarak görülmelidir. Yeri gelmişken Bakü-Ceyhan hattının Türkiye’den geçmesi Türkiye’nin değil, Avrupa ve Amerika’nın isteği doğrultusunda olduğunu belirtelim. Çünkü, Bakü-Ceyhan hattından en az yararlanan ülke Türkiye’nin kendisidir. Örneğin Azerbaycan ve Gürcistan petrol boru hattın geçtiği güzergah üzerinde yerleşim alanlarının güvenliğinin garanti edilmesi, bölgendeki kültürel ve doğal yaşamın korunması ve arkeolojik olarak öğrenilmesi için BP’den milyonlarca dolara ödenek alırken, Türkiye’de bu anlamda bir görüş beyanında bulunmak kimsenin aklına bile gelmemiştir. Bu da Türkiye’nin kendi bölgesel değerini nedenli ucuzca sattığını göstermektedir. Bu konuda daha çarpıcı bir gerçeği gündeme taşımak amacındayım. Söz konusu Büyük Ortadoğu Projesi daha Türkiye’den habersiz uygulamaya konulurken, Azerbaycan Amerika’nın bu planında ciddi olduğunu kestirerek zamanında Haydar Aliyev-Clinton görüşmesinde konu enine boyuna tartışılmış ve Azerbaycan bu projede bölgesel anlamda büyük kazanımlar elde etmiştir. Bunun bir uzantısı olarak yegane Müslüman ve Türk ülkesi olarak Azerbaycan ABD’nin Irak savaşında bölgeye asker göndermiştir. Bu Aliyev’in bölgede gelecekte kurulu olan düzen içinde yer almasının bir ifadesi olarak görülürken, Türkiye, projenin uygulamaya konulmasından sonra bu sürecin içinde kendisine de bir rol biçildiğini anlaması kabul edilmezdir. Türkiye ile kıyaslanamayacak durumda olan Azerbaycan ve Gürcistan’ın, hatta Ermenistan’ın politik anlamda gösterdikleri bu gayretin Türkiye tarafından gösterilmemesi Türk kamuoyunun kendi sınırları içine gömülmüşlüğünün de göstergesidir.

Sonuç olarak gelecekte Kafkasya eksenli bir bölgesel çıkar ilişkisinin oluşturulmak istendiği ortadadır. Çünkü bütün kaynaklarıyla Kafkasya ve Orta Asya Avrupa ve Amerika’yı en az 30 yıl, en fazla 70 yıl besleyeceği yönünde bir yeşil ışık yakmaktadır. Bu bölgede yerleşmek büyüyen Çin’in ve yeniden oluşmakta olan Rusya’nın önüne geçmek için Avrupa ve ABD için hayati önem arzetmektedir. Türkiye bu yeni denge oyununda biran önce kendi safını belli etmezse çok büyük sıkıntılarla karşılaşacaktır. “Ermeni Soykırımı”, “Kürt sorunu” bu politikaların sadece kılıfını oluşturmaktadır. Şayet, Irak sınavında olduğu gibi İran sınavında da Türkiye sınıfta kalmayı başarırsa, korkarım bu Türkiye’nin geleceğini tehlikeye sokacaktır.

Peki Türkiye ne yapabilir?
1. Türkiye, kendi Kafkasya politikasını netleştirmeli ve bunu duyurmalıdır.
2. Türkiye dünyadaki politik kimliğini ve varlığını tehdit ettiği için Ermenistan’ı devlet bazında uyarmalıdır. Burada Ermenistan’ı işgalci olması dolayısıyla köşeye sıkıştırmak mümkündür.
3. Türkiye Azerbaycan’a güvence vererek Karabağ sorununda birinci taraf olduğunu göstermelidir. Böylece, Türkiye bununla Bakü petrolleri için ABD ve Avrupa’nın yatırdığı 20 milyar dolarlık harcamanın güvencesinin kendi elinde olduğu imajını vermeli ve bu yolla bölgesel saygınlığı hak ettiğini göstermelidir.
4. Geri dönüşü olmayan İran konusunda 1925 yılında Atatürk’ün gizlice gündeme getirdiği, ama uygulamaya koyamadığı projeyi yeniden masaya yatırmalıdır (Bu projenin içeriğini bazı sakıncalarından dolayı bilerek açıklamak istemiyorum).
5. Türkiye, Lozan Anlaşmasında yer alan Kuzey Irak’taki haklarından yararlanmalıdır.
6. Türkiye yurtdışındaki Türk derneklerini ve vakıflarını tek çatıda birleştirmeli ve bunlar için beş yıllık çalışma planları hazırlamalıdır. Bu amaçla Dünya Türklerinin Ankara’da bir kurultayı yapılabilir ve Türkiye’nin onlarla ilgilendiği mesajı verilebilir. Bugün sadece Türkiye vatandaşı olup da yurtdışında bulunan 3 milyondan fazla Türk yaşamaktadır. Bu dünya kamuoyunu etkilemek açısından büyük bir güç olup, birçok Avrupa ülkesinin nüfusundan daha büyüktür.
7. Türkiye dış siyaset anlamında risk almak gerektiğini öğrenmeli, çünkü “yurtta ve cihanda barış” politikasının devletlerarası çıkar ilişkisinde yeri olmadığını anlamalıdır.
8. Türkiye tıpkı Çin ve İran’ın yaptığı gibi ticari, ekonomik ve kültürel ilişkilerinde üçüncü dünya ülkelerine açılmalıdır. Bu amaçla Türkiye’de “Afrika Günleri”, “Latin Amerika’sı Günleri”, İslam Ülkelerinin kitap fuarları ve dayanışma toplantıları yapılmalı; Türk büyükelçilikleri bünyesinde küçük bilimsel kurumlar oluşturmalı ve bu kurumlar bulundukları ülkede Türkiye hakkında, Türkiye’de de bulundukları ülkeler hakkında kültürel amaçlı yayınlar gerçekleştirmelidirler. Bütün bu olanaklar devlet tarafından sağlanmalıdır.
9. Türk ülkeleriyle her türlü dayanışma sağlanmalıdır. Bunu gösteriş ve bir göz boyaması olarak değil, kendi siyasi varlığının bir yaşamsal zorunluluğu olarak kabul etmelidir. Örneğin, Hazar’ın statüsünün tartışılmasında taraf olmalıdır. Çünkü Hazar’ın boğazlar yoluyla uluslararası sulara açılması ancak Türkiye üzerinden gerçekleşmektedir ve Türkiye bu konumunu kullanarak Hazar’ın statüsü tartışmasında yer almalıdır. Hazar statüsünün netleşmesiyle de Türkiye Türkmen ve Kazakistan petrol ve doğalgaz hatlarının Bakü-Ceyhan ile birleşmesine ve pazarlanmasına çalışmalıdır.
10. Türkiye İran konusuna ciddi biçimde eğilmelidir. İran’da yaşayan 90 etnik gurubun her birinden 2-3 öğrenci getirterek Türkiye’de eğitim almasını sağlamalıdır.
11. Afganistan konusunda Özbekler yanında Türkmen ve Aymak gibi (1 milyon üzerinde) Türk toplulukların güvenini kazanmalı; Farsça konuştukları halde kendilerini Türk-Moğol olarak gören ancak bunu kabile anlayışlarının üzerine çıkaramayan kalabalık Hazara gruplarına kültürel ve kimliksel üst bakış kazandırmalıdır.
12. Pakistan, Endonezya ve Malezya gibi ülkelerin teknik donanımından yararlanmalıdır. Örneğin kurulacak olan nükleer santral çalışmalarında Avrupalı uzmanlar yanında Pakistan’ın deneyimlerinden yararlanmalıdır.
13. Geleceğin en büyük gücü olarak gözüken Çin konusunda ciddi çalışmalar yapmalı. Doğu Türkistan’dan gelen Uygur kökenli öğrencilerin Çince bilmek gibi bir avantajından yararlanarak bunları istihdam etmelidir. Çin’e karşı koymanın en önemli yolu Çin’in kullandığı politikanın tersi yönde gitmektir. Örneğin, Çin’in etnik ve dilsel farklılıklarına dikkat çekilebilir. Çin’de yaşayan sadece Uygurların değil, 150 milyonun üzerindeki Müslümanların, 20 milyondan fazla Moğolların ve 16 milyondan fazla Tibetlilerin kültürel dayanışması sağlanılabilir. Ayrıca, Çin’de yaşayan ancak Çin adını taşımalarına ve Çince konuşmalarına rağmen birbiriyle anlaşmakta zorluk çeken 7 Çin toplumu hakkında tarihsel ve kültürel bakış açı oluşturularak farklılıklara dikkat çekilmelidir.
14. Arap ülkeleriyle imaj çalışması yapılabilir. Bunun için Arap eğitim sisteminde ve aydınlarında Türkiye’ye karşı konulan olumsuz bakış açısının önüne geçilmesi, aynı şeyin de Türkiye’de gerçekleştirilmesi ilk adım olarak görülmelidir. Ardında da Müslüman bir aydınlar kesiminin doğması için bir Arap-Türk Bilimler Akademisi kurulabilir ve bütün Arap ve Türk ülkelerinden bilim adamları bunun içine çekilebilir. Söz konusu bu oluşumun maddi giderleri de Türkiye’de atılımlar yapan Arap sermayesinin vergisinden düşülerek sağlamak mümkündür.

Sonuç olarak, Fransız kalmamak için Fransa olmak zorundayız. Modernizmde birey olmak birey çıkarlarını savunmaktan geçtiği gibi, modern devlet olmak da her devletin kendi çıkarlarını savunmasıyla olanaklıdır. Bu içinde yaşadığımız dünyanın felsefesidir.

Ermeni Sorununu Emperyalizm'in İstismarından Kurtarmak...

Ulusalcı bir dindar sosyopolitik okuması olarak nitelendirebiliriz yazdıklarınız. Yazınızın zaaf noktası "Ulusal Bilinç" diye bize dayatılan "Fransızlık" bugün adını Türklük Muhayyilesi olarak kendini tanıtmaktadır. Önce Ulus Teorisini meşrulaştırıp sonra "Türkiye" kimliğini doğallaştırmaya hakkımız yok. Çünkü Ulus Projesi modernizmin ürettiği bir toplum mühendisliği ürünüdür. "Türkiye" olarak kimlikleştirdiğiniz şey ise 80 yıldır dikiş tutturulamamış bir ulus devlet ve vatan mitinin yansımasıdır.

Bir müslüman olarak "Türkiye Vatanı" ve "Türk Ulusu" ne yapmalı_ sorsunun ne kurucusu ne de çözümleyicisi olmamalıyız. Çünkü bizim aidiyet kimliğimiz modern kurguların mahsülleri olamazlar. Ancak Vahyin belirlediği Ümmet kimliği olabilir kimliğimiz.

Şimdi bu ideolojik kirlenmeden bir nebze kurtulabilirsek tarih okumalarımızı ve bugüne yansıyan tarihsel sosyoloji okumalarını doğru anlayabiliriz. Ermeni Sorunu iki taraflı bir sorundur ve salt tarihsel ya da siyasal bir sorunun ötesinde iki kavmin ağır travmalar geçirdiği ve her iki tarafın ulusalcıları tarafından çözümsüzlüğe sürüklenen bir sorundur.

"Ermeni Soykırımı" bir iddiadan öte yaşanmış bir olgudur. Ancak bu soykırımın müsebbibleri yönlendiricileri ve bu soykırımın ertesinde başka soykırımların suç ortakları (örneğin Ermeni Ulusalcılarının müslüman soykırımları) ne gariptir ki bu soykırım üzerinde Türkiye ulus devletini köşeye sıkıştırmak isteyenlerdir.

Sorun bir kavmin başka bir kavmi soykırıma tabi tutması değildir. Şuanda varolmayan bir devletin adına ama o devletin varoluş sebebi için değil o devleti yıkmak için üretilmiş türkçü bir hülya için işlenmiş suçlardan bahsedebiliriz. Ermeni toplumu paramparça edilmiş yuvalar dağılmış yüzbinlerce hayat kayıplara karışmıştır. Kendi politikacılarının kahrını çeken bu kavim büyük bir çköüş yaşamış ve bu çöküşten uyanış devrişen ermeni ulusalcılığının da istismarına malzeme olmuştur. Aynı süreç kuşkusuz Türkler içinde geçerlidir. Balkan Harbi sonrası yaşadığı kaos ile imparatorluk gururu incinen, medeniyet kimliği aşağılanan bir kavim olarak Türkler (ve kardeşleri Kürtler)egemenlik güveninden varoluş endişesine düşmüştür.

İşte kısaca değindiğimiz bu kaotik ortam dolayısıyla karşılıklı suçlar işlenmiş ve bu suçlardan beslenen ulusalcılıklar çözümsüzlüğü kendi varoluşları için çözüm bilmişlerdir. işte bu yüzden Ermenilerin Türkleri, Türklerin Ermenileri anlaması için diyalog sürecinin hızlandırılması şart. Bu hızlandırma için diyalog taraflarının üçüncü tarafları devreden çıkarması da şart. Kimdir bu üçüncü taraflar? Türk ulusalcılarını ermeni soykırımı için eğiten, silahlandıran ve bölgeye konuşlandıran Almanya, Ermeni ulusalcılarını içten içe emperyalist emelleri için kullanan Fransa, İngiltere ve Rusya...

1915'in intikamı bahanesiyle 1920'lerde Doğu Anadolu'da Türk-Kürt Müslüman Katliamı yapan Ermeni Fedayi Çetelerini destekleyen Cezayirdeki soykırımı tescillenen, Ruanda'da kendi çıkarları için Soykırım yaptırtan Emperyalist Fransa...

Dünyayı kana bulayan Soykırımlar Sahibi Emperyalist Amerika ve Avrupa... İşte bu yavuz hırsızları bölge halkları olarak öncelikle mahkum etmeli ve devrden çıkartmalıyız. Hiçbir hamasetin, savunu ya da intikam güdüsünün esiri olmadan tarihi sorunlarımızı tartışabilmeliyiz. sonuçları değil sebvepleri, kurbanı değil maktülü konuşmalıyız önce...

O zaman sorunu çözmek için bir adım atmış olacağız.

Vahyin ve Aklın rehberliğinde...

Vahyin ve Aklın rehberliğinde...

Her Kimliğin Bir "Pan"ı Vardır!

Sayın Bülent Şahin'e görüşlerini net biçimde beyan ettiği için teşekkür ediyorum. Ama zat-i alilerinin yorumunda kendi adıma boşluklar bulunmaktadır. Önecelikle "ümmet" kavramı benim için net değildir. Bu sözcükle tam olarak ne kastettiğinizi bilmiyorum. Ama bana öyle geliyor ki burada kullandığınız "ümmet" kavramı, 1980 sonrası Tüskiye'deki İslamî akımın "ulus" kavramının anti-tezi olarak ürettiği bir içerikte kullanıyorsunuz. Görüntü olarak gerçekten de "ümmet" kavramı "ulus"un karşıtıdır. Ancak, söz konusu buradaki "ümmet" kavramı kaypak bir zemine oturtulmuş bir kavramdır. Neden? Birincisi, ümmet kavramı gelenekten besleniyor gözükse de (söz konusu Asr-ı Saadet'ten) modernist söylemi temel almaktadır; İkincisi, Ümmet kavramı 80 sonrasi İslamî akımlarda "ulus"un karşıtı olarak değil, bizzat Türkiye'de "ulus" kavramının "devlet" kavramından soyutlanmasıyla doğmuştur. Kullandığınız ve genel anlamda günümüzde çağdaş İslamî akımların kullandığı "ümmet" kavramı, devletsizleşen (özelleşen) ulus kavramına bir tepkidir. Bu haliyle bu kavramı kullanarak "ümmetci" olamazsınız, sadece post-ulusalcı ve bakışınız da post-mordernist olacaktır.

"Ermeni Soykırımı"na iddiasını "yaşanmış bir olgu" olarak görme bakışınıza gelince burada size ve aslında bu iddiayı savunanlara bir sorum olacak. Bir şeyin "yaşanmış bir olgu" olması için onun gerçekten de gerçekleşmiş olması gerekir. Söz konusu sizin "yaşanmış bir olgu" olarak gördüğünüz ve benimde sadece bir "iddia" olarak değerlendirdiğim "Ermeni Soykırımı"nın tarihi 1915 yılıdır. Peki, madem bu olgu 1915 tarihli ise, nasıl olurda Rus ve Osamnlı belgelerinde "Ermeni Soykırımı" ideolojisinin ortaya çıkışı 1912 yılı oluyor? Anlaşılan "soykırım" ideolojisi (buna Ermenilerin "soykırım dini" demek daha doğrudur), yaşanmadan önce üretilmiştir. Çok daha çarpıcı bir örnek vereyim. 1912 Rus belgelerinde Kürtlerin de savunmaları için "Kürt Soykırımı" tezi geliştirilmiştir. Ancak Avrupa'daki Kürt aydınlar bu tezi 1980 sonrasından itibaren kullanmaya başladılar.

Son olarak Ermeni-Türk ilişkilerine üçüncü tarafın müdahele etmemesi gerektiği görüşünüze gelince bu zaten benim açıklamamı desteklemektedir. Bende, üçüncü tarafa (Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya, ABD ve diğerlerine) müdahale etme olasınığını ortadan kaldırmak için söz konusu üçüncü tarafların müdahaleci gücünü sıfıra indirecek güce sahip olmamız gerektiğini söylemiştim.

Bir husus daha, 1930 yılında Türk sosyalistlerinin literatüre soktuğu ve ardından Türkiye'deki liberallerin kullanmaya başladığı "millet" karşılığı "ulus" kavramıyla, benim yazımda yer alan "ulus" kavramını karıştırmayın. Türklerdeki eski "ulus" kavramıyla (doğrusu "uluş" olup, Moğolca üzerinden dilimize bu defa "ulus" diye girmiştir) Fransız orjinli "nasyonalizm" kavramını karıştırmayalım. Nasyonalizm akımının gerisinde "varlıksal cinsel kimlik" yatmaktadır. Yani bu kavram içinde "cinsel ariliği" taşımaktadır. Oysa, Türkler İslam'a geçmeden önce de "ulus" anlayışına sahiplerdi. İslam'a girdikten sonra ve Ortadoğu'da Selçuklu ve Osmanlı gibi devlet kurdukları zamanda da "ulus" bakışını korumuşlardı. Osmanlı siyasi literatüründe "ümmet" kavramını korusa da hiçbir zaman ümmetci bir anlayışa sahip olmamıştır. Türklerdeki "ulus" kavramının ve bakışının etkisiyle, daha XVI. Yüzyılda Avrupa "devlet aygıtı" ortaya çımıştır. Yani cümle içinde bir terimi kullanırken, o sözcüğün bütün tarihsel konumunu gözden geçirdiğimi hatırlatmak isterim.

Son olarak "Ermeni soykırımı"nı bir iddia olarak vurgulamıştım. Burada hata ettiğimi düşünüyorum ve bunun için özür diliyorum. Evet, "Ermeni Soykırımı" bir iddia olamaz! "Ermeni Soykırımı" tam bir saçmalıktır. Bunun böyle olmadığını bana kanıtlayacak içinde yaşadığımız küre-i arz içinde bir tarihçinin olduğunu da sanımıyorum. Bu konuda bu denli kendimden emin olduğumu belirtmeyi de tevazu sınırlarını aşmak olarak da görmüyorum.

Saygılarımla...

Çok söz ile çıktık

Çok söz ile çıktık yola
Döndük baktık bir arkaya
Ne gelen var ne anlanan
Nede bir şey amaçlıyan

ERMENİ MESELESİ ÜZERİNE

Biz en iyi duruşu zaten berlin talat paşa ve lozan2005 ile cewapladık bize destek olmayan dewlet utansın gözünü yuman medya utansın benim içim rahat fransa istediğini yapsın...

www.buyukproje2006.org

www.lozan2005.org

Ama içimiz yine el vermiyor eger fransa ileri giderse orayada gideriz

4. Geri dönüşü olmayan

4. Geri dönüşü olmayan İran konusunda 1925 yılında Atatürk’ün gizlice gündeme getirdiği, ama uygulamaya koyamadığı projeyi yeniden masaya yatırmalıdır (Bu projenin içeriğini bazı sakıncalarından dolayı bilerek açıklamak istemiyorum).
Nadir bey! bu madde de açıklamak istemediğiniz bölümü çok merak ettim doğrusu.

Müthiş Güzel ve "Neden?,Sebep,Sonuç" İçerikli Bir Yazı Bu...

Sevgili Yazarımız Nadir Bey,

Aşağıda kaleme aldığınız her sözcüğe katılıyorum ve bizi aydınlatan satırlarınıza sonsuz teşekkürler.

"...Oysa, Türkiye’de İran konusunda bugün televizyonlara çıkarak doğru düzgün bir açıklama sunacak bir uzman bulmak neredeyse imkansızdır. İşte bunlar Fransa karşısında Fransız kalışımızın küçük birer örneğini oluşturmaktadır. Ama yine de kendimizi şanslı saymalıyız. Hiç değilse Fransa bir Avrupa ülkesi olduğundan ve bizde Avrupa hayranı olduğumuzdan bu türden gelişmeleri zamanında duyma olanağına sahibiz. Peki, diğer ülkelerle ilgili şansımız nedir? Sıfır. Örneğin, Ermeni diasporasının en ciddi faaliyet gösterdiği bölge ne Amerika, ne de Avrupa’dır. Güney Amerika ve özellikle de Brezilya, Arjantin’dir. Soykırımla ilgili en fazla yayınların olduğu ülkelerde burasıdır..."

Ve...Ne değişti?

Her asırda biz Türkler Fransız kalmayı başarmışız.Ne değişti? Neyzen'in dediği gibi;

"...Türkü aynı türkü sadece SAZ değişti.

Saz aynı saz sadece TEL değişti.

Yumruk aynı yukruk sadece EL

değişti..."-Neyzen Teyfik-

Peki Ne değişti?

Keşke Sayın Nadir Bey'in bu yazısını "bizi yönetenler" okumuş olsa diye içimden geçti...

Bu aydınlatıcı yazınızı bizlerle paylaştığınız için sonsuz teşekkürler Nadir Bey...

Saygılarımla